Pazartesi, Mart 31, 2008

MAHKEME KAPILARINDAKİ INTERNET


Belki de asıl sorun işte bu hatalı analojide. Bir web sitesi bir gazete ya da TV kanalıyla ilişkilendirilemez. İlişkilendirmeye kalkarsanız o zaman örneğin adı “quark896” olan bir “yayıncıyı” dünyanın herhangi bir yerinde arayıp bulmak ve onu cezalandırmak durumuyla karşı karşıya kalabilirsiniz.


Mahkemelerimizin internet web siteleri ile ilgili ilginç yasaklama kararları devam ediyor. En son iki Türk firmasının birbiri ile ihtilafa düşmeleri çerçevesinde tüm dünyada firmalar arasında mal alım satımını sağlayan Alibaba.com sitesine (ismi sizi şaşırtmasın, bu bir Türk web sitesi değil; Uzak Doğululara ait) Türkiye’den tüm erişim yasaklandı.

Haa bu arada, Alibaba.com sitesinden ticaret yapan öteki bilmem kaç Türk firmasının iş yapamamadan kaynaklanan olası ticari zararı mı? Bana ne, kime ne, mahkemeye ne?

Artık basit ve verimli düşünmenin ve buna göre hareket etmenin zamanı gelmedi mi? Önüne internetle, weble ilgili bir dava gelen hukukçularımız, acaba bir bilirkişi atayarak şu temel soruların cevaplandırılmasını uzman görüşü ile öğrenemez mi ?

* Söz konusu web sitesinin dava konusuyla doğrudan ilgisi var mıdır; yoksa web sitesi ihtilaflı durumu yaratmada bir araç olarak mı kullanılmıştır?

* Web sitesinde yer alan (varsa) sakıncalı bir içerik, web sitesinin tamamına erişim yasağı konmadan ortadan kaldırılabilir mi?

* Evet ise davalı mahkemeye başvurmadan, bireysel olarak ilgili web sitesinin yönetimine başvurmak kaydıyla söz konusu sakıncalı içeriğin siteden kaldırılmasını sağlayabilir mi?

* Eğer web sitesi yönetimi bu tür bireysel başvuruları dikkate almıyorsa, içeriği siteden kaldırmak için yerel bir mahkeme kararı mı talep etmektedir?

Bilirkişinin hazırlayacağı ve temelde bu soruların cevaplarını içerecek türde bir rapor, mahkeme heyetlerinin de söz konusu ihtilafın giderilmesi için bir mahkeme marifeti ve kararına gerek olup olmadığını tespit edebilir. Eğer gerek yoksa, bu yönde karar vererek, davalının bireysel girişimiyle de ihtilaflı durumu ortadan kaldırabileceğine hükmedebilir.

Yok eğer bireysel başvuruları dikkate almayan bir web sitesi ile karşı karşıya kalınırsa ancak o zaman durum değerlendirmesi hukuki olarak yapılabilir. Bu değerlendirme sonucunda da yine bilirkişi raporu baz alınarak, ilgili web sitesinin belli bir sayfasının siteden çıkarılmasını talep etme ve talebin yerine getirilmemesi durumunda sadece o belirli sayfaya erişimin engellenmesinin sağlanmasına karar verebilir.

Görüldüğü üzere herhangi bir sakıncalı içerikten dolayı, bir web sitesinin tamamının tüm ülke erişimine kapatılması gibi bir karara gelene dek daha nokta atışı yapılmasını ve mağduriyeti en aza indirmesini sağlayacak üç farklı karar olasılığı var:

1. Eğer web sitesi kişisel başvuruları kabul ediyorsa, mağdur olan birey, mahkemeye dahi gitmeden, web site yönetimine başvurarak, sakıncalı içeriğin tüm dümyada erişimine kapatılmasını talep edebilir; eğer bunu yapmazsa web sitesinin kendisini mahkemeye verebilir.

2. Web sitesi sakıncalı bir içeriğin siteden çıkarılması için yerel bir mahkeme kararı talep ediyorsa (içeriğin sakıncalı olduğunu tescil etmek açısından), mahkemeye böyle bir karar için başvurulabilir. Alınan karar web sitesi yönetimine ulaştırılarak, sakıncalı içeriğin silinmesi sağlanır.

3. Web sitesi, sakıncalı içeriğin olduğu sayfayı her koşulda silme konusunda istekli davranmıyorsa, mahkeme ülkenin tamamından yalnızsa o sayfa ile sınırlı kalmak kaydıyla erişim engeli konması yönünde karar verebilir. Bu kez yerel servis sağlayıcı firmalar, sadece o sayfa ile sınırlı kalmak üzere erişimi engelleyebilirler.

Olması gereken, aklın yolu bu. Bunun dışında bir yola başvurmak kolaycılığa kaçmak oluyor. “Adam sende; kapat komple siteyi olsun bitsin; o sayfaymış, bu sayfaymış kim uğraşacak. Hem bir gazeteye ya da TV’ye yayınladığı bir yazı ya da programdan dolayı ceza vermek gerektiğinde o gazetenin sadece o sayfası ya da TV’nin sadece o programı mı kapatılıyor?”

Belki de asıl sorun işte bu hatalı analojide. Bir web sitesi bir gazete ya da TV kanalıyla ilişkilendirilemez. İlişkilendirmeye kalkarsanız o zaman örneğin adı “quark896” olan bir “yayıncıyı” dünyanın herhangi bir yerinde arayıp bulmak ve onu cezalandırmak durumuyla karşı karşıya kalabilirsiniz.

Elimizin altında ne buluyorsak onu cezalandıralım modeli ile ne yazık ki ne mağdurların vicdanları dengelenebilir ne de hukuken doğru olan eksiksiz ve fazlasız olarak yerine getirilmiş olur. Hele dijital dünyada hiç!...


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 14 03 2008

Perşembe, Mart 13, 2008

DEMOKRASİNİN SUİSTİMALİ GİBİ


Demokrasi de internet gibi bir araç. Dolayısıyla her aracın başına gelebilecek iğfal edilme, suistimal edilme, kötü amaçlar için kullanılma riskleri demokrasi için de geçerli. O halde soru şu : Internet demokrasiyi suistimal edilmekten kurtarabilecek mi; yoksa bunu yapmaya çalışırken bizzat kendisi mi suistimal edilecek?


Internet, lojistik sürece sağladığı sıradışı katkı sayesinde yeryüzü kültürünün yeniden şekillenmesini sağlıyor. Bu süreçten en verimli şekilde istifade edenler, interneti kendi yaşam süreçlerine kolayca uyarlayanlar oluyor. Bunu kolayca gerçekleştirmenin temelinde yatan şey nedir? Neden bazıları bu konuda zorlanırken, diğerleri bunu kolayca yapabilmektedir?

Öncelikle şu ikisini ayırt edebilmek önemli bir merhaleyi aşmakla eşdeğerdir. O da sebeplerle sonuçların ayrı ayrı ele alınabilecek kavramlar olduğudur. Gazete kavramını ele alalım. Gazete bugüne dek icat edilmiş en basit ve ucuz malzeme olan kağıdın üzerine basılmaktadır. Yani kağıt ile gazete iki farklı şeydir.

Oysa öteden beri global medyaya yön veren kurum ve kuruluşların yöneticilerinin kafalarında şöyle anlamsız bir soru var : Internet gazeteyi öldürecek mi?

Internet gazeteyi elbette öldürmeyecek! Ancak aynı olumlu mesajı gazete kağıdı için de söylemem mümkün değil. Geleceğin dijital dünyasında da gazete olacak ama gazete için ağaçları kesip kağıt yapmamız gerekmeyecek.

Bu basit örnekteki gibi bir olgunun var olmasını sağlayan altyapı ile olgunun kendisini ayırt edebilmek çok önemlidir.

Peki bunu ayırt etmek neden bu kadar kolay değil? Ne yazık ki bu sorunun cevabı basitçe bilgisizlikle ilgili değildir. Ya da internet, dijital kültür olgularına uzak olmakla. Daha ziyade temel sebep bu ikisini ayırt etmemenin yaratmış olduğu ek (suni) avantajlardır. Bu avantajlar öyle bir seviyeye gelebilir ki gazete kağıdı ticaretini yok etmemek için “internet gazeteyi öldürecek” öcüsünü kamuoyunun üstüne fırlatıp korkutmak kimilerinin işine gelebilmektedir.

Benzer durumu farklı konuları incelediğimizde de görebiliriz. Bilgisayarın çıktığı ilk yıllarda da benzer öcüler vardı. O zaman da herkesin korkusu bir gün bilgisayarların gelip insanların işini elinden alacağı idi. Oysa bugün bilgisayar değil ama Çin’deki ucuz iş gücü pek çok ülkedeki insanların işini elinden alıyor.

O halde burada içiçe girmiş iki sorundan bahsetmek mümkün. Bir tanesi internetin gerçekte neyi değiştireceği, neyi ortadan kaldıracağını doğru tespit etmek. İkincisi de bu tespiti yapmada şaşırtmaca uygulayan mekanizmaların özel sebepleri olduğunu idrak etmek.

Internetin yeryüzü kültürüne getireceği en dramatik değişiklik belki de temsili demokrasi olgusunu ortadan kaldırabilecek olması. Bugüne dek temsili demokrasiye duyulan gereksinim doğrudan demokrasinin (yani halkı oluşturan her bir bireyin yönetim ve karar sürecine doğrudan katılması) icra edilmesinin lojistik sebeplerle mümkün olamaması temel sebeplerden birisi olarak gösteriliyordu.

Yoksa kimse çıkıp da “ey ahali siz cahilsiniz; sizin elinizden ancak dört beş yılda bir sandık başına gitmek gelir” demiyor. Diyemiyor.

Gerçekte durum nedir? Bu denli vahim de kimse çıkıp “kral çıplak” cesaretini mi gösteremiyor yoksa devleti oluşturan yönetim kademeleri lojistik sorunları çözmek için internet gibi fırsatların oluşmasını mı bekliyorlar?

Eğer iyi niyetle ikinci opsiyonun daha doğru olduğunu savunacaksak, internet öncesi diğer olası imkanların nasıl kullanıldığına bakmamız sağlıklı bir kıyaslama yapmamızı sağlayabilir. Mesela eğitim. Devlet güçlü bir demokrasiyi (temsili dahi olsa) temin edebilmek için çok daha eğitimli bireyler yetiştirmeye özen göstermeli(ydi). Ülkemizde de demokrasi ile yönetilen başka ülkelerde de. Oysa bunun çok sınırlı sayıda ülkelerde geçerli olduğunu görüyoruz.

Bugün internetin getireceği olası doğrudan katılımcı demokrasi modeli ne yazık ki belki de sadece temsili demokraside en ileri seviyelere ulaşmış bu birkaç ülke için faydalı olabilecek.

Bir tesadüf mü bilinmez; tam da bu ülkeler internetin ülke çapında gelişmesi için stratejik yatırımlar yapmakta, bu alandaki gelişmeleri hükümet planları içine almaktalar.

Demokrasi de internet gibi bir araç. Dolayısıyla her aracın başına gelebilecek iğfal edilme, suistimal edilme, kötü amaçlar için kullanılma riskleri demokrasi için de geçerli.

O halde soru şu : Internet demokrasiyi suistimal edilmekten kurtarabilecek mi; yoksa bunu yapmaya çalışırken bizzat kendisi mi suistimal edilecek?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 07 03 2008

AZ SEÇİLEN YOLDAN GİDEBİLMEK


Akil insanların takınacağı iki farklı tavır olabilir. Ya dogmaların benimsenmesinin kolay olmasından istifade edecek ve kendi çevresinde kendi yığınını oluşturacak. Ya da kıyıya vurmuş deniz yıldızlarını tek tek denize atarak o birkaçı için bile olsa hayatlarını değiştirmeyi başarabilmiş öykü kahramanı misali zor yolu seçecek.

Internet, işin magazin yanını bir kenara bırakırsak, bireyleri ve toplumları kökten değiştirebilecek lojistik bir imkan. Bu imkanın faydalarını ancak bir işimizi görmede internetten istifade ettiğimizde, az da olsa, anlayabiliyoruz.

Oysa internetin potansiyeli kitap satın alma, uçak bileti rezervasyonu yapma, iki bireyin birbiri ile eşzamanlı olarak iletişim kurmasını sağlamanın da ötesindesindedir.

Bu gizilgücü daha çok birey ve daha çok toplum ne zaman ya da nasıl keşfedecekler? Şu an internet altyapısının gelişimi coğrafyaya göre ya devletlerin ya da çokuluslu şirketlerin tekelinde. Örneğin eğer Türkiye’de ADSL altyapısına geçiş süreci yaşanmasaydı internete erişen hane ve kişi sayısı hala sınırlı sayıda kalacaktı.

Ülkemizde bir yanda bu tür geleceğe dönük yatırımlar yapılırken diğer yanda güncel toplumsal meselelerimize baktığımızda karşımıza çıkan paradoks oldukça düşündürücü. Bir yanda evlere hızlı internet getiriyoruz, diğer yanda kadınların giyim kuşamıyla uğraşıyoruz. Ya da milyonlarca ölçüsü ile ifade edilen genç nüfusumuz varken bu gençlere eğitim götürme süreçlerinde internetten istifade edemiyoruz.

Medyanın da zorlamasıyla kamuoyu o denli suyun üstünde kalan resme bakarak yargılamada bulunmak zorunda bırakıluyor ki asıl meselelerimizin ne olduğunu bile unutmuş durumdayız.

Türkiye’de dileyen herhangi bir vatandaşın dini vecibelerini yerine getirmesi ne zaman engellendi? Ne zaman camilerin önüne barikatlar kuruldu? Ne zaman kelime-i şahadet getirmek isteyen susturuldu?

Türkiye’de hangi bireyin giyimine kuşamına karışıldı ki bu sorunu çözmek en üst düzeyde kurum olan siyasi partiler tarafından çözülmesi gereken bir sorun haline geldi?

Demokrasi ne zaman çoğunluğu ele geçirenin dilediğini yapma özgürlüğü anlamına geldi?

Yüzde yirmilere varan faiz ile ayakta duran bir para birimi ne zaman dünyanın en değerli parası oldu?

Oyunu, siyasi görüşünü, onurunu Türk vatandaşları ne zaman bir torba kömüre, bir tas sıcak çorbaya satar oldu?

Internet gibi imkanlar böyle bir profilde tanımlanabilecek halk kitleleri için mi bir kurtuluş olacak?

Hayır !

Ne yazık ki içi giderek boşaltılan, incir çekirdeğini doldurmayan konulara kafayı takan bireyler topluluğu için dünyanın en güçlü silahı bile bir işe yaramaz.

Bağnazlık ya da dogmatizmin yeşerdiği ortam da işte bu özelliklere sahip insanların bulunduğu yığınlar değil mi? Birey (ya da toplum) zaman geçtikçe yaşamını oluşturan etmenler konusunda belli bir merciye ya da kişiye bağımlı oldukça giderek aciz bir birey (ya da toplum) haline gelir.

Ondan sonra da karşısına her problem çıkışında o merciye başvurur: “Ne yapayım” diye. Aldığı cevaplar da sorgulanamaz gerçekler olarak zihnine kazınır. Ne zaman ki o soru gündeme gelir. Papağan gibi aynı cevabı, aynı tepkiyi tekrarlar.

Akil insanların böyle bir durum karşısında takınacağı iki farklı tavır olabilir. Ya bundan istifade edecek ve kendi çevresinde kendi yığınını oluşturacak. Ya da kıyıya vurmuş deniz yıldızlarını tek tek denize atarak o birkaçı için bile olsa hayatlarını değiştirmeyi başarabilmiş öykü kahramanı misali zor yolu seçecek.

Internet bir araç olarak ne yazık ki ondan kim istifade etmeye kalkarsa ona yardımcı olacaktır. Burada medet araçta değil, aracı kullanma amacını belirleyen zihinlerde.

Sorunlarımıza çözüm arıyorsak, araçlara bel bağlamayalım. O araçları en iyi nasıl kullanabiliriz; zamanımızı en çok bu soruyu çözümlemeye ve sağlıklı sonuçlara üretmeye adayalım.

Son sözü Robert Frost söylesin:

Ormanda yol ikiye ayrılıyordu ve ben
Ben daha az gidilen yolu seçtim
Ve bütün farkı yaratan da buydu

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 29 02 2008

Pazartesi, Şubat 25, 2008

YA GOOGLE MICROSOFT’U ALIRSA


Dileyen herkes minimal cihazlarla (belki de vücuda entegre edilecek aparatlarla) nerede olduğunu bilmedikleri global bir iletişim ağına bağlanıp diledikleri her şeyi yapabilecekler. Etrafımızı saran hava gibi, etrafımızı saran bir internetimiz olacak.


2008 yılında işle ilgili dünya piyasasına düşen bombaların ne kadarı gerçek ne kadarı ABD merkezli global krizin çıkmasını geciktirmeye yönelik ayırt etmek giderek güçleşiyor.

Microsoft’un Yahoo’yu satın alma teklifi de bu kategoride değerlendirilebilir. Microsoft Yahoo’yu alma konusunda ne kadar gerçekçi ya da kararlı? Evet Google yavaş yavaş Microsoft’un oyun alanına girmeye başladı. Microsoft’un en kritik iki ürününden birisi olan MS Office ürün setinin yaptığı işi yapan yazılımları üreten firmaları satın almaya başladı.

Google, Microsoft’un diğer kritik ürünü olan MS Windows’un ise zaman içinde Internet’in kendisi tarafından öldürülmesini bekliyor olsa gerek. Yüksek hızlı internet altyapıların tarafından. Fare-klavye, pc – ekran donanım ikilisi gibi “gereksiz” donanımların kullanılmasına gerek kalmayacak devir geldiğinde kim işletim sistemine, kim ofis uygulama yazılımlarına gereksinim duyacak ki? Tüm bu işlevlerin “internetin bir parçası olduğunu” düşünün.

Dileyen herkes minimal cihazlarla (belki de vücuda entegre edilecek aparatlarla) nerede olduğunu bilmedikleri global bir iletişim ağına bağlanıp diledikleri her şeyi yapabilecekler. Etrafımızı saran hava gibi, etrafımızı saran bir internetimiz olacak.

Bu perspektif içinde Microsoft’un Yahoo gibi bir firmayı satın alma girişiminin gerisinde neler olabilir? Microsoft, Yahoo’da olan özelliklere sahip bir şirket haline geldiğinde 21. yüzyılda ayakta kalabilmeyi garanti edebilir. İlk bakışta bu satın alma Google’un işine yarayacak gibi görünüyorsa da uzun vadede bu Microsoft’un hayatta kalması için kaçınılmaz bir adımdır.

Yahoo teklifi çok fazla düşünmeden bir hafta içinde reddetti. Sebep olarak da önerilen parayı az buldu (oysa Microsoft’un önerdiği rakam, Yahoo’nun piyasa değerinin %60 üstündeydi). Fiyatı az bulmak nazikçe reddetme mazereti olabilir.

Eğer Microsoft’un Yahoo gibi bir şirketi alma arzusu, ABD’deki adı konmamış krizi geciktirmekten öte bir ciddiyete sahipse, Yahoo’nun teklifi reddetmesi bunu gölgelemiş oldu.

Yahoo’nun bu denli hızlı cevap vermesinin düşündürücü başka bir yanı daha var. 1999 yılında yaklaşık 6 milyar dolar değerinde hisseye karşılık olarak Yahoo’nun Broadcast.com adlı şirketi satın alması ve akabinde hem dot-com çılgınlığının bir anda ortadan kalkması hem de internet üzerinden TV yayını yapma konusunda altyapının yeterince hazır olmaması Yahoo’nun o parayı sokağa atmış olmasına neden oldu.

Yahoo her ne kadar birkaç kelle kopararak bu kabahati örtbas etti ama işin ilginç yanı o günden sonra firma alma sürecinde yoğurdu üflemeden yememe gibi bir metodolojiyi kendisine düstur edindi. En azından geçen haftaya kadar bu böyle idi. Ancak Microsoft’un teklifine koşarak cevap vermeleri genel temayüllerin dışına çıktıklarının da bir göstergesi. Acaba bunda Microsoft’un peşin alım teklifinde Yahoo’nun iki kurucusunun da kapının önüne konacak olmasının bir etkisi var mı, insan düşünmeden edemiyor?

Bundan sonra Microsoft ne yapar? Microsoft’un illa ki internet dünyasının içindeki bir devle birleşme ya da satın alma sürecine gitmesi gerekecek. Aksi taktirde kara delik gibi kendi içinde küçülüp yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

İşin ilginci Microsoft eğer Yahoo teklifinden eli boş dönerse, bu kez sıra Google’a geçmiş olacak. Google’un önündeki alternatiflerden bir tanesi de Microsoft’u satın almaya kalkması.

80li yıllarda Microsoft’un IBM’i gölgede bırakması nasıl ki büyük boy bilgisayar sistemlerinden PC dünyasına geçişin gayri resmi mührü olduysa, bir internet şirketi olan Google’un Microsoft’u satın alması da “PC bilgisayar cihazı”ndan etrafımızı saran iletişim ağı Internete geçiş sürecinin başlaması anlamına gelecek.

Bu sürecin sonucunda insan bedenine ne tür yeni dijital yapay organlar eklenmiş olacak; ömrümüz yeterse göreceğiz.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 22 02 2008

ENDER’İN MÜTHİŞ OYUNU !


Soyut düşünme konusunda fazla yetenekli olmayan gençlerin İncil okuması nasıl açıklanabilir? Ya da soyut düşünme yeteneği ileri düzeyde olan gençlerin Atlas Vazgeçti gibi Yüzyıllık Yalnızlık gibi kitapları okuyor olması?


Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın göndermiş olduğu haber ilgimi çekti. Her ne kadar yapılan araştırmanın güvenilirlik derecesi konusunda şüpheler varsa da araştırma konusunun kendisi oldukça ilginçti.

Buna göre bir üniversite öğrencisi Facebook’taki bilgileri baz alarak, üniversite öğrencileri arasında bir araştırma yapmış. ABD’deki üniversitelere girme sürecinde önemli bir gösterge olarak değerlendirilen SAT adlı sınavdan alınan puanla okunan kitaplar arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? (SAT sınavı bizdeki ÖSS türü bir sınav; çeşitli türleri var. Genel, biyoloji matematik gibi).

Araştırma öğrencisinin kurmaya çalıştığı ilişki şu: SAT gibi bir sınavdan yüksek not alan profildeki bir genç ne tür kitapları okumaktan hoşlanıyor? Ya da tersi nispeten daha düşük bir skor tutturanların okuduğu kitaplar nelerdir?

Arkadaşımın bu haberi bana gönderme nedeni ise ikimizin de okumaktan keyif aldığımız bir kitabın en üst düzeyde not alanların okuduğu kitaplar arasında yer alması (bu arada ne arkadaşım ne de ben zamanında SAT sınavına girmedik).

Listede sadece fantastik kitaplar ya da bilim-kurgu kitapları yer almıyor. Suç ve Ceza gibi klasiklerden İncil gibi kutsal kitaplara Dan Brown’dan Rüzgarlı Bayır’a kadar geniş bir spektrum var tabloda.

Acaba bu tabloya bakılarak ne tür yorumlar yapılabilir? Soyut düşünme konusunda fazla yetenekli olmayan gençlerin İncil okuması nasıl açıklanabilir? Ya da soyut düşünme yeteneği ileri düzeyde olan gençlerin Atlas Vazgeçti gibi Yüzyıllık Yalnızlık gibi kitapları okuyor olması?

Arkadaşımla benim listedeki favori kitabımız; Orson Scott Card’ın Ender’in Oyunu isimli bilim kurgu edebiyatının önde gelen örneklerinden birisi. Bu kitapta basitçe gezegenler arası savaşla bilgisayar oyunları arasında müthiş bir bağlantı kuruluyor. Öyle ki bilgisayar oyunu oynayan aslında savaşıyor ya da savaşan aslında bilgisayar oyunu oynuyor.

Ülkemizin şu an içinde bulunduğu tabloya baktığımızda acaba durumunu nedir? Türkiye’de ÖSS’den yüksek puan alan gençlerin okuma tercihleri ne yöndedir? Umarım bu yazı üniversitelerimizin ilgili bölümlerindeki araştırma görevlileri için tetikleyici bir unsur olur. Benzer bir çalışma sonuçlarını biz de görürüz.

Merak edenler için bahsettiğim araştırmanın basit metodolojisine kısaca değineyim. Araştırmayı yapan, ABD’deki okulların SAT sınav başarılarını baz almış (yani şahsen öğerncilerin sınav sonuçlarını değil). Daha sonra Facebook’ta bulduğu deneklerin hangi okuldan mezun olduğunu ve okuduğu kitapları listelemiş. Diyelim ki SAT sınavında 1,100 puan ortalamasına sahip bir liseden mezun olan kişinin okuma alışkanlıkları ve sevdiği kitaplar 1,100 puan sütunu altına yerleştirilmiş.

Tabii bu metodolojide önemli hata payı var. Bunların başında SAT puanların şahısların kişisel skorları olmaması geliyor. Diyelim ki bir liseden SAT’ye on öğrenci girdi ve 900 puan ortalaması tutturdu. SAT sınavına girseydi 1,200 puan alabilecek kapasitede olan o okul mezunu bir kişi de 900 puan kategorisinde değerlendiriliyor.

Bir başka hata payı da Facebook’ta yer alan bilgilerin güvenilirliği. Çalışma bütünüyle Facebook’taki beyanın doğruluğunu baz alıyor. Yani kişi bir kitabı okumadığı halde oraya okudum diye not düşmüşse çalışmaya göre okunmuş kitap olarak değerlendiriliyor. Özellikle bir grup müdavimin Facebook’a kendileriyle ilgili olarak eklediği bilgilerin bütünüyle yanlış olduğu düşünülürse ortaya çıkmış olan tablonun bilimsel inanılırlılığı ciddi tartışma götürebilir.

Ancak realitede dijital kültürün gerçek müdavimleri (ki bu örnekte araştırılan kişiler yaşları itibariyle bu profile giriyor) bu tür sahtekarlıklara başvurmuyorlar.

ÖSS sınavından yüksek puan alanlar ne okuyor? Ya da ÖSS sınavından düşük puan alanlar içinde kayda değer bir kitap okuru var mı? Bilgi toplumu olmama yolunda hızla ilerlerken bu tür sorulara da cevap bulmakta güçlük çekeceğiz. Hal böyle olunca örneğin 18 yaşında genç bir kızın kendisine kendi zoruyla neden sınırlama getirmek istediğini de anlayamayacağız.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 15 02 2008

Salı, Şubat 12, 2008

SIRADIŞI ŞAMPİYON FISHER ÖLDÜ !


Kendisi de Yahudi olan Fisher’in öteden beri Yahudi karşıtı ve son dönemde de ABD karşıtı beyanlarda bulunduğu kaydedilmiştir. Öyle ki 11 Eylül olayları üzerinden 24 saat geçmeden, bir Filipin radyosuna “iyi olmuş” mealinde beyanatta bulunduğu bilinmekte.


Satranç dünyasının sıradışı eski dünya şampiyonu Amerikalı Bobby Fisher 17 Ocak Perşembe günü böbrek yetmezliğinden, 2005 yılında vatandaşı olduğu ülkede; İzlanda’da 64 yaşında öldü.

Sanırım bugün ellili yaşlarını idrak edenlerden daha genç olanlar Fisher’i pek anımsamayacaktır. Fisher 1972 yılında, yine İzlanda’da yapılan dünya satranç şampiyonluğu ünvan maçında zamanın dünya şampiyonu Rus Spassky’i 12,5’a 8,5 ile yenerek dünya şampiyonu olduğunda konu sadece satranç ile sınırlı değildi. ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaşın en yoğun yaşandığı o dönemde bir Amerikalı’nın bir Rus’u dünya çapında bir organizasyonda yenmesi spordan çok içerdiği politik mesajlar açısından çok daha önemliydi.

Fisher bir yanda Amerika’da satrancın patlama yapmasına neden olmuş diğer yanda ise sıradışı bir hayata da adım atmıştı. Örneğin şampiyon olduktan üç sene sonra 1975 yılında yapılacak yeni ünvan maçına çıkmadı ve hükmen mağlup sayıldı. Böylece şampiyonluk yeniden Ruslara geçmiş oldu. Yeni dünya şampiyonu Karpov olmuştu. Hem de maç yapmadan.

Asrın maçı denilen, 1972’deki şampiyonluk maçı da ilginç gelişmeler yaşanmıştı. Örneğin ilk oyunu kaybeden Fisher, ikinci oyundan önce organizasyondan bazı taleplerde bulunmuş ve bunların yerine getirilmemesi nedeniyle ikinci oyuna çıkmayarak hükmen mağlup ilan edilmişti. Böylece Fisher, 2-0 geriye düşmüştü. Daha sonra bazı yorumlarda Fisher’in bunu rakibinin motivasyonunu dağıtmak için bilinçli yaptığı belirtilmiştir. Bunu destekleyen bir tavır üçüncü oyun öncesinde de gözlendi.

Üçüncü oyun için salona geldiğinde rakibi Spassky masanın başında yerini almış Fisher’i bekliyordu. Fisher doğruca gidip yerini alacağına odadaki kamerayla, mikrofonla oynamaya başlamış ve ancak uyarılar sonucunda yerini alarak oyuna başlamıştı.

1975’teki ünvan maçına çıkmadan önce de Fisher, bu kez 64 maddelik bir talep listesini organizasyondan sorumlu uluslararası satranç federasyonuna göndermişti. Talepleri karşılanmayınca da federasyona çektiği bir telgrafla maça çıkmayacağını ve ünvanı iade ettiğini bildirdi.

Bundan sonra Fisher karanlığa gömüldü. Hatta seksenli yılların ortalarındaki ünlü Karpov-Kasparov ünvan maçı sebebiyle gündeme gelen satranca konsantre olduğumuzda, Fisher’in sağ mı ölü mü olduğunu bile bilmiyorduk (anımsatma: o zaman internet yoktu!)

Fisher ilginç bir şekilde 1992 yılında yeniden dünya kamuoyunun önüne çıktı. Hem de ABD’ye kafa tutacak şekilde. Yugoslavya’nın parçalanmasına neden olan savaş sürecinde, ülkeye uluslararası ambargo uygulanırken, Fisher eski rakibi Spassky ile Belgrad’da bir gösteri maçı yapacağını açıkladı. ABD’nin uyarılarına aldırmayan Fisher Yugoslavya’ya gitti, maçı yaptı, 10-5 kazandı ve bir daha da ABD’ye dönemedi. Çünkü ABD hakkında tutuklama kararı çıkartmıştı.

Doksanlı ve ikibinli yıllarda Fisher Macaristan, Filipinler, Japonya gibi ülkelerde yaşadı. Sonunda bir Filipinler – Japonya seyahatinde Japonya’ya girerken pasaportuna el kondu ve göz altına alındı. Yakın dostlarının düzenlediği kampanya sayesinde 2005 yılında İzlanda Fisher’e vatandaşlık hakkı tanıdı ve Japonya da Fisheri İzlanda’ya gitmek üzere sınırdışı etti.

Kendisi de Yahudi olan Fisher’in öteden beri Yahudi karşıtı ve son dönemde de ABD karşıtı beyanlarda bulunduğu kaydedilmiştir. Öyle ki 11 Eylül olayları üzerinden 24 saat geçmeden, bir Filipin radyosuna “iyi olmuş” mealinde beyanatta bulunduğu bilinmekte.

Belki de bu nedenle böbrek yetmezliğinden öldüğü halde dünya medyasında yayınlanan ölüm haberlerinde “ölüm nedeninin bilinmediği” yönünde ibareler yer almakta. “Belirsiz ölüm nedeni” ibaresi bugün genelde kamuoyunun aklına AIDS hastalığını getirmekte. Belki de bu medya maymunu olmaktan özenle kaçındığı anlaşılan Fisher’i dünya medyasının ince bir aşağılama şekli.

Güvenilir internet kaynaklarına göre eski şampiyonun son sözü şu olmuş : “Acıyı dindirmede hiçbir şey bir insan dokunuşu kadar etkili olmuyor”.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 08 02 2008

ÇOK YALNIZIM BE ATAM!


Bir web sitesine yasak getirmenin kendimize etkisi nedir? Bence bu sayede güç kazanmamızı engellemiş oluyoruz. Güç kazanamadıkça, güçsüz kaldıkça muhtaç olma, muhtaç kalma durumumuz da devam ediyor. Kime ya da neye muhtaç olma? Bizim yerimize karar veren makamlara, süreçlere.


Interneti gözünde büyütenlere hep aynı örneği vermeye çalışıyorum. Aslında internetle ilgili herşey gündelik hayatımızın içinde de var. O halde interneti yorumlarken onun bildik, gündelik hayatımızdaki muadilini bulup onu değerlendirmek yardımcı olabilir.

Mesela “Çocuğum internetin, bilgisayarın başından saatlerce kalkmıyor” diyen bir ebeveyne şu soruyu sormak gerekir: Çocuğunuz piyanonun başından saatlerce kalkmıyor olsaydı yine aynı şekilde yakınır mıydınız?

İlk bakışda bu analoji sağlıklı görünmeyebilir. Neden? Çünkü piyano çalmak “rüştünüz ispat etmiş” bir faaliyet. Hem de her yaştan, her sosyo-ekonomik yapıdan insan için. Piyano çalmak bir şekilde “kurtarılmış bölge”. Eğer bir çocuk oraya geçmek isterse sorun yok. Ama bilgisayar ya da internet hala öyle değil. Çünkü ebeveyn yaşındaki kişilerin pek çoğu için bunlar hala “teknolojik zamazingo”. Ebeveyn konuya hakim olmadığı şeyi itici bulur ya; bilgisayar, internet henüz o kategoriden kendisini kurtaramadı.

Gündelik hayatımızla irtibatlandırılması gereken son günlerin flaş internet olayı ise şu ünlü video paylaşım ortamı olan http://www.youtube.com/ web sitesinin ikide bir kapatılması. Önce bir Ankara mahkemesinin aldığı karar nedeniyle bir kaç gün kapalı kaldı. Bu yazının kaleme alındığı sırada ise Ankara mahkemesinin kararına neden olan video klibi siteden kaldırıldığı için karar değiştirildiği halde bir Sivas mahkemesinin almış olduğu karar nedeniyle site açılır açılmaz yine kapatıldı.

Gelelim bu tür mahkeme kararlarının ortaya çıkardığı durumu gündelik hayatımızla irtibatlandırmaya. Şu özlü söze ne demeli: Pire için yorgan yakmak! Aslında pire için yorgan yakmak hiç de fena bir özellik değil. Neden derseniz, size şu soruyu sormak isterim: Kimin yorganı? Eğer başkasının yorganını yakacaksam, neden yakmayayım ki! Benim görevim pireleri yok etmek, başkalarının yorganlarını korumak değil(se eğer).

Peki şöyle bir şey uygun olur mu? Birisi bana küfür ediyorsa, geçici olarak kulaklarımın duyma özelliğinden feragat edeceğim. Yani sağır olacağım. Madem bana küfür eden kişi çok uzakta elim ona uzanamıyor; o zaman sağır edeyim kendimi. Hiç bir şey duymayayım!

Şuna ne derseniz? Dünyanın herhangi bir yerinde yayın yapan bir gazete bana küfür ederse ve o gazete ülkemize de ithal ediliyorsa, tüm ithalatı durduralım. Ki gazetenin gelmesi de garantili bir şekilde engellensin.

Yine zorlama oldu değil mi? Bana da öyle geliyor. Bu yazıyı kaleme alırken aslında bu tür bir uygulamaya çok uygun muadil örnekler bulabileceğime inanıyordum. Oysa şimdi görüyorum ki bunu başaramıyorum.

Yoksa internet dünyasına yeni bir soluk mu getiriyoruz? Eşi benzeri olmayan, ama yine de kendi içinde bir mantık düzeyini tutturan yaklaşımlar, uygulamalar icat ederek.

Faydacı açıdan baktığımızda şunu sormamız gerek: Bir web sitesine yasak getirmenin kendimize etkisi nedir? Bence bu sayede güç kazanmamızı engellemiş oluyoruz. Güç kazanamadıkça, güçsüz kaldıkça muhtaç olma, muhtaç kalma durumumuz da devam ediyor. Kime ya da neye muhtaç olma? Bizim yerimize karar veren makamlara, süreçlere.

Bu sayede ülke sınırları içinde kaldığımız sürece çelişkili bir durum çıkmaz ortaya. Yönetenlerle yönetilenler ebeveyn-çocuk ilişkisi içinde mutlu mesut yaşar giderler. Ancak öte yandan bizi bir türlü anlamayan AB, bize bir türlü haklı davamızda destek olmayan ABD gibi çelişkiler de yanıbaşımızda varlığını sürdürmeye devam eder.

Ah be Atam! Sen bütün bu kısır döngüleri ortadan kaldırmak için çabaladın durdun ama galiba sen göçüp gittikten sonra ardından gelenler o son 15 yılda yaptıklarını bile görmezden gelerek “yok yok biz beceremeyiz”ci oldular. Biz de şimdi onların torunlarının kanatları altında delinin birisi sana küfür etti diye kafamızı kuma sokup, problemlerimizi çözmüş oluyoruz.

Çok yalnızım be Atam! Çok yalnızız!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 01 02 2008

Cuma, Ocak 25, 2008

BEDAVA MÜZİK HAYAL DEĞİL!


Dijital ortamın getirdiği en önemli sorun; aynılar arasından sıyrılarak dikkat çekebilmek. Zaman geçip de ücretsiz müzik türü hizmetler belli bir olgunluk ve doygunluk düzeyine eriştiğinde artık müzisyenler bir sonraki albümlerinin ya da müzik parçalarının kitlelerin dikkatini çekebilmesi için sanatsal anlamda daha da çok çalışacak zorunda kalacaklar.


Birkaç hafta önce dijital ortamdaki müziğin bedava olması gerektiğini belirten bir yazı yazmıştım. Gerek teknoloji gerekse de müzik dünyasından farklı görüşler geldi. Ancak bunların ortak bir özelliği vardı. Hiçbirisi müziğin bedava olmaması gerektiğini savunmuyor, daha ziyade bedava olduğu taktirde kendilerince önemli gördükleri kimi hususların nasıl çözülebileceğini soruyor ya da sorularına yine kendileri cevap veriyordu.

Yazının mürekkebi kurumadan medyada bu konudaki kimi gelişmeleri duyar olduk. Bazı müzik grupları yeni albümlerini sadece internetten müzisyenlere sunmaya başladı. Bazıları bununla da kalmadı; müziklerini ücretsiz yaptı.

En son bomba da yeni yılın ilk günlerinde TTNET’ten geldi. TTNetMüzik adıyla lansmanını yaptıkları yeni hizmet sayesinde TTNET aboneleri 80 bin adet yerli müzik parçasını bilgisayarlarına indirme ve dinleme imkanını elde ettiler. Hem de bir kuruş para ödemeden.

Mü-Yap’ın şemsiyesi altındaki bu müzik parçaları içinde doğal olarak en dikkati çeken ve kampanyayı sırtlayan Tarkan’ın en son çıkan albümü Metamorfoz’un da ücretsiz olarak edinilebileceğiydi.

Bu yaklaşımlarından dolayı hem TTNET’i hem de Mü-Yap’ı kutlamak gerek.

İlk akla gelen soru olan telif ücretleri ne olacak konusunu TTNET çözmüş durumda. İndirilen müzik parçaları için Mü-Yap’a bir telif ödeyecekler. Doğal olarak müzisyenin hakkı korunmuş olacak. TTNET bunu amme hizmeti olarak sunmuyor elbette. TTNET’in bu hizmetinden faydalanmak için TTNET abonesi olmak gerekiyor. Daha çok müzik indiren bir abone daha geniş bir bant aralığına gereksinim duyacak. Bu da abonelerin tarifelerini değiştirme gerekliliğini gündeme getirecek ki TTNET’in para kazandığı nokta da burası.

Müziğin dijital dünyada bedava olması yolunda bu olası pek çok yöntemden birisi. Öte yandan bu yöntemi yabana da atmamak gerek çünkü bu konuda Türkiye’nin gerisinde kalan pek çok ülke ya da bölge için bu yöntem çok ciddi anlamda bir örnek teşkil edebilir.

Gerek müzisyenler gerekse de Mü-Yap gibi kuruluşlar zaman içinde şunu da görecek. Şimdiye dek hotel, restaurant, radyo, TV gibi ortamlarda alenen yayınlanan müzik parçaları için hakları oldukları halde bir kuruş bile elde edemiyorken, teknolojinin şeffaflığı sayesinde internet ortamından indirilen her bir müzik parçası için tıkır tıkır teliflerini alabilecekler.

Dijital ortamda bedavalaşan müziği sadece telif açısından değerlendirmemek gerek. Bence bunun sanatsal anlamda da önemli bir etkisi olacak. Nedir o? Dijital ortamın getirdiği en önemli sorun; aynılar arasından sıyrılarak dikkat çekebilmek. Zaman geçip de bu ücretsiz hizmetler belli bir olgunluk ve doygunluk düzeyine eriştiğinde artık müzisyenler bir sonraki albümlerinin ya da müzik parçalarının kitlelerin dikkatini çekebilmesi için sanatsal anlamda daha da çok çalışmak zorunda kalacaklar.

Bu risk bugün yolun başındaki, henüz ismini duyuramamış müzisyenler için geçerliyken, dijital dünyada en yenisinden en ünlüsüne kadar tüm sanatçıların ortak özelliği haline gelecek.

Yeni bir albüm ya da parça yapmak stüdyo kayıtlarının ötesinde bir maliyet gerektirmeyen bir iş olduğunda arz yükselecek ve talep eden konumundaki müzikseverler çok daha seçici olabilecekler.

Bugün bu olguyu TV dizilerinde görüyoruz. Kadrosunda hiçbir önemli ismi barındırmayan kimi diziler inanılmaz reyting alırken, ağır topların yer aldığı pek çok dizinin birkaç haftadan sonra yayından kalktığını görüyoruz.

İlk bakışta bu ağır toplara saygısızlık gibi görülebilir ama zamanla ağır topların da çok daha seçici olmalarına neden olacaktır. Hatta bununla da kalmayacak ve sanatsal faaliyetin sadece isim sahibi olmaktan geçmediğini, sanatsal içeriğin her zaman en önemli unsur olduğunu gün ışına çıkaracak.

Böylece toplumun ne kadar statükocu olduğunu anlama açısından internet önemli bir turnusol kağıdı işlevi görecek.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 25 01 2008

BILL GATES EMEKLİ OLUYOR...


Yeni bir teknolojik icat sözkonusu olduğunda önce onun kendisinden büyük paralar kazanılmakta. Zaman içinde rakipler de benzer teknolojileri kopyalayarak ya da başka yollarla geliştirdiğinde artık para kazanılan olgu teknolojinin kendisi olmaktan çıkıyor. Onun yerine o teknolojiyle sunulan hizmetler ağırlık kazanmaya başlıyor.


Las Vegas’ta yapılan tüketici elektroniği şovunun (CES) bir klasiği var. Açılış konuşmasını Microsoft’un patronu Bill Gates’in yapması. Gates bu yıl onbirinci kez yaptı konuşmasını. Bu yılın diğerlerinden farkı ise Bill Gates’in son CES açılış konuşmasını yapmış olması. Çünkü Gates, 2008 Temmuz ayından itibaren Microsoft’taki aktif görevlerinden ayrılacağını açıkladı.

Gates artık zamanını eşiyle birlikte kurmuş olduğu vakıfın işleriyle uğraşarak geçirecek. Konuşmasının sonunda mizahi bir film de hazırlamış. Gates’in işyerindeki son gününün anlatıldığı filmde Gates U2 müzik grubunun lideri Bono’dan, ünlü film direktörü Spielberg’e, Demokratların aday adayı ve Bill Clinton’ın eşi Hillary Clinton’a kadar herkesi arayıp kendisine “iş arıyor” ama aradığı herkes çeşitli bahaneler uydurarak Bill’i nazikçe reddediyorlar.

Hafif üzgün bir şekilde ofisinden kendisine ait eşyalarını bir kutunun içine koyup arabasına gidiyor ve anahtarları cebinden çıkarmak için kutuyu arabanın üstüne koyup, sonra da orada unutarak arabasına binip gazlıyor. Kutunun içindekiler de araba hareket eder etmez yola saçılıyor...

İşte dünyanın en zengin insanının ya da teknoloji dünyasının vizyonerlerinden birisinin iş yerindeki son günü.

Bill Gates’in teknolojiye kattığı şeyleri göz ardı etmek düşünülemez. Her ne kadar Gates karşıtları Gates’in ve Microsoft’un bir şey icat etmemiş olduklarını, teknolojiye kattıkları şeylerin aşırma fikirlerden oluştuğunu söylese de fikirler ile bunların hayata geçmiş hallerinin başarısı birbirinden çok farklı şeyler.

Örneğin Microsoft’un geliştirdiği ve PC bilgisayar ile laptopların de facto işletim sistemi haline gelen Windows yazılımı uzun yıllar Apple’dan aşırma diye damga yedi. Ancak Windows’un getirmiş olduğu standard (günahıyla sevabıyla) ve bu standardizasyonun dünya bilgisayar kullanıcılarına sağlamış olduğu kolaylık ve imkanlar yadsınamaz bir başarıdır.

Bugün bilgisayar kullananların büyük bir kısmı anımsamayacaktır ama PC bilgisayarlar ilk çıktığında neredeyse canı isteyen herkes bir işletim sistemi yazmaya kalkıyordu. Öyle ki cihazı üreten IBM firması bile uzun süre bunlardan hangisini kendi cihazları için resmi işletim sistemi olarak seçeceklerini bilemedi.

Yeni bir teknolojik icat sözkonusu olduğunda önce onun kendisinden büyük paralar kazanılmakta. Zaman içinde rakipler de benzer teknolojileri kopyalayarak ya da başka yollarla geliştirdiğinde artık para kazanılan olgu teknolojinin kendisi olmaktan çıkıyor. Onun yerine o teknolojiyle sunulan hizmetler ağırlık kazanmaya başlıyor.

PC bilgisayarlar ilk çıktığında bedeli on bin dolar düzeyinde idi. Bugün ise ondan çok daha üstün teknik özellikleri olan bir PC bilgisayar bin doların altında satın alınabiliyor. Aynı şey cep telefonları için de geçerli. Daha on yıl önce kullandığınız cep telefonlarının hangi özelliklerinin olduğunu ve ona ne kadar para ödediğinizi anımsayın!

İyi bir fikir, başarıya giden yolda önemli bir olgu. Ancak her iyi fikirin başarı için yeter koşul olduğu da söylenemez. Özellikle teknoloji gibi yeniliğin çok hızla geldiği bir sektörde çöpe giden pek çok “iyi fikir” olmuştur.

Fare ile işaretleme-tıklama modeli ile bilgisayar kullanımını kitlelere ulaştıran Microsoft firmasının patronu Bill Gates kapanış konuşmasını tam bu konuya odaklamış. Gelecek on yıl içinde bilgisayar kullanıcılarının artık fare ya da klavye kullanmayacaklarını el hareketleriyle (argo anlamında değil!) “bilgisayar” denilen cihazları yönetebileceklerini açıkladı.

Tabii on yıl sonra bilgisayar denilecek cihazlarla bugün bilgisayar dediğimiz cihazlar birbirlerine ne kadar benzeyecek o da ayrı bir tartışma konusu.

Bill Gates’in altı ay sonra emekli olacak olması sadece Microsoft için değil, uzun yıllardır Gates’i altetmeyi kişisel bir amaç ve hırs unsuru haline getirmiş başka bazı global teknoloji şirketlerinin patronları için de büyük bir kayıp. Çünkü Bill’i bir kez bile doğru dürüst alt edemeden ellerinden kaçırmış olacaklar.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 18 01 2008

NETSCAPE KAZANDI; AMA ÖLDÜ !


Webde sörf yapmayı sağlayan fenomen yazılım Netscape 1 Şubat 2008’den itibaren tarih oluyor. Onu tarihe doğru itenlere karşı açtığı davaları kazanmış olduğu halde.

İnternet ile web kavramlarının ayrı olduğunu ya da sörf yapmak için “tarayıcı” denilen bir programa gereksinim duyduğumuzu teknoloji ile yakından ilgilenenler bilir de her internet kullanıcı bilmez.

Bir PC ya da laptop aldığımızda içinden Windows işletim sisteminin çıkmasının, sadece o da değil, onunla birlikte müzik ve video parçalarını çalmaya yarayan Media Player (medya oynatıcısı) ile webde sörf yapmaya yarayan tarayıcı programı Internet Explorer gibi yazılımların da Windows ile birlikte bilgisayarın içinden çıkmasının, teknoloji dünyasının geçen on beş yılında yarattığı problemleri de pek kimse bilmez. ABD ve AB’de Microsoft’a karşı açılmış olan anti-tekel davaları. Ve bunların sonuçları...

Tarayıcı kavramını dünyaya ilk tanıtanlar Marc Andreessen ile Eric Bina adlı iki genç idi. Oturup bir program yazdılar; adı Mosaic idi. Yıl 1993. Bu program sayesinde tüm dünya Tim Berners Lee’nin keşfi olan web okyanusunda seyahat edecek gemilere sahip oldu. Bir yandan okyanus büyüdü diğer yanda ise onun üstünde seyahat eden gemiler...

1994’te Mosaic’in adı Netscape olarak değişti ve firma dot-com çılgınlığının ilk büyük başarı hikayelerinden birisi oldu. Marc ve Eric de şirket borsaya açıldığı gün dolar milyarderi oldu.

O sırada Microsoft ne yapıyordu diye merak edenler olabilir. 1995 yılı sonuna dek Microsoft’un Internet’e girmesi yasaktı. Bu yasağı görünürde Bill Gates’ten başkası koymadı ama yine de bilinmez. 1995 Kasım ayında Bill Gates’i Las Vegas’ta şahsen dinleme imkanım oldu. Gates orada bir yıl kaybetmenin ne kadar büyük bir fatura çıkaracağını bilen birisi olarak internetin peşine düşmeye karar verdiklerini açıklıyordu.

Sonraki yıllarda Gates’in Microsoft’u web tarayıcısı piyasasının yüzde 80’ine sahip olan Netscape’e karşı savaş açtı. Internet Explorer yazılımını Windows’a entegre etti. Bu yazılımı Windows ile birlikte PC’lerin ve laptopların içinde bedava olarak bireysel kullanıcılara sundu.

2000li yıllara gelindiğinde Microsoft bunun sonuçlarını almaya başladı ve piyasada Explorer en büyük pazar payına sahip yazılım haline geldi. Rakipleri (Spyglass, Netscape) Microsoft’a karşı anti-tekel davası açtılar ancak yıllar sonra kazandılar.

Ne yazık ki bu davaları kazananlar bir bir ortadan kalkıyor. Önce Spyglass gitti. Son yıllarını America Online (AOL)’ın sıcak kucağında ecelinin gelmesini bekleyerek geçiren Netscape ise AOL’un geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklama ile tarihe karışmak üzere. Buna göre AOL, 1 Şubat 2008’den itibaren Netscape’e desteğini kesme ve yeni versiyonları çıkarmama kararı aldığını açıkladı.

Bunun Türkçe meali şu: Netscape kullanıcıları (hala kaldıysa) bir problemle karşılaştıklarında çözüm için bir yere başvuramayacaklar. Ya da rakiplerinde yeni bir özellik çıktığında onun muadili imkanlar artık Netscape’de çıkmayacak, çünkü arkada bu konuda çalışan bir yazılımcı ekibi olmayacak.

Bir otomobil markasının bir ülkeden bütünüyle çekilmesi gibi bir şey.

Netscape, Microsoft’a karşı açmış olduğu davayı kazandı ama bu ölmesini engelleyemedi. Böylece Microsoft da internete bir yıl geç girmesinin acısını o bir yıl içinde öne çıkan rakiplerinden ya da o vesile ile ortaya çıkan yepyeni oyunculardan tek tek almış oldu. Doğal olarak tüm bu süreç resmi ve ticari anlamda yasal. Yani hiçkimse Microsoft’u ne internete bir yıl küs kaldığı için ne de sonrasında rakipleriyle bu şekilde rekabete girdiği için eleştiremez. Yeter ki tüm bu süreç boyunca firmanın başvurduğu yolların tamamı yasal olsun. Görünen o ki vicdanlarda başka türlü sesler dolaşsa da resmi makamlar Atlantik’in iki yakasında, hem ABD’de hem de AB’de Microsoft’un yasa dışı bir şey yapmamış olduğunu ya da da yapmışsa da bunun bedelini ödemiş olduğunu resmileştirmiş durumda.

Netscape öldü ölmesine ama onun sayesinde dünyadaki dolar milyoneri sayısı da bir kaç düzine artmadı değil.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 11 01 2008

INTERNET’İN 10 ALTIN ANI


Dünyada ve Türkiye’de internetin 10 altın anı.


Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım, üyesi olduğumuz bir tartışma listesine webin 10 önemli olayını listeleyen bir mesaj gönderdi. Bu on olay global anlamda internetin yeryüzü kültürünü nasıl etkilediğinin de kısa bir özeti.

Listeye şöyle bir bakalım:

10 – Wireless (Kablosuz) Bağlantı İmkanı : Havaalanlarından kahve dükkanlarına kadar artık pek çok kamusal alanda bilgisayarınızla ya da herhangi bir uyumlu cihazınızla internete erişebilirsiniz.

9 – Webcam ve Fotoğraf Paylaşımı : Dedikodu odalarının görüntülü hale gelmesini sağlayan webcam’ler medyada ne yazık ki faydalı kullanım alanları yerine, sansasyonel olaylara malzeme oluşuyla bir tutuluyor. Açık saçık görüntülerin izinsiz yayınlanması gibi.

8 – Skype : Özellikle uluslararası telefon görüşmelerinin bedavaya gerçekleşmesine neden olan Skype imkanı, 2005 yılında eBay sitesinin 2,6 milyar dolarla onu satın almasına neden oldu.

7 – Live 8 Konseri : Özellikle Amerika’da yaygın olan AOL sitesinin 2005 Temmuz ayında gerçekleştirilen Live 8 konserini internet üzerinden canlı yayınlaması önemli bir kilometre taşı olarak listede yerini almış.

6 – Napster’in Kapatılması : Bedava müzik olgusunu dijital kültüre getiren Napster paylaşım imkanının uzun uğraşlar sonucunda “başarı” ile kapatılması ne yazık ki müziğin “bedava dolaşımı”nı engellemedi. Aksine ivmelendirdi.

5 – Lewinski Skandalı : Clinton’ı olmasa bile ardından gelen Al Gore’un seçilmesinde en büyük malzemeyi oluşturan ünlü skandal tüm dünyaya web üzerinden yayıldı. Al Gore seçilseydi 11 Eylül olur muydu acaba?

4 – Tsunami ve 11 Eylül : Bu büyük felaketlerle ilgili en sağlıklı haber ve fotoğraflar da dünyaya web üzerinden taşındı. Medya devleri internetten korkmaya başladı ama belli etmiyor.

3 – Dot-com Çılgınlığı : Ve dramatik çöküşü. 1995 ile 2001 arasında bu işten iyi para kazanan bir avuç insan öyle bir gölge yarattı ki para batıran binlerce insanı göremedik bile.

2 – Hotmail : Eposta olgusunun en değerli alternatifi olarak listeye hotmail alınmış. İlk otuz ayında otuz milyon abonesi olan sistemin bugünkü üye sayısı 215 milyona ulaşmış.

1 – Google : Herhangi bir açıklama yapmaya gerek var mı? Internette bir şey arama olgusuna yepyeni ve internet ruhuna yakışır bir yaklaşım getirdi. Sonra da bunu para çevirmesini bildi.

Bundan esinlenerek ben de Türkiye’de Internet’in 10 Altın Anı’nı kendimce listelemeye çalıştım:

10 – Internete Bağlanma : Dönemin Tübitak’tan da sorumlu Başbakan Yardımcısı olan merhum Erdal İnönü’nün vizyonerliği sayesinde ayrılan fon ile Türkiye’nin internete bağlanması.

9 - Internet Haftası ve Internet Konferansları : Her türlü imkansızlığa rağmen bir grup inatçının omuzlarında her yıl merkezde ve satıhta internetin kitlelere anlatılması.

8 - Her A.Ş.’ye Bir Web Sitesi : Yasa gereği ülkemizde her anonim şirketin bir web sitesi olması artık zorunlu.

7 - Internet Cafeler : Yüz, yüzelli nüfuslu beldelerde bile artık internet cafe var. Askere giden bir yakınız varsa ne kadar çok internet cafe olduğunu da anlıyorsunuz.

6 - Ekşi Sözlük : Dünyaya farklı bir bakış açısı. Kültürümüzde yer alan eleştirel mizah olgusunun webe taşınmış hali.

5 – Biletix : Türk gibi başladı, Türk gibi bitirmedi. Kendi kategorisinde fenomen oldu.

4 - Ixir ve eKolay reklamları : Her ne kadar bugün iki firma da yok ama kestaneci ve Kemal Sunal reklamları sayesinde internet denen şeyi herkese tanıtmış oldular.

3 - Superonline’in kuruluşu : Öyle bir vizyon ki kurulduktan sonra iki yıla yakın bir süre hizmet verebilmek için gerekli yasal ortamın oluşmasını bekledi.

2 – Gittigidiyor : Açık artırma kültürü bizde yaygın değil ama GittiGidiyor, başarı hikayesi yaratmayı becerdi ve eBay’in gelip kendisine ortak olmasını sağladı.

1 – Hızlı internet (ADSL) imkanı : ADSL’den önce internet nasıldı kimse anımsamıyor bile.


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 04 01 2008

AT GÖZLÜĞÜ


Ama bütün bu “bir değer ifade etmeyen sebepler için yapılacak yatırımların” dijital dünya kültürünün gelecek on yılını nasıl şekillendireceğini düşündüğümde benzer endişeleri taşımadan edemiyorum.

Üniversitede bize donanım dersleri veren bir hocamız vardı. Kendisi; öğrencileri derste anlattığı olgulara “at gözlüğü ile bakmak” metaforu ile eleştirmesiyle anımsarız. Olaylara at gözlüğü ile bakmak ya da bir başka ifade ile kısa vadeli yaklaşmak geçtiğimiz günlerde web teknolojisinin mucidi Sir Tim Berners Lee tarafından da dile getirildi.

Financial Times’a bir demeç veren Lee, internete yatırım yapanların çoğunlukla kısa-vadeli düşündüğünü ve bunun da dijital dünya için tehlikeler oluşturduğunu belirtmiş.

90lı yıllarda internetin halka “inmesiyle” birlikte bu kısa vadeli bakışın ilk dalgasını yaşamıştık. Medya buna “dot-com” çılgınlığı demişti. Gartner gibi ciddi araştırma firmaları da her devirde bu tür bir paradigmatik sıçrama olduğunda ortaya çıkan durumu güzel bir grafik ile özetlemişti. Ani bir yükseliş, kısa süreli bir zirve ve inişe geçiş, daha sonra da zirvenin çok altında bir yerde stabil hale gelip orada yatay seyreden bir grafik.

Ani yükseliş ve zirve sürecinde “doğru” yatırım yapanlar bu süreçten iyi para kazandılar. Bir gecede kağıt üzerinde de olsa dolar milyonerleri olan genç insanları tanıdık. Tabii medya bu konularda sadece başarı öykülerinden bahsetme güdümünde olduğundan, her başarılı olan öykünün gölgesinde kalan diğer doksan dokuz başarısızlık öyküsünden haberdar bile olamadık.

Tıpkı bir anda yıldızı parlayan futbol ya da eğlence dünyasındaki bireylerin başarı öyküsünde olduğu gibi. Evinde oturan ve potansiyel gücü olan öteki milyonlarca kişi her gün bu figürlerin haberleri ile haşır neşir olduğundan “yoldan çıkmaya” çok daha kolay karar veriyor. Oysa yüzde doksan dokuzunun sonunun başarısızlıkla bittiğini kendi başına geldiğinde, iş işten geçtiğinde idrak ediyor. (Bu formülün sağlamasını, yüzde bire giren o başarılı bireylerin kendi çocuklarını kendi gitmiş olduğu yoldan gitmemeye yönlendirmesine bakarak da yapabilirsiniz)

Dot-com çılgınlığından sonra gelen 11 Eylül felaketinin tetiklediği “tutuculuk” bir süre sonra yerini yeni bir modele devretti. Buna da Web 2.0 dedik. En göze çarpan Web 2.0 başarı hikayeleri myspace.com, youtube.com ve facebook.com siteleri. İlki yarım milyar dolara ikincisi milyar doları aşan bir bedele alıcı bulurken Microsoft’un küçük bir kısmına ödediği para ile facebook toplam değeri on milyar dolar olan ve Web 2.0 macerasının şimdilik zirvesini oluşturan bir öykü haline geldi.

Bireylerin sosyal yönüne hitap eden bu örneklere yatırılan paralar ne yazık ki, Tim Berners Lee’nin de altını çizdiği üzere, araştırmaya yönelik olarak kanalize edilmiyor. Daha ziyade anlık, kısa süreli arz-talep dengesinin yarattığı astronomik karlar bunlar. Yirmi koyup beşyüz kazanıyorsunuz ve yeni yirmi-beşyüz maceralarının peşine düşüyorsunuz.

Öte yanda internetin kapasite sorunu giderek ciddi boyutlara doğru yaklaşıyor. Hızlı internet bağlantı gereksinimi sadece bizim ülkemizde değil dünyanın pek çok ülke ve bölgesinde temel bir olgu. Aynı zamanda da sorun.

Böylece internet giderek, örneğin temsili demokrasinin kabuk değiştirmesine neden olacak imkanlara altyapı teşkil etme potansiyeli gibi ciddi özelliklerini yitirmeye başladı. Bunun yerini okullarda cep telefonlarıyla öğretmenlere yapılmış şakaların youtube’dan izlendiği, cep telefonlarından facebook’a girilip “kim bana hangi sanal hediyeyi göndermiş”e bakıldığı bir eğlence medyası halini alır oldu.

Belli ki bu duruma getirilen internetin hızının yavaşlaması gibi sorunlar, yeterince yakına geldiğinde çözülecektir. Çünkü kitlelerin eğlenceden yoksun bırakılması düşünülemez bile. Bu açıdan bakıldığında Lee ile yollarımız ayrılıyor.

Ama bütün bu “bir değer ifade etmeyen sebepler için yapılacak yatırımların” dijital dünya kültürünün gelecek on yılını nasıl şekillendireceğini düşündüğümde benzer endişeleri taşımadan edemiyorum.

Dışarıdaki yaşam bireyin nefes alıp verebilmesini, onurlu bir şekilde yaşamasını sekteye uğratmak için elinden geleni global anlamda yerine getirirken, internet neyi kurtarır? Gel de at gözlüğü ile bakmamayı başarabil.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 28 12 2007

INTERNET ve KAMUSAL ALAN


Web sitesine eklenmiş bir fotoğrafın gündelik hayatımızdaki muadili şudur: O vergi dairesi, o fotoğraftan bir poster yaptırıp vergi dairesinin içindeki duvarlara asabilir mi? Eğer bunu yapmada kamusal alan açısından bir sorunu yoksa, web sitesine de aynı fotoğrafı koyabilir. Eğer bunu yapamıyorsa, web sitesinde de bunu kullanmamalıdır.

Geçtiğimiz günlerde gazetelerde ilginç bir haber yer aldı. Bir vergi dairesinin web sitesinde yer alan görsel bir malzemede turbanlı genç kızın yer alması ve buna karşılık ilgili yöneticinin internet sitesinin kamusal alan olmadığından yola çıkarak durumun “kamusal alanda turban yer alamaz” hükmüne aykırı olmadığını açıklaması. Bu yorumda gerçeklik payı var mı? Yoksa güzel bir kelime-kavram oyunu ile karşı karşıya mıyız?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki hukuki açıdan “internet kamusal bir alandır” ya da “internet kamusal bir alan değildir” gibi net ifade veya hüküm herhangi bir kanun ya da yönetmelikte (benim bildiğim kadarıyla) yer almıyor. O nedenle daha birinci aşamada doğru ya da yanlış demek için net bir dayanak yok.

Hal böyle olunca olaya hukuki açıdan bakanlar da öteki herkesin bakış açısından bakmak durumunda. Yani akıl yürüterek en mantıklı yorumu yapmaya çalışmak. Zaman zaman televizyonlardaki haber/tartışma programlarında hukuk kökenli katılımcılarla diğerleri arasında yaşanan tartışmanın özünde bu “hukuksal tanım” olgusu yatıyor. Ancak her iki taraf da empati göstermediğinden birbirini anlamama inadını sürdürüyor. Şöyle ki hukuk kökenli bir kişi öncelikle tartışılan konunun mevcut hukuki hükümlere göre değerlendirmesini yapıyor. Bu değerlendirmenin en doğru, en mantıklı, en sağlıklı değerlendirme olup olmaması hukuk adamını bir yerde bağlamıyor. Neden? Çünkü hukuk adamı hukuku icra etmekle mükellef. Mantığı ya da duyguyu değil. Hukuki uygulamalardaki aksaklıkları değiştirme görev, yetki ve sorumluluğu başkasında.

Olaya hukuki değil de pratik açıdan bakan taraf için ise mevcut kanunlar, hükümler vb bir anlam taşımayabilmekte. Eğer mantık başka bir şey söylüyorsa, öteki herşey hizaya girmeli. Ne yazık ki bu bakış açısı hukuk devletinde değil, oligarşik düzenlerde prim yapabilir.

Gelelim internetin kamusal alan olup olmadığı tartışmasına. Bir kere yer ya da zaman darlığımız yok burada. O nedenle konuyu “sağlıklı bir şekilde” irdeleyip, anlayalım. Burada bahsedilen şey topyekun internetin kendisi değil, daha ziyade belli bir web sitesi. Yani ilgili vergi dairesinin web sitesi. Kendi bölgesinde faaliyet gösteren bir il vergi dairesinin web sitesinin kamusal alan olup olmadığı tartışma konusu.

Kamusal Alan’ın tanımı, Vikipedia Ansiklopedisinde şöyledir: “Kamusal alan, modern toplum kuramlarında, toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin üretildiği ve geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanına işaret etmek için kullanılan kavram. Paradigmatik biçimine Alman felsefeci, sosyolog ve siyaset bilimci Jürgen Habermas’ın "Kamusallığın Yapısal Dönüşümü" (Strukturwandel der Öffentlichkeit, 1962) kitabında kavuşan ‘kamusal alan’, en basite indirgenmiş anlamıyla “toplumsal yaşamımız içinde, kamuoyuna benzer bir şeyin oluşturulabildiği bir alanı” ifade eder.”

Bir il vergi dairesinin web sitesi kamusal alan olabilir mi? Tabii bu kendi başına dev bir tartışma konusu haline getirilebilir. Bu soruya verilecek en basit cevap “evet”. Çünkü o web sitesinin var olma nedeni olan şeyin kendisi (il vergi dairesi) bir kamusal alan. Onun sanal izdüşümü olan web sitesi nasıl olmaz?

Denilebilir ki bir web sitesinde nasıl kamuoyu yaratılabilir ki? Ya da web sitesinde yer alan bir fotoğrafın kamuoyu oluşturmakla ne ilgisi olabilir? Sanal dünya uzayın sonsuz derinliklerinde yer alan olgu değil. Gündelik hayatımıza bakarak, sanal dünya muadillerini yorumlamak gerekir.

Bu nedenle web sitesine eklenmiş bir fotoğrafın gündelik hayatımızdaki muadili şudur: O vergi dairesi, o fotoğraftan bir poster yaptırıp vergi dairesinin içindeki duvarlara asabilir mi? Eğer bunu yapmada kamusal alan açısından bir sorunu yoksa, web sitesine de aynı fotoğrafı koyabilir. Eğer bunu yapamıyorsa, web sitesinde de bunu kullanmamalıdır.

Bundan başka doğrular da icat etmek mümkün. Dediğim gibi oligarşik bir düzen varsa, olgular eğilip bükülerek “doğru”ltulabilir. Ama bu zorlama vicdan ya da bilinçaltı için hiçbir anlam ifade etmez.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 21 12 2007

“AÇ KALIN; BUDALA KALIN!”


Gün oluyor, devran dönüyor. Şimdi Microsoft bir dev olmuş. Jobs ise bir yoruma göre çevresindeki insanların kendisini ne kadar sevdiğini, saydığını anlamanın bir yöntemi olarak onların ticari anlamda canını acıtmayı bir değerlendirme kriteri haline getirmiş.


Youtube.com sitesindeki popüler videolardan birine göre Apple’ın kurucusu Steve Jobs Stanford Universitesi’nin 2005 yılındaki diploma töreninde yeni mezunlara yaptığı konuşmasını bu tümce ile bitiriyor.

Steve Jobs hakkında ne biliyoruz? Tıpkı Bill Gates gibi üniversiteden ayrılma, bir arkadaşı ile evinin garajında yaptıkları Apple Macintosh bilgisayarı ile efsane haline gelmiş, son dönemde ise ipod ve iphone ile müzik ve cep telefonu dünyasını yerinden sarsan bir deha. Anti-Microsoft, Anti-Windowscuların en büyük kahramanlarından birisi.

Peki Steve Jobs hakkında ne bilmeyiz? Mesela (videoda da bahsettiği üzere) üniversiteden aslında onu evlatlık edinmiş ortadirek ailesine maddi olarak yük olmamak için ayrılmış olduğunu. Mesela Apple Macintosh’la dünyaya sundukları fare cihazı gibi, tıkla-taşı-çalıştır gibi yenilikleri aslında kendilerinin keşfetmemiş olduklarını – bu teknolojilerin daha ziyade Xerox firmasının o zamanlar efsanevi araştırma laboratuarı olan PARC’da (Palo Alto Research Center – Palo Alto Araştırma Merkezi) icat edilmiş olduğunu ve Jobs’un merkezi bir ziyareti sırasında bunları görüp Apple’a uyarladığını. Ya da birkaç yıl önce pankreas kanseri olduğunu.

Teknoloji dünyası Steve Jobs denildiğinde ya onu çok seviyor ya da ondan nefret ediyor. Belli ki her iki cephede saf tutanların da geçerli nedenleri var. Örneğin Jobs, kendi kurduğu Apple şirketinden kovulmuş bir vizyoner. Bunu fırsata dönüştürüp, kurmuş olduğu yeni şirketinin (NeXT) yıllar sonra Apple tarafından satın alınması üzerine Apple’a geri dönmüş bir kişi. Tıpkı Apple gibi, ipod da kendi alanındaki ilk ürün olmadığı halde fenomen olmuş bir ürün. Jobs’un bu alandaki dehasını yabana atmamak gerek. Amerika’yı yeniden keşfetmeden Amerika’nın sahibi olabilmek iki misli zor bir iş.

Yıllar önce bilgisayar dünyasına yön veren insanları, firmaları anlatan bir belgeselde ilginç bir sahne vardı. Jobs, Apple’ın sahibi olarak, yeni tanıttıkları bir Macintosh modelinin Amerika tanıtım turu çerçevesinde eyalet eyalet dolaşıyor ve her eyalette özel şovlar yapıyor. Şovlarda bir yandan yeni cihaz tanıtılırken, diğer yanda da Jobs’un başkanlığında küçük bir panel düzenleniyor. Panelde o eyalette faaliyet gösteren, gelecek vaad eden ve Apple teknolojilerine yatırım yapma kararı almış küçük yazılım firmalarının temsilcileri sahne alıyor ve bu kişiler Apple için ne tür yazılımlar geliştirmekte olduklarını anlatıyorlar.

Bir yanda dev Apple firmasının patronu Jobs. Diğer yanda isimsiz küçük firma sahipleri ya da yöneticileri. Anlaşılan Jobs bu turne çerçevesinde Seattle’a da gitmiş. Ve sahnede uzun saçlı, tipik gözlüklü, tişörtlü haliyle Bill Gates, Microsoft isimli küçük firmalarının Apple için yazılımlar geliştirmekte olduğundan bahsediyor.

Gün oluyor, devran dönüyor. Şimdi Microsoft bir dev olmuş. Jobs ise bir yoruma göre çevresindeki insanların kendisini ne kadar sevdiğini, saydığını anlamanın bir yöntemi olarak onların ticari anlamda canını acıtmayı bir değerlendirme kriteri haline getirmiş.

Jobs’u yeni bombası olan cep telefon ile ipod cihazlarının işlevlerinin toplamı niteliğinden iphone alanında yeni bir çağ açmış durumda. Bu cihaz şu an ABD’de sadece AT&T operatörü ile çalışabiliyor. Yine de geçtiğimiz günlerde AT&T başkanının 3G destekli iphone telefonlarını test ettiklerini açıklaması şaşkınlık yarattı. Yılbaşı öncesi yapılan bu açıklama adeta tüketicilere “Bu yıl iphone almayın” mesajı verir nitelikte. Kulağı uzun bazı uzmanlara göre bu açıklamanın gerisinde Apple’ın Google ile flörtü yatmakta; ABD’de yeni açılacak GSM ihalesi ile ilgili olarak. AT&T olası rakibini nazikçe uyarıyor belki de.

Her ne kadar Microsoft ve Gates, Apple’in hisselerine sahip olsa da Microsoft’u yıkmaya çalışma düşü anlaşılan Jobs’un aklından hiç çıkmamış! Acaba Jobs şunu mu demek istiyor: “Aç kalın, budala kalın; ama Bill’i devirme savaşımda ordumun bir neferim olun!”

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 14 12 2007

HER ÇOCUĞA BİR LAPTOP


Yani bu proje açlık sınırında yaşayan ülkelere yönelik bir çalışma değil. Eğer ABD bile kendi ülkesindeki “dijital uçurumu” kapatmak üzere federal devlet düzeyinde konuya ilgi gösteriyorsa Türkiye’nin de projenin içinde daha aktif olarak yer alması gerekir.


“Tanrıdan bu işi yapanlara daha çok bilgi ve daha çok verme gücü ihsan etmesini dilerim. Böylece bize özellikle de ilkokul çağındaki çocuklara, daha çok yardım edebilsinler, onların da birer tane laptopa sahip olmasını sağlasınlar”.

Bu dilek, Amerika’da bir grup öncünün başlattığı, “Her Çocuğa Bir Laptop” projesi kapsamında laptoplarını edinmeye başlayan çocuklardan bir tanesine ait.

Birkaç yıl önce 100 dolara laptop sloganı ile başlayan proje, “Her Çocuğa Bir Laptop” ismiyle ve son hızla çalışmalarını sürdürüyor. Aralık ayı içinde seri üretime başlanacak ve en hevesli olarak pilot ülke grubu içinde yer alan Peru, Uruguay, Etiyopya gibi ülkelerde dağıtıma başlanacak. Bu ülkeleri çok daha geniş bir grup izleyecek: Brezilya, Arjantin, Hindistan, Pakistan, Afganistan, Rwanda, Haiti, Moğolistan bunların birkaçı.

İçlerinde Türkiye’nin de olduğu pek çok ülke ise konuya ilgili gösterdiğini resmi ağızdan (çoğunlukla Eğitim Bakanlığı) dile getirmiş durumda. Onlara sıra ne zaman gelecek bilinmez. Görüldüğü kadarıyla hangi ülke(ler) işi yakinen takip ediyorsa onlar listede yukarı doğru çıkıyor ve imkanı olmayan çocuklarına birer laptop kazandırma hedefine daha erken ulaşıyor.

Geçtiğimiz ay bu projeyi organize eden vakıf ABD ve Kanada’da geçerli olmak kaydıyla bir de kampanya başlattı. Buna göre Afganistan, Haiti, Moğolistan’a verilecek şekilde bir tane laptop ücreti kadar bir bağışta bulunan kişiye, kendi yaşadığı bölgede ihtiyaç sahibi bir çocuğa da verilmek üzere ikinci laptop ücretsiz olarak bağışçıya gönderiliyor. Böylece bir çift laptop ücreti 399 dolara geliyor.

Bu projeyi ilgi gösteren ülkelere bakarak nispeten çok fakir ülkeler için geliştirilen bir proje olarak değerlendirenler de var. Türkiye’de de başka yerlerde de. Ancak pilot kapsamındaki ülkeler listesinde ABD, Brezilya gibi gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin olduğunu da anımsatmak gerek.

Yani bu proje açlık sınırında yaşayan ülkelere yönelik bir çalışma değil. Eğer ABD bile kendi ülkesindeki “dijital uçurumu” kapatmak üzere federal devlet düzeyinde konuya ilgi gösteriyorsa Türkiye’nin de projenin içinde daha aktif olarak yer alması gerekir.

Bir yanda özellikle doğu güney doğu bölgelerimizdeki terörü bitirmenin sadece askeri bir sorun olarak düşünülmemesi gerektiği konusunda ahkam kesiyoruz. Diğer yanda ise tam da bu bakış açısını güçlendirecek, desteleyecek global anlamda ilgi duyulan bir projeye lütfenle yaklaşıyoruz.

İlk bakışta bu tablo çelişkili görülüyor. Oysa pek de çelişkili değil. Demek ki konuyu bu derinlikte inceleme, değerlendirme konusunda samimi değiliz. Rüzgar oradan estiğinde öyle rüzgar durduğunda herkes evine!

Gelişmiş ülke ya da refah düzeyinde olup da yaşı bugün yirminin altında olan insanlar dijital dünyanın yerlisi. Onlar bilgisayarsız, cep telefonsuz, MSN’siz, ipodsuz bir dünyayı hayal bile edemiyorlar. Öte yandan en gelişmişinden en gelişmemişine dek tüm dünya coğrafyasında yaşayan ve refah düzeyi yüksek olmayan bireyler yaşı ne olursa olsun bu “yerliler”e derin bir uçurumun dibinden bakıyor. En azından ilköğretim çağında olanları o uçurumun dibinden kurtaracak bir fırsat var.

Görünen o ki her ülke kendi yönetim stratejisine göre bu potansiyeli yönlendirme, yetiştirme konusunda elinden gelen en iyisini yapıyor. Fark ise bu yönetimlerin öncelik verdiği konularda. Bizim ülkemizde öncelik verilen konular, kızların saçlarını kapatması, bu kapatma işini belli bir örtme biçimine göre yapması, matematiğin namazda kılınan rekatları toplayarak öğrenilmesi vb.

Öteki pek çok açıdan burun bükeceğimiz kimi ülkeler ise çocuklarının kucağına birer tane bilgisayar verme işini öncelikli konu olarak ele almışlar.

Böylece yarının globalleşmiş, sınırların kalkmış olacağı dünyada Peru’dan, Haiti’den yetişmiş bir genç ile Türkiye’den yetişmiş bir gence ne gibi roller, işler, sorumluluklar, refah düzeyi vb düşeceğini de bu öncelikli konulara bakarak tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. O zaman anımsayalım Fikret’in şu dizelerini:

“Onlar niçin semada, niçin ben çukurdayım
Gülsün neden bana cihan, ben yalnız ağlayım”

Ağlayalım Fikret! Ağlayalım!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 07 12 2007

Cuma, Şubat 16, 2007

SABİT DİSKLERİN MÜTHİŞ GELİŞİMİ


Son elli yıl içinde bakın sabit disk cihazları nereden nereye geldi?


Yıl 2000 sorunu gündeme geldiğinde, ahkam kesenler, “Yav kardeşim bunu zamanında niye düşünmemişler – bu kadar yatırım yapmaya değer miydi?” gibisinden kesimlerde bulunmuştu. Sonra o yıllarda IBM’de disk üretim kısmında çalışan mucit bilim adamlarından birisi çıkıp da bilişim sektörünün yeni yeni gelişmekte olduğu 50li 60lı yıllarda bir birim veriyi saklamanın maliyetinin ne olduğu açıklayınca; insanlar 2000 yılına dek hiçbir kullanımı olmayan iki hane yüzyıl bilgisinin (19xx) neden kullanılmadığını anladı.

Size birkaç tane fotoğraf göstermek istiyorum. Bunlardan bir tanesi uçağa yüklenen devasa bir cihaz. Bu fotoğraf 1956 yılında ABD’de çekilmiş. Söz konusu cihaz ne mi dersiniz? Cevap biraz şaşırtıcı gelecek : Bir ton ağırlığında bir sabit disk.


Daha şaşırtıcı olanı ise, bir uçağın yük kabinine sığabilen 1 ton ağırlığındaki sabit diskin kapasitesi : Sadece 5 mega-byte. Yani kabaca 5 milyon veriyi (bir harf = bir veri olsun) saklama kapasitesi.

Burada gördüğünüz ikinci resim bir iPod cihazı. iPod cihazı aslında temelde bir sabit disktir. İçine şarkıların ya da video cliplerin saklanabildiği ve basit bir program menüsü ile çalınmasının sağlandığı.


Burada gördüğünüz iPod cihazı 80 Gb kapasitede. Bir başka deyişle 1956 yılında çekilmiş fotoğrafta görülen cihazdan tam 16 bin tanesinin saklayabileceği veriyi, Apple’in müzik/video clip çaları bir iPod cihazı saklayabilmektedir.

Unutmadan belirtmekte fayda var : Bir iPod cihazı ortalama bir cep telefonu büyüklüğünde ve ağırlığındadır.

Gördüğünüz üçüncü fotoğrafta ise iPod’dan da küçük bir sabit disk vardır. Flash memory isimli bir cihazlari cebinizde taşıyabilir ve istediğiniz bilgisayara sabit disk olarak takıp içindeki bilgilere ulaşabilirsiniz.

Kalem pil büyüklüğündeki bu cihazın kapasitesi 2 Gb’tır. Bir başka deyişle birinci resimde görünen sabit diskten 400 tanesinin toplam kapasitesi şu an bir kalem pil büyüklüğüne indirgenmiş durumdadır.

50 yıl içinde gelinen nokta bu. Çok doğal olarak gelecek 50 yıl içindeki beklenen gelişme oranının çok daha yüksek olacağı konusunda tereddütsüz bahse girmeye hazırım.

Cuma, Kasım 10, 2006

INTERNETTELER


Bugün, şu saatte bakın internette neler yapılabilir? Siz de katkıda bulunun bu listeye.


Zaman zaman gazetede çıkan bir haber ya da televizyonda izlenen bir film ya da magazin programında göze çarpan bir detay bizi internette bugün, şu anda nelerin yapılabilir olduğu konusunda şaşırtmaya devam ediyor.

Şaşkınlığı azaltmak için, ara sıra, internette nelerin yapılabilir hale geldiğini listelemekte fayda görüyorum. İşte 2006 yılının sonuna doğru dünyada insanların, evlerinde ya da ofislerinde karşısında oturdukları bilgisayarın başından kalkmadan yapabildikleri şeyler:

Herhangi bir kişiye e-posta gönderebilmek
Herhangi bir kişi ile telefon görüşmesi yapabilmek
Herhangi bir kişi ile görüntülü/sesli görüşme yapabilmek
Kitap sipariş edebilmek
Uçak bileti satın alabilmek
Uçak bileti alınmış uçak yolculuğu için check-in yapabilmek
Uçak bileti alınmış uçak yolculuğu için boarding-pass biletlerini bastırabilmek
Bankacılık işlemleri yapabilmek (para göndermek, ödeme yapmak)
Bir ülkeye girebilmek için vize alabilmek
Pasarport başvurusunda bulunmak
Vatandaşlık numarasını, vergi numarasını öğrenmek
Süpermarket alışverişi yapabilmek
Bir ulaşım aracının hareket saatlerini öğrenmek (uçak, tren, otobüs, vapur)
Bir ulaşım aracının yolculuğunu bitirip bitirmediğini öğrenmek
Havaalanlarındaki gelen/giden uçak bilgilerini inceleyebilmek
Evdeki tamirat için usta arayabilmek
Eve yiyecek siparişi verebilmek
Yerli ya da yabancı bir dergiye abone olabilmek
Video ya da müzik CD’si satın alabilmek
Ünlü bir kişinin (sanatçı, devlet adamı vb) günlük ajandasını öğrenebilmek
Sineme, tiyatro, TV kanallarının yayın akışını öğrenebilmek
Gazete/dergi köşe yazarlarına, yazıları hakkında yorum gönderebilmek
Gazete/dergi haberleri hakkında yorum yapabilmek, anket cevaplamak
Bir devlet dairesinin adresini, çalışma saatlerini öğrenebilmek
Bir devlet dairesine herhangi bir talepte bulunmak
İş aramak, işçi aramak
Konaklama rezervasyonu yapabilmek
Dünya üzerinde herhangi bir adresten diğeri gitmek için yol tarifi almak
Bir cadde üzerinde kapı kapı hangi binaların olduğu gözlemek
Şehirdeki ana caddelerin trafik durumunu canlı olarak gözlemek
Bir mekanın içini canlı olarak izleyebilmek
Bir belediye meclisinin toplantı tarihlerini öğrenmek
Bir ülke meclisinin toplantı tutanaklarına erişebilmek, arama yapabilmek
Bir kütüphanede arama yapabilmek
Bir kitapta arama yapabilmek
Bir müzeyi gezebilmek
Bir kamu ya da özel kuruluşun yönetim kadrosunda kimler olduğunu öğrenmek
Telefon numarası, adres sorgulamak
Düşüncelerini özgürce ifade edebilmek
Paylaşabilmek

Bu liste daha da uzatılabilir. Siz de bu listeye girecek bilgilere sahipseniz lütfen benimle paylaşın. Teorik ifadelerle değil de pratik örneklerle öğrenmeye daha yatkın olan kültürümüzü dikkate alarak, internetin “ne menem” bir şey olduğunu belletmenin pratik bir yolu olabilir bu liste.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 10 11 2006

MAHİR’İN İKİNCİ ŞANSI


Yani Mahir’de aslında çok ciddi bir potansiyel var. Reyting potansiyeli. İçeriğine bakmadan.


Geçtiğimiz günlerde Wired Dergisi’ni karıştırırken, Türkiye’nin ilk (ve tek) global internet ünlüsü Mahir ile ilgili bir haber gözüme ilişti. Daha sonra Türkiye’deki kimi gazetelerin de konuyu yakın takibe aldığını fark ettim.

Görünen o ki fi tarihinde Mahir’i ünlü yapan özelliklerin benzerini kullanan İngiltere’den bir şahıs şimdilerde benzer bir şekilde popüler olmuş durumda. Ortalığı (güya) kasıp kavuruyor. Wired Dergisi de eposta aracılığıyla bizim Mahir ile röportaj yapmış. Mahir de bir yandan Borat denen şahsın yaptıklarının kendisine ait bir imajı kullanmak olduğundan yakınıp, bunun mahkemeye yansıyacak bir durum olduğunu söylüyor diğer yandan da yapmayı arzu ettiği şeyler hakkında ipuçları verip, birinin elinden tutmasını bekliyor.

Mahir’in, Borat ile olan durumunun değerlendirmesi bir yana, burada asıl ilgimi çeken nokta, 1999 gibi Internet’in ilk zamanlarına tekabül eden bir dönemde, internetten yayın yapan bir magazinin tesadüfen bulduğu, bir makalesinde bahsettiği ve bu nedenle de bir anda dijital kültürde bomba etkisi yapan bir ögenin Türkiye’den çıkmasından Türkiye’nin neden tam manasıyla istifade edemediği.

Şöyle bir zihinlerimizi zorlayalım: Mahir’i ABD’ye götürdüler, onun adına partiler verdiler. Sonra ne oldu? Mahir ortaya çıktığı gibi yok oldu gitti. Oysa web sitesi hala duruyor ve yukarıdaki Borat tiplemesi gibi birisi kalkıp da (tıpkı Mahir gibi) kırık dökük bir İngilizce ile bir şeyler yapmaya çalıştığında dijital dünyanın aklına hemen bizim Mahir geliyor.

Yani Mahir’de aslında çok ciddi bir potansiyel var. Reyting potansiyeli. İçeriğine bakmadan. Reyting konusundaki uzmanlar iyi bileceklerdir; bir şey içeriğine bakmadan reyting potansiyeli sahipse, ondan istifade etmemek için ortada hiçbir neden yoktur.

Mahir’in şanssızlığı belki de önemli bir gösterge bizim için. Ülke olarak internetle aramızdaki dialogun seviyesini tespit etmede. Internet’e 1999’a göre bugün çok daha fazla kişi erişebiliyor ülkemizde. Ancak yine de internetin gelişimi örneğin cep telefonlarının gelişimi oranında değil. Hal böyle olunca, global internet piyasasında güçlü bir reyting potansiyeline sahip Mahir’in Türkiye lokalinde bir başarı elde etmesi o gün olduğu gibi bugün de pek olası görünmüyor.

O nedenle de öykü burada bitiyor.

Oysa bitmemeli. Mahir, diyelim ki, Türkiye’de güçlü bir reyting potansiyeline sahip olsaydı getirisi ne olurdu? Peki Mahir, global dijital kültürde sahip olduğu reyting açısından bakıldığında ne getirir? Bence Türkiye’de getireceğinden çok daha fazlasını. Hem de en büyük engellerden birisi olan dil konusunu dert etmeden. Çünkü zaten Mahir’in ünlü olmasının bir nedeni de İngilizcesinin kırık dökük olması. Kimse ondan süper bir İngilizce beklemeyecek.

O halde geriye bir tek neden kalıyor: O da vizyon eksikliği. Bir yanda Türkiye marka üretemiyor diye yakınıyoruz diğer yanda ise kapımıza dek gelen fırsatları birer fırsat olarak algılayabilme seviyesinde bile değiliz. Halimiz buyken elimizde yüz tane marka potansiyeli olsa ne fark edecek ki?

Peki bugün, aradan yedi yıl geçtikten sonra, durumumuz nedir? Mahir’in Wired dergisine verdiği cevaplara baktım. Global anlamda bir çıkış yaratacak şekilde elinden tutacak birisini aradığını kelime aralarına güzelce sıkıştırmış. 1999 yılında diyelim ki ülkemizde bu alanda yeterince vizyon sahibi kişi, kuruluş yoktu. Peki bugün durum nedir? 2006 yılındayız, Mahir’in önüne ikinci bir şans geldi. Mahir yine bunu değerlendirmek için elinden tutacak vizyon sahibi birisini arıyor. Reyting potansiyeli hala cebinde. Hatta onun imajını kullanan bir uyanık, daha şimdiden ciddi başarılar elde etmiş; şov dünyasında.

Bugün Mahir’in elinden tutacak birisi çıkacak mı? Yoksa Mahir yine dar görüşlülüğe yenik mi düşecek?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 03 11 2006

"CEHALET GÜÇTÜR"


Cehalet en büyük huzur, güç ve özgürlük kaynağı değil de nedir?

CBT’de Gönülden Bilime köşesini yazan Ahmet İnam hoca (ki kendisini CBT’den önce ta ODTÜ’deki Yaratı/Yaratım arasındaki farkı irdeleyen konferanslarından (1989), Feyerabend’in Yönteme Hayır kitabını çevirince, “hocam bir de İmre Lakatos çevirmelisiniz” ukalalığımdan, felsefe master mülakat sınavında, bilgisayar mühendisliğinden mezun olduğumu öğrenince, sıkılgan bir tavırla yapay zeka ile ilgili sorularından bilirim) 13 Ekim 2006 tarihli CBT’deki köşesinde bilgi ile yaşam ve özgürlük kavramlarını irdelemiş.

Özellikle çağımızı “devinen bilgi çağı” olarak yorumlaması, “bilgi çağı” ya da “bilgi toplumu” olgusunun en yalın izahıdır. Öncelikle bilgi olgusunu, veri – enformasyon – bilgi diye üç aşamalı ele almak gerekir ki, devinen bilgi kavramını (yukarıdaki üçlemede bilgi aşamasına tekabül eder) “enformasyon çağı” ya da okullardaki ezberci “veri çağı” çıkmazlarını aşabilelim.

Onu tek başına bildiğinizde size bir şey katmayacak bilgi kırıntısına veri diyebiliriz. Bir bilgi parçasının veri olup olmadığını teyit etmenin en kolay yolu şu : Onunla karşılaştığınızda “eee?” diye soruyorsanız, o sizin için veridir.

Türkiye’nin başkenti Ankara’dır dediğim zaman, bu Türkler için veri düzeyinde bir bilgi olgusudur. Ama şu an Türkiye ile ilgili ödev yapan Kuzey Finlandiya köylerinden birinde yaşayan bir Finli çocuk için, Türkiye’nin başkentinin Ankara olduğunu öğrenmek “enformasyon” hatta “bilgi” düzeyinde bir bilgi olgusu parçası olabilir.

Bir başka deyişle aynı bilgi olgusu birisi için “bilgi” iken bir başkası için “veri” ya da “enformasyon” olabilir.

Meteorolojik uyduların ürettiği bulutların durumu, hava basıncı ile ilgili ölçümler vb gibi tüm meteorolojik bilgiler, “Havayı Koklayan Adam” için veridir. Bundan yola çıkarak üretilen yarın hava yağışlı olacak tümcesi bizim için enformasyondur. Bu enformasyonu kullanarak, “yarın çıkarken şemsiye alayım” gibi bir hükme varmak, fikre sahip olmak ve bunu icra etmek, bilginin devinmesidir.

Eğer onca meteorolojik veri ve enformasyondan kendinize bir şey çıkarmıyorsanız, bilgi toplumunu ıskalıyorsunuz demektir. (Romatizmalarına güvenmek bile özde bilgi toplumsal bir olgu).

Bilgiden istifade etmek bize kalmış. Onu para kazanmak için de bilimsel ya da sanatsal bir çıktı üretmek için de kullanabiliriz. Tüm bu yaratımların nedeni ne peki? Kendimizi daha özgür hissetmek için mi? Yoksa kendimizi daha mutlu hissetmek için mi?

Sanki ikisi de eşit uzaklıkta. İçimden mutluluk demek geliyor ama özgürlüğü sınırlayabilecek mentalite ya da mekanizma aynı şekilde mutluluğu da sınırlayabilme gücüne sahip.
Neden? Çünkü toplumu yönlendirme sürecinde etkin olan bu tür mekanizlamaların temelinde “insanları daha az özgür kılma” ya da “insanları daha az mutlu etme” gibi bir amaç yok bence!

Bu mekanizmalar artı değer yaratmak üzere icat edilmişler. Bugün bilgi çağının yaşıyorsak, daha fazla artı değer yaratabilelim diye. İstifade edilecek artı değer. Bize bir katıyorsa, mekanizmanın içindeki diğer üst katmanlara on, yüz, bin katacak artı değer.

Bugünün devinen bilgi çağı, “puslu mantık” (fuzzy logic) dünyasından bildiğimiz “garip çekiciler” (strange attractors) rolünü üstlenmiş noktaların (biz buna aracılar diyelim) imtiyazlarını ellerinden alınıp, herkese dağıtmaktan başka bir şey yapmıyor.

Eskiden üç kişinin bildiği bir şeyi şimdi herkes biliyor. Eskiden o üç kişiden birinin gerçekleştireceği bir sonucu şimdi herkesin gerçekleştirme potansiyeli var. Daha çok olasılık daha çok olumlu sonuç alma imkanı.

Bu açıdan bakınca içinde bulunduğumuz çağa “kuantum çağı” bile diyebiliriz. Şair’in dediği gibi “seni sevebilme olasılığının”, “seni sevmekten” daha itibarlı olduğu bir çağ.

Ben yine de acaba bilinci hiç açılmamış ve “ne bilmediğini bilmeme” özelliğini yitirmemiş saflık için sormadan edemiyorum : Cehalet bu açıdan baktığımızda en büyük huzur, güç ve özgürlük kaynağı değil de nedir?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 27 10 2006

MYSPACE – YOUTUBE – SIRADAKİ?


Dijital kültürün işte böyle liberal bir özelliği var - kimsenin gem vuramadığı. Her an her saniye birisi parlak bir fikrini hayata geçirebilir.


90lı yılların sonu, 2000li yılların başında yaşanan internet çılgınlığından sonra ortalık süt liman olmuştu; artık daha elle tutulur, ayakları yere basan projelerin ürünleştiğini ve ticari başarı kazandığını izlemeye başlamıştık.

Ancak son bir yıl içinde iki önemli satış gözleri yeniden bu çılgın dünyaya çevirdi. Bunlardan ilki medya devi R. Murdock’un sahibi olduğu News Corp.’un Myspace.com isimli web sitesini 2005 yazında 580 milyon dolara almasıyla gerçekleşmişti.

Myspace.com sitesi isminin de biraz çağrıştırdığı gibi içi pek de dolu olmayan, kişilerin birbiri ile tanışıp, sosyalleşmesi için kurulmuş bir web sitesiydi. Myspace.com türü örnekler, internetten önceki dijital kültürde de bölgesel olarak yer alıyordu ancak Myspace.com bu imkanı global boyuta taşımıştı.

Myspace.com’dan sonra şimdi de ikinci bomba patladı. Üyelerin kendi çektikleri ya da bir yerlerden kayıt ettikleri video klipleri sörfçülerle paylaştıkları Youtube.com sitesi, Ekim ayı içinde Google tarafından 1 milyar 600 milyon dolara satın alındı.

Youtube’un içi biraz daha dolu. Ancak temelde bu sitede de bireylerin sosyalleşmesine, birbiri ile etkileşim kurmasına imkan sağlayan bir öz var. Myspace.com’da bunu kişisel özellikler vb sağlıyorken Youtube.com’da doğrudan video klipleri bu aracı rolünü oynuyor.

Youtube.com’un “başarısı” uzmanlar tarafından da incelenmekte, tartışılmakta. Sonuçta bu firma da artık duymaya alıştığımız bir hikayeye sahip. Yine iki kafadar; yine bir şey yapmak isteyip de internette bunu bulamamaları; yine garaja kapanıp ortaya parlak bir fikirle çıkmaları.

Youtube.com’u kuranlar aslında üç kişiymiş ama birisi daha sonra, “ileride bu firmayı milyonlarca dolara satarsak, teknoloji dergilerine üç kişi çıkmamız yakışık almaz” diye düşünmüş olacak ki, sonradan ortaklıktan ayrılmış; firmaya danışman olmuş. Kalan iki kafadarın bu satıştan ceplerine (en azından kağıt üzerinde) giren para ise yarımşar milyar dolar.

19 ay önce bu arkadaşların internette arayıp da bulamadıkları ve garaja kapanmalarına neden olan şey neymiş dersiniz? Dijital kameralarıyla çekip de arkadaşlarıyla paylaşmak istedikleri video klibi paylaşacak bir ortam bulamamış olmaları.

Doğal olarak tartışılmakta olan şey, 19 ay önce dünyaya gelmiş bir tekno-bebeğe 1.6 milyar dolar vermenin ne kadar mantıklı olduğu. Bir yandan da Google’un rakibi olan kimi firmaların tepe yöneticileri, Google’ı akılsızlıkla, gereğinden fazla para vermekle suçluyorlar.

Kimin haklı olduğunu zaman içinde göreceğiz.

Bu iki örnekten yola çıkarak, yakın gelecekle ilgili tahminde bulunmak gerekirse, acaba bizi neler bekliyor?

Internet çılgınlığı geri mi dönüyor? Bu iki satış, garaja kapanma potansiyeli olan ikilileri yeniden motive edecek mi? Karşımıza yepyeni, kimsenin düşünmediği, ya da pek çoğumuza “tüh bunu nasıl akıl edemedim” dedirtecek şeyler çıkacak mı?

Dijital kültürün işte böyle liberal bir özelliği var - kimsenin gem vuramadığı. Her an her saniye birisi parlak bir fikrini hayata geçirebilir. Darbenin nereden geleceği, hangi hızda geleceği hiç belli olmaz.

Peki neden bütün bu devrimsel çıkışlar Amerika’da ya da Avrupa ülkelerinde oluyor? Neden örneğin Türkiye gibi ülkelerden de böyle “birkaç tahtası eksik” ikililer çıkamıyor? Yoksa bunun nedeni evlerimizde müstakil garajların olmaması mı?

Diğer ticari alanları bilemem, ancak iş teknolojiye, internet dünyasına geldiğinde burada herkes hizaya girmiş eşit durmakta. 1,6 milyar dolara birbuçuk yıl önce açtıkları siteyi satan iki kişinin o zaman önlerindeki imkan ve engeller ne idiyse başka ülkelerdeki kişilerin önlerindeki imkan ya da imkansızlıklar da aynıydı.

O halde geriye “altyapı yetersizliği” bahanesi dışındaki diğer (gerçek) sebepler kalıyor. Örneğin vizyon sahibi olmamak gibi, yaşama bir tutkuyla bağlı olmamak gibi, bireylerin hayatta ne istediğini bilebilmelerini sağlayacak şekilde yetiştirilememiş olmaları gibi.

Ama bunların teknolojiyle, internetle ne ilgisi var? Doğrusu ben de bir anlam veremiyorum!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 20 10 2006

Salı, Ekim 17, 2006

DİJİTAL FIRSAT İNDEKSİ


Afrika’da Mauritius’u, Asya’da Brunei’yi, Katar’ı, Amerika’da Barbados’u, Avrupa’da G.Kıbrıs’ı ya da Malta’yı geçince mi kendimizi başarılı addeceğiz - yoksa verimlilik kavramını idrak etmenin zamanı geldi de geçti mi?


Internet adında eşitlenmiş dijital kültürü yönlendirme sürecini acaba Birleşmiş Milletler denetiminde, koruma ve kollamasında gerçekleştirebilir miyiz diye girişimde bulunanlar (Bilgi Toplumu Dünya Zirvesi) Ağustos ayında bir rapor yayınladı : Dünya Bilgi Toplumu Raporu.

Beş kıtada 180 ülkede yapılan araştırma sonucunda da bir indeks hazırlanmış. 180 ülkenin dijitalleşme süreciyle ilgili bilgiyi sembolize eden bu indekse Dijital Fırsat İndeksi deniyor. Bu çalışmaya göre dünya üzerindeki en ileri 10 ülke ve 1.00 üzerinden aldığı indeks değerleri şöyle sıralanıyor:

Kore – 0.79
Japonya – 0.71
Danimarka – 0.71
İzlanda – 0.69
Hong Kong – 0.69
İsveç – 0.69
İngiltere – 0.67
Norveç – 0.67
Hollanda – 0.66
Tayvan – 0.66

Türkiye’nin durumu ne? Bu indeks ne anlama geliyor? Biraz da bunları irdeleyelim:

Türkiye’nin indeks değeri 0.45. Türkiye 180 ülke içinde 58. sırada. Kırk ülkelik Avrupa listesinde ise Türkiye 32. durumda. Türkiye’nin gerisine düşmüş sekiz ülke şunlar: Rusya – Makedonya – Bosna – Beyaz Rusya – Ukrayna – Arnavutluk – Moldova. Moldova’nın indeks değeri 0.30.

Bir başka deyişle Batı Avrupa, İskandinavya, Baltık Ülkeleri ile eski doğu bloku ülkelerinin pek çoğu bizim önümüzde. Biz ancak birkaç eski Yugoslavya cumhuriyetini geçmişiz. Rusya ile indeksimiz ise eşit.

Bu indeks bize tam olarak ne diyor? İndeksi oluşturan üç temel kategori var. Bunlar: Fırsat, Altyapı ve Kullanım. Bu kategorilerde alınan indeksler, nihai indeksi oluşturuyor. Türkiye’nin bu üç kategorideki indeks değerleri şöyle :

Fırsat : 0.97
Altyapı : 0.30
Kullanım : 0.08

Yerimiz pek de parlak bir yerde değil. Dünya ve Avrupa ortalamalarına bakarak da bunu görebiliriz. Tablo şöyle:


Dünya Avrupa Türkiye
Fırsat 0.77 0.97 0.97
Altyapı 0.23 0.46 0.30
Kullanım 0.11 0.22 0.08
DOI 0.37 0.55 0.45


Görüldüğü gibi fırsat indeksimiz yüksek görünsede aslında Avrupa ortalamasındayız; dünya ortalamasını ise 0.20 puanla geçiyoruz. Altyapıda da Avrupa’nın gerisinde, dünyanın kısmen de olsa önündeyiz. Kullanımda ise her iki ortalamanın da gerisindeyiz. Tabii dünya derken Afrika dahil tüm kıtalardaki ülkelerin resmin içinde olduğunu unutmamak gerek.

Kısaca özetlemek gerekirse, burada bir kez daha şunu görüyoruz: Türkiye aslında yüksek potansiyele sahipken bunu hayata geçiremiyor. Bu sadece dijital kültür ya da teknoloji alanında mı geçerli? Hayır. Politika sahnesinde de benzer bir tablo yok mu ortada? Bir yandan baktığımızda biz büyük bir ülkeyiz. Ancak yukarıdaki gibi pratik bazı figürlere, ortalamalara, rakamlara baktığımızda ise dahil olduğumuz grubun içinde yer alan ülkeler pek de “rakip” olarak gördüğümüz ülkeler değil.

Dijital kültür ortalamamızı artırarak örneğin Afrika’da Mauritius’u (0.48), Amerika’da Barbados’u (0.52), Asya’da Brunei’yi (0.49), Katar’ı (0.51), Avrupa’da G.Kıbrıs’ı (0.55), Malta’yı (0.58) geride bıraktığımızda da kendimizi başarılı addedeceğiz?

Artık verim kavramını idrak etmenin zamanı gelmedi mi?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 13 10 2006

Cuma, Ekim 06, 2006

KAĞIT DIŞARI !


Internet elindeki o tabanca ile gazeteyi, dergiyi değil kağıdı ortadan kaldıracak!


Televizyon ve Radyo Müzesi’nin (MT&R) Eylül ayında İstanbul’da yapılan Danışma Kurulu toplantısında konuşan Müze Başkanı Pat Mitchell “Radyo, televizyon internet gazeteyi bitiremedi. Gazeteler hep ayakta kaldı. Ayakta kalmaya da devam edecek” demiş. Radyo ve televizyon benim uzmanlık alanım değil, o nedenle bunların basılı medyaya etkisi konusunda bir yorumda bulunamam. Ama internetle ilgili bir iki şey söylemek gereğini duyuyorum.

Daha önce de bir kaç kez bu sütunlarda değindiğim bir nokta var. Konunun bütünüyle yanlış algılanmasından kaynaklanan. MT&R Başkanı’nın değerlendirmesi de benzer bir yanlışlığı işaret ediyor.

Şöyle ki internet bir altyapı yani bir araçtır. Medyanın işlevi açısından baktığımızda, internetin kendisi bir medya değildir. Ancak medyanın elektronik haline aracılık eden bir imkanın adıdır internet.

Amaç ise ister internet üzerinden olsun ister basılı medya aracılığıyla olsun; bilginin kitlelere aktarılmasıdır. Kamuoyu için bilginin kendilerine hangi araç ile ulaştırıldığı ikincil öncelikte bir konudur.

Hal böyleyken internetin bilginin ulaştırılmasını öldürmesi söz konusu olabilir mi? Bilginin ulaştırılmasında yaygın araçlardan olan gazete ya da dergi formatlarının ölmesi düşünülebilir mi?

Kesinlikle hayır.

Peki o zaman ne değişecek? Internet hiçbir şeyi öldürmeyecekse elindeki o tabancayı ne yapacak?

Cevabı basit : Internet elindeki o tabanca ile kağıdı ortadan kaldıracak!

Bugün basılı medya, bilginin aktarımı için kağıdı malzeme olarak kullanmakta. Gazete ya da dergi dediğimizde sanırım siz de benim gibi kağıdı değil, kağıdın üstüne basılmış olan o bilgiyi anlıyorsunuz.

Kağıt ile üstüne basılmış olan malzeme o kadar etle tırnak haline gelmiş ki, bugün Sayın Mitchell gibi pek çok kişi bu iki olgunun birbirinden ayır edilebilecek şeyler olduğunu düşünmüyorlar.

Oysa internet bir araç olarak, ancak yine bir araç olan olgunun yerini alabilir. Eğer daha iyi, daha ucuz, daha pratik, daha ... vb ise.

Yine konuyla ilgili bir başka yorumda şuna benzer bir yakıştırma vardı: “Tuvalette gazete okuyabilrisiniz ama bilgisayardan internete girmezsiniz”.

Zor da olsa kabul edilebilecek bir yargı. En azından bugünkü imkanları dikkate alarak.

Peki bir an için internet gazeteyi değil, kağıdı çöpe attı dersek, tablo nasıl değişir; biraz da onu irdeleyelim:

Kağıtsız bir gazete ya da dergi düşünülebilir mi? Evet düşünülebilir. Yeter ki kağıdın yerini tutacak başka bir malzeme olsun.

Teknoloji bu malzemeyi geliştiriyor. Bu malzeme sınırlı olarak da olsa dünyada kullanılmaya başladı. Elektronik kağıttır bunun adı.

Henüz ucuza imal edilemediğinden her birimizin elinde birer elektronik kağıt yok. Ama gelecek on – onbeş yıl içinde olacak.

Bakın o zaman nasıl gazete okuyacağız: Elektronik kağıt denen şey, kağıt gibi katlanabilen, gazete ya da dergi sayfası boyutlarında elektrikle ya da pille çalışan bir cihaz olacak. Kenarından köşesinden bir yerinden bağlacağınız bir kablo ile bu kağıdı bilgisayarınıza bağlayabileceksiniz.

Internet erişimi olan bilgisayarınızdan gazetenin web sitesine erişip, e-gazeteyi e-kağıdınıza indirebileceksiniz. Sonra da bu e-kağıdı koltuğunuzun arasına sıkıştırıp, ister tuvalette okursunuz, ister yolda, otobüste, metroda. O size kalmış.

Evde aynı anda birden çok kişi gazeteyi nasıl okuyabilecek? Şu an nasıl oluyor? Gazetenin sayfaları ya da ekleri paylaşılıyor. E-gazetede de değişen bir şey olmayacak. Bunun için tek gerekli şey, ikinci kişinin de kendisine ait bir e-kağıdının olması.

Hatta inanıyorum ki ilk versiyonlar, ancak bir kaç gazete ya da dergiyi saklayacak kapasitede olacaksa da daha sonra çıkacak e-kağıt versiyonları satın aldığınız tüm gazeteleri saklayabilecek ayaklı bir kütüphane olacak.

Böylece günlerce, aylarca önce okuduğunuz bir habere geri dönebileceksiniz.

Kimbilir belki de Sn Mitchell de tüm bunları düşünerek, “internet gazete ve dergiyi öldüremeyecek” demiştir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 06 10 2006

APPLE’DAN YENİ BOMBA : iTV


Modem cihazı görünümünde olan bu konsol bir yandan internete diğer yandan televziyona bağlı olacak ve böylece internetten dilediğiniz filmi indirip salondaki televizyondan izleyebileceksiniz.


12 Eylül günü San Fransisco’da toplananlar Apple başkanı Steve Jobs’un sadece yeni iPod modollerini açıklayacağını bekliyordu. Ancak Jobs bir sürpriz yaparak, iTV adlı yeni konsol ürününe önem verdi ve yeni iPod’larla ilgili açıklamalar da bir anda gölgede kaldı.

Apple dükkanlarına girerseniz sizi öncelikle minimalist bir tasarım karşılar. Tıpkı Apple ürünlerinde olduğu gibi. Mesela iPod’un belki de bu kadar ses getirmesinin gerisinde yatan en önemli sebep tasarımının sade ve kullanımının kolay olması. Yoksa MP3 çaları ilk icat eden firma Apple değil !
iTV ürünü de son kuşak iPod’larda Apple’in kısmen girizgah yaptığı video dünyasına el atıyor. iPod’larla, onu özel olarak hazırlanmış formattaki video klipleri izleyebilmeye başladık. Ancak ya oturma odasındaki geniş ekran televizyondan bir şeyler izlemek istersek ne yapacağız?

2007 yılının ilk çeyreğinden önce piyasaya çıkması beklenmeyen Apple iTV kutusu bu soruya cevap olacak. Modem cihazı görünümünde olan bu konsol bir yandan internete diğer yandan televziyona bağlı olacak ve böylece internetten dilediğiniz filmi indirip salondaki televizyondan izleyebileceksiniz.

Doğal olarak video izlemenin tek kaynağı internet değil. DVD ya da bilgisayarınızdaki video klipleri de bu cihaza bağlayarak televizyonda izleme imkanınız olacak.

Apple bu tür konsol üreten ilk firma olmayacak. Ancak görünen o ki iPod’daki performansını burada da gösterirse, bu alanda da başarılı olmuş ilk firma olacak.

Apple’in tarihinde aslında bir şeyleri icat etmekten ziyade onu “kullanılabilir hale getirme” konusundaki uzmanlığı öne çıkıyor. Herkes Microsoft’un Windows yazılımının temel özelliklerini Apple’ın o zamanki bilgisayarları olan Macintosh’lardan aşırdığını bilir ama Apple’ın da aşırılan o teknolojileri (mesela fare kullanımı, mesela ikon tabanlı bir kullanım ortamı vb) Jobs’un Xerox’un ünlü araştrırma laboratuarı PARC’a yaptığı bir gezide gördüğünü ve Mac’lerde kullanmaya orada karar verdiğini bilmez.

Aslında bu işten en çok zarar eden Xerox firması olmuş diyebiliriz. Nedeni de firmanın kendisini fotokopici olarak görme stratejisi. Madem öyle neden bir araştırma laboratuarı kurmuş ve neden orada icat edilen şeyleri hayata geçirmemiş diye düşünebilirsiniz. Bunun temel cevabı o tür bir araştırma laboratuarı kurmanın gerisinde, oradan çıkacak parlak fikirleri hayata geçirme beklentisinden ziyade Amerika’nın en seçkin beyinlerini kendi kontrolleri altında tutma ve böylece rakiplerinin o beyinleri kendi aleyhlerine kullanma olasılığını enaza indirme arzusu.

Ethernet’in, lazer yazıcının, farenin, ikonları tıklayarak bilgisayara konut vermenin icat edildiği bir laboratuar! Ve bakın bugün bu teknolojilerden kimler istifade ediyor.

iTV’nin bu kadar beklemesinin gerisinde, DVD kalitesinde video görüntülerinin kesintisiz iletebilmek için gerekli olaran kablosuz teknoloji eklerinin ancak o zamana yetişmesinden kaynaklanıyor. Bu yeni versiyon mevcuda göre 10 kat daha hızlı veri aktarımı yapabilecek.

iTV’nin kendisine ait bir ekranı ya klavyesi olmayacak. Sadece uzaktan kumanda ile cihaza komut verilebilecek. Apple daha şimdiden Disney ile 75 film için anlaşma imzalamış durumda. 75 figürü oldukça düşük. Ancak iPod’lar ilk çıktığında, Apple’ın sunduğu müzik parçası adedi 200 bin idi. Bugün bu figür 3,5 milyon adede çıkmış durumda. iTV’ler de evlerde yerini aldığında 75 figürünün onbinlere ulaşması kaçınılmaz olacak.

iTV de iPod gibi bizi ülkemize de gelecek, bizi de etkisi altına alacak mı şimdiden kestirmek zor. Ancak ABD’de 299 dolara satılacağı söylenen cihazın önemli bir başarı kazanacağını bekleyenler çoğunlukta.


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 29 09 2006