bilgi olgusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilgi olgusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Şubat 07, 2011

BİLGİ OLGUSU ve ŞENOL GÜNEŞ HOCA

Trabzonsporlular, seyircisinden futbolcusuna, yöneticisinden yerel medyasına kadar, “Yahu Şenol Hoca’nın dediklerini hayata geçirmede bize düşen görev nedir?” diye sorgulasa, Trabzonspor gelecek on yıl içinde G.Saray’ın elde ettiği uluslararası başarıyı gölgede bırakabilir!

Antik Çağ Spartası’nda kimin sesi en çok ve gür çıkarsa onun dediği olurmuş. Ancak bu sadece Sparta için geçerli olmasa gerek. Üzerinde yaşadığımız topraklarda da, geniş bir Orta Doğu coğrafyasında da (hala) benzer bir durum söz konusu. Kaybeden bir politikacı bile bağıra çağıra, meydan okuyarak sahneden çekilir. Neden? Çekildikten sonra peşinden kovalayan olmasın diye olsa gerek. Mesela bugünlerdeki Mısır’ın ve Mübarek’in durumu.

Benzer durum futbolda da var. Sıkıştığında topu rahatça taca atmak yerine Türk futbolcusu genelde o zor durumda rakibinden kurtulmaya çalışıp, takımının başına daha büyük dertler açmakla meşhurdur. Neden? Çünkü topu rahatça taca bırakırsa, bu karşı takımı daha da ateşleyici bir unsur olarak yorumlanır (“Vuruşmadan çekildi, daha çok saldıralım!”).

Böyle bir ortamın aktif görevlilerinden olan Şenol Güneş gibi bir hocanın yaptığı açıklamaları dikkatle izliyorum. Trabzonspor taraftarı değilim, ama hocanın açıklamaları analiz edilirse, onun yukarıda basitçe çizdiğim tabloyla (allaha şükür) uymayan bir yapısı olduğu kolayca anlaşılacaktır.

Türkiye’de futbol pazar gününe indekslidir. Her ne kadar tribünler “Pazara kadar değil; mezara kadar” dese de bu sloganın hakkını vermediklerinin kendileri de farkında olamıyorlar. Örneğin Trabzonspor son iki haftada ligde beş puan kaybetti; kupadan elendi. Bu durumda taraftarın tepkisi ne olmalı? Takımı, tüm unsurlarıyla, yerden yere vurmak mı? E hani mezara kadardı? Oysa şu an takımın desteğe her zamankinden daha çok gereksinim duyduğu zaman. Tam da bu zamanda bir tekme de taraftardan gelecekse, bu taraftarlık iyi gün dostluğu olmanın ötesine geçememiş demektir.

Şenol Hoca yaptığı açıklamalarda sadece Trabzonlu taraftarlara değil, Türkiye’de futbolun içinde olan herkese aynı temel mesajı vermekte : Gelin büyük düşünelim! Bu bağlamda büyük düşünmek nedir? Öncelikle stratejik düşünebilmektir. Uzun vadeli planlar yapabilmektir. Bu, planının hayatı boyunca her günü zaferlerle doldurmak demek değildir. Türkiye’de futbol bağlamında uzun vadeli plan, daha ziyade, gelecekte belli bir dönemden sonra kalıcı başarıyı elde edecek yapıyı kurmak anlamına gelmektedir.

Tüm bunlar bilgi olgusunu merkeze almakla başlar. Kulübün hedefleri nelerdir; bu hedeflere ulaşmak için yapılması gereken şeyler nelerdir, başarı kriteri nedir ... Bu tür sorulara bulunacak tatminkar cevaplarla yola çıkılır.

Türkiye’de futbolun başarı kriteri, benim anladığım, tutulan takımın her hafta mükemmel bir futbol oynayarak maçını 5-0 kazanmasıdır. Bu kritere uymayan her maç için eleştirecek bir şey vardır. Böyle bir başarı kriteri olabilir mi?

Şenol Hoca bunlara dikkat çekmeye çalıştığı zaman, izlediğim kadarıyla herkes yarı uyuklar bir halde kendisini dinliyor. Hoca lanet olsun deyip ülkeyi terk ettiğinde, gidip G.Kore’de antrenörlük yapmaya başladığında ise eline su dökemeyecek yabancılara kendisine tanınan imkanlardan daha fazlası verilerek göreve getiriliyor. İşler sarpa sarınca da tekrar apar topar peşine düşülüyor.

Onun yerine tüm Trabzonsporlular, seyircisinden futbolcusuna, yöneticisinden yerel medyasına kadar, “Yahu Şenol Hoca’nın dediklerini hayata geçirmede bize düşen görev nedir?” diye sorgulasa, Trabzonspor gelecek on yıl içinde G.Saray’ın elde ettiği uluslararası başarıyı gölgede bırakabilir. Herşey bilgi olgusuna değer vermekten geçiyor. Politikada da sporda da!


Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1246) - Ooof Off Line Köşesi - 04 02 2011


Pazartesi, Eylül 06, 2010

“DİNGİN BİR ŞİMDİKİ ZAMAN” HAYALİ!

Eğer bir ülke veri ve enformasyon içinde boğuluyor ancak bilgi üretemiyorsa gelişmemiş demektir


- Herşeyi, baştan sona herşeyi bildiğimiz zaman, daha ne öğrenmemiz gerekecek?
- Sentez sanatını !

J.C. Carriere’nin bu sorusuna verdiği cevapla Umberto Eco yaşadığımız bilgi çağında “bilgi” demekle ne kastedilmesi gerektiğini net bir şekilde ortaya koymuş durumda.

Bu model Michel Serres’ten bir alıntıyla da güçlendiriliyor: “Hafızamıza [malumat] yerleştirme çabasını artık göstermemiz gerekmiyorsa o zaman geriye sırf zekamız kalıyor”.

Bugün fazlalığından dolayı yakındığımız veri ve enformasyona ulaşmak dünün insanı için oldukça zor ve o nedenle de değerliydi. Sorun aslında bir veri ya da enformasyona ulaşıldığında bununla hayatın kalitesini nasıl artıracağını bilen insan sayısının az olmasıydı. Pek çok insan bu bilinçten yoksun olarak yaşadı.

Bugün ortalama bir insan o bilince sahip. Ancak sorunu ise veri ya da enformasyonu yalın olarak kullandığında hayatına bir değer katma imkanının olmaması. Onları kullanarak, işleyerek illa ki bir bilgi üretmesinin gerekliliği. Umberto Eco “sentez sanatı” cevabıyla bu realiteye işaret ediyor.

Bugün gelişmiş ile gelişmekte olan (yani gelişmemiş) bir ülkeyi ayırt etmede bu nokta da bir değerlendirme kriteri olabilir. Eğer bir ülke veri ve enformasyon içinde boğuluyor ancak bilgi üretemiyorsa gelişmemiş demektir (Ya da genelde gelişmiş sınıfına giren bir ülkede yaşayan herhangi bir birey ya da topluluk için de bu değerlendirme kısmi olarak yapılabilir).

Dijital kültürde bunun hoş bir adı da var : Dijital uçurum! Bu uçurumu kapatma eforu da ülkenin gelişmişliğinin bir göstergesi olabiliyor. Bazı ülkeler her haneye yüksek hızlı internet erişimi sağlamayı anayasal bir hak olarak değerlendirirken başka bazı ülkeler anayasayı değiştirmek için bambaşka motivasyona sahip olabiliyor (mesela yargının yürütme ile aynı söyleme sahip olmasını sağlamak gibi)

Eco ile Carriere’nin söyleşi formatındaki “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın” isimli kitapta kitabın geleceği de sorgulanıyor. Ancak basitçe mektup ile zarfın aynı şeyler olmadığı gibi belki de kağıdın yenileceğini ama kitabın teknolojiye yenilmeyeceğini saptıyorlar. Hatta bazı açılardan incelendiğinde kitabın format olarak bile teknolojiye üstün geldiğini tespit ediyorlar. Örneğin beş yüz sene önce yazılmış bir kitabı, dilini bildiğiniz sürece, bugün hala kolayca açıp okuyabilirsiniz. Ancak daha on yıl önce popüler olan bir saklama ünitesinde (diyelim ki diskette) yer alan bir dosyayı okumak bugün için neredeyse imkansız. Neden? Çünkü standard bir bilgisayarda artık disket okuyucusu yok!

Benzer şekilde belki CD/DVD okuyucular da yarının mükemmel bilgisayarlararının standard bir parçası olmayacaklar ve o nedenle bugün CD’lerde DVD’lerde saklanan bilgilere erişim imkanı ortadan kalkmış olacak.

Elbette ki bu ölümcül bir durum değil. Her seferinde yeni bir teknoloji çıktığında o geçiş döneminde bilgi hazinenizi yeni teknolojiye dönüştürürseniz herhangi bir kaybınız olmaz.

Ancak yine de bu durum, adı “kalıcı veri depolama ortamı” olarak anılan teknolojilerin aslında kendileriyle çelişkiye düşer gibi “geçici” oldukları gerçeğini saklayamıyor. Geçici çünkü sürekli değişiyor.

Bu değişim öyle bir hızda ki Eco’nun tespitiyle “Dingin bir şimdiki zamanı yaşayamıyoruz artık! Daima geleceğe hazırlanma gayreti içindeyiz!”

O gelecek hiçbir zaman gelmiyor ve daha da kötüsü şimdiki zamanı elimizden çalıp kaçırıyor!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1224) - Ooof Off Line Köşesi - 03 09 2010

Salı, Şubat 16, 2010

BİLGİ IŞIKTIR

Bilgi ve potansiyel bilgelik seviyesi düşük olan birey ya da toplumun yanında onları o halde tutanlar “kurtarıcı” olarak belirir. Robotlaşan birey (ya da toplum) bu sahte kurtarıcılar ne derse onu yapar hale gelir. Alternatif üretemez. Bu karamsar tabloyu yıkmanın tek yolu ise bilgidir, bilgeliktir.

Russell Ackoff’a göre bilgi olgusu söz konusu olduğunda üç farklı “düzey”in bahsetmek gerekir. Bunlar veri, enformasyon ve bilgidir. Ackoff bu üçlü resme iki olgu daha ekler. Biri düzeyler arasındaki geçişte katalizör etkisi gören “anlama”dır; diğeri ise nihai hedef olan “bilgelik”.

Herhangi bir iletişim ya da tartışmada kullanılacak bilgiler bu düzeyleri, arasındaki farkı, nihai amacı göz önünde bulundurmadan kullanılırsa o etkileşim sorunlu başlayıp sorunlu bitecektir. Daha neyin bilgi neyin fikir olduğunun ayırdına varmada zorluk çekerken bir de buna bilginin çeşitli kademeleri mi eklenecek? Evet (ne yazık ki) öyle! Bilgi Çağı ya da Bilgi Toplumu denildiğinde anlatılmak istenen şeyi tam idrak edebilmek için bu olguları iyi bilmek gerekir.

Sondan başlamak gerekirse bireyin nihai hedefinin, bilgelik seviyesine ulaşmak olduğunu tespit etmek gerekir. Bilgelik bireyin yaşamın zorlukları karşısında gereksinim duyduğu savunma gücüdür. Bu o denli güçlü bir güdüdür ki insanlar başka insanları kendi bilgelik düzeylerini artırmak için gözlerini kırpmadan kullanabilmektedir. (Hayatta hiçbir amaç bulamayan, gözünün önünde kendisine gösterilen resim dışında bir alternatifin de olabileceğini akıl edemeyen bireyleri düşünün).

Ackoff’un hiyerarşisinde en altta yer alan veri seviyesinin tanımını yapmak nispeten kolay. En küçük bilgi kırıntısı. Enformasyon bu bilgi kırıntılarının bir araya gelmesi ya da bir mantık çerçevesinde biraraya getirilmesiyle oluşan bilgi düzeyi. Örneğin kim, ne, nerede, ne zaman gibi sorulara verilen cevaplar verileri kullanarak enformasyonu üretiyor. Bilgi seviyesi ise resmin içine nasıl sorusunu katıyor.

Aslında veri enformasyon ve bilgi arasındaki trafik “anlama” denilen bir katalizör sayesinde gerçekleştiriliyor. Anlama imkanı ya da yeteneği olmasa veriler veri olarak kalırdı. Onlardan enformasyon üretilemezdi. Keza enformasyonlar da öylece kalırdı. Onlardan bilgi üretilemezdi.

Veri ve enformasyonların bir araya getirilip belli bir modele, anlayışa, amaca göre üretilen bilgiler bireyin hayatını yönlendirmesine yardımcı olacak birer araçtır. Kişi bu araçlar sayesinde hayat karşısında kendini güçlü hisseder; bilgeliği artar.

Veri-enformasyon-bilgi hiyerarşisi belki de sonsuz bir döngü olarak ele alınmalı. Bunun bir sebebi de dün enformasyon ya da bilgi seviyesinde olan bir parçanın bugün veri düzeyine inmesiyle de ilgilidir. Bu tıpkı kişinin dondurmayı ilk tattığında hissettikleriyle daha sonra dondurma yediğinde hissedeceği “sıradanlık” duygusu arasındaki fark gibidir. Ancak bu bir kısır döngü değildir; çünkü üretilen her yeni bilgi; deneyimi ve bilgeliği de artırır.

Kişinin ya da toplumun bu döngüden çıkıp da “artık yeter” diyerek daha fazla bilginin peşinden koşmaması, bir başka deyişle “sahip olduğum bilgelik bana yeter; bundan sonrasına gerek yok demesi” o birey ya da toplum için de sonun başlangıcıdır. Çünkü bu durum dogmatik düşünce modelinin güçlenmesini sağlar. Düşünce de anlama da bilgi üretimi de askıya alınmış olur.

Öte yandan aynı bilgi bakış açısına ya da kişiye göre aynı anda farklı bilgi düzeylerinde olabilir. Evinizin adresi sizin için sıradan bir veridir ancak yıllardır sizi aramakta olan kadim bir dostunuz için çok değerli bir enformasyondur.

Veri, enformasyon ve bilgi seviyeleri aslında geçmişle ilgilidir. Ancak bilgelik gelecekle irtibatlandırılabilir. Bu çerçevede bireyin ya da toplumun kendisine nasıl bir gelecek çizmek istediğini, arzusunun, muradının, ülküsünün ne olduğunu ve bunu gerçekleştirme potansiyelini sahip olduğu bilgelik düzeyine göre değerlendirmek yanlış olmasa gerek.

O nedenle bireyin de toplumun da bilgeliğini sınırlı tutmak gelecekte o birey ya da toplumun daha az etkin olmasına neden olacaktır. Bilgi ve potansiyel bilgelik seviyesi düşük olan birey ya da toplumun yanında onları o halde tutanlar “kurtarıcı” olarak belirir. Robotlaşan birey (ya da toplum) bu sahte kurtarıcılar ne derse onu yapar hale gelir. Alternatif üretemez. Bu karamsar tabloyu yıkmanın tek yolu ise bilgidir; bilgeliktir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1194) - Ooof Off Line Köşesi - 05 02 2010

Pazartesi, Kasım 10, 2008

“BEN MİR’İM” ya da BİLGİ OLGUSUNUN İĞFALİ


Söylenen sözün doğruluğunu irdelemeye çalışmıyoruz; gözümüze kim daha çok güçlü görünüyorsa ya da öyle bir imaj çiziyorsa (“Ben Mir’im!”), bilinçaltımızdaki korkudan olacak, onun haklı olduğuna doğru meylediyoruz.


Malum biz düello yerine pusu kurmayı tercih ederiz. Kültürel bir olgu. Ancak yine de geçtiğimiz günlerde birbirleriyle rakip partinin birer milletvekili biraz da gaza geldiklerinden medyanın önünde sözlü düello yapmaya kalktılar.

Pusu kültürü “sağ kalan kazanır ölmüş olan kaybeder” gibi net bir kıstasa sahip olduğundan, bu düello sonucunda kimin kazanıp kimin kaybettiğini anlayamadık. İki taraf da kazananın kendisi olduğunu söylemeyecek kadar diplomasi kültürüne sahip olduklarından, rakibinin kaybetmiş olduğunu ifade ederek üçüncü şahısların kendisini galip ilan etmelerini bekledi.

Ertesi gün medyaya yansıyan sonuçlar da düello cahilliğimizi tasdikledi. Sonuçlar ortada ya da birbirine çok yakın duracak şekildeydi. Kimse net olarak AKP’li Fırat ya da CHP’li Kılıçdaroğlu’nun kazandığını (ya da kaybettiğini) söyleyemiyordu.

Tartışmanın önemli bir kısmını canlı olarak izledim. Görünen o ki bu “ilk defa oluyor” havası Uğur Dündar’dan izleyicilere kadar herkesi öyle bir etkilemiş ki içeriğe odaklanma konusunda büyük sıkıntılar çekmişiz.

Örneğin bir hayali ihracat davasının sürecinin nasıl işlediğini bilmiyoruz. Hatta bir noktada Kılıçdaroğlu bunun kısa bir tanımını da yaptı. Bir hayali ihracat davasının vergisel ve ağır cezalık iki bağımsız dava sürecinin olduğunu söyledi. Bunu söyleyene kadar Kılıçdaroğlu vergi davasıyla ilgili belgeleri sunarken, Fırat kendisini ağır ceza davasıyla ilgili belgeleri göstererek savundu.

Kılıçdaroğlu iki dava olayını açıklayınca bu kez Fırat başka bir ağır ceza davasındaki sonuçları belge olarak göstermeye başladı. Bunu da Ukrayna, İngiltere farklılığında anladık.

Uyuşturucu kaçakçılığı konusundaki iddialar ise bilgi olgusunun iğfal edilme sürecinin zirvesi niteliğindeydi. Suç; taşıyıcı konumundaki tır şoförüne atılıyor ve bunun kanıtı olarak da şoförün ifadesi ile uyuşturucu paketleri üzerinde yapılan parmak izi karşılaştırması gösteriliyordu. Nasıl yani? Uyuşturucu kaçakçısı olmak için kaçırılan uyuşturucu paketleri üzerinde parmak izinin olması mı gerekiyor? Silahın üzerinde parmak izi aramak gibi?

Tır şoförünün itirafını güçlendirmek için, tır şoförünün pek de tekin biri olmadığı şeklinde bir yorum yapan Fırat, böyle bir insana neden mal taşıtıldığı konusuna da, söz konusu firmanın gümrüklerdeki uygulama çerçevesinde neden her şeyinin didik didik aranması gerekenleri simgeleyen kırmızı hat listesinde bulunduğuna da bir açıklama getirmedi.

Firmalar herhalde geçmişteki performanslarına bakılarak kategorize ediliyor. Bu firma temiz bir firma olsaydı en azından en temizler listesinde olmasa bile ortalama bir düzeyde olurdu (gümrük sürecinde firmalar üç kategoriye ayrılıyormuş).

Kılıçdaroğlu, Fırat’ın konsantrasyonunu bozan kırmızı listeden çıkarılma talebini içeren belgeyi açıklarken, aslında bir taşla iki kuş vurma imkanından istifade edemedi. Böyle bir dilekçede adınız ne arıyor diye ikinci kuşu vurmaya çalışırken; madem sizin firmanız temiz bir firma neden kırmızı listede diye sormayı ihmal etti.

Tüm bu detaylar aslında bize bilgi olgusuna değer vermediğimizi, onu kendi çıkarımız doğrultusunda ve gerektiği yerlerde suistimal ederek kullandığımızı göstermesi açısından çok önemli.

Böyle yapıyor olduğumuzun ve bunun farkında bile olmayışımızın temelinde bilgi toplumu olabilmek için gerekli olan ön koşulları yerine getirememişliğimiz yer almaktadır. Daha da vahimi bu açığı kapatmak değil tam tersine açmak üzere her türlü kamu imkanı da seferber edilmiş durumdadır.

Yukarıdaki gibi örneklerde söylenen sözün doğruluğunu irdelemeye çalışmıyoruz; gözümüze kim daha çok güçlü görünüyorsa ya da öyle bir imaj çiziyorsa (“Ben Mir’im!”), bilinçaltımızdaki korkudan olacak, onun haklı olduğuna doğru meylediyoruz.

(Huzurlu olmamız istendiği için) Huzurlu koyunlarız biz. Yine de zaman zaman öndeki koyunun ardından uçurumdan aşağı atlayan koca bir koyun sürüsü haberini okuduğumuzda şaşırıyoruz!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 24 10 2008

Pazartesi, Haziran 09, 2008

“BİLGİ ÖZGÜR OLMAK İSTİYOR”


Bilginin aktif formu olan öteki herşey ve onun sahipliği dijitalleşmenin dünya kültürüne yeni bir altyapı modeli sunmasıyla yeniden tanımlanma gereği duymaktadır. Dün bir bedel ödeyerek edinilen bilgi ürünleri bugünün değişen altyapı formu çerçevesinde hala bir bedel ödenerek mi edinilmelidir?

Bu deyim ilk defa 1984 yılında Steward Brand tarafından bir konferansta dile getirilmiştir. Wikipedia’ya göre deyimin geçtiği metin aynen şöyledir: “Öte yandan bilgi pahalı olmak istiyor çünkü çok değerli. Doğru zamanda doğru bilgi yaşamınızı değiştirebilir. Öte yandan bilgi özgür olmak istiyor çünkü onu elde etme maliyeti her daim azalmaktadır. Böylece ortaya birbiri ile kavga halindeki bu iki olgu çıkmaktadır”.

Bilgi değişik formlarda olabilir. Cep telefonu bir bilgidir. Her yeni modeli çıktığında Brand’ın yukarıdaki saptamasına uyacak şekilde belli bir bedelden satışa sunulur (ki bu bedel nispeten pahalıdır), zaman içinde o pahalı bedel düşmeye başlar.

Bilgi dediğimizde pek çoğumuzun aklına zihinlerde ya da kitaplarda saklanan pasif bilgi formu gelmektedir. Gerek duyduğunuzda açıp baktığınız, sonra da bir kenara atıp unuttuğunuz. Mesela vapur tarifesi ya da 2006 Dünya Kupası’nı kimin kazandığı bu türden bilgilerdir.

Bu “pasif” bilgi çoğunlukla değersiz addedilir. Tıpkı sağlık gibi. İnsan sağlığın çok değerli bir şey olduğunu ne zaman idrak eder? Sağlığını yitirdiği zamanlarda. Bir başka deyişle sağlığına gereksinim duyduğunda. Bu pasif bilgi de gereksinim duyulduğunda bir anda değeri tavan yapan bir olgu haline gelir. Örneğin birisi çıkıp da “1974 Dünya Kupası hangi ülkede yapıldı ve kupayı kim kazandı” diye sorsa ve bilene yüzbin lira vereceğini açıklasa; iki kere “Almanya” demek bir anda yüzbin lira değerinde bir meta haline gelir.

Bilginin değerini belirleyen başka boyutlar da vardır. Bu boyutların farkına varmak için ise paradigmasal dönüşümler yaşamak gerekir. Bu tıpkı gazete dediğimiz şeyin ne olduğunu dijital kültürün ortaya çıkmasıyla yeniden tanımlama gereği duymamıza benziyor. Dijital kültür olmadan önce gazete dediğimizde neyi kastettiğimiz konusunda genel bir fikir birliği vardı. Oysa bugün gazeteyi oluşturan içeriğin kağıt denilen altyapı olmadan da var olabileceğini bize paradigmasal olarak ispat eden dijital kültür sayesinde gazete dediğimizde “daha doğru” bir tanım yapabiliyoruz.

Bu daha doğru tanım gazete denildiğinde içeriğin kast edildiğini, o içeriğin var olabilmesi için gerekli olan altyapıların ise (ister kağıt olsun ister web siteleri olsun) farklılıklar gösterebileceğini bize anlatıyor.

Bu paradigmasal dönüşümlerin bilginin özgürlük araması saptamasıyla ilişkisi nedir? Bilginin aktif formu olan öteki herşey ve onun sahipliği dijitalleşmenin dünya kültürüne yeni bir altyapı modeli sunmasıyla yeniden tanımlanma gereği duymaktadır. Dün bir bedel ödeyerek edinilen bilgi ürünleri bugünün değişen altyapı formu çerçevesinde hala bir bedel ödenerek mi edinilmelidir?

Ünlü müzisyenimiz Mazhar Alanson geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada kendisinin de internetten bedava müzik indirdiğini açıkladı ve bugüne dek yaptığı müzikten telif anlamında bir gelir elde etmemiş olduğunu, elde ettiği geliri konser gibi, reklam gibi diğer yollardan sağladığını ekledi.

Bu yaklaşım bir süredir dijital kültürde yer almış olan yepyeni ekonomi modelinin de özünde yer alan bir olgudur. Ben bu olguyu şöyle tanımlıyorum: “Bugün paralı olan bir bilgiyi (bilgi ürününü) bedavaya getirecek bir şey icat edin; sonra da onun referansı ile size gelir getirecek bir oluşum gelip kapınızı çalsın”.

Ancak bu formulün çalışması için bir de ön koşul var. Kişisel amacınız birinin gelip kapınızı çalmasını beklemek olmamalıdır. Eğer bu yola bu amaç için çıkarsanız yolun sonunu getiremezsiniz. Yola çıkma nedeniniz formülün birinci kısmında belirtilen şeydir; bir bilgi ürününü bedava haline getirecek bir şey icat etmek.

Bilgi özgür kalmak istedikçe onu kontrol altına kimler ne için almak istiyor? Elinde herhangi bir nüfuz olan (olmasını isteyen) herkes bilgiyi kontrol altına almak ister. Amacı de özde nüfuzunu artırmaktır. Dijital kültür yeryüzünde kendini gösterene kadar bu böyleydi. Şimdi onun sağladığı lojistik kolaylık sayesinde yeni bir paradigmasal dönüşüm yaşanmakta.

Her paradigmasal dönüşümde olduğu gibi burada da birilerinin canı yanacak, birileri sıfırdan göklere çıkacak, canı yanma potansiyeli olanlar bu sürece karşı çıkacak, kaybedecek bir şeyi olmayanlar bu süreci gönülden destekleyecek.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 30 05 2008