Pazartesi, Ekim 24, 2005

BİLGİYE ve BİREYE DEĞER VERMEK


Birkaç gün arayla iki kere başıma gelmeseydi; belki de bu kadar dert etmezdim. Pazar saat 17.00 civarı. Harem tarafından Üsküdar’a giriyorum. Üsküdar Meydanı’nı geçip, köprüye yönelmem bir saat sürüyor. Sebep; Boğaz’ın altından geçecek tünel inşaatı.

Salı 19.30 işten Beşiktaş’tan Ortaköy yolu ile Ulus – Etiler – 2. Köprü yolunu izlemek istiyorum. Daha Beşiktaş çıkışından yol tıkanıyor. Manevra yapıp geri dönüyorum ve Barbaros Bulvarı üzerinden klasik güzergahı kullanarak (Balmumcu – Levent – 2. Köprü) yoluma devam etmek istiyorum. Gişelerden geçerken saat 21.00! Sebep; Maslak’taki yol inşaat çalışması.

Şehrimizde bir ulaşım sorunu olduğu ve buna bir çözüm bulunması gerektiği konusuna hiçbir itirazım yok. Keşke bunlar yıllar önce yapılabilseydi de bugüne kalmasaydı. Ancak ortada başka bir sorun var.

Eğer bilsem ki Harem yolu ile Üsküdar’a girip, kuzeye doğru gitmeye kalktığımda, oradaki inşaat ve yol daralması nedeniyle bu bir saat sürecek; belki de güzergah değiştireceğim. Ya da bilsem ki Maslak’ta iki hafta sonra şu gün şu saat itibariyle ciddi bir yol çalışması başlayacak ve bu da trafiği şöyle şöyle etkileyecek; ben de ona göre tedbirimi alacağım.

Çalışmaların bir kaç günde bitmeyecek kadar uzun olması durumda, güzergah üzerinde bilgilendirici elektronik panolar olsa ve güncel istatistiği tutarak; bulunduğum yerden bir nirengi noktasına ulaşmamın kaç dakika ya da saat süreceğini bana bildirse, belki yolumu değiştireceğim.

Bu önden bilgi sahibi olma sadece benim (gibilerinin) işine gelmeyecek. Bu işleri yapanların da işine gelecek. Neden mi? Çünkü bu bilgilere sahip olan araç sahipleri o trafiğe saplanmamak için derhal kendilerine alternatifler arayacak. Hal böyle olunca da inşaat bölgesine doğru gitmeye çalışan araç sayısında azalma olacağından; bu genelde inşaatın yarattığı fazladan yoğunluğun azalmasında da katalizör olacak.

Böylece bu işlerin içindeki kişiler de yolda mahsur kalan daha az kişi tarafından anılacak!

Artık globalleşiyoruz ya; bir semtteki trafik sıkışıklığı sadece o bölgeyi etkilemiyor; dalga dalga tüm şehre sıçrayabiliyor. Maslak’taki sorun, o akşam Avrupa Yakası’ndaki her bölgeyi etkilemiştir.

Peki neden bu basit sorunlara basit çözümler üretemiyoruz? Bilgi sahibi olmadığımız için.

Alınan tedbirler, en az düzeyde alınması gereken cinsten. Mesela inşaat yapılan yerin çevresi koruma altına alınmıştır mutlaka. Bir iki tabela vardır. Keza Barbaros Bulvarı üzerinde bir elektronik pano var. Köprülerin “YOĞUN” olduğunu yazan. Ne demek yoğun? Oysa ben o noktada “kardeşim birinci köprüden geçmek istersen, buradan gişelere ulaşmak şu sıralarda 90 dakika tutuyor” türünden bir bilgiye sahip olsam, ona göre hareket edeceğim.

Bunun temelinde de iki şey yatıyor : Bilgi olgusuna değer vermemek; bireye değer vermemek.

Bu sorunu ilgili mercilere yansıttığınızda mutlaka, mevcut prosedür ve yürütmeliklerine göre her türlü tedbiri almışlardır. Sorun da orada zaten. O prosedür ve yönetmelikler ne kadar beni, bireyi düşünüyor? Ne kadar sorumlu kişilerin başına bir bela gelmemesini sağlamak ile sınırlanmış bir zihniyetin ürünü?

Eğer beni düşünüyor olsa, Maslak’ta yapılacak bu tür bir çalışmanın etkileri sanal ortamda bilgisayarda simüle edilir ve olası etkileri tespit edilirdi. Bu bulgular ciddi düzeyde ise (ki öyle olduğunu gördük) buna göre belki de birkaç hafta öncesinden, tv radyo uyarılarıyla, reklam panolarıyla, eposta vb yoluyla daha çok bireye ulaştırılmaya çalışılırdı.

Dikkat edilirse bunları yapmak bilgi olgusunu ve bireyi “bir değer” olarak kabul etmekten geçiyor. Bilgi toplumu olacağız diye afili, janjanlı işler yapmaya çalışmaya hiiç gerek yok.

İşte size çok basit, hızlı, pratik bir yol : Yerel yönetimler her gün kendi alanları içindeki bireylerle etkileşim içine girmek durumunda kalıyorlar. Bu etkileşim noktalarında bireye ve bilgiye değer verdiklerini söz ile değil eylem ile ispat etsinler yeter.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (22 10 2005)

Salı, Ekim 18, 2005

TELEFON MU; O DA NE?


Skype denilen bir şirketin, internetin ilk dalgasında Amazon.com ile birlikte öne çıkan global müzayede firması ebay.com tarafından 2,6 milyar dolara satın alınmasıyla birlikte internet erişimi üzerinden telefon görüşmesi yapma konusu yeniden gündeme oturdu; ünlü economist dergisine kapak bile oldu.

Skype, daha önce bedavaya mp3 indirmeye yarayan KazaA yazılımı nedeniyle başı derde giren ikili (Niklas Zennstrom, Kanus Friis) tarafından geliştirildi. Bugün 54 milyon kullanıcısı var ve bu figüre her gün 150 bin kişi katılıyor.

Skype yazılımını mikrofonu, hoperlorü ve internet erişimi olan bir bilgisayara yüklediğinizde, isterseniz yan komşunuzu isterseniz Borges’in Arjantin’deki akrabalarını arayın fark etmez – ne Skype’a ne de başka bir yere bir telefon parası ödemeniz gerekmiyor. Yeter ki aradığınız kişide de Skype kurulu olsun ve o sırada bilgisayarının başında sizden “telefon bekliyor” olsun.

Evet sanırım aklınıza ilk gelen şey; telekom firmalarının topu dikeceği… Ancak biraz daha detaylı düşününce sonucun pek de böyle olması gerekmediği görülecektir. Ama bir şeyin altını çizmekte fayda var : Skype gibi internet üzerinden ses iletişimi sağlayan imkanlar; bugünün telekom firmalarının uyguladığı telefon konuşma ücret mekanizmasını derinden etkileyecek.

Bugün bilindiği üzere telefon görüşme ücretleri uzaklığa ve konuşulan süreye göre ücretlendiriliyor. Internet üzerinden yapılan görüşmelerde ise bu iki kriterin ikisi de önemli değil. Dilediğiniz kadar konuşun ya da bir alo deyin. Mahalle bakkalınızla konuşun ya da binlerce kilometre uzaktaki bir yakınınızla konuşun. Ücret yok! Sadece telefonun ucundaki her iki kişi de internete erişebiliyor olsun. Internet erişim parasını ödüyor olsun.

Elbette ki bu modelin mevcut telekom modelini alt etmesi birkaç yıl içinde hallolabilecek bir şey değil. Ama geri sayım başladı. Nasıl ki bugün, şehirlerarası konuşmak için “telefon yazdırma” kavramını “neydi o günler” diye anıyorsak; belki de onbeş yirmi yıl sonra, telefon görüşmeleri yapmak için özel hatlar ve özel cihazlar kullanılırdı diye düşünerek “neydi o günler” diyeceğiz.

İş sadece bununla da bitmiyor. ADSL gibi geniş bant internet erişimi yaygınlaştıkça bu altyapı üzerinden sadece ses trafiği değil, televizyon yayını gibi ses+görüntü trafiği de iletmek mümkün olacak. Bir başka deyişle evlerimize yeni girecek olan “kombo” cihazlar bugün telefon, bilgisayar ve televizyon olarak adlandırılan cihazların üçünün birden yerini alacak.

1996 yılında ABD’de katılmış olduğum bir konferansta, geleceğe yön veren beş önemli teknolojik gelişmenin ne olacağı anlatılırken, bu “üçü bir yerde” cihazlar da listede yer alıyordu.

Peki telekomlara ne olacak? Ölecekler mi? Elbette ki hayır. Bugün yine de telekomlar altyapısını internet üzerinden ses iletmeye dönüştürmede en avantajlı konumda olan firmalar. Yeter ki geleceğin orada olduğunu görsünler ve bir yandan bu yeni kavramı pek de destekler görünmeseler de diğer yanda bazı dünya devlerinin yaptığı gibi perde arkasından altyapılarını bu teknoloji ile uyumlu hale getirmek üzere gerekli olan yatırımları yapmaya başlasınlar.

Çin Telekom gibi firmalar Skype türü imkanların erişimini ülke içinde engellemeye çalışırken, örneğin British Telecom altyapısını internet tabanlı hale dönüştürmek üzere gerekli olan çalışmalara başladı bile.

Peki telekomlar ve GSM operatörleri nereden para kazanacak? Cevap basit! Katma değerli yeni icat edecekleri servislerden. Örneğin sesli mesajların epostalara entegre edilmesi gibi. Ayrıca ilk bakışta topun ucunda hatlı altyapıya sahip telekom operatörleri görünse de internet teknolojisinin asıl etkileyeceği telekom şirketleri mobil iletişim, GSM operatörleridir. Çünkü pratikte GSM operatörlerinin taşıdığı ses trafiği hala en yoğun (ve en değerli) trafik. Bu trafiğin yerini başka bir alternatifin alması; bu şirketlere ciddi gelir kaybı anlamına gelebilir.

Sonuçta tüm bu gelişmeler; tüketicilerin yararına sonuç verecek. Yeryüzü kültürü öteki pek çok cephede bireylerin yüzyüze iletişim kurmaktan kaçınmasına neden olurken; bunun alternatifleri giderek daha ucuz, kolay ve pratik hale gelecek. Bu bir tesadüf mü?

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (15 10 2005)

YENİ SANAL BOMBA : GOOGLE BOMBALAMASI


Bir kaç yıl önce popüler olan internet üzerinden saldırı tekniklerinden bir tanesi, anımsanacağı üzere, bir web sitesini çalışmaz hale getirene dek onun üzerinde “yapay” trafik yaratmaktı. Sanki tüm dünya aynı anda sizin web sitenize erişmek istiyormuş gibi. Belli bir aşamada da sitenizin yer aldığı bilgisayar buna cevap veremez hale geliyor; bir başka deyişle “kafayı yiyordu”.

Son dönemde gündeme gelen yeni bir sanal bomba da bekleneceği üzere en popüler web sitesi olan Google ile ilgili.

Google’a gidip “failure” (başarısızlık) kelimesini arayın ve bakın bakalım gelen ilk iki site hangisi olacak Google’ın sonuç ekranında. İlk site ABD Başkanı’nın Beyaz Saray tarafından yayınlanan resmi sitesi. İkincisi ise onun can düşmanı Michael Moore’un.

İşin ilginci bu sitelere gidip failure kelimesini ararsanız, sitede öyle bir kelimenin yer almadığını da göreceksiniz.

Peki bu nasıl oluyor? Google’da arama yapınca gelen sonuçlar; aranılan kelimenin içinde yer aldığı ve o kelime ile ilgili en çok tercih edilen sayfaların en önde gösterildiği anlamına gelmiyor muydu?

Pek de değil! Evet o kelime ile ilgili en çok tercih edilen siteler şeklinde kategorize etmek doğru. Ancak sitede gerçekten de o kelimenin yer alıp almıyor olduğunu Google haricen kontrol etmiyor. Sadece popülerlik listesini tutuyor ve siteleri ona göre sıralıyor.

Bunu keşfeden bazı muzipler de “failure” kelimesi ile başkan Bush’un web sitesine link verme ikilisini ilişkilendirmiş durumda. Hal böyle olunca da her ne kadar sitede failure kelimesi yer almasa bile o kelimeyi aradığınızda Google size başkanın web sitesini en popüler site olarak listeliyor. Yani diyor ki dünyada şu an failure kelimesini en çok başkan Bush’u web sitesi ile ilişkilendirilmekte ve kullanılmaktadır.

Tabii buradan pek çok varyasyon üretilebilir. Örneğin Fenerbahçeliler oturup da benzer bir yolu hayata geçirirlerse; diyelim ki Google’a gidip “galatasaray” diye arama yaptığınızda karşınızda listelenecek ilk site Fenerbahçe’nin resmi web sitesi olabilir.

Ya da Cyprus (Kıbrıs) kelimeleri arandığında Google ilk önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin resmi web sitelerini listeleyebilir.

Buna Google Bombing deniyor. Yani Google Bombalaması.

Burada sorun, kurulan mekanizmanın suistimal edilmesi. Birkaç düzine web sitesini organize edip de belli bir kelimenin hep aynı web sitesine işaret etmesini sağlamak ve bu linkleri bir süre aktif olarak kullanmak; doğal halinde doğru linklerin doğru amaçla kullanılması “özgürlüğünü” suistimal etmek anlamına geliyor.

Bu tür suistimallerle gündelik hayatımızda o kadar çok karşılaşıyoruz ki. Belki de bu tür bir suistimal olgusunun internete de sıçramış olduğunu öğrenmek çok fazla kişiyi şaşırtmayacaktır.

Bir şeyi yapma özgürlüğünün suistimal edilmesi temelde bize onu suistimal edenlerin o özgürlüğü haketmediklerini göstermiş oluyor. Şöyle düşünelim: Demokrasi içinde yaşayan bir birey ya da sivil toplum örgütünün demokrasiyi yıkmaya çalışma özgürlüğü olabilir mi? Elbette olamaz.

Ancak bugünün ideolojileri ölmüş dünyasında olguları bu şekilde değerlendirmek ne kadar sağlıklı ya da pratik bunu da değerlendirmek gerek.

Şekilsel açıdan bakıldığında başarısızlık kelimesinin iki kere ABD başkanı seçilebilmiş bir kişi ile özdeşleştirilmesi ne kadar çelişkili görünse de dünyanın yaşadığı son beş altı seneye baktığımızda içten içe bunun “gediğine oturtulmuş bir taş” olduğu konusunda kaç kişinin itirazı olabilir ki?

Belki de şu varsayım üzerine kurulacak bir binanın yıkılması olası değildir: Belli bir minimum düzey korunduğu sürece bu tür “cilveler” olgunun daha da gelişmesi için faydalı olacaktır.

ABD yönetimi, failure kelimesi ile başkanın web sitesinin ilişkilendirilmesine bir müdahalede bulunmayarak bunun güzel bir örneğini gösteriyor. Çünkü bu tür müdahaleler bünyenin bağışıklık sistemini güçlendirmesini geciktirmekten başka bir işe yaramıyor.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (08 10 2005)

Pazartesi, Ekim 03, 2005

BİLGİ ve ÖZGÜRLÜK


Eylül ayında Los Angeles’ta yapılan ve Microsoft’un en önemli etkinliklerinden birisi olan profesyonel yazılımcılara yönelik konferansta Bill Gates’le yapılan bir röportajda Gates, Google ile Microsoft arasındaki temel vizyon farkını şöyle açıklamış:

Google; dünyanın bilgisini organize edeceklerini söylüyor; Microsoft ise insanlara dünyanın bilgisini organize edecek araçları sunacaklarının sözünü veriyor.

Hangisi size daha yakın geliyor? Bir şirket sizin için bilgiyi organize edeceğini ve sizin kullanımınıza sunacağını söylerken, diğeri size bunu yapacak araçları vereceklerini, ancak o araçlarla bilgiyi ne şekilde organize edeceğinizin size kalmış olduğunu söylüyor.

Dünyalar kadar bilginin önünde duran bizler için doğru yol hangisi? Gerçekten de araçları alıp dilediğimizi yapmak mı kendimizi daha özgür hissettirecek, yoksa böyle bir yola girmenin modası geçeli yüzyıllar mı oldu (bugün kaç kişi malzeme alıp her gün kendi ekmeğini kendisi yapıyor?).

Sanal dünyanın müdavimlerinin önüne araçları koyup, al bunları kullanarak bilgi okyanusunda ne yapmak istiyorsan onları yap demek; onların o okyanusta boğulmadan nasıl hayatta kalacaklarına tam bir çözüm olmuyor. Bilginin hacmi o kadar büyük ki bugün bile artık pek çok kimse Google’ın ilk sayfasında gelen arama sonuçları ne ise ona güvenerek aradığına ulaşmayı tercih ediyor.

Bir başka deyişle, Microsoft’un daha liberal ancak daha meşakkatli görünen yolu bilginin hacmi ile ters orantılı bir başarı potansiyeline sahip gibi görünüyor bana. Bilgi (veri) yığınının ucu bucağı görünse belki de bireylerin onu ne şekilde ele alacağı, işleyeceği, ondan faydalı bilgi üreteceği süreçlerinde hazır çözümler yerine araçlar kullanmak bir anlam ifade edebilir.

Ancak verinin bugünkü boyutuna bile bakınca içimden geçmiş ola demek geliyor.

Elbette bu tür sözler zaman içinde “ince ayar” kapsamında yüzseksen derece ters istikamete dönebiliyor. Yarın belki de yukarıda kısaca alıntısını yaptığım bakış açısı farkı ortadan kalkacak ve iki firma da ortada bir yerlerde buluşacaklar.

Konu araç mı hap çözüm mü noktasına gelince, belki de bir adım geri çekilip, metod ne olursa olsun bu dünyanın ne gibi tehlikeleri var sorusunu irdelemek gerek. Şöyle ki;

• Internette yaptığınız arama sonucunda bulduğunuz verinin doğru olduğuna nasıl güveneceksiniz?

• Kendinize ait bilgileri, verileri yetkisiz erişimlerden nasıl koruyacaksınız?

• Hangi bilgi ya da verilerin herkes tarafından bilinmesinde sorun olmayacağını, masum gibi görünen hangi verilerinizin size nasıl zarar verebileceğini nereden bileceksiniz?

• Sahip olduğunuz bilgi ya da verilerin hangi koşullarda ne kadar değerli olduğunu nasıl bileceksiniz?

• Kullandığınız yazılım teknolojilerinin, siz farkında bile olmadan, size ait verileri bir yerlere aktarmadığından nasıl emin olacaksınız?

Bu sorular çoğaltılabilir. Ama ben bu tür soruları düşündükçe aklıma ilk gelen risk şudur: Bireyler, firmalar, organizasyonlar sahip oldukları bilginin (hadi daha “janjanlı” bir ifade kullanayım; “entellektüel birikimin”) değerini gerçekten biliyorlar mı? Bilginin değerinin izafi olduğunu görebiliyorlar mı? Belli koşullarda paha biçilmez olan bir bilginin başka koşullarda hiçbir işe yaramayacağını algılayabilmişler mi? Buradan yola çıkarak bilginin kendilerine hangi koşullarda ne anlam ifade ettiği kadar başkalarına hangi koşullarda nasıl bir anlam ifade edebileceğini düşünüyorlar mı?

Peki şimdi de konuya şu açıdan bakalım: Daha ziyade doğu kültürlerinde yer alan “herşeyin bir ve tek” olduğu kavramı ile yukarıdaki türden bir parçalanmanın getirmekte olduğu “her bir kişi, her bir organizasyon, her bir parça” kavramından hangisi doğru? Daha ziyade hangisi daha iyi?

Bir miyiz; milyarlarca mıyız? Tek ve eşsiz miyiz; hepimiz aynı mıyız? Özgürlük dediğimiz şey bizi biz olmaktan ötelere götüren karanlık bir araç haline mi dönüştürülüyor; yoksa “özgürlük onu arayabilmektir” demeye devam etmemizi sağlayacak bir imkan olarak yerinde durmaya devam mı edecek?

Bilgi olgusuna değer vermeden bilgi çağı yakalanabilir mi?

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (01 10 2005)

Salı, Eylül 27, 2005

BİLGİYİ INTERNETE SAKLAMAK


Google oyun alanını genişletiyor. Internet veri okyanusunda boğulmadan bir şeyler üretebilmek için pek çoğumuzun can simidi olan Google, internette arama imkanının yanısıra değişik konularda da hizmetler vermeye başladı.

Bunlardan bir tanesi de Google Earth. Bilgisayarınıza yükleyeceğiniz bir program sayesinde Google Earth size dünyayı sunuyor. Örneğin Çin Seddi’ni mi görmek istiyorsunuz yoksa New York’taki Time Square (meydanı) mi? Eyfel Külesine, Kızıl Meydana, Anıtkabir’e ne dersiniz?

Ya da kendi evinizi de arayabilirsiniz.

Tüm bu mekanlar 150 metre yüksekliğe kadar yakınlaşan bir uydu görüntüsüyle karşınıza geliyor. Evinizin önündeki arabanızı, karşı sokaktaki ağaçları, birkaç yüz metre ilerideki otobüs durağını en ince detayına kadar görebilirsiniz.

Google Earth’ün sunduğu bu görüntüler canlı değil. Daha ziyade zamanında uydudan alınmış görüntüler bunlar. Bir iki yıllık. Ancak özel durumlar için son dakika görüntüleri de var. Mesela Katrina Tayfunu’ndan sonra New Orleans’ın durumu da birkaç günlük uydu görüntüleri ile bilgisayar ekranına getirilebiliyor.

Bu tür imkanlar elbette ki farklı bir tartışmayı da gündeme getiriyor. Bir yandan kimi ülkelerde yakın zamana dek sokaklarda fotoğraf bile çekmek yasakken bugün evinizin keyifli ortamından dünyadaki ülkeleri karış karış inceleyebilirsiniz.

OLGUN BİLGİNİN HAMLAŞTIRILMASI

Bir başka deyişle dün ulaşılması çok zor olan bir bilgi bugün veri düzeyinde, dönülüp de yüzüne bakılmaz seviyede orada duruyor. Dün, Google Earth’ün sunduğu bilgilerin binde birini elde etmek için canını feda eden insanlar vardı; bugün ise eldeki bu verilere gereksinimi bile olmayan binlerce insan var.

Açık toplum olgusu, şeffaflaşma, bu açıdan bakıldığında, bilgiyi düzenli olarak eskitiyor; onu hamlaştırıyor; verileştiriyor. Dün kendi başına çok önemli bir yere sahip olan bir bilgi bugün kendi başına bir anlam ifade etmez hale geliyor; getiriliyor.

Googlê Earth yazılımının sunduğu hizmet de bunun son örneklerinden. Bu ne anlama geliyor? Özellikle Türkiye gibi bilgi çağını yakalama konusunda ön saflarda yer edinememiş bir ülke için, bilginin sürekli değersizleşmesinin ifadet ettiği anlamı iyi değerlendirmek gerek.

Bilginin verileşmesi, hamlaşması ilk bakışta sadece o bilgi ile yapacak bir şey olmadığına işaret ediyor olabilir. Ancak daha da önemlisi, bilgi üretim mekanizmasının o alanda daha da ilerlemiş olduğunun, kendi başına bir anlam ifade eden daha ileri düzeyde bilgilere sahip olmuş olduğunun da bir göstergesidir.

Google Earth örneğine bakalım. Biz birkaç yıl önce çekilmiş uydu görüntülerine bakarken, bugün o uydulara sahip olan ülke ya da ülkeler demek ki şu an (her an) sizi de beni de izleyebilme imkanına sahip.

Verileştirilmiş, değerini yitirmiş olguların allanıp pullanıp satılması konusuna ilk defa bilgi çağı ile maruz kalmıyoruz. Yıllardır spordan siyasete pek çok alanda ülke olarak da kısmen de buna maruz kaldık (Yugoslavya’dan transfer edilen yaşlı futbolcuların devrini anımsayın; ya da ikinci dünya savaşı artıkları malzemelerin müttefik ülkelere yardım kapsamında hibe edilmesini).

Bilgi çağı olgusu sadece konuyu farklı bir alana (bilgi alanına) kaydırdı.

Öte yandan hangi bilgi ya da verinin kimin elinde olduğu ya da olması gerektiği konusu da altı çizilmesi gereken bir olgu. Özgürlük, eşitlik gibi kavramlar, herkesin herşeye sahip olabilmesi gerektiğini içeriyormuş gibi düşünülüyor ama pratikte bu hiç de doğru değil. Zaten olmaması da gerekir. Örneğin lise birinci sınıfa giden bir öğrenciye, lise üçüncü sınıfa giden bir öğrencinin müfredatındaki bilgiler verilmemekte. Bu bir özgürlük ihlali mi?

Daha ziyade bilginin ehil ellerde (zihinlerde) olması gerekliliğinin basit bir göstergesi. Internet biraz da her bilginin herkesin hakimiyetinde olmaması gerektiğini vurgulamada katalizör etki yapacak. Bilginin orada herkese açık olup olmadığı önemini yitiren bir nokta haline gelecek. Giderek dün saklı tutulan bilgi bugün herkesin gözü önünde olacak.

Bugün saklı bilgi bu şekilde herkesin gözleri önünde saklanacak.

http://earth.google.com

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (24 09 2005)

Pazartesi, Eylül 19, 2005

HACKER MI KORSAN MI?


Hiç şöyle bir haber gözünüze ilişti mi: “Evi soyan çilingir yakalandı”. Evin kapısını çeşitli metodlarla açarak içeri giren ve evde bulduğu değerli şeyleri çalan kişiye neden çilingir değil de hırsız diyoruz? Sonuçta hırsızın da yaptığı şey çilingirlik işi değil mi?

Bu sorunun cevabı basit. Çilingir ile hırsızın kapı konusunda yaptığı şey her ne kadar aynıysa da çilingirin onu yapma sebebi ve amacı ile hırsızınki aynı değildir. Çilingir kapıyı hırsızlık yapmak amacıyla açmaz; daha ziyade bir soruna çözüm amacıyla ve kapının sahibinin bilgisi, görevlendirmesi doğrultusunda o işi yapar.

Şimdi gelelim bunun internet muadiline. Internette hırsızlık yapanlara da “yanlış olarak” hacker denmekte. Aynen yukarıdaki örnekteki hırsıza çilingir demediğimiz gibi, burada da hırsızlık yapan kişiye hacker demek doğru değildir (hacker bilişim teknolojileri alanında ileri düzeyde bilgi, uzmanlık sahibi olan kişidir).

Her ne kadar internette hırsızlık ya da buna benzer olumsuz bir eylemde bulunan kişinin “kullandığı imkanlar” bir hacker’ın kullanabileceği teknik düzey seviyesinde imkanlar, bilgiler olsa da (hatta çoğu zaman o düzeyde bile olamasa da).

Korsan ya da hırsız gibi hem kültürümüz tarafından da benimsenmiş ve daha doğru bir imgeyi çağrıştıran kelimeler kullanmak varken neden inatla ve biraz da kopyacılıkla (başka ülkelerin pek çok medya kuruluşu da benzer yanlışlığı yapmakta) daha zor ve yanlış olan yolu seçiyor; bu kişilere (hem de İngilizce bir kelime olan) hacker diyoruz.

Nedeni basit? Medyanın bunları öğrendiği kaynaklar öyle diyor. Hem herkesin bilmediği türden bir kelime kullanarak, yapılan şeyin ve onu yapan kişinin normalden farklı bir şey yaptığı, farklı bir kişi olduğu imajı güçlendirilmiş oluyor. Malum daha bilişimi, interneti “olağan olgular” sınıfına almadık ya!..

Geçtiğimiz günlerde bu hacker yakıştırması yine manşetlere taşındı. Hem de bu kez “hacker”lık yapan kişi bir Türk’tü ve FBI’ın talebi doğrultusunda ele geçirildi.

Görerek öğrenen medya da gördüklerini kopyaladı. Hırsıza çilingir demiş oldu. Haberleri görerek, duyarak öğrenme bir metod olabilir ama kullanılacak kelimeleri, jargonu duyarak, görerek öğrenme modeli çok sağlıksız. Bilemiyorum başka ülkelerde de dördüncü güç olarak lanse edilen medya bu denli sağlıksız bir eğitim modeli sonucu deneyim kazanmış uzmanların çoğunlukta olduğu bir yapıya mı sahip?

Konunun başka bir boyutu daha var.

Geçtiğimiz aylarda devreye giren yeni ceza yasası eleştirilirken “hırsıza hırsız demek bile suç olacak” gibisinden yorumlar vardı. Yukarıdaki konuya örnek teşkil eden genci ele alalım. Bu kişi geçtiğimiz günlerde büyük bir internet yolsuzluğunun içinde olduğu gerekçesiyle göz altına alındı; kendisine hacker dendi, korsan dendi vb. Yarın bu kişinin suçsuzluğu ispatlanırsa, ya da iştirak etmiş olduğu suçun başta belirtilen düzeyde olmadığı ortaya çıkarsa, gazeteler ve diğer tüm medya geriye dönüp, ilk yakalandığında kaleme aldıkları tüm metinleri değiştirecek mi?

Elbette hayır!

Bu durum şimdiye dek pek sorun yaratmıyordu. Çünkü okuyan okumuş, dinleyen dinlemiş oluyordu ve medyanın arşivinde çürüyüp gidiyordu. Kişinin haksızlığa uğramış dahi olsa bundan sıyrılması nispeten daha kolaydı. Tekzip ise yeterince sağlıklı çalışan bir müessese değildi.

Oysa şimdi o arşivler tüm dünyaya açık halde. Internetten ilgili bir iki kelime ile arama yapıldığında o haber metni yıllarca daha insanların karşısına çıkmaya devam edecek. Diyelim ki bu kişi bir süre sonra bir iş başvurusu yapacak ve diyelim ki firma internetten kişi hakkında arama yapacak.

Buyrun ayıklayın pirincin taşını.

Kısacası neyin ne şekilde yapılacağını açıklayan yasaları çıkarmakla, o olguyu yaşamımızın bir parçası haline sağlıklı bir şekilde getirme sürecini gerçekleştirmiş olmuyoruz. Daha ziyade o sürecin başlamasını sağlamış oluyoruz o kadar. O olguyu idrak edip yaşamımıza entegre etmiş olmak için ise zamana gereksinimimiz var.


Bundan böyle bu sadece konu AB olunca gündeme gelecek bir kavram diye düşünüyorduysanız; bir kez daha düşünün!


Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (17 09 2005)

Pazartesi, Eylül 12, 2005

BİLGİ TOPLUMU OLACAĞIZ İNŞALLAH


Bu yazı aslında biraz kendi ayağıma kurşun sıkmak gibi olacak ama varsın öyle olsun. Türk Hava Yolları bir süredir bazı hizmetlerini elektronik ortama taşıyor. Şahsen bunlar içinde en çok kullandığım hizmetleri, internet üzerinden check-in işlemi yapmak.

Aynı gün ya da bir iki gün sonrasına bilet aldıysanız, bilet üzerindeki bir iki bilgiyi girerek, check-in ekranına erişip, internet üzerinden oturmak istediğiniz koltuğu seçebilirsiniz.

Internet üzerinden check-in yapmanın sağladığı bir diğer kolaylık da havaalanına gittiğinizde ayrı bir kontuardan işleminizi tamamlayabilmeniz. Böylece özellikle yoğun saatlerde uçacaksanız, kuyruk bekleme süreniz en aza inebilmekte.

Tabii ala turca yaklaşım modelimiz sürece burada da damgasını vurmuyor değil. Örneğin İstanbul Atatürk Havalimanı gibi yoğun trafiği olan havalimanlarında bu tür özel bir kontuar var. Hatta eğer o kontuarda kimse yoksa business class kontuarından işleminizi gerçekleştirebilirsiniz (ekonomi biletiniz olsa bile). Ancak örneğin Antalya Havalimanı’na gittiğinizde, böyle bir ayrıcalık olduğunu bilen kimse yok (başıma geldi).

Bu bir ayrıcalık değilse hiçbir yerde olmasın; ayrıcalıksa her yerde olsun. Örneğin konuyla ilgili yayınlanmış iç bilgilendirme notunu okumamış bir personelin yaratmış olabileceği bu tür bir memnuniyetsizlik ne yazık ki genele sıçrayabilir.

Her neyse burada THY’nin hizmet kalitesinden bahsetmek istemiyorum. Daha ziyade söz edeceğim şey son dönemde THY’nin bazı havalimanlarına yerleştirdiğini yeni bir cihaz. O da kendi kendine check-in yapma kiosku. Check-in kontuarlarının yanında duran ATM görünüşlü bir cihaz vasıtasıyla kendi kendinize check in yapabilir, boarding pass kartlarınızı alıp direkt uçağın kalkacağı kapıya gidebilirsiniz.

Her ne hikmetse en yoğun saatlerde bile bu cihazların başında kimse yok. Özellikle yoğun saatlerde bagajsız yolcuların check in yaptığı kontuarlarda bile uzun kuyruk varken bu cihazların kullanılmıyor olması bende yine doğal olarak bilgi toplumu olgusunu ne kadar algılamışız türünden sorularını uyandırıyor.

Biraz da cihaz benzerliğinden olsa gerek, ülkemizde ATM kullanımının başladığı yılları anımsıyorum. 80li yılların ikinci yarısı. Bugün ATM kullanan nüfusun büyük bir kısmı o yıllarda ve sonrasında 90lı yıllarda ATM’den uzak durdu. Öyle ki bankalar şubeden içeri girip para çekmek isteyen müşterilerini hemen kapının dibindeki ATM’ye yönlendirmeleri için şube personelini yoğun eğitimden geçirdiler. Sonuç : Sıfır.

Ta ki bankalar, firmalarla maaş ödeme anlaşmaları imzalayana dek. Bu tür anlaşma imzalayan firmalara, bankalar ATM kartı verdi ve maaşları da hesaba yattı. Maaşı bankaya yatan kişiler de ATM kartını kullanmaya mecbur kaldı. Çünkü parayı çekmek için ertesi gün şubenin açılmasını bile bekleyememe durumu pek çok kişi için geçerliydi.

Bir başka deyişle zorunluluk öğrenmeyi beraberinde getirdi. Buradan bir genelleme yapılabilir mi ya da yapılırsa ne kadar doğru olur bilmiyorum ama bilgi toplumuna geçme sürecinde elektronik imkanlardan istifade etme zorunlu bir hal almadıkça kimse tarafından dikkate alınacağa benzemiyor.

Hele bir de süreçleri daha iyi hale getirerek elektronikleştirmezsek. Mesela yukarıdaki THY örneğinde, internetten check in yapmanın havalimanında aynı işlemi yapmaya göre bir katma değeri var. O da oturacağınız koltuğu sizin seçiyor olmanız. Havalimanında ise ne çıkarsa bahtınıza. Yani sürecin elektronik halinde bir iyileştirme, cazibiyet merkezi olma durumu söz konusu.

Peki şu örneğe ne demeli? Her velinin başından geçen olay bu sene de bizim başımızdan geçti ve lise giriş sınav sonuçlarını bakanlığın web sitesinden öğrenmeye çalıştık. Yavaşlık vs olağan ama şu sonuç çok şaşırtıcı geldi bana. Gerekli bilgileri girip de sonucu ekranda görünce açıklama şöyle bir şeydi : 34400 numaralı okulu kazanmıştır.

Peki 34400 numaralı okul hangisidir? E kardeşim onu da lütfen kılavuzu aç bak. Peki kılavuz yanımda değil, siz lütfedip web sitenizde görünen bir yere koyamadınız mı? Çıt yok!

Bir saat internette özel okul kodlarını aradım ve özel bir dersanenin sitesinde, bakanlığın bir kaç saat önce yapmış olduğu yazılı açıklamanın taranarak siteye konmuş halini buldum. Bakanlığın kendi sitesinde yer almayan.
Bilgi toplumu olacağız da şunun ne demeye geldiğini bir bilsek önce; bakın nasıl oluruz en bilgilisinden…

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (10 09 2005)

Çarşamba, Eylül 07, 2005

ÖZGÜR INTERNET GERÇEK REYTİNG


Bir buçuk yıl ara ile iki FCC başkanının geniş bant internet erişimiyle ilgili açıkladıkları politika yaklaşımı devlet kurumlarının ABD gibi ülkelerde bile internete bakış açılarının ne kadar farklılık gösteriyor olması açısından oldukça önemli.

FCC, Federal Communications Comission (Federal Haberleşme Komisyonu), 1934’te ABD’de çıkmış bir yasa ile kurulmuş ve doğrudan ABD kongresine bağlı. Görevi de her türlü haberleşmeyi (tv, radyo, uydu, kablo, telsiz) regüle etmek, düzenlemek.

2004 Şubat ayında o zamanki başkan Michael Powell, geniş bant internet erişiminin yaygınlaşmaya başlamasıyla birlikte dört temel özgürlüğün altını çiziyordu:

1. İçeriğe erişme özgürlüğü
2. Yazılım uygulamalarını kullanma özgürlüğü
3. Kişisel cihazları internete bağlayabilme özgürlüğü
4. Geniş bant hizmet türleri hakkında bilgi edinme özgürlüğü


Ağustos 2005’te ise başkan Kevin J. Martin liderliğindeki komite politika yaklaşımı olarak bu sınırsız görünen özgürlüğü şöyle sınırlamakta:

1. Tüketicilerin yasadışı olmadığı sürece dilediği internet içeriğine erişim hakkı vardır
2. Kanuni bir kısıt olmadığı sürece, tüketicilerin diledikleri yazılım uygulamalarını çalıştırma hakkı vardır
3. İletişim ağına zarar vermediği sürece tüketicilerin dilediği yasal cihazı internete bağlama hakkı vardır
4. Tüketicilerin altyapı sağlayıcıları, uygulama ve internet firmaları, içerik geliştiren firmaları arasında rekabete göre hizmet alma hakkı vardır


Ilk bakışta iki liste arasında pek bir fark yokmuş gibi görünüyor. Ancak tmeel olarak bir yanda hak sahibi olmak varken diğer yanda “tüketici” durumuna indirgenmişlik söz konusu. Bir yanda internete erişen bireyler, demokrasi müessesesinin hem varlık nedeni hem de riayet edeni olarak özgürlüklere sahipken, diğer yanda demokrasiyi kendi denetimi altına almışlığın ses tonu, bireyleri demokrasinin tüketicisi haline getirmekte.

MÜKEMMEL REYTİNG ÖLÇÜMÜ

Bu tartışmanın ülkemizle ve ülkemizdeki sınırlı internet kullanıcılarıyla ne ilgisi var diye düşünülebilir. Bu aslında geriden gelmeyi bir avantaj haline getirebilme ve önden gidenlerin deneyimlerinden ders alma arzusu.

ABD son birkaç yıldır ivmelenme gösteren geniş bant internet erişimi olgusuna nasıl yaklaşıyor? Ülkemizde de Telekom’un atağı ile ADSL altyapısı sayesinde geniş bant internet erişimi evlerimize de girmeye başladı. Daha önce kablo TV altyapısı vesilesiyle küçük orta boy işletmelerin kullandığı genişbant altyapısı artık bireysel kullanıcıların da vazgeçilmez tercihi haline geliyor.

Genişbant sayesinde internet evlerde çok daha kabul gören bir araç haline gelecek. Ekranın başında dakikalarca beklemek sona erdiğinde, bilgisayar ile televizyon arasındaki engeller teker teker ortadan kalktıkça, televizyon dünyasında da çok ciddi dönüşümler olacak.

En tipik örneği “reyting” konusudur. Bugün tüm ülkede televizyon izleme konusundaki istatistikler birkaç yüz tane haneye konmuş olan cihazlara göre tespit ediliyor. Yani çok küçük miktardaki bir örnek çok büyük bir çap için (tüm ülke) namzet teşkil ediyor.

Oysa yarın televizyon yayınlarını izlediğimiz cihaz, bilgisayar düzeyinde “zekaya” sahip olduğundan, yayını izleyen tüm cihazlar o sırada ne izlenmekte olduğu bilgisini yetkili bir merkeze gönderebilir. Böylece birkaç yüz kişi ile değil, tüm ülkenin tamamına yakınından alınacak reel verilere dikkate alınarak reyting ölçümleri yapılabilir hale gelir.

Tabii iliklerimize dek işlemiş olan güvensizlik duygusu burada da (özellikle çıkacak sonuçları beğenmeyenler için) devreye girecek ve “hackerların araya girip verileri değiştirmediği ne malum” yaygarasını koparacaklardır.

Internete erişebiliyor olmak başlı başına bir yenilikken, modem ile bağlanmak yerine hızlı hatlar üzerinden ucuza internete erişmek, konuya yepyeni bir boyut getirmekte.

O nedenle son on yılı interneti ıskalamış olarak geçirenlere müjde! ADSL, kablo tv gibi hızlı internet erişim altyapısı sayesinde aradaki farkı kapatabilir ve bilmemenin verdiği nedensiz (ama kendinizi bile rahatsız eden) eleştirel yaklaşımınızdan da kurtulabilirsiniz.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (03 09 2005)

Pazartesi, Ağustos 29, 2005

SİBERE GEÇİŞTE İKİ ÖRNEK


Bir yandan siber dünya kademe kademe yepyeni bir yaşamın kuruluşunu gerçekleştiriyor. Diğer yandan baktığınızda ise kurulan bu yeni dünya, (olgusal anlamda) dışarıdaki bildiğimiz eski dünyanın, yeni koşullara göre uyarlanmasından başka bir şey değil.

İşte size yeni bir örnek; yeni bir meslek: Profesyonel Bilgisayar Oyunculuğu!

Anne babalar daha yeni, çocuğumuz mühendis olsun, doktor olsun saplantısından kurtulmuşken, futbolcu da olunabileceği, reklam yazarı da olunabileceğini idrak etmişken, karşılarına hazmı çok daha zor yeni yeni meslekler türüyor.

Bir düşünsenize; bilgisayar oyunu oynayarak insan hayatını nasıl kazanabilir?

Ama oluyor. Nüfusunun onda yedisinin (ADSL türünden) hızlı internet erişimi ile siber aleme bağlı olan Güney Kore gibi ülkelerde daha şimdiden bu tür meslekler, yılda bireylere milyonlarca dolar para kazandırmaya başlamış durumda bile (geçtiğimiz günlerde, bir internet cafede zaruri molalar dışında 50 saat durmaksızın bilgisayar oyunu oynayan bir gencin ekran başında öldüğü haberini duyarsanız, konuyu bu çerçeve içinde değerlendirin lütfen)

G.Kore gibi ülkelerde bilgisayar oyunları, televizyonlarda canlı olarak gösteriliyor. Tıpkı bizim Pazar günleri televizyonun başına geçip futbol seyretmemiz gibi. Hal böyle olduktan sonra gerisini siz tamamlayabilirsiniz: Meraklı izleyiciler, reklamlar, sponsorlar ve doğal olarak oyunun başrolündeki oyuncuların bu işi meslek haline getirmeleri.

Bu örnek de tipik olarak bize şu iki aşamalı geçişi anlatıyor:

· Sokaktaki hayattan bildiğimiz olgular, siberleşerek sanal dünyada yerini alacak
· Bu süreçten, resimde hiç olmayan kişi ya da kuruluşlar kazançlı çıkacak


Sokakta futbol var, spor var, eğlence var. Sanal alemde de bunların muadili bilgisayar oyunları var. Sokakta bu işe para yatıran yatırımcılar var. Sanal alemde de. Sokakta bu işten para kazan sporcular ve yan sanayi var. Siber alemde de daha önce yüzüne dönülüp bakılmayan, en iyi bildiği şey “bilgisayar oyunu oynamak” olan bireyler var; yine yan sanayi var.

Canlı spor müsabakalarını seyretmekten hoşlanan birisi olarak, canlı bir bilgisayar oyununu seyretmenin de kendine göre zevkli bir yanı olabileceğini düşünüyorum. Oysa insanın ilk akıla gelen şey; şahsen ben oynamıyor olduğum sürece ne tür bir zevk verebilir ki oluyor. Oysa bir spor müsabakası izlerken aklımıza bu durum pek gelmiyor.

e-ÜÇ KAĞIT

Nasıl ki gençlerin hepsini spor gibi olumlu alanlara kanalize etmekte başarısız olunuyorsa, sanal dünyada da sokaktaki yaşamı siberleştirme sadece olumlu örnekleri almakla sınırlı kalmıyor.

Her ne kadar G.Kore, Nijerya’ya göre o kadar da gelişmiş olmasa bile, her ne kadar Nijerya’da eğitimli, İngilizce bilen genç nüfus sayısı çok yüksek olsa da, siber alemin Nijerya’da kendini gösterme biçimi, ne yazık ki olumsuz yönde.

Bugün siber kültüre girmiş bir kavram var : “Nijerya Kaynaklı Üç Kağıt”. Mutlaka sizin eposta kutunuza da hafta bir kaç tane Nijerya çıkışlı eposta geliyordur. Elinin altında çok yüklü miktarda para olduğu halde ülke dışından birinin (mesela sizin) yardımınız olmadan o parayı oradan çıkaramayacak mağdur sesli bir eposta. Ya da hiç haberiniz olmadığı halde güya çekilişine katılıp da en büyük ikramiyeyi kazandığınızı haber eden bir eposta.

Sakın taş attım da kolum mu yoruldu demeyin. Onun yerine şöyle düşünün: Bana neden bu kadar para vermek istesinler ki?

Çünkü aslında size o parayı verecek kimse yok. Öyle bir para da. Ama masraflar, vergiler, vb diye sizden azar azar para tırtıklayacak uyanıklar, Nijerya’daki internet kafelerde sizin zokayı yutmanızı bekliyorlar.

Türkiye sanal alemde yerini ne tür bir rol ile alacak, bu henüz belli olmadı. Gönül elbette ki Türk Kültürüyle, Türk Tarihiyle çelişmeyecek bir şekilde gerçekleşsin istiyor. Her ne kadar bugün geldiğimiz düzey olumsuz sinyaller veriyorsa da…

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (27 08 2005)

Salı, Ağustos 23, 2005

INTERNETTE BİLGİ ARAMA (SANATI)


Geçtiğimiz günlerde BusinessWeek dergisinin internet sitesinde okuduğum bir makalede son dönemde ABD’de Google, Yahoo gibi arama motoru hizmeti firmaların, teknoloji alanında çalışanların en çok rağbet ettiği firmalar olduğu belirtiliyordu.

Öncelikle bu tercihin gerisinde, arama motoru hizmeti veren bu tür firmaların finansal anlamda diğer teknoloji firmalarına göre daha güçlü durumda olmaları yatıyor olabilir. Google’ın geçen sene halka arzı ile başlayan ivmelenme devam ediyor.

Peki bu sayede son kullanıcı durumundaki bizler ne gibi şeyler bekleyebiliriz; biraz da onu irdeleyelim.

Internetin yaygın kullanıma başlamasıyla dünya üzerinde bireylerin erişimine sunulan bilgi hacminde de inanılmaz bir artış oldu. İş o noktaya geldi ki bir yanda “internet dediğin şey bilgi çöplüğüdür” yakıştırmaları yapılırken diğer yanda da değerli bilgiyi değersizinden ayırabilmek, ya da aradığın asıl bilgiye ulaşabilmek kavramları giderek daha önemli hale geldi.

Arama olgusuna yeni bir bakış açısı getiren Google’un başarısı bunun en tipik örneği. Google aradığınız kelimelerle ilgili web sitelerinin listesini, sizden önce yapılan aynı aramalarda en çok tercih edilme durumunu dikkate alarak listelemekte.

Ancak hala önemli bir eksik var. Veri, enformasyon ya da bilgi arasındaki farkı, mevcut mimari özelliği itibariyle ortadan kaldıran altyapısı nedeniyle internette gerçekten de istenen bilgiye erişebilmek ciddi bir sorun haline gelmeye başladı. Bu sorun her geçen gün geometrik olarak artmakta.

BİR SONRAKİ SAVAŞIN ADI : LEBLEBİ

O nedenle daha çok beyin kapasitesinin arama motoru firmalarına kayması, bu firmaların, bir sonraki savaşı kazanabilmek için özel yeni imkanlar üzerindeki çalışmalarını daha da yoğunlaştırmasında önemli bir etken olacaktır.

Bu tür yeni gelişmekte olan teknolojiler kademe kademe ilerleme gösterdiğinden, süreci yakından izleyen müdavimler için bir sonraki iki sonraki adıma konsantre olmak ve onların gerçekleşmesini izlemek, gerçekten de çok önemli, değerli ve zaman alıcı bir durum.

Ancak konuya dışarıdan bakan olmanın verdiği rahatlıkla bakarak, kendimize şu soruyu sormak hiç de lükse kaçmaz: Internette nasıl bir arama mekanizmasına gereksinimimiz var?

Bir kullanıcı olarak bu soruyu kendinize sordunuz mu hiç? Google, MSN ya da Yahoo’ya gittiğinizde arama çubuğuna ne yazıyorsunuz? Neye ulaşmak için? Şu anki durumda o sitelerin paradigması biz kullanıcıları yönlendiriyor. O sitenin gerisinde çalışan mekanizmaya, kendimizi onun anlayacağı biçimde ifade etmeye çalışıyoruz.

Örneğin eğer dedikodusunu duyduğumuz Van Der Graaf Generator’u uzun yıllar sonra çıkan olası yeni albümü hakkında bilgi arıyorsak, belki de anahtar kelimeler olarak “Van Der Graaf Generator” +”new album” gibi kelimeleri soruyoruz arama motoruna.

Peki bizim doğamıza, beyin yapımıza uygun olan soru bu mu? Örneğin bu sorunun cevabını bilebileceğini düşündüğümüz bir tanıdıktan ya da uzmandan aynı bilgiyi talep ettiğimizde ona “Van Der Graaf Generator” “yeni albüm” mü diyoruz?

Hayır! Daha ziyade şu kritik soruyu soruyoruz: “Van Der Graaf Generator’ün yeni albümü çıktı mı?”. Ayrıca bu soruyu sorarken beklediğimiz cevabın kuru bir “evet” ya da “hayır” olmadığını da belirtmek lazım. Çıktı ise adı ne, nereden edinebilirim, hatta belki şarkı listesi ne gibi soruların da cevabını bekliyorum. Çıkmadı ise çıkması gündemde mi, yoksa zaten uzun yıllardır albüm çıkarmayan grubun daha uzun bir süre daha çıkarmayacağı mı bekleniyor, bunları da öğrenmek isterim.

İşte bir arama motorundan beklediğim şey bu. Leb demeden leblebiyi anlaması.

Leblebiyi oluşturan bilgilerin hangi web sitelerinde olduğu ilk etapta beni ilgilendirmiyor. Önce cevabımı alayım. Sonra örneğin aradığım albümü satın almak istiyorsam, onun satıldığı web sitelerinin listesine bakabilirim.

Kim olduğu, öldü mü yaşıyor mu muamma olan Trevanian namlı yazarın Şibumi adlı başyapıtında da belirttiği gibi aranan bilgiye ulaşmak giderek daha bir sanat olmaya başladı – bilim olmaktan çıkıp.

(Bu arada meraklısına not: Van Der Graaf Generator, uzun yıllar sonra, dört kişilik orijinal kadrosuyla, bir araya gelip Present adında bir albümü bu yıl çıkardı)

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (20 08 2005)

Pazartesi, Ağustos 15, 2005

ALDATMA SANATI


Adı Aldatma Sanatı olan bir kitap okurken, başınıza ilginç kazalar gelebilir. Örneğin eşiniz ya da kız/erkek arkadaşınız doğal olarak kitabın içeriğinin teknolojik aldatmayla ilgili olduğunu pek tahmin etmeyebilir. Burada bahsedeceğim kitabı okurken, bu açıdan da dikkatli olmak lazım.

Kevin Mitnick adı geçtiğimiz yıllarda sıkça gündeme gelmişti. Tarihteki en büyük hackerlık olayının başrolü oyuncusu olarak, uzun yıllar gözetim altında tutuldu. FBI, mahkemeye çıkarma konusunda isteksizdi çünkü tam da ne ile suçlayacaklarını bilemiyordu. Gerçekten de çıkarıldığı mahkemede sadece kabahat düzeyindeki faaliyetlerinden dolayı “kulağı çekildi”. O da buna karşılık uslu çocuk oldu. Şimdi güvenlik konularında danışmanlık yapıyor. Hatta ülkemizdeki bir bilgisayar etkinliğine video konferans ile katılıp açılış konuşması yapmıştı.

Geçtiğimiz günlerde Mitnich’in 2002 yılında ABD’de piyasaya çıkmış olan Aldatma Sanatı adlı kitabu ODTÜ Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı.

Mitnick burada, pek de bilgisayar dehalığı düzeyinde teknik bilgiye sahip olmadan ABD’de neler yapılabileceği konusunda yaşanmış güzel örnekleri anlatıyor. Buna da Toplum Mühendisliği adını veriyor.

TOPLUM MÜHENDİSİ OLMAK

Bir örnekle toplum mühendisliğini inceleyelim:

Bir video kiralama zincirine ait ofisi arıyor ve oradaki kişiye, aldığınız hizmetten çok memnun olduğunuzu, bununla ilgili ofisin müdürüne bir teşekkür mektubu yazmak istediğinizi, müdürün adını öğrenmek istediğinizi söylüyorsunuz. Bu güzel telefonu alan görevli size müdürün adını söylüyor. Bu gizli bir bilgi değil ki. Ayrıca mektubun bir kopyasını genel müdüre de göndermek istediğinizi, şubenin kod numarasını da soruyorsunuz. Bunu da öğreniyorsunuz.

Daha sonra zincirin bir başka şubesini arıyor ve kendinizi az önce öğrenmiş olduğunuz isimle tanıtıyorsunuz. Kodunu öğrenmiş olduğunuz şubenin müdürü olarak. Ve bilgisayarda teknik bir problem olduğunu, şubenizde karşı şubeden sürekli video kiralayan bir kişinin olduğunu ve bir film kiralamak istediğini ancak bilgisayar çalışmadığından müşteri olup olmadığı kontrolü yapamadığınızı belirtiyorsunuz.

Karşıdaki kişi bilgisayardan verdiğiniz ismi kontrol ediyor ve müşteri olduğunu teyit ediyor. Acaba diyorsunuz, son kullandığı kredi kart bilgilerini de verebilir mi? Müşteri kartını yanında getirmemiş. Karşı şubenin personeli o bilgiyi de veriyor. Bingo.

Burada dikkat edilirse, önce kimsenin gizli demediği bazı firma bilgilerine ulaşıldı. Örneğin şube müdür adı, şube kodu gibi.

Daha sonra da firmanın diğer şubesi aranarak ve bir güven unsuru oluşturarak, az önce edinilmiş olan bilgilerin yardımıyla asıl erişilmek istenen bilgiye ulaşıldı.

Kitap bu tür örneklerle dolu. Örneğin bir başkası, yukarıdaki kadar zararsız değil. Bir yazılım destek uzmanı, bir bankanın EFT merkezine destek verirken süreci öğreniyor ve süreçteki kritik bir bilgiyi (hergün değişen şifre) ele geçirdikten sonra bir telefon kulübesinden sanki yetkili bir personelmiş gibi EFT talimatı veriyor. Sonuç on milyon dolarlık bir kaçak.

Peki her gün değişen o şifreyi nasıl öğreniyor sanıyorsunuz? Çok kolay. Görevi gereği ofise girip çıkarken, EFT yapma yetkisi olan personelin her gün değişen şifreyi kolaylık olsun diye bir kağıda yazıp ekranlarının bir kenarına iliştirdiklerini fark ediyor. Dört haneli şifreyi ekranın yanından geçerken hafızasına kaydediyor. O kadar.

Firmanın faaliyet alanı ne olursa olsun, bu tür gizli olmayan bilgiler, her firmada ortalıkta dolaşmakta ve kimse de bunlarla ilgili bir kural koymayabilmektedir. Örneğin sizi çalıştığınız firmanın uzak bir şubesinden arıyormuş gibi yapan bir kişi size günlük işlerinizle ilgili bir soru sorsa ne yapardınız?

Paylaşmaktan zarar gelmez statüsünde olan pek çok bilgi, aslında çok değerli bilgi olabilir. Bilgi olgusunda buna veri ile bilgi arasındaki fark denir. Sizin için her gün kullandığınız bir veri (diyelim ki yerine ulaşmayan bir kurye olduğunda arayıp rapor vereceğiniz telefon numarası) şirketinizde çalışmayan birisi için çok değerli bir bilgidir. (O numarayı arayıp kuryeyi başka adrese yönlendirebilir).

Aldatma Sanatı, güvenliğin en zayıf halkasının bilgisayarlar değil insanlar olduğunu her örnekte defalarca vurgulayan, önemli bir kitap. Aynı zamanda Kevin Mitnick’in de bir korsandan ziyade “kral çıplak” diyen birisi olduğunu göstermesi açısından da önemli.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (13 08 2005)

Pazartesi, Ağustos 08, 2005

ÖĞRENİLMİŞ ACİZLİKTE BİLGİ TOPLUMU


Kişisel gelişim seminerlerinde, eğitimlerde kullanılan beylik bir öykü vardır: Bir akvaryumun içine bir büyük bir de küçük balık koymuşlar ve bunları ortadan bir cam ile birbirinden ayırmışlar. Büyük balık, küçüğü her görüşünde ona saldırmış ve görünmez bir engel nedeniyle (aradaki cam) bunu başaramamış. Bir süre sonra artık büyük balık saldırmaktan vazgeçince aradaki camı kaldırmışlar. Küçük balık büyüğün yanından geçerken bile büyük balık ona saldırmamış.

Çünkü öğrenmiş olduğu bir şey (acizlik) var: Ne kadar saldırırsa saldırsın, küçüğü yutamıyor!

Bizim eğitim sistemimiz ve toplumsal kurallarımız da tıpkı o aradaki cam gibi zihinlerimizin daha gençken yaratıcılıktan, sorgulamaktan, araştırmacı olmaktan “kaçınmamızı” sağlamış. Şimdi birer yetişkin olarak her ne kadar her sabah okula gitmiyorsak da, yaşamımızla ilgili bir karar verirken yanımızda kimse bulunmuyorsa da aradaki o görünmez cam sayesinde, yaşamlarımızı sorgulayarak, araştırarak, yaratıcı bir şekilde yaşayamıyoruz.

Acizlik hepimize öğretilmiş!

Ve bu acizliği öğrenmiş insanlar olarak karşımızda 21. yüzyılın dev olgusu: Bilgi Toplumu.

Şimdi bunun doğal sonuçlarına bakalım:

* Ülkemizde internete erişen nüfus oranı çok düşük

* Sağolsun popüler medya sayesinde internet daha hala uyuşturucu ile, marjinal kitle harekeleri ile bir tutuluyor

* Internet konusunda bir gurunun gelip bize ne yapmamız gerektiğini anlatmasını bekliyoruz

* O guru büyük bir olasılıkla kendisine gelen e-postaları sekreteri ya da yardımcısı tarafından kağıda dökülerek önüne getirilen büyüklerimizden biri olacak

Ünlü Pareto Kuralı’na göre 20 kişi 80 kişiyi yönetir. Bizim ülkemizdeki sorun ise sanırım nüfusla orantıladığımızda henüz o 20 kişiyi bulamamış olmamız. Tökezlememiz bundandır. 82 sene önce cumhuriyeti kurup, bireylere kendi kaderini kendin tayin et demişiz; bireyler bugün kalkıp kendisinin yerine karar verecek en tutucu grupların peşinden gidiyor.

Beri yanda bu modeli benimsemiş yönetim kadrosu Türkiye’yi bilgi toplumu yapacak. Bunu bekliyoruz. Daha çok bekleriz.

Yıllar önce şahit olduğum bir yeniden yapılandırma çalışmasında yaşadığım paradoksa benziyor bu: Devasa bir proje. Herşey değişecek. Personel içinde müthiş bir gerginlik. Bakalım bu yepyeni şey ne olacak merakı ile herkes ilk toplantıya gitti. İlk toplantıda altmışlı yaşlarında bir danışman kürsünün başına geçip, değişimin yol haritasını anlattı.

Bunda ne var diyorsanız, bu tür şeylerin insanları nasıl etkilediği konusunu bir kez daha düşünün. ABD Başkanı’nın boyu, bizim başbakanımızın boyundan kısa diye Sn. Erdoğan’ın son ABD ziyaretinde kameraların karşısına oturarak çıktıklarını anımsayın!

Bu kısır döngüyü ortadan delen bir olgu son dönemde toplumun tamamı ile ilgili olmasa bile marjinal gruplar içinde tohum vermeye başladı. Bugün biz daha hala özellikle fiziksel ulaşım engelleri olan doğu illerimize internet gibi bir altyapının ilaç gibi geleceğini “aklımızın ucundan bile geçirmezken”, o illerimizin bazılarında, kendi imkanları (?) ile organizasyonlar düzenleyen sivil toplum örgütleri (?) elli yaşındaki kadınları bilgisayarın başına oturtmayı başardı.

Beşbin kişilik bir organizasyonda bile organizasyonel değerleri değiştirmek, kültürel değişiklik sağlamak beş-on yıl sürerken milyonlarca vatandaşın yaşadığı bir ülkede bu türden bir değişimi sağlamak ne yazık ki akşamdan sabaha olmuyor.

O halde şunları tespit etmek gerekir: Cumhuriyet 82 sene önce kuruldu ama kurulan devletin sınırları içinde kalan insanların hemen hepsinin ondan önceki 600 senelik dönemden dolayı her boydaki yöneticileriyle bir hesabı var (bana inanmıyorsanız masallarımızı okuyun, türkülerimizi dinleyin)

Çok doğal olarak bu hesaplaşmanın ezikliğini yaşarken bir de cumhuriyet yönetimlerinin kendi ideolojik ya da kişisel çıkarlarından dolayı iki ileri bir geri hareketini de ekleyin ve insanlarımızın durumunu buna göre yorumlayın.

Aklıma gelen tek çözüm şu: Körü körüne tek bir şeye inanalım (birey olarak): Kendimizi sadece kendimiz kurtarabiliriz. Kimseye bel bağlamayalım. Bu kurtarma sürecinde de şu an bugünün dünyasındaki en güçlü silah (doğru, etik vb demiyorum) teknoloji.

Yoksa kimin hain olup olmadığını tartışmak değil!


Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (06 08 2005)

Çarşamba, Ağustos 03, 2005

AĞ TOPLUMU TESADÜF MÜ?


Dünyanın her yerinden insanların, fiziksel uzaklıktan etkilenmeden birbiri ile temas halinde olabilmesi; ancak kapı komşularının kim olduğunu dahi bilmiyor olmaları!

Yeryüzü kültürünün böyle bir toplum modeline doğru dönüşme sinyalleri vermesi bir tesadüf mü yoksa son yıllarda yaşananların doğal bir sonucu mu?

İnsanın katkısının olmadığı, doğal denilebilecek, dönüşüm modelleri, insanın da işin içinde olduğu süreçler açısından bakıldığında daha “saf” görünmekte. Örneğin kağıt üretmek için dünyanın akciğerleri denilen Amazon yağmur ormanlarının katledilmesi, ilk bakışta hiç de doğal gelmeyebilir. Üç-beş kişinin para kazanma hırsı, doğallıkla nasıl açıklanır?

Oysa dünyaya, diyelim ki, bir meteor çarpması sonucu dinazor denilen türdeki dev canlıların kısa bir sürede yok olup gitmesi, çok doğal karşılanıyor. Bunun nesi doğal? Gelin kendinizi bir dinazorun yerine koyun ve düşünün bakalım; bir meteorun dünyaya çarpma gerekliliği ile üç beş tüccarın para kazanma hırsı arasında nasıl bir fark bulacaksınız. İkisi de aynı anlamsızlıkta.

Ama şöyle bir ortak özellikleri var: Öteki diğer olasılıklara karşı daha güçlü olma imkanı bularak, gerçekleşmişler. Bir başka deyişle doğal olanın doğa ile bir ilgisi yok. Daha ziyade gerçekleşecek kadar güçlü olan olasılık olmak ile bir ilgisi var.

Ağ Kültürü de (yani birbiri ile iletişim içinde olan bireyler, gruplar, toplumlar) son dönemde en güçlü olasılık olarak sahnede yerini alıyor. 60lı yıllardan başlayarak gelişme gösteren ve (görünürde) bireyin daha ön plana çıkmasını talep eden toplumsal olayların “doğal” bir sonucu olarak.

Ancak değerlendirilmesi gereken en önemli nokta; birey derken sizin ya da benim aklıma sokaktaki insan gelirken, bu dönüşümden en çok istifade edenlerin aklına başka grupların gelmesi. Bir düşünelim:

GSM ya da internet altyapıları sayesinde sokaktaki birey olarak neler kazanmış olduk? Dünyanın öteki ucundeki insanlarla iletişim kurabiliyoruz. Bu iletişimi günün her saati kurabiliyoruz. Dünyanın bilgisine araştırma yaparak erişebiliyoruz. Bu bilgileri gereksinim duyduğumuz ortamda kullanabiliyoruz.

Peki sizce her şey gerçekten de bunun için miydi?

Pek sayılmaz. O arada tüm bu altyapıyı kuran düzinelerce firma (sahipleri), bu altyapı üstünde yapılan ticari işlemler sayesinde binlerce firma (sahipleri) bu “bireye özgürlük” ortamından istifade etmiş durumda.

Şimdi gelin de herşeyin nedenini iki dakikalık telefon görüşmesi için sunulmuş olduğunu düşünün.


Bireyin özgürlüğü ve gereksinimleri, ikinci dünya savaşı sonrası dünyada yönetimleri derinden etkileyebilecek bir olgu iken bugün bu tehdit, bir afyon operasyonu sonucunda bertaraf edilmiştir.

Ey birey! Özgürlük mü istiyordun? İşte sana özgürlük! Konuşma hakkı mı? İşte sana konuşma hakkı. Bilgiye erişim mi? İşte sana tonlarca bilgi.

Şimdi sen bunların lojistik dertleriyle uğraşırken (sağlıklı bilgi ile yalanı ayırmaya çalışırken, konuşmaktan karşındakini dinlemeyi unuturken, tüm bunlara kavuşabilmek için kazanman gereken parayı kazanmaya çalışırken) bırak da perdenin gerisinde birileri bundan farklı şekilde nemalansın.

Son yıllarda pek çok konu için olduğu gibi Internet için de benzer düzeysizlikte bir içerik; “internet ile ilgili bilgiler/sorunlar” kategorisinde dünyaya sunulmakta. Gereksiz epostalardan kurtulmak, müzik dosyalarını paylaşmak, hat kapasitelerini artırmak, daha çok kullanıcının erişebilmesini sağlamak, kötü içerikli web sitelerinden korunmak, vb.

Gerçekten de sorunumuz bu mu? Yoksa çok daha temelde yaşamlarımızı çok daha ciddi bir düzeyde etkileyen başka bir gündem, içerik, yönlendirme var da bunun farkında değil miyiz?

Toplumların örümcek ağı gibi birbirine bağlanması bir tesadüf değil. Bu, bireylerin talepleri sonucunda oluşmuş da değil. Globalizme karşı gösteri yapanlar da birey. Tıpkı Irak’ta, Afganistan’da öldürülenlerin de insan olduğu gibi. Ancak ne o bireylerin görüşleri dikkate alınıyor; ne de onların ölmesine neden olan olaylar “barbarca” diye yorumlanabiliyor.

Mevcut (yapay) gündem sayesinde bu olgunun tehdit oluşturacak şekilde kullanılabilecek bir araç haline gelmesi de engellenmiş oluyor. Dünyaya geçmiş olsun! Bakalım sırada hangi gezegen var! (ve sokaktaki birey, yaşamını sürdürebildiği sürece, aslında, “bu savaş onun savaşı değil”; dert etmesin!)

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (30 07 2005)

Pazartesi, Temmuz 25, 2005

KOMİSYONCULUKTAN KURTULMAK




Ülkemizdeki verimsizliğin, dolayısıyla da mutsuzluğun, umutsuzluğun gizli nedenlerinden bir tanesi de aslında süreçlere yaklaşım modelimizle ilgili. Şöyle ki; üç parçaya ayrılıp, beş kişiyle yapılabilecek bir iş, onüç parçaya ayrılıp, onun için elli kişilik istihdam yaratıldığından, beş kişinin mutlu mesut yaşaması yerine elli kişinin yarı aç yarı tok yaşamasını kader olarak kabullenmiş durumdayız.

Süreçleri bu şekilde verimsizleştirme konusunda uzmanız. Öyle ki üçü onüç yapmak için yaptığımız tek şey onu ince dilimlere bölmek değil. Sürecin önüne arkasına gereksiz parçalar eklemeyi de ihmal etmiyoruz.

Basit bir örnek: Sokakta bir milyon liraya satılan işporta kalemler. Tahtakale’nin arka sokaklarından diyelim ki 750 bin liraya alınıyor; bir milyona satılıyor. Bu aslında 750 bin liraya satılabilecek bir mala, fazladan bir süreç icat edip, araya bir gelir katmanı daha yaratıp, süreci gereksiz yere büyütmektir.

Denilebilir ki “ama ürün ayağına kadar getiriliyor!” İyi güzel de ayağınıza kadar gelmesiyle, beş yüz metre öteye gelmesi arasındaki fark bu kadar mı olur? Yani millet olarak bu kadar mı saraylıyız? Elimizi sıcak sudan soğuk suya sokmak istemiyoruz.

Bir başka açıdan bakalım. Tamam kabul, bir katma değer yaratılıyor ve “saraylı” kimliğimize zarar getirmememizi sağlıyor. Peki sabahtan akşama dek 250 bin lira için mücadele eden bireyleri düşünelim. Bu birey, temelde, gerek fiziksel gerekse de zihinsel anlamda çok daha fazla verim üretebilecek potansiyele sahiptir. Ancak birinden 750 bin liraya aldığı malı bir milyon liraya satma aracılığına sıkışıp kalmış durumdadır. Sorun nerede? Sorun şurada: O 250 bin lira o kişinin gereksinimlerini karşılayamamaktadır. Bu da onu mutsuz yapmaktadır.

Tüm bunların, teknolojiden internetten bahseden bu köşe ile ne ilgisi var diye merak edenler için konuyu irtibatlandırayım.

Büyük bir tehlike kapımızda!

Internet bu gereksiz aracıları, bir başka deyişle komisyoncuları, birer birer ortadan kaldıracak. Şu an o kadar farkında değiliz ki cebimizden çıkarıp ödemesini yaptığımız paranın ne kadarının satın aldığımız ürünün üreticisine gidiyor; ne kadarı üretici ile bizim aramızdaki komisyonculara, aracılara; sürece gerekli gereksiz kendisini katarak, al-ver yapıp para kazananlara gidiyor – bilmiyoruz.

Dün arada muazzam bir engel vardı. Fiziksel engel. Bugün internet altyapısı bu engeli ortadan kaldırmış durumda. Bugün dünya üzerinde artık şu düzeydeki komplike işlemler yapılabilmektedir:

Türkiye’de yaşamakta olan siz, bulunduğunuz yerden internete girerek, ABD’de bir bilgisayar üzerinde yer almakta olan bir web sitesini kullanarak, İngiltere’de hizmet vermekte olan bir firmadan bir sipariş verebilirsiniz. Kredi kartınız Fransa menşeili olabilir ve ABD’deki site, İngiliz firması için, Türkiye’deki size ait kredi kartınızı Fransa’daki bankanıza sorarak onay aldığı taktirde, firmanın Şili’deki deposundan malın yola çıkmasını sağlayabilir. Eğer siz teslimat adresi olarak (diyelim ki bu bir hediyelik eşya olsun) hediye edeceğiniz arkadaşınızın İspanya’daki ev adresini vermişseniz; o mal İspanya’ya ulaştırılır.

Şimdi Fethiye’de yetiştirilen domateslerin, alıcı toptancısı olmadığı için, İstanbul Ankara gibi büyük şehirlere taşınamadığından dolayı, Fethiye’de mahsül denize döküldüğü için, İstanbul’da ise domatesin kilosunun 500 bin lira olduğu için gelin de üzülmeyin!

Bu model değişecek! Buradan, katma değeri sadece aracılık etmek olanlara sesleniyorum. Kendi iş süreçleriniz içinde, katma değerinizi aracılık yapmaktan öteye taşıyabilmelisiniz. Yoksa siz farkında bile olmadan, birileri gelip, işinizi de ekmeğinizi de elinizden alacak.

Globalleşme denilen şeyin ne demek olduğunu o zaman daha iyi anlayacaksınız. Yarın yaptığınız işi, adını bile duymadığınız ülkelerdeki, şehirlerdeki rakiplerinize kaptırmış olacaksınız. Şu basit dönüşümün dünyaya etkileri o kadar büyük ki - bu konuya neden bu kadar önem verdiklerine şaşırmayın!

Tek yol (…) internet ! (Parantezin içindeki boş yere dilediğiniz sıfatı ekleyebilirsiniz – amma olumlu amma olumsuz! Ama gerçek!)

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (23 07 2005)

Pazartesi, Temmuz 18, 2005

2005 GOOGLE RAPORU



Geçen yıl başlatmış olduğum yıllık google raporunun 2005 yılı ölçüm zamanı geldi. Geçen sene beş kelime seçmi (cumhuriyet, Atatürk, Türkiye, İstanbul, Ankara) ve bu kelimelerle internetin en büyük arama motoru olan Google’da arama yaptığınızda ilk sayfada yer alan (yani en popüler olan) web sitelerinin hangileri olduğunu listelemiştik. Bu yıl, Google istatistiklerine göre her kelimeden Google’ın kaç web sayfasında bulduğunu da belirteceğim.

Buradaki verilerin sağlamasını yapmak üzere siz de aynı işi kendi bilgisayarınızdan yapabilirsiniz. Google’a girip, bu kelimeleri tek tek arattığınızda aynı tablo ile karşılaşmanız gerekir.

CUMHURİYET

Geçen sene Cumhuriyet kelimesi ile arama yapıldığına gelen ilk web siteleri şunlardı (sıra ile): Cumhuriyet Gazetesi – Cumhuriyet Üniversitesi – Merkez Bankası – CHP – KKTC Cumhuriyet Meclisi – İkinci Cumhuriyet tartışma platformu – Hacettepe Universitesi’ne bağlı Cumhuriyet Dönemi Osmanlı Arşivi ve İzmir’den Cumhuriyet Eczanesi.

Bu yılki aramada da pek bir değişiklik görünmüyor. 1-Cumhuriyet Gazetesi, 2-Cumhuriyet Üniversitesi 3-CHP 4-TCMB 5-Turkish News 6-İkinci Cumhuriyet 7-KKTC Cumhuriyet Meclisi 8-Yöre Net 9-Memocal 10-Hacettepe Üniversitesi Cumhuriyet Dönemi Osmanlı Araştırmaları.

Geçen seneki listede yeralanların yanısıra ilk ona iki yeni site girmiş: Birisi çeşitli gazetelere arşiv hizmeri veren Yöre Net (http://www.yore.com.tr/) diğeri ise eğitim amaçlı bir web sitesi: http://www.memocal.com/. Öte yandan Google içinde “cumhuriyet” kelimesi bulunan bir milyon seksen bin web sayfası olduğunu raporlamakta.

ATATÜRK

Atatürk kelimesini Google’da geçen sene aradığımızda şu liste göze çarpmıştı: Ataturk.Net – Ataturk.com – Ataturk Universitesi – Internet Ataturk Kütüphanesi – Atatürk Araştırma Merkezi – Atatürk Havalimanı İstanbul – Kara Harp Okulu Atatürk sayfası – cumhuriyet kelimesinde de listeye giren ITU mezunlar sayfası ve Ada Net firmasının Atatürk sayfası.

Bu yılki aramada karşımıza çıkan liste ise şöyledir:

1- http://www.ataturk.net/ sitesi 2-http://www.ataturk.com/ sitesi 3-Ataturk Üniversitesi 4-Kara Harp Okulu Atatürk sayfası 5-Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı 6-Atatürk Havalimanı – İstanbul 7-Ada Net Atatürk sayfası 8-Ataturk.Turkiye.org sayfası 9-Atatürk Havalimanı’nın İngilizce Sitesi 10-Milli Kütüphane Atatürk Sayfası

Görüldüğü gibi bu yıl Kara Harp Okulu’nun Atatürk sayfası oldukça önemli bir sıçrama yapmış ve dördüncülüğe oturmuş durumda. Ayrıca İstanbul Atatürk Havalimanının ingilizce içerikli sitesi de ilk onda yer almakta. Google’a göre Atatürk kelimesinden internette 899 bin adet var.

TÜRKİYE

Türkiye kelimesi arandığında 2004 yılında şu siteler çıkmıştı: Türkiye Gazetesi – Türkiye yol haritası ile ilgili bir site – TBMM – Türk Telekom – Merkezi Bankası – Türkiye online – Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği sitesi – Cumhurbaşkanlığı sitesi – Microsoft Türkiye.

Bu yılki liste ise şöyle sıralanmakta:

1-Türkiye Gazetesi 2-TBMM 3-Türkiye yol haritası (http://www.turkish-media.com/) 4-TC Cumhurbaşkanlığı 5-TC Merkez Bankası 6-Türk Telekom Rehberi 7-Microsoft Türkiye 8-Türkiye Futbol Federasyonu 9-Türkiye Haritası 10-TÜBİTAK

Demek ki Türkiye online ve Washington Büyükelçilik siteleri listede yerlerini Futbol Federasyonu ile TÜBİTAK’a bırakmış. Ayrıca Google’a göre bu yıl internette 2 milyon 30 bin adet Türkiye kelimesi var. Gelelim İstanbul ve Ankara’ya:

İSTANBUL

2004 listesi şöyle : Şehir Rehberi – Büyükşehir Belediyesi – Bir başka şehir rehberi – İstanbul Üniversitesi – İTÜ – Boğaziçi Üniversitesi – İMKB – Bilgi Üniversitesi – İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Bağımsız Basın Merkezi.

Bu yıl ise liste: 1- İstabu.com şehir rehberi 2-İstanbul Belediyesi 3-İstanbul Üniversitesi 4-İstanbul Şehir Rehberi (www.istanbulcityguide.com/) 5- İTÜ 6- Boğaziçi Üniversitesi 7- Kültür Sanat Vakfı 8-İMKB 9-İstanbul Valiliği 10-Bilgi Üniversitesi. Bu yıl Valiliğin sitesi listeye yeni giriş yapmış durumda. Öte yandan internette 11 milyon tane istanbul kelimesi yer alan web sayfası var. Neredeyse şehir nüfusu kadar.

ANKARA

2004Te Ankara listesi : Ankara - ODTÜ – Bilkent – Gazi – Hacettepe Üniversiteleri – ABD Ankara Büyükelçiliği –Ankara Tabipler Odası - Çankaya Universitesi – Milli Kütüphane – Almanya Büyükelçiliği şeklindeydi.

Bu yılki listesi ise şöyle: Ankara – Gazi – Hacettepe Üniversiteleri – Büyükşehir Belediyesi – Bilkent Üniversitesi – Valilik – ODTÜ – Gazete Ankara – Çankaya Üniversitesi – Tabipler Odası.

ODTÜ’nün büyük düşüşünün yanısıra, Milli Kütüphane ve iki büyükelçilik yerlerini belediye, valilik ve Gazete Ankara’ya bırakmış. Öte yandan bu yıl wende 5 milyon 20 bin Ankara kelimesi bulunuyor.


Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (16 07 2005)

Pazartesi, Temmuz 11, 2005

100 DOLARA HER ÖĞRENCİYE BİR LAPTOP PROJESİ HAZIR!


Mayıs ayı içinde Ooof Off Line isimli köşemde gündeme getirdiğim ilköğretim çağındaki her öğrenciye 100 dolara bir laptop projesi ile ilgili yazı (Cumhuriyet Bilim Teknik 25 Mayıs 2005) oldukça ilgi çekti. Gelen tepkilerden bu konuda daha detaylı bir yazı kaleme almanın, özellikle konuyla benzerlik taşıyan farklı kampanyaların ülke gündeminde olduğu bu dönemde, ilgili herkes için faydalı olacağını düşündüm.

100 dolara laptop fikri, ABD’deki MIT üniversitesine bağlı olarak araştırma hizmetleri yürüten Media Labs isimli Ar-Ge labarotuarının kurucusu Prof. Dr. Nicholas Negreponte tarafından 2005 yılı başında Davos’ta yapılan ekonomi zirvesinde ilk defa ortaya atıldı.

Buna göre özellikle hükümet desteği ile gerçekleştirilebilecek bir ulusal proje kapsamında, ilköğretim çağındaki öğrencilerin her birine devlet ücretsiz olarak birer laptop verecek ve böylece en temelde yetişmekte olan kuşakların bilgisayar ve internet okur-okuryazarlığı oranı artacaktır. Bu da dijital uçurum denilen ve gelir düzeyi baz alınarak tanımlanmış olan toplum içindeki bireyler arasındaki dengesizliğinin (ekonomik uçurum) sanal dünyadaki muadilinin, korkunç boyutlara ulaşmasını engelleyebilecektir.

Ortalama bir laptop bilgisayarın en az 500-600 dolar arasında seyrettiği günümüz dünyasında bir laptopu 100 dolara kim nasıl maledebilir? Konuya özellikle teknik açıdan bakanların aklına ilk takılan soru bu olsa gerek. Bu sorunun cevabı ölçek ekonomisi. 100 dolara laptop mottosu ile yola çıkmış olan Prof. Negreponte ve birkaç arkadaşı, bu fiyatı sağlayabilmek için şöyle bir ön koşul tespit etmiş durumda: Bu kapsamda satın alınacak laptop sayısı en az bir milyon adet olmalıdır (ülkemizde sadece 6,7 ve 8. sınıflarda iki milyonu aşkın öğrenci var)

Söz hazır maliyet ve diğer teknik konulardan açılmışken, oradan ilerlemekte fayda var. Böylece örneğin beşinci sınıftan itibaren her çocuğun bir laptopu olduğunda dünya nasıl olurdu (tatlı) sorusunun cevabını da yazının ikinci kısmına ayırmış olurum.

100 DOLARA NASIL MAL OLUR?

600 dolarlık bir laptopun 100 dolara nasıl mal olabileceğini hesaplamadan önce elma ile elmayı kıyaslayacak olduğumun altını çizmekte fayda var. Yani, ortalama bir araba ile Formula 1 aracı kıyaslaması yapmayacağım burada. 100 dolara mal edileceği söylenen laptop işlevsel olarak (kapasite, hız, vb) gerçekten de 600 dolara satılmakta olan laptopun sahip olduğu işlevlere aynen sahip olacaktır.

Şimdi gelelim bu rakamın nasıl 100 dolara indiğine...

Bu fikri ortaya atan ekibin yaptığı bir çalışmaya göre 600 dolarlık maliyetin en az %50lik kısmı (yani 300 doları) satış, pazarlama ve stok maliyetlerinden oluşmaktadır. Eğer bu üç kalemi ortadan kaldırırsanız (ki aynen öyle yapacaklarını ifade ediyorlar), demek ki en az 300 dolarlık bir maliyet tasarrufu sağlanmıştır.

İkinci önemli tasarruf kalemi, ekran maliyetidir. Prof. Negreponte ve arkadaşlarının yapmış oldukları fizibilite çalışmasına göre yukarıdaki kalem düştükten sonra kalan değerin yarısı (150 dolar) ekran maliyeti olarak fiyata yansımaktadır. 100 dolarlık laptoplarda da ekran olacak. Ancak MIT Media Laboratuarlarında geliştirilmekte olan teknolojiler çerçevesinde ekran maliyetinin 30 dolar düzeyinde kalması sağlanacaktır.

Yani nette 120 dolarlık bir tasarruf daha söz konusu.

Böylece laptop maliyeti 180 dolar düzeyine inmekte. Kalan 80 dolarlık maliyet ile laptopa sahip olduktan sonra ortaya çıkabilecek bakım, onarım masraflarının enaza indirilmesi de iki temel kavram ile aşılabilmektedir; fazla bellek ve işlemci kapasitesi gerektirmeyecek bir işletim sistemi ile telif ücretinin olmadığı ya da en az olduğu açık sistem uyumlu uygulama yazılımları. Burada Linux işletim sisteminin kullanılması ile bu engel de aşılabilir görünmektedir.

İşte 600 dolara malolan bir laptopun 100 dolara nasıl mal edileceğinin sihirli formülü. Burada elbette yukarıda bahsettiğim bir noktayı yeniden anımsamakta fayda var: Fiyatın bu hale gelebilmesi için işin içinde kar amacı gütmeyen oluşumların yer alması ve sipariş adedinin de en az bir milyon ya da katları düzeyinde olması gerekmektedir.

KAR AMACI GÜTMEYEN HDLC FİRMASI

İşte kar amacı gütmeyen bu şirket, bu fikri ortaya atan araştırmacılar tarafından ABD’de kurulmuştur. Adı da Hundred Dollar Laptop Corporation – HDLC. Yani Yüz Dolara Laptop Şirketi.

Prof. Negreponte’nin Mayıs 2005’te kaleme aldığı bir rapora göre firmanın misyonu laptop satmak değil. Daha ziyade tek kelime ile ifade etmek gerekirse “öğrenmek”. Ne kadar yalın ama bir o kadar da zor bir misyon!

HDLC firması hedef olarak altı tane dünyaca ünlü büyük firmayı yatırımcı hissedar olarak bünyesine katmayı hedeflemiş durumda. Bunlardan üç tanesi ile anlaşılmış ve isimleri açıklanmış. Bu firmalar: Internet arama motoru şampiyonu ve son dönemde şirket değeri dünyanın en büyük şirketlerini geçen Google, ikincisi Intel’in işlemci üretimindeki en büyük rakiplerinden AMD, üçüncüsü ise News Corp firması. Bu üç firmaya yakın zamanda bir telekomünikasyon parça üreticisi, bir yazılım firması ve bir disk üreticisi ile ekran üreticisinin de katılması söz konusu.

Yeniden altını çizmekte fayda var. HDLC firmasının (dolayısıyla da bu yatırımcıların) buradaki amacı bu laptop işinden para kazanmak değil.

HDLC firması söz konusu laptopların en kritik parçası olan ekran ile ilgili olarak ürettirmeyi hedefledikleri laptopları üç kuşak olarak şimdiden ayırmış durumdalar. Projede yer alacak ülkeler, ilk kuşak laptopları 2006 yılının ikinci yarısında edinebilecek (yani bir-bir buçuk yıl içinde). Bu ilk kuşak laptoplarda bildik teknolojilerin dışında yepteni teknoloji ya hiç olmayacak ya da sınırlı olacak. Prof. Negreponte’nin belirttiğine göre bu sebepten dolayı ilk kuşak laptoplar tam tamına 100 dolara malolmayabilir. Ama belli bir hata payı ile hedef tutturabilecek.

İkinci kuşak laptopların sunulma tarihi 2007; üçüncü kuşaklar ise 2008’de hazır olacak. İkinci kuşak laptoplardaki en büyük teknolojik yenilik ekranın projeksiyon sistemi ile donatılacağı. Üçüncü kuşakta ise ekran elektronik mürekkep denilen yepyeni bir teknolojiye göre üretiliyor olacak.

Bütün her şey iyi güzel de insanın aklına pek çok soru geliyor. İlköğretim çağındaki çocukların eline birer tane laptop vermek ne kadar faydalı? Yoksa acaba yüzmilyonlarca dolarlık yatırım sayesinde yangına körükle mi gidilmiş olacak? (Bu ikinci soruyu ülkemiz gibi internetin adının popüler medyada hep olumsuz bir haber ile birlikte anılması nedeniyle özellikle belirtmek istedim; bu soruya da tatminkar bir cevap üretebilmek gerekir).

Ülkemizde fikir bazlı tartışma kültürü, bilgi bazlı tartışma kültürüne hep baskın çıkma eğiliminde. Ancak “elin yabancısı yapıyor işte” dedirtecek şekilde, bu konuda da ilgili kişiler sadece fikir üretmemişler, hem ABD’yi hem de dünyayı tarayarak bu alanda ne gibi araştırmalar, çalışmalar yapılmış, ne gibi sonuçlar üretilmiş, bu bilgilere ulaşmışlar. Bu bilgiler derlendiğinde, bakın ortaya nasıl bir tablo çıkıyor:

LAPTOPLU EĞİTİMİN FAYDALARI

Bir öğrenci, laptopu sayesinde bilgisayarda bir ekosistemi, bir ekonomik sistemi, bağışıklık sistemini, akla gelebilecek her türlü sistemi simüle edebilir. Bunları gözleyerek, hangi etkiyi verirse sistemin nasıl tepki verdiğini analiz edebilir, gözlemleyebilir.

Bu tür bilgiler normalde ancak üniversite düzeyindeki eğitim kurumlarında verilebilmektedir. Ancak laptop gibi bir imkan sayesinde bu ileri düzey bilgiler insanlara çok erken yaşta öğretilebilir.

Her öğrencinin bir laptop bilgisayara sahip olması, “bilgi öğrenme” eski stratejisini, “bilinmeyen şeylerle ilgili bilgileri edinebilme stratejileri” haline getirebilir. Bir başka deyişle öğretim sistemleri artık bilgileri öğretmeye değil, öğrenmeyi öğretmeye konsantre olmalıdır.

Bildik öğretme malzemeleri statik araçlardır (kitaplardaki metinler, resimler, grafikler vb). Laptop sayesinde öğrenciler interaktif yani etkileşimli öğrenme modelinde öğretim alabilecektir. Mevcut öğretim modelinde bu etkileşim laboratuvar marifetiyle sağlanmaya çalışılmakta ama başarılı olamamaktadır.

Laptopun bir öğrencinin hayatına girmesi hem onun hem de ailesinin yaşamının dijital kültür ile tanışması, pekişmesi anlamına gelecektir. Bu sayede öğrenci yaşamının her anında (sadece okuldaki dönemde değil) bilgisayar ile etkileşim içine girebilecektir. Böylece belli bir yaştan sonra bir de dijital dünyada var olabilmek için gerekli bilgileri öğrenmek zorunda kalmayacaktır.

Bugünün kuşakları bir geçiş dönemi yaşadığından bu süreç de ona göre daha az sancılı oldu. Ancak gelecek kuşakların teknolojiden istifade etmesi çok daha yoğun olacağından, onların normal eğitim öğretim yaşamlarının yanısıra bir de kendi çabalarıyla bu bilgileri öğrenmeleri çok daha zor ve pahalı olacaktır. Oysa bu bilgilerin, yani dijital dünya ve onun araçlarını kullanma bilgilerinin, eğitim öğretim süreçlerinin içine gömülmesi çok daha pratik, ucuz ve kolay olacaktır.
GİZLİ PROBLEM


İlk bakışta pahalı görünse de aslında öğretim malzemelerinin kitap, ansiklopedi, sözlük vb gibi imkanlar yerine laptop vesilesiyle elektronik ortamdan sunulması hem maliyetleri azaltacaktır hem de görünmeyen gizli bir problemin de çözülmesini sağlayacaktır. Nedir bu problem? Bizim ülkemiz de dahil pek çok ülkede öğrenciler, gereksinim duydukları öğretimm malzemelerinin tamamına erişememektedir. En iyi şartlarda zorunlu ders kitaplarını edinebilmekte ve çocuklar bu kitaplardan öğrenebilmektedir. Oysa bir ansiklopedi takımına, bir sözlüğe sahip olmak ne yazık ki sadece maddi imkanı olan aileler için söz konusudur. Bilgisayarın okullara girmesiyle bu pahalı malzemeler de ucuzlayacak ve öğrenme eşitliği de sağlanmış olacaktır.

Laptop ile bilişim imkanı sadece öğrenciye değil doğal olarak öğretmenlere de faydalar sağlayacaktır. Öncelikle günümüzde öğretmenlerin de kendilerini sürekli güncel tutmaları gerekmektedir. Bu sadece müfredat bilgisi ile sınırlı değil, aynı zamanda dışarıdaki dünyanın değişmez bir parçası haline gelmiş olan bilgisayar, internet, elektronik yaşam konularını da kapsamaktadır.

Öğretmenler bir yandan bu alanda da öğrencilerine yön gösterebilecek düzeyde bir dijital kültür sahibi olacaklar diğer yandan ise kendi branşları ile ilgili olarak dünyadaki tüm gelişmeleri yakinen takip edebileceklerdir.

Bir başka imkan da özellikle uzmanlaşma gereken konulardaki öğretmen sıkıntısının enaza indirilmesi ile ilgilidir. Örneğin her okulda İtalyanca öğretmeni bulunmayabilir, ama İtalyanca öğrenmek isteyenler, laptop altyapısı ile edinebilecekleri birbiri ile iletişim kurabilme imkanları ile uzak mesafedeki bir İtalyanca öğretmenin derslerini de bilgisayarlarından izleyeme imkanına sahip olabilecekler.

LAPTOPLU EĞİTİM DENEYİMLERİ

Yukarıda da belirttiğim gibi bu konuda yola çıkmış olanlar, kendilerinden önce ne gibi deneyimler yaşanmış olduğu konusunda da araştırma yapmışlar. İşte bunlardan bazı örnekler:

Bu alandaki ilk girişim, daha 1989 yılında Avustralya’nın Melbourne şehrinde yapılmıştır. 5-12. sınıflar arasındaki öğrencilere Toshiba laptopları verilerek, okula laptopları ile gelmeleri sağlanmıştır.

Bunu dünyanın değişik ülkelerindeki deneyimler izlemiş. Örneğin Kosta Rika, örneğin Kamboçya, örneğin ABD, örneğin Fransa.

Kamboçya’da iki köy okulda 50 bilgisayar ile bu denenirken, ABD’nin Maine eyaletinde tüm ortaokul ve liselerde öğrencilerin laptopları ile okula gelmeleri sağlanmıştır. ABD’de bu girişimin devamında tüm ülke sathında bin okulda benzer uygulamalar gerçekleştirilmiştir.

Peki pratik sonuçlar nelerdir? ABD’de Saul Rockman’ın dört yıl boyunca 50 okulda yaptığı araştırma sonuçlarından bazıları şunlar:

1. Laptoplu programlarda görev alan öğretmenler, verdikleri ödevlerle ekip çalışmasını güçlendiriyor, yine de her bir öğrencinin kişisel sorumluluk almasını sağlıyor.


2. Gerek öğretmenler gerekse de öğrenciler okul hayatında daha dinamik. Sıralarında oturup ders dinlemek yerine, bir araya gelip ortak proje yapıyorlar.

3. Bu sayede öğretmenlerin sınıf içinde anlamayanların yanına gidip, konuyu bir kez de onlar için tekrarlaması işi azaltıyor.

4. Laptoplu sınıflarda öğrenme süreci daha ziyade öğrencinin kendi kendine verdiği direktifler sayesinde gerçekleşebiliyor.

5. Laptoplu sınıflarda çalışan öğretmenler, daha çok sunum şeklinde ödevler veriyor ve bunların değerlendirmesi de ödevi yapan öğrenci tarafından kendi kendine verilecek düzeye dek gelebiliyor.

6. Gerek öğretmenler, gerekse de öğrenciler teknolojik konularda çok daha hızlı deneyim kazanıyor.

7. Öğrencilerin organizasyonel becerileri artıyor; çünkü gerek bilgisayarlarındaki bilgileri kullanma gerekse de kendilerine verilen işleri zamanında bitirme gerekliliği var.

8. Öğrencilerin %76sı kağıda ödev yazmak yerine laptopa yazmaktan hoşlanıyor.

9. Öğerncilerin %80i, laptopa yazılmış bir metnin düzeltilmesini, kağıda yazılmış olandakini düzeltmeye göre daha kolay buluyor.

10. Öğrencilerin %73ü laptopla yaptıkları ödevlerden daha yüksek not aldıklarını belirtiyor.

Şimdi bir de işin psikolojik boyutuna bakalım. Acaba çocukların eline silah mı vermiş olacağız?

Öncelikle şunu belirtmek gerek. Bu proje kapsamındaki laptopların doğrudan internete erişimleri söz konusu değil. Bu bilgisayarlar, kendi içlerinde bir iletişim altyapısı oluşturacaklar. Yani birbileri ile temas halinde olacaklar ama onun dışındaki elektronik dünyaya erişim imkanları olmayacak.

Bu demektir ki çocuklar eğitim hayatı boyunca en azından bu laptoplar sayesinde internet okyanusuna erişip de orada kötü alışkanlıklar edinme imkanına sahip olamayacaklar. Peki bir başka noktaya bakalım. Bu öğrenciler, her ne kadar bu laptoplar sayesinde internete ulaşamayacaklar ama internete ulaşmak, oradan istifade etmek için gerekli olan tüm teknik bilgiyi öğrenmiş olacaklar. Bu bir sorun teşkil etmez mi?

Soruya pratik açıdan yaklaşalım. Günümüz dünyasında bu ya da başka bir yol; genç kuşaklar dijital kültüre illa ki ulaşmaktadır. Laptoplu proje modelini sırf bu yüzden olumsuz bulmak biraz pire için yorgan yakmaya benziyor.

Şu örneklere bakın: Şişe ile bir insanın kafasına vurarak o kişi öldürülebilir; o halde şişeleri yaşamımızdan çıkaralım. Karayolu ve taşıt kullanılarak suç işleyen birisi kaçıp gidebilir, o halde yolları ve taşıtları yaşamımızdan çıkaralım. Elektrik çarpar; o halde evlerimizde elektrik kullanmayalım.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Hepsinde de ortak bir özellik var (dijital kültür, internet de buna dahil). Burada yaşamımıza girmiş ve ondan azami ölçüde istifade etmekte olduğumuz şeyler (şişe, karayolları, taşıtlar, elektrik, internet) birer araçtır. Araçlar insanlar iyi şeyler yapsınlar, yaşamları kolaylaşsın diye geliştirilmiştir. Ancak istisnasız her aracın da kötü amaçlar için kullanılması olasıdır.

Bir aracın kötü bir amaç için kullanılması, o aracı kötü yapmaz; yapsa yapsa onu kötü amaç için kullanan özneyi kötü yapar.

Dijital kültür, internet kavramları söz konusu olduğunda da durum aynı. Bu araçlar kötü değildir; ama onu kötü amaçlar için kullanan kötü insanlar vardır.

İkinci bir nokta var. Dijital kültürü, elektronik yaşamı, yetişmekte olan gençlere bu tür bir program çerçevesinde vermek yerine, kendi kendine öğrenmeye bırakırsak (şu an yaptığımzı o) bu sürecin ne şekilde geliştiği yönünde bir kontrolümüz olmayacak. Çocuğumuzun eğitim öğretim hayatını tesadüfe bırakıyor muyuz? Çevresindeki arkadaşlarından gitsin öğrensin mi diyoruz, yoksa planlı programlı bir şekilde hareket eden bir eğitim kurumunu mu tercih ediyoruz?

Burada da aynı durum söz konusu. Çocuk arkadaşları vasıtasıyla bilgisayarı öğreniyor, sonra eve bir bilgisayar aldırıyor ve kendi kendine eğitimini sürdürüyor. Ne öğreniyor, ne şekilde öğreniyor, ebeveynlerin hiçbir fikri yok. Oysa böyle bir model aslında temel teknoloji öğrenimini de belli bir disipline, formata sokmuş olacaktır.

Bir başka deyişle ebeveynlerin de artık bu alanda bilinçlenme zamanı gelmiştir. Malum en güvenilir sistem hiç kullanılmayan sistemdir ama yaşamdan geri kalmamak için de sistemleri kullanmaya gereksinimimiz var. O nedenle ebeveynlere de çok iş düşmekte. Nedir bunlar?

Öncelikle çocuklarının dijital kültürden geri kalmamaları gerektiğini kabul etmeleri gerekir. Geri kalmamaları için yapılması gereken doğru şeylerin neler olduğu konusu henüz “hap haline getirilmiş” bir olgu değildir. O nedenle güvenilir olduğuna kanaat getirdikleri imkan ve kaynakları kullanarak, bu alandaki bilgi açıklarını kapatmaları gerekir.

Bu açığı kapatmanın en kolay yollarından birisi de bu alanda teorik bilgiden öte, kullanıcısı olarak, pratik bilgiye sahip olmaktır. Yani ebeveynler de kendi yaşam modelleri çerçevesinde bilgisayar ve internet kullanımını kişisel hayatlarına dahil etmelidirler. Bugün evimizdeki cihazlardan, bilgisayar hariç, hangisini kullanmayı anne babalar değil de çocuklar biliyor?

Bu temel bariyer aşılabilirse, sorun kalmayacaktır. 100 dolara laptop projesi ülkemizde de hayata da geçtiği taktirde bu sadece çocuğun değil, tüm ailenin bilgisayar ve internet okuryazarlığını artırmayı sağlayabilecektir.

BİLGİSAYAR KAMPANYALARI

Ülkemizde son dönemde çeşitli kampanyalar yapıldı, yapılmakta. Öğretmenlere yönelik bir kampanya daha tam nihayete eremeden, son olarak Türkiye Bilişim Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜBİSAD)’ın, yeni başkanı Sayın Orhan Göksal liderliğinde okullarına yönelik bir kampanyası televizyon reklamları ile birlikte gündeme geldi.

Bu kampanyada amaç, toplam 17 milyon öğrenciye karşılık 240 bin bilgisayara sahip okullarımızdaki bilgisayar sayısını bir milyona ulaştırmak. Bir başka deyişle 71 öğrenciye bir bilgisayar düşerken, bir milyon bilgisayarın temin edilmesi durumunda bu oran 17’de 1’e yükselecektir.

Kampanya modeli, bağışçıların TÜBİSAD’a diledikleri rakamda bağışta bulunmaları ve toplanan bu bağışların, DMO aracılığıyla, özellikleri bakanlık tarafından belirlenmiş olan bilgisayarlardan satın alınmasında kullanılması ve gereksinim duyan okullara gönderilmesi şeklindedir.

Elbette ki mevcut koşullar çerçevesinde TÜBİSAD’ın bu kampanyası bilgisayarlaşma açığının ciddi bir oranda kapanmasını sağlayacaktır. Ancak finansal anlamda bir milyon bilgisayar satın almak, sadece KDV muafiyeti dışında maliyete bir katkıda bulunamamaktadır – çünkü kaç tane bilgisayar almaya yetecek kadar bağış toplanacağı bilenememektedir (kampanya bir milyon figürüne ulaşana dek devam edecek denilmekle birlikte, gelen bağış bu amaca ulaşmayı hiçbir zaman sağlayamayabilir).

Dünyada bu tür gelişmeler söz konusu iken Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmenlere yönelik, ya da TÜBİSAD’ın okullarımıza yönelik bu türden kampanyalarının da bu imkandan istifade edecek şekilde dönüştürülmesi değerlendirilebilir. Çok basit bir hesaplama ile bir milyon bilgisayar satın almak için gerekli olan para ile bunun 4-5 misli adette, yani 4 ya da 5 milyon tane laptop alınabilir.

Bir başka hesaplama ile bu kampanya kapsamında ancak 200-250 bin adet temin edilebilecek bilgisayar için gerekli olan para ile 100 dolara laptop düşüncesinin temel kriteri olan en az bir milyon laptop almak için gerekli olan bedel temin edilmiş olur.

NE YAPMALI?

100 dolara laptop projesi oldukça yeni. Ama bir gerçek var ki 2006 yılının ikinci yarısında bu projeye emek ayıran ilk ülkeler, laptoplarını öğrencilerine dağıtıyor olacak.

HDLC oluşumunun temel koşullarından birisi de bu projenin kar amacı gütmek yerine öğrenme sürecine katkıda bulunmak olduğunu temin etmek üzere, konuya ilgi duyacak ülkelerin, projeye hükümet düzeyinde dahil olmaları. Bu projeye katkı sağlayacak diğer tüm oluşumlar bu şemsiye altında biraraya gelebilir.

Ülkemizde Tevhidi Tedrisat Kanunu ile genç cumhuriyetin daha ilk yıllarında, eğitime ne kadar önem verildiği ve eğitimde fırsat eşitliğinin bir özdeğer olarak benimsendiği ispat edilmiştir. Belki de 100 dolara laptop türünden bir proje, en az bu kadar önemli bir adımın daha atılmasını sağlayacaktır.

Bugün çantalarında laptoplarıyla okula gidecek olanlar, yarın kendilerine bu imkanı sağlayanları asla unutmayacaklardır. Bakalım bu fırsat, hangi vizyon sahibi hükümete (ya da devlet kurumuna) yar olacak.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (09 07 2005)

DİJİTAL KAĞIT


Mayıs ayı içinde Sayın Aydın Doğan’ın bir açılışta yaptığı medyanın geleceği ile ilgili bir yorum beni bu konuya teknolojik açıdan yeniden yaklaşmaya sevk etti.

Temel olarak iki kavram birbiri ile içiçe kullanılmaktan kaynaklanan kaotik bir durum var ortada.

Son dönemde internetin yaygınlaşması ile “medya gelecekte internete yenilecek” diye anlamsız bir korkudur almış başını gidiyor. Internetin kimseyi yerinden edecek hali yok. E-Ticaret başladığında, ticaret hayatı sona mı erdi dünyada? Hayır!

Benzer şekilde dijital kültürün yaygınlaşması da medyayı ortadan kaldırmayacak. Peki internet adında toplanan bu dijitalleşme süreci medyayı nasıl etkileyecek?

Bence en kritik konu altyapısal anlamda kağıt olgusundadır. Yine mayıs ayı içinde Brezilya’da bulunan ve dünyanın akciğerleri diye addedilen Amazon yağmur ormanlarının beşte birinin yok olduğu ile ilgili haberleri izledik. Sibirya’da katledilen ağaçlar ile ilgili ise hiçbir bilgimiz yok.

Bu ağaçların temel kullanım alanlarından birisi de bugün bildiğimiz anlamıyla kağıt değil mi?

Kağıdı da en temelde bilgiyi yaymak için kullanmıyor muyuz?

Bilginin yayılmasında kağıdın oynadığı rol, bir aracı olmaktan öte değildir. Bilgi en kolay hangi araç ile yayılacaksa bundan sonra da yayılmasını o şekilde sürdürecektir.

Son yıllarda, kağıdın bilginin yayılmasında üstlendiği rolü, dijital hammadde kullanılarak üretilebilecek araçlar ne şekilde üstlenebilir, bu dijital hammaddeler neler olabilir, bu konularda ciddi araştırmalar yapılmakta.

Nisan ayı içinde çok farklı bir alanda, bu teknoloji bir örneğini dünyaya sundu. Dijital kağıt hammaddesi kullanılarak üretilen ilk kol saati! Buna ek olarak, yine dijital kağıt kullanılarak üretilen ilk gazete örnekleri de geçtiğimiz dönemde tanıtıldı (her ne kadar duvar gazetesi formatında olsa da).

Çok da uzak olmayan bir gelecekte, maliyetlerin düşmesi ile birlikte, dijital kağıt kavramı yaygınlaşırsa kimse şaşırmasın.

Dijtial kağıdın elbette ki en büyük özelliği, gazete, dergi gibi süreli yayınların, bayiiden satın almak yerine, internetten indirmek formatına dönüşmesini sağlayacak olmasıdır. Malzeme olarak yine kağıt ebatlarında, o kalınlıkta bir nesneyi düşünün. Bu nesnenin bir belleği olabilir. Bu bellek gazetenin tüm sayfalarını saklayabilir. Böylece siz, istediğiniz bir anda istediğiniz sayfayı dijital kağıdınızda aktif hale getirebilir – onu okuyabilirsiniz.

Hatta teknoloji gelişip de saklanabilecek bellek kapasitesi arttıkça, tek bir dijital kağıt nesnesinin içine birden çok gazete yükleyebilirsiniz.

Peki diyelim ki evde üç kişisiniz. Şimdiki gibi gazeteyi ve eklerini nasıl paylaşacaksınız?

Bunun için her bireyin bir tane dijtal kağıda sahip olması yeterli olacaktır. Bu kağıtlar arasındaki bilgi transferi ile gazetenin bir grup sayfası bir bireyin, diğer grup sayfası diğer bireyin dijital kağıdına aktarılabilir.

Dikkat edilirse, bu teknolojinin medyayı tehdit edeceği bir yan yok. Ancak kağıt üretimi ya da ithalatı yapanlar için dünyanın sonu olabilir! Ancak onlar da doğal olarak dijital kağıt işine girerek yeni dünyada yerlerini alacaklardır.

Gazetelerin üretilmesi, basılması için dev tesislere de gerek kalmayacak artık. Onun yerini devasa bilgileri saklayacak dijital altyapı bileşenleri (disk üniteleri vb) alacaktır.

Geçtiğimiz haftalarda burada da bahsedilmiş olan blog türü gelişmeler de muhabirlik kavramına yeni bir bakış açısı getirebilecektir. Dileyen herkes bağımsız muhabir olabilecek. O an bulunduğu mekandaki haberi gazeteye aktaracak elektronik mobil donanıma sahip olacak her birey, doğal olarak gazete muhabirliği yapabilecek. Gazeteler maaşla muhabir tutmak yerine, bu tür bağımsız muhabirlerden istifade edebilecek ve hangisinin haberini yayınlamaya değer bulursa, yayınladığı haber başına bedel ödeyebilecek.

Gören gözler için bu gelişmeler yakın gelecekte ufukta belirmeye başladı. Buna göre yaşamını dönüştürebilenler kazançlı çıkacak; direnenler olumsuz etkilenecek.

Katılımcı demokrasi dediğimizde, eşit bireyler dediğimizde, sadece göz diktiğimiz bir kaç alanda değişiklik olacak diye beklemeyelim. Değişmeyen alan, olgu, meslek, yaşam modeli kalmayacak.

Yeni bir çağa girdiğimizi başka nasıl anlardık?

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki, Ooof Off Line köşeşinde yayınlanmıştır (09 07 2005)

TURING GÜNLERİ ve DNA BİLİŞİMİ


13-14 Mayıs 2005 günlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Turing Günleri 05’i düzenledi. Bu yılın ana konusu ise DNA Bilişimi idi.

Öncelikle organizasyonun kalitesinden dem vurmam gerekir. Bu tür organizasyonlarda genellikle organizasyonun en basit halkaları dikkate alınmaz. Örneğin gittiğiniz bina içinde hangi salona gideceğinizden tutun da, bina girişindeki görevlilerin organizasyondan bihaber olmasına, size gelen davetiye her ne kadar profesyonelce hazırlanmış olsa da salonun önüne gittiğinizde dileyenin dilediği gibi girip çıktığına kadar.

Ancak doğrusu Bilgi Üniversitesi’ndeki bu organizasyon bu olumsuzlukların tamamından arınmıştı diyebilirim. Bina kapısından girerken ziyaret sebebimi soran görevlileri “DNA Computing”i nasıl anlatırım diye düşünürken, “bilgisayar şeysi” lafımı daha bitirmeden beni bir kaç metre ötedeki masaya yönlendirmeleri ile sıradışı bir kalite ile karşı karşıya olduğumu anladım.

Masadaki görevli gençler, o kadar ciddi bir şekilde, kağıda çizmiş oldukları kroki üzerinden salonu bana tarif ettiler ki, doğrusu gözüm korktu ve krokiyi zihnime yerleştirmek için birkaç saniye fazladan bakma gereği duydum.

Meğer ne gam! Bir mesafe zaten çok kısaymış; iki her köşeye zaten yönlendirici levha asmışlar.

Etkinliğin ilk gününe katıldım ve doğrusu 16 sene önce mezun olduğum bilgisayar mühendisliği dalında gelişmelerin hangi sınırlara gelip dayandığını görmek açısından, ilk günkü sunumlar beni müthiş keyiflendirdi (her ne kadar salondaki gençlerin algıladığı düzeyde algılayamadıysam da konunun özündeki mantığı yakaladığımı sanıyorum).

Öncelikle etle tırnak haline gelmiş bilişim kavramı ile elektronik kavramını ayırmak gerekiyor. Bizim bilişim ya da bilgi teknolojileri dediğimiz kavram, aslında başında hep bir gizli özneyi barındırıyor – elektronik bilişim, elektronik bilgi teknolojileri.

Oysa bilişim kavramı, elektronik hali ortaya çıkmadan önce de vardı. Bu alandaki en önde gelen kişilerin başında da Alan Turing geliyordu. Turing’in aritmetik işlemler için düşündüğü cihazlar, elektroniklikten uzak, mekanik düzenekleri baz alıyordu. Ama bilişimdi.

Benzer şekilde, son yıllarda ortaya çıkan bir başka bilişim türü de DNA moleküllerine bağlı olarak ortaya çıkan DNA Bilişimi. Elektronik bilişimde elektrik akımlarının ürettiği birleri sıfırları burada moleküller ve bunlardaki enzimler üstleniyor. Bir başka deyişle elektronik devrelerin yerine birbiri ile temas halinde olan organik bileşenleri, enzimleri, molekülleri düşünün.

Bu enzimler, moleküller, programlanabiliyor. Programlanma deyince yanlış anlaşılmasın, bilgisayar programı değil. Daha ziyade bu bileşenler, birbirlerine öyle bir şekilde bağlanıyorlar ki, önceden belirlenmiş bir grup işlevi yerine getirebiliyorlar.

Örneğin Columbia Universitesi’nden katılan Prof. Milan Stajonavic araştırma ekibiyle birlikte böyle bir zincir kurarak ünlü Tik-Tak-Toe oyununu oynayan bir düzenek oluşturmuş. 3x3 dokuz gözlü bir karede yatay, dikey ya da diagonal olarak üç haneyi işaretleyenin kazandığı bu oyunda enzimler, rakip hangi kareye oynarsa, buna göre tetiklenerek, hangi kareyi işaretlediklerini ışıma ile belli ediyor.

Bu tür bir etki tepki durumunun pratikte kazandıracağı şey ne olabilir? Bu soruya en yalın cevabı Weizmann Enstitüsü’nden Prof. Ehud Shapiro veriyor. Bu tür bir donanımla yüklenmiş enzim zincirinin insan vücudunun içinde dolaştığını düşünün. Zincir, tik tak toe oynamak için değil de hastalanan hücreleri iyileştirmek için programlanmış olsun. Buna göre zincirin inceleyeceği hücrenin zincire ileteceği mesaj, zinciri tetikleyecek ve bu tetikleme sonucunda zincir hücrenin neye gereksinim duyduğunu tespit edebilecek. Eğer gereksinim duyulan şey bir ilaç ise, hücreye o ilacın verilmesi sağlanacak.

Tıpta her ne kadar müthiş gelişmeler kaydedilmekteyse de henüz kesip, biçme döneminden kurtulabilmiş değiliz. Ne zaman ki kanserin tedavisi için kemoterapi ile hücre öldürmeyeceğiz, ne zaman ki yetmezlik çeken bir böbrek hastasına verilecek bir ilaç vücutta yeni bir böbreğin doğup, büyüyüp eskisinin yerini almasını sağlayacak, işte o zaman tıp gerçekten kuantum sıçraması yapmış olacak.

DNA Bilişimi belki de bu sıçramanın yapı taşını oluşturacak.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki, Ooof Off Line köşeşinde yayınlanmıştır (02 07 2005)