Cuma, Mart 13, 2009

GLOBALİZM 2.0 - TEĞET


Devlet yönetimlerinin biraz daha sosyalleşmesi, sosyal devletmiş gibi davranması bu aşamada gereksinim duyulan ağrı kesicidir. ABD’de birkaç yüz tane üst düzey yöneticinin primlerine sınırlama getirmek manşetleri kaplarken arka sayfada artan vergilerle boğuşmak zorunda kalan milyonlarca insanın haberlerini okuyamayacağız.


Yaşadığımız bu kriz tarihe “Türkleri Teğet Geçti” başlığı ile geçecek gibi. Tıpkı bir zamanlar Çernobil’deki patlama sonucu oluşan radyasyon yüklü bulutların Ukrayna’nın tüm çevresini etkilediği halde Türkiye’yi etkilemeden teğet geçmiş olması gibi (!)

Daha büyük bir çelişki ise globalizmin beşiği olan ABD’nin sosyalist ya da devletçi söylemlerle sarsılıyor olması. Özel kurumların devletleştirilmesi, devletin hisse koyarak özel şirketleri ayakta tutmaya çalışması. Konu o denli derinleşti ki önemli haber dergileri “Sosyalizme geri dönüş mü?” türünde başlıklar atmaya, kapaklar yapmaya başladı.

Oysa geriye doğru bir gidiş filan söz konusu değil. İçinde bulunduğumuz bu dönemde globalizm ikinci evresine geçiyor. Olgunlaşma evresi. İlk evrede globalizm her ne pahasına olursa olsun fethedilmesi gereken kaleleri fethetti. Ulus devletleri. Bu işi yaparken de ne kaybedeceği kaynakların hesabını yaptı ne de savaştığı topraklar üzerinde oluşturacağı sosyal ve ekonomik tahribatı. Amaç her ne pahasına olursa olsun kalelerin yıkılmasıydı.

Bugün bu aşama tamamlanmıştır. Bundan sonra artık globalizm tartışmasını yaşamayacağız. Globalizm nefes alıp verdiğimiz hava gibi iliklerimize kadar işlemiş durumdadır. Kimisi, yen ile borçlanıp üç ayda borcunun iki katına çıkmasının şaşkınlığını yaşarken tanımış oldu globalizmi kimisi ise düne kadar tıkır tıkır ithal et, işle, ihraç et döngüsünün bozulması sayesinde.

Bundan sonra hepimiz ayakta kalma mücadelesi içine giriyoruz. Bunu yaparken de elimizden geldiğince bizim olmayan bu savaşın bedelini ödeyeceğiz. Vergi ile, yaşam standardımızın düşmesi ile, işimizi kaybetmekle, ailevi ya da toplumsal facialara tanıklıkla.

Hal böyle olunca devreye bir ağrı kesicinin girmesi gerekiyor. Çünkü bir şeyler üretebilen her kaynak için geçerli olan altın kural onun ölmeden üretmeye devam etmesini sağlamaktır. Ne yazık ki ölmeyeceğiz. Yarı aç yarı tok yaşamaya devam edeceğiz. İşte bu süreçte ağrılarımızı hissetmememizi sağlayacak bir ilaca gereksinimimiz var.

Devlet yönetimlerinin biraz daha sosyalleşmesi, sosyal devletmiş gibi davranması işte bu aşamada gereksinim duyulan ağrı kesicidir. ABD’de birkaç yüz tane üst düzey yöneticinin primlerine sınırlama getirmek manşetleri kaplarken arka sayfada artan vergilerle boğuşmak zorunda kalan milyonlarca insanın haberlerini okuyamayacağız.

Bu dönüşüm sanal dünyayı da bir şekilde etkileyecektir. Umut kaynağı olma özelliğini sürdürmesi açısından gelecek dönemde müthiş buluşlarla zirveye çıkan yeni yetmelerin haberlerini duymaya başlarsak şaşırmayalım.

Öte yandan bu günler için gerekli olan önemli bir sosyal altyapı da bugün internet üzerinde çoktan kurulmuş durumdadır: Sosyal İletişim Ağları. Yukarıda kısaca özetlediğim kara tablodan kaçanlar soluğu biraz da bu sosyal ağlara sığınarak alacaklar. Komplo teorisyenliği yapmak gerekirse belki de bu Web 2.0, Sosyal Ağ gibi olgulara birkaç yıl öncesinden itibaren yatırım yapılmaya başlanmış olması oyunun bir parçası olarak yorumlanabilir.

Yanlışlanabilirlik ilkesini elden bırakmayacaksak bu teorileri kulak arkası edeceğiz ve “mevcut koşullarda faydalı olabileceği düşünüldüğünden ele alındı” diye yorumlayacağız.

Bakış açısı ne olursa olsun gelecek yılların sosyal devlet olgusunu destekleyecek önemli bir olgu olarak sosyal iletişim ağları gelişmiş batılı ülkelerde popülaritesini yükseltecektir. Krizi teğer geçmiş bir ülke olarak bizim bundan istifade etmemiz düşünülebilir mi? Yoksa bizim payımıza tebaa kültürü çerçevesinde yapılan eylemler mi düşecek? Beyaz eşya yardımları, kaçak yapılaşma, kira yardımları gibi.

Bu durumda ülkemizden çıkacak mucitler her ne kadar kendi toplumuna bir fayda sağlayamayacak olsa da teknolojinin globalleşmiş olmasının getirdiği imkandan istifade edebilir; batılı gelişmiş ülkelerin krizden bunalmış halklarının gazını alacak teknolojiler üretebilir.

Bir de unutmadan; “teğet” kelimesini, bizzat yazmış olduğu geometri kitabında Atatürk’ün bulmuş olduğunu bilseydi Başbakanımız bu kelimeyi bu kadar popüler yapar mıydı bilinmez. Belki de onun yerine “Kriz bizim muhit-i dairemizden geçti” ya da “Kriz bizim çember mümasımızdan geçti” derdi.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 13 03 2009

42 SEKSTİLYON


Bir terabyte’lık bilgi hazinesi içinde dünyayı kurtaracak bilgiler de yer alabilir; film, müzik ve dijital makinelerle çekilmiş fotoğraflar da.



- Douglas Adams’ın Anısına

Amerikalı dilbilimci Mark Liberman, bugüne dek yeryüzündeki tüm insanların konuşmaları kayıt edilseydi, bu kayıtın ne kadarlık bir diske sığabileceğini hesaplamış. Yeni standardlar sağolsun bu tür devasa hacimdeki bilgileri ifade etmek için artık düzinelerce rakam kullanmaya gerek yok. Örneğin Liberman’ın hesabının sonucu 42 !..

Bu 42 bana Douglas Adams’ı anımsattı. Otostopçunun Galaksi Rehberi isimli bilim kurgu klasiği romanında yaşamın, evrenin ve herşeyin anlamının cevabı olarak Deep Tought (Derin Düşünce) adlı bilgisayar 42 diyor ve daha sonra ilgili sorunun ne olacağını ancak kendisinin imal edeceği kendisinden daha yüksek kapasitede bir başka bilgisayarın (bu bizim dünya gezegenidir) hesaplayabileceğini belirtiyordu (biraz konu dışında olacak ama Karl Marx’ın Londra’daki mezarını ziyarete giderseniz, mezarlıktaki yol ayrımının beş metre gerisinde soldaki minik mezarlardan birinin Douglas Adams’a ait olduğunu görebilirsiniz).

Dünyadaki insanların tüm konuşmaları ve 42. Doğal olarak bu 42’nin yanına bir birim getirmek gerekiyor. Örneğin 42 dakika desek sanırım buna kimse inanmaz. Ama ya 42 zettabyte dersek? Doğal olarak aklınıza bu zettabyte da nedir diye bir soru gelecektir.

Byte ile biten bu birimleri bilgisayarınıza sabit disk ya da dondurma çubuğu büyüklüğünde flash bellek alırken etiketlerin üstünde görüyorsunuzdur. Ya da bilgisayarınızın belleğinin kapasitesini ifade ederken. 2 Gigabyte bellek, 500 megabyte sabit disk, 4 Gigabyte flash bellek vb gibi.

Zettabyte da bu kapasite merhalelerinden birisi. Temel sıralama şöyle gidiyor. Byte – kilobyte – megabyte – gigabyte – terabyte – petabyte – exabyte – zettabyte – yottabyte.

Her bir adımdan diğerine geçmek için bin ile çarpmanız gerekir. Yani bin tane byte bir kilobyte’tır. Ya da bin gigabyte bir terabyte’tır. Bilgisayar sistemlerinde bu değer tam bin değil, onun yerine bin 24’tür. O da bilgisayar sistemlerinin onluk değil ikilik düzeneği temel almış olduklarından. Bu çerçevede bir kilobyte aslında 1024 byte iken bir megabyte da 1024x1024 byte’tır.

Ancak ünlü “metre”nin standard olarak kabul edilmesini sağlayan Uluslararası Birimler Sistemi’nin onluk düzenine göre sondaki 24ler atılarak hesap kolaylaştırılmış durumda. (yine konu dışı olacak ama bugün dünya üzerinde resmi olarak metrik sistemi kabul etmeyen sadece üç ülke kaldığını biliyor musunuz? Bunlar Liberya, Burma adıyla bildiğimiz Myanmar veee ABD).

O halde belki de benim gibi siz de bilgisayarınızın yanında duran bir terabyte’lık diskin kaç byte’tan oluştuğunu hesaplayabilirsiniz. Cevap; 1 trilyon byte. Yani birin yanına 12 tane sıfır yazarak ulaşılacak sayı. Bu formüle göre zettabyte’ı hesaplamak isterseniz birin yanına 21 tane sıfır yazmanız gerekir. Bu sayı nasıl okunur diye merak ediyorsanız bunun cevabı da var: Sekstilyon!

42 sekstilyon ne anlama geliyor? Biraz akıl yürütelim. Bir dakikalık bir ses kaydı kabaca 1 megabyte’lık yer teşkil etse bu 42 peta (on üzeri 15) dakikalık bir süreye tekabül eder. Bir yılda bulunan dakika sayısını (525 bin 600) kabaca beşyüz bin olarak kabul edersek 42 peta dakika 84 giga (on üzeri 9) yıl eder.

Yani dünya üzerinde şimdiye dek yapılmış tüm konuşmaları bir kişi yapsaydı bu kişinin hiç durmadan 84 milyar yıl konuşması gerekirdi.

Petalar, zetalar, yottalar yakın gelecekte gündelik hayatımızın bir parçası olacak. Tıpkı bugün megaların, gigaların, teraların olduğu gibi. Öte yandan bu durum verim ve kalite konularını da yeniden gündeme getirecek. Çünkü bir terabyte’lık bilgi hazinesi içinde dünyayı kurtaracak bilgiler de yer alabilir; film, müzik ve dijital makinelerle çekilmiş fotoğraflar da.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 06 03 2009

YEMEKLİK BİLGİ TOPLUMU


Bilgi toplumu öncelikle bireylerin, kurumların ve toplumların bilgi üretmede kullanacakları veri kaynaklarını tespit etmesini, bunları belli bir nedenle analiz etme motivasyonlarına sahip olmalarını, bu analiz sonucunda üretecekleri bilgileri de gündelik yaşamlarına uygulayabilmelerini (bu çerçevede karara alıp harekete geçebilmelerini) gerektirir.


İçinde yaşadığımız devir bilgi çağı değil de yemek çağı olsaydı, bunu algılamamız nasıl olurdu? Çok güzel yemek yiyebilmek, müthiş lezzetlerin nerede olduğunu aramak, bulmak ve o lezzetleri tadabilmek için ne gerekiyorsa yapmak... Sanırım pek azımız bu çağı “müthiş lezzette yemekler yapmak” olarak tanımlardı.

Bugün bilgi çağındaki toplumsal duruşumuz aynen böyle. Bize keyif verecek bilgiler neredeyse sürekli onu arıyoruz. Bu arayışımız sırasında bayağı bir tuzağa düşüyor, kazık yiyoruz. Ancak yine de bundan akıllanmıyor ve bilgi üretmek yerine bilgi aramaya devam ediyoruz.

Borsada yatırımı olanların çok azı analiz bilgilerini değerlendirerek bu yatırımlarını yapar. Ancak çok daha büyük bir çoğunluğu “el altından” bir bilgi kırıntısının peşinde koşar. At yarışlarında buna “tüyo” denir. Bir türlü anlam veremem; bu tüyolar doğruysa neden birileri o bilgiyi kendine saklayıp cebindeki parayla o ata oynamak yerine o bilgiyi sağa sola yaymayı kendilerine bir iş edinmiştir?

Bilgi çağı dendiğinde aklımıza ilk gelen şey kendimize keyif ya da çıkar sağlamada faydası olacak bilgileri edinmek ve başkalarını ekarte edip bu bilgilerden istifade etmektir. Oysa ıskaladığımız nokta bu amaca hizmet edecek bilgilerin mümkün olduğunca kişinin (kurumun, toplumun) kendisi tarafından üretilmesi gereğidir. Bilgi toplumu derken bilgiyi harekete geçirme eylemleri kadar o bilgiyi üretme süreçlerine de işaret edilmekte ve daha ziyade bilgiyi eyleme dönüştürme süreci çoğunlukla o bilgiyi üreten mekanizmaya yakıştırılmaktadır.

Elbette ki bilgiyi eyleme dönüştürmek sadece o bilgiyi üretenin tekelinde olan bir şey değildir. En azından çoğu zaman. Ancak üretilmiş olan bilgi entellektüel bir mülkiyet hakkı oluşturuyorsa, o bilgiyi kullanmak doğal olarak onu üretene aittir.

Kendimizi sınırlayıp da konuya zaten üretilmiş bilgiler açısından baktığımızda ortada taş üstüne taş koyacak güvenilir bir bilgi kalmamaktadır; keyfimize ya da cebimize hizmet edecek. Oysa bilgi “varken yok olmaz, yokken var olmaz”. Bilgi hep oradadır. Maharet sadece onun şeklini değiştirip, kullanılabilir hale getirmektir.

Örneğin bizim gibi uçan kuşa borcu olan bir toplum için üzerinde şiddetle durulması ve bir çözüm üretilmesi gereken en kritik konulardan bir tanesi de her türlü kaynağın verimli kullanılmasıdır. Kaynakları verimli kullanmak, kaynağın kullanım sürecini analiz edip, bu süreçle ilgili veriler toplayıp bu verilerden yola çıkarak anlamlı bilgiler üretmekten ve bu bilgiler çerçevesinde kararlar vermekten geçer.

Haftanın yedi günü, günde oniki saat mesai yapan bir perakende satış mağazasında çalışan beş kişinin bu sürenin yüzde seksenini müşteri beklemekle geçirmesi de raflara hangi maldan ne kadar koymayı hesaplamak da hep anlamsız gelen bu bilgi kırıntılarının, verilerin toplanmasından, onların analiz edilmesinden geçmektedir. Otomotiv sektörünün, daha krizin “k”si gündeme geldiğinde acilen stok ve mesai tedbirlerine başvurması, optimal kaynak kullanımına güzel bir örnektir.

Verileri değerlendirme süreci illa ki bu tür ticari kaygıları içeren süreçlerle ilgili değildir. Yaşamımızın her anında birey olarak da kurum ya da toplum olarak da çevremizdeki veri kaynaklarını tespit edebilmeli ve bu verileri değerlendirmesini bilmeliyiz.

Bilgi toplumu öncelikle bireylerin, kurumların ve toplumların bilgi üretmede kullanacakları veri kaynaklarını tespit etmesini, bunları belli bir nedenle analiz etme motivasyonlarına sahip olmalarını, bu analiz sonucunda üretecekleri bilgileri de gündelik yaşamlarına uygulayabilmelerini (bu çerçevede karara alıp harekete geçebilmelerini) gerektirir.

Bir de bu süreci parası neyse ödeyerek edinenler var. Kestirmeden gidip zaman kazanmak amacıyla tercih edilen bu yol aslında temelde ana amaçtan sapmamayı ve yeterli maddi imkana sahip olmayı gerektirir. Oysa Türkiye dahil pek çok ülke bu gerekliliği göz ardı etmekte. Bugün milyarlarca dolar borcumuzun olması aslında bunun önemli bir göstergesidir. (Bu hatalı mentalitenin sağlaması “Çevremde bilgi üretecek bir kaynak göremiyorum” dargörüşlülüğüdür).

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 27 02 2009

AMELE INTERNET


Bilmiyoruz ya her türlü kötülüğü yıkalım üstüne. Bu belki de kendimizdeki bireysel ya da toplumsal noksanlıklardan da kurtulma mazeretidir. Öyle ya alt kattaki komşumuzu tanımıyoruz ama asosyaller Facebook’ta. Oh, böylece komşumu tanımadığım için kimse bana asosyal diyemez.


Geçtiğimiz günlerde bir TV programına katılan Şahan Gökbakar (nam-ı diğer Recep İvedik) Facebook, Myspace gibi web sitelerinin ameleyle dolu olduğunu söylemiş. Gökbakar şöyle diyor: “Bu siteler niye bu kadar popüler, abazanlıktan! Ne diyeyim yani... Hepsi de antisosyal abazanlar işte.” Ve ekliyor “Bir de hakikaten bu siteler amele kaynıyor.”

Açıkçası kafam biraz karıştı. Acaba böyle diyerek Şahan Gökbakar kendi filmlerini de dolaylı yoldan eleştirmiş olmuyor mu? Şöyle ki madem internetteki facebook gibi myspace gibi sosyal iletişim ağları, bünyesine dahil olan kişilerin abazanlıklarından ya da ameleliklerinden dolayı eleştiriliyor; o halde aynı familyadan bir tipin başından geçen maceraların anlatıldığı Recep İvedik filmleri de eleştirilmeli. Hatta şöyle denmeli: “Recep İvedik-2 mi? Bırak ya abazan, amele filmi”.

Gökbakan’ın filmi Türkiye’nin en çok seyredilen filmi olabiliyorsa acaba bu Türkiye’nin de amelelerle, abazanlarla dolu olduğunun bir göstergesi mi? Eğer böyleyse tıpkı facebook’u, myspace’i terk etmek gibi Türkiye’yi de mi terk edeceğiz?

Ayrıca merak ediyorum Facebook’ta kaç üye var ve bunun kaçı amele? Bu konuda Gökbakan’ın elinde ne tür bir bilgi var ki böyle bir yorumda bulunuyor?

Belli ki bu tür açıklamaların doğruluk değeri ya da realite ile olan yakınlığı pek de önem arz eden hususlar değil. Önemli olan manşet olacak bir şey söyleyebilmek. O arada eğer birisine yargısız infaz mı yapılıyor ya da bir özdeğerin bireylerin ya da toplumun üstündeki önemi mi zaafiyete uğratılıyor, bu etkileri dikkate almak sanki başkalarının görevi. Toplum olarak “Ben kendi amacıma uyan şeyleri yapayım, bunun yan etkilerini bertaraf etmek başkasının görevi olsun” yaklaşımı o denli içimize işlemiş durumda ki artık ne böyle yaptığımızın farkındayız ne de bunun hatalı bir şey olduğunun bilincindeyiz.

Yeter ki Recep İvedik’in ikinci macerası ilkinden de daha çok kişinin dikkatini çeksin. O sırada internete çamur mu atılmış, gündelik hayatımızın içine mi edilmiş bu başkalarının sorunu sanki.

Peki ertesi gün internetten olumsuz etkilenip de bir suç işleyenle karşılaştığımızda suçu yine amele internete mi yükleyeceğiz? Çünkü zihinlerde bunun alt yapısı Gökbakar mentalitesinin yaptığı türden talihsiz açıklamalarla temin edilmiş oldu bir kere. “Nedir ne değildir diye araştırıp öğrenme konusundaki özürümüz” de bunun üstüne güçlendirici bir katman oluşturmuş. Bundan sonra atış serbest.

Yarın çıksın birisi işlediği suçun nedeni olarak facebook’taki ameleleri göstersin. Kim ne diyebilir? Hadi şimdiden oturup yarın işleyeceğimiz suçlarla ilgili sanal altyapılarımızı oluşturalım. Internette bu amaçla gezelim. Canımızı sıkan bir şey ile karşılaştığımızda bunu bir kenara not edelim. Ondan sonra da mazeret olarak gösterelim.

Internet dünyası gerçekten sokaktaki yaşamdan bu denli farklı mı? Her iki dünyada da zaman geçirenlerin bunu kendi deneyimleri çerçevesinde derinlemesine irdelemeleri gerekir. Facebook asosyallerin yurduymuş. Peki sizin yaşadığınız sokakta, apartmanda asosyal yok mu? İçimizden kaç kişi alt katta oturan komşusunu tanıyor? Bu toplumsal asosyallik değil mi?

Fark nerede? Fark onun artık kanıksanmışlığında. Bir de sanal dünyanın henüz öğrenilememiş olmasında. Bilmiyoruz ya her türlü kötülüğü yıkalım üstüne. Bu belki de kendimizdeki bireysel ya da toplumsal noksanlıklardan da kurtulma mazeretidir. Öyle ya alt kattaki komşumuzu tanımıyoruz ama asosyaller Facebook’ta. Oh, böylece komşumu tanımadığım için kimse bana asosyal diyemez.

Hırsızlar internette insanların banka hesaplarına erişim şifrelerini ele geçirip paralarını çalmakta. Oh ne güzel böylece bindiği taksiyi gasp eden adamın hırsızlığı göz ardı edilebilir.

İster gerçek ister dijital olsun yaşamın bu denli karmaşık, kompleks bir hal aldığı 21. yüzyılda herhangi birinin çıkıp edeceği iki çift lafın görünen amacından başka hiçbir olumlu ya da olumsuz etkisinin olmayacağını düşünmek ya da bu etkileri göz ardı etmek ne büyük çelişki.


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 20 02 2009

Çarşamba, Şubat 18, 2009

1 DOLARLIK YAZILIMLAR


Geliştirdiğiniz yazılımı Apple’ın web sitesine yükleyin ve iPhone fanatiklerinin sizin yazılımınızı beğenip satın almasını bekleyin. Eğer yazılımınız yeterince popüler olursa siz de zengin oldunuz demektir.


Geçtiğimiz yıllarda pankreas kanserine yakalandığından dolayı sağlık sorunları yaşayan Apple’in kurucusu Steve Jobs’un bu yılın başında yapılan mecburi bir açıklama çerçevesinde yılın ortasına kadar Apple’daki başkanlık görevini yerine getiremeyeceğini öğrendik. Açıklama yapılmasının nedeni son bir kaç aydır fotoğraflara yansıyan zayıflaması.

Apple önce Machintosh bilgisayarları ile bilişimde bir devrim yarattı. Sonra da bunu iPod ve iPhone izledi. Cihazların temel özelliklerinin başında kullanımlarının kolay, tasarımlarının çekici olması geliyor.

iPod cihazları dijital müzik dinleme olgusuna yepyeni bir açılım getirmekle kalmadı, son dönemde üretilen iPhone versiyonu ile müzik dinleme imkanı ile cep telefonu imkanı tek bir cihazda birleştirilmiş oldu. Apple’ın diğer ürünlerinde olduğu gibi bu kategoride de sunduğu ürün; türünün tek örneği değil. Ancak daha önce olduğu gibi iPhone’da da dünya standardını Apple belirleyecek gibi.

iPhone cihazlarının sunduğu bir başka özellikle de oldukça geniş ve dokunmatik bir ekran imkanı. Bu imkan aynı zamanda yepyeni bir endüstrinin de doğmasında kendi üstüne düşen görevi yerine getiriyor.

Bilindiği üzere iPod cihazlarıyla birlikte Apple’ın verdiği bir hizmet de internet üzerinden ücret ödeyerek müzik indirme imkanı idi. iTunes yazılımı sayesinde şarkı başına bir dolar ödeyerek dilediğiniz müziği cihazınıza indirebilmektesiniz.

Şimdi buna yeni bir imkan daha eklenmekte. Çoğunlukla bir dolara satılan ve iPhone’larda çalışmak üzere geliştirilmiş olan yazılımlar. Bu yazılımları dileyen herkes geliştirebiliyor. Herhangi bir pazarlama maliyeti yok. Sadece geliştirdiğiniz yazılımı Apple’ın web sitesine yükleyin ve iPhone fanatiklerinin sizin yazılımınızı beğenip satın almasını bekleyin. Eğer yazılımınız yeterince popüler olursa siz de zengin oldunuz demektir.

Internet teknolojilerinin getirmiş olduğu bu imkanlar iPhone gibi yeni ürünler ortaya çıktıkça daha geniş bir kitlenin bundan istifade etmesini olanaklı kılıyor. Eskiden geliştirilmiş olan bir yazılımın kitlelere ulaştırılması oldukça zahmetli bir işti. Internetle birlikte bu süreç giderek basitleşmeye ve ucuzlamaya başladı. Diskette ya da CD’de satılan yazılımlar internetten indirilebilir hale geldi. Bu sayede gereksinim duyulan bir yazılımı satın almak için bir mağazaya gitme zorunluluğu ortadan kalktı. iPhone ile birlikte bu sürece yeni bir açılım geliyor.

Dünyada binlerce, milyonlarca iPhone fanatiği var. Ve bu fanatikler kendilerine zevkli ya da faydalı gelecek bir yazılımı basitçe internet üzerinden bir dolara satın alıp kendi cihazlarına indirmek için oradalar.

Bu yazılımların çok karmaşık işleri yapması gerekmiyor. Bulunduğumuz ülke ya da şehire özgü uygulamalar olabileceği gibi (örneğin bulunduğunuz yere en yakın pizzacılar nelerdir) tüm dünyaya hitap edecek basit oyun programları da bu kategoride dikkate alınabilecek yazılımlar.

Eğer bir yazılımcıysanız ya da bu konuda kendinizi geliştirme sürecindeyseniz aslında sahip olmanız gereken tek şey kendinize çekici gelen bir yazılım konusu bulmaktır. Bunu yapmak için de basit düşünmeli ve basit başlamalısınız. Pek çok kişi kendi yakın çevresine bakarak tespit ettiği bir eksikliği ya da popülerliği bir yazılım haline getirmeyi tercih ediyor.

Örneğin eski ABD başkanı “W”nun başına ayakkabı fırlatma olayının üzerinden yirmi dört saat geçmeden olayın basit bir oyun haline getirilmiş versiyonu internette web sitelerinde yayınlanmaya başladı. Ancak bizim başbakanımızın Davos’ta yaptığı çıkışın ardından hiç kimsenin aklına bu temayı işleyen bir şey geliştirmek gelmedi.

Bu biraz da soluk alıp verdiğimiz hayatın kalitesiyle ilgili bir şey. Ülkemizdeki kültür bizi sürekli sadece bir sonraki adımına konsantre olmuş kör insanlar haline getiriyor. Zihnimizi dolduracak bir temiz havadan o kadar yoksun yaşıyoruz ki zamanımızı çoğunlukla kirlilikleri dinlemekle, izlemekle ya da onlar hakkında konuşmakla geçiriyoruz. Sürekli eleştiriyoruz ama yaratıcı hiçbir şey yapmıyoruz.

Internet gibi imkanlar arkasına saklandığımız yapay sebepleri teker teker ortadan kaldırıyor. Geriye tek bir şey kalıyor. Yapabilecek kadar yaratıcı bir zekaya, motivasyona, çalışma azmine sahip olmak. Bunlar da ne yazık ki suçu kendimizin dışındaki kaynaklara atarak kurtulabileceğimiz özellikler değil. Hayatımız bu kadar kalitesizse aslında bunun temel müsebbibi kendimiziz.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 13 02 2009

MÜZİK DÜKKANLARINININ ATMOSFERİ


Acaba ilk radikal müzik dükkanını kim açacak? Öyle bir dükkan ki içinde fiziksel olarak hiçbir müzik cd’si ya da film dvd’si bulunmuyor...


Avrupa’da yaşamın canlılığının sokaklara taşması ne kadar doğalsa bilim kurgu yazınının önde gelen isimlerinden olan Ray Bradbury’nin Son Yaya adlı öyküsünde de belirttiği üzere ABD’de sokakların insansızlaşması o kadar doğal. (Biz bunu Hollywood komedilerinde yandaki komşuya bile araba ile gidilmesinden biliyoruz).

Yaşamın dijitalleşmesi sağolsun son yayaya son müşteriyi de ekleyecek. Dükkanlara girip alışveriş yapan son müşteri. Perakendecilik giderek artan bir şekilde internete taşınıyor çünkü.

İlk şoku birkaç ay önce gittiğim Londra’da yaşadım. Marble Arch – Tottenham Court Road – Picadilly Circus üçgenindeki müzik dükkanlarını ya kapanmış ya da isim değiştirmiş olarak buldum (kalanların hepsinin adı Zavvi olmuş). Açık olanlardan içeri girdim, içinde biraz gezindim ancak ne bir şey arama motivasyonum vardı ne de dükkanların beni bir şey almaya motive edecek bir yanları.

Yeni bir müzik CD’si ya da DVD filmi mi? Neden rafların arasında bocalayıp durayım ki; internette yapacağım kısa bir araştırma dilediğim müzik albümünü ya da filmi indirmem için yeterli.

Peki yeni bir kitap? Evet kitapların internet üzerinden dijital olarak sunulması süreci biraz daha yavaş ilerliyor. Bunun bir nedeni de bir kitabın dijitalleştirilmesi sürecinin bir müzik albümünün ya da filmin dijitalleştirilmesi kadar kolay olmaması. Basitçe tüm sayfaların taranması gerekir (eğer editörden ya da başka bir kaynaktan kitabın dijital hali hazır olarak elde edilmemişse).

Gerçi Çin ve Rus kaynaklı web siteleri kitap işine de el atmış durumda ancak emeğe değmiş olması için daha ziyade popüler kitaplar dijitalleştirilmekte. Öte yandan Amazon.com gibi siteler yakın gelecekte kitap olgusunun dijitalleşmesini de tam manasıyla sağlayacak gibiler. Daha şimdiden bazı yayınevlerini baskı altında tutmaya başladılar bile.

Peki ABD’de durum nasıl? New York’taki en büyük iki müzik dükkanı olan Virgin Megastore’lar da markasını ve lokasyonlarını koruyor (Time Square ve Union Square’de). Ancak içleri yine bomboş. Girişte artık sizi devasa indirim reyonları karşılamıyor. Aranılan CD’lerin ancak belli bir kısmı raflarda. Evet veritabanında daha geniş bir kolleksiyon sunulmakta ancak dükkanda olmayan bir CD’nin getirilmesi birkaç iş gününü alacağından benim gibi sınırlı zamanı olanlar için bir işe yaramıyor.

Eskinin plak dükkanları olan bu zincirler yeni açılımlar yaparak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Örneğin oyun konsolları ve oyun CD’leri gibi, iPod gibi dijital müzik-çalarlar ve onlarla ilgili aksesuarlar gibi. Oysa görünen o ki hiçbiri müzik albümleri satışının yerini tutamayacak.

Acaba ilk radikal müzik dükkanını kim açacak? Gördüğüm kadarıyla henüz dünya üzerinde böyle bir dükkan açılmadı. En azından bu denli popüler olacak şekilde. Öyle bir dükkan ki içinde fiziksel olarak hiçbir müzik cd’si ya da film dvd’si bulunmuyor...

Müşteriler dijital cihazlarıyla “olay yerine” geliyorlar ve dükkanın bilgisayarlarından yaptıkları araştırmalar sonucunda almak istedikleri müzik albümünü, filmi ya da oyunu buluyorlar. Buldukları ürünü kredi kartı ya da nakit vererek (önlerindeki bilgisayar her iki ödeme türünü de kabul ediyor) satın alıyorlar ve satın aldıkları dijital nesne müşterinin yanında getirdiği dijital cihazı dükkanın bilgisayarına bağlamak kaydıyla müşterinin cihazına dijital olarak indiriliyor.

Diyeceksiniz ki bunun internetten satın almadan ne farkı var? Alınan hizmet açısından bir fark yok. Bugün iTunes gibi web sitelerine gidip benzer bir satın alma işini evinizdeki bilgisayar vasıtasıyla da yapabilirsiniz.

Oysa fark müzik dükkanlarının yaratmış olduğu o atmosferde. Müzik dükkanları henüz o atmosferin katma değerli bir hizmet olduğunun farkında değil. Internette bir dolara satılan bir şarkıyı aynı ücrete böyle bir atmosferde satın almayı hangi müziksever istemez?

Perakendecilerin son kalesi de müzik dükkanlarında yaratmış oldukları bu atmosfer. Bunu kaybetmeleri konusunda kendi ileri görüşsüzlükleri dışında onları zorlayacak bir rakip yok. Gördüğüm kadarıyla onlar da bu vizyonsuzluğun kurbanı olacak. Time Square’deki Virgin dükkanını, örneğin, bir kaç ay sonra kapatma kararı almışlar.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 06 02 2009

INTERNETE DÜŞMEK


Üç tane düşmüş kendi düşmüşlüklerini unutmak ve unutturmak için bugün internete zehirlerini şırınga ediyor. Geriye kalanlarımız ise bu konuda bir şey yapmakla sorumlu olduğumuzu bile düşünemiyor.


Eskiden İstanbul’daki hayat kadınlarının en son durağı köprü altı olurmuş. Köprü altına düşmek diye bir ifade kullanılırdı. Bugün zaman zaman buna benzer bir ifade internet için kullanılıyor.

Internetin kalitesizliğini, inanılırlılığı olmadığını göstermek üzere “internete düşmek”ten bahsediliyor. Bir bilgi internete düşmüşse onun doğruluğundan ya da orijinalliğinden şüphelenmek gerek yani.

Bir yandan baktığımızda internet “çağımızın rönesansı” olarak en büyük kaynak ya da fırsat şeklinde lanse edilirken diğer yanda “internete düşmek”ten korkanlar, çekinenlerin bakış açısı ve bu açının yönlendirdiği insanlar.

Internete acaba neden düşülüyor? Biraz irdelemekte fayda var. Bu olguyu irdelediğimizde aslında internetle ilgisi olmayan pek çok olgu için de benzer bir yaklaşım ve değersizleştirme metodunun geçerli olduğunu da tespit edersek, şaşırmayın!

Yeni bir olgu ortaya çıktığında bir kısmımız öncelikle yapılan şey herhangi bir donanıma, bilgi birikimine sahip olmadan ve herhangi bir temel eğitim alma gereği duymadan bodoslama “nedir bu zamazingo?” diye ona saldırıyoruz.

Bu cesaret iyi bir şey. Yüzyıllarca bayağı bir işimize yaramış. Ama oyun alanı kas değil de kafa çalıştıracak şeyler olduğunda bu herşeyi bilen, herşeyden anlayan, söz dinleme gereksinimi olmadığına inanan zihniyet sonuçta verimsizlik durağında otobüsten atılmak zorunda kalmış; kalıyor.

O verimsizlik durağına nasıl mı ulaşıyor? Çok basit. Öğrenmeyi kişisel deneme yanılma yöntemine indirgemiş olan yaklaşım modeli sonucunda ne kadar öğreniyor ve ne kadar performans gösteriyorsa, çokbilmişliği ve kibiri sağolsun üst sınır budur diyerek racon kesiyor ve orada duruyor.

Orada durmakla da kalmıyor; nüfuz alanındaki herkesin de en çok o seviyeye dek gelmesini sağlıyor ve ondan öte bir dünyanın olduğunu ne kabul ediyor, ne de başkalarının çıtayı oralara dek götürmesine izin veriyor. (Siyasette bu duruma zaman zaman “köylülük” deniyor)

Bu öncülerin açtığı yolda geri kalanlarımız lay lay lom yaparak geliyor, hazıra konuyoruz. Bizim için dünya çok kolaydır. Bizden önce giden akıncılar nereye dek gidileceğini bizim için belirlemiştir. Sorgulamayız, ayıp olur. Merak etmeyiz; kafa patlatmak gerekir. Sadece tüketmeye geliriz; tüketiriz. Ta ki tüketilecek bir şey kalmayıncaya kadar.

Internet de bu ikilinin yaklaşımına maruz kaldı ve kalmaya devam ediyor. Bugün internet dediğinizde aklımıza gündelik hayatınızda faydalı bir işe yarayan herhangi bir olayı ya da olguyu yanına getirip iliştirebiliyor musunuz? İstisnai bazı durumlar dışında hayır.

Onun yerine akla ilk gelen imaj nedir? İşte internete düşmek ifadesi buna en güzel cevap. “Internetten mi okudun; sakın inanma!”.

Internette bulunan tüm bilgiler doğru mu? Hayır. Peki bunun sebebi neden o yanlış bilgileri internete koyarak kendini bir şey sananlarda değil de internette?

Her gün size de en az bir düzine eposta geliyordur. Zaman zaman bir firmayı ya da bir ürünü kötüleyen zaman zaman da ölmek üzere olan bir hasta için kan bağışı isteyen.

Nasıl bir tepki veriyorsunuz? Aman vicdanım rahat etsin diye derhal tüm arkadaşlarınıza yönlendiriyor musunuz o epostaları? Sonra da ukalanın birisi o epostanın içindeki bilgilerin yanlış ya da eski olduğunu bildiren bir cevap gönderi; bozulursunuz.

Eposta sisteminden istifade etmenin onca yolu varken buna benzer şekilde kullanılması verimsizliğin ötesinde giderek o sistemin faydalı olma olasılığını da zihinlerde sıfırlamakta. Böylece yarın gerçekten acil kana gereksinim duyan bir eposta aldığınızda ona da kayıtsız kalacaksınız.

Üç tane düşmüş kendi düşmüşlüklerini unutmak ve unutturmak için bugün internete zehirlerini şırınga ediyor. Geriye kalanlarımız ise bu konuda bir şey yapmakla sorumlu olduğumuzu bile düşünemiyor.

Şimdi internet yerine şu olguları düşünün ve karar verin onların da başına gelen aynı şey değil mi? Demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet...

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 30 01 2009

YOLA ÇIKMA ZAMANI


Bilgi tabanlı ve dijital altyapılarla desteklenen bir toplumsal yaşam ve kültür; yeniliklerin her zamankinden çok daha hızlı bir şekilde yapılmasının da sözünü veriyor. Bunun da temelinde yeniliği icat edenin her yerden gelebilme imkanının sağlanmış olması yatmaktadır.


Obama’nın başkan olması global anlamda pek çok şeyin değişmesini de beraberinde getirecek. Bir açıdan bakıldığında değişen hiçbir şey olmayacakken bir başka açıdan bakıldığında çok dramatik değişikliklerin kapının hemen dışında beklemekte olduğunu düşünmek hiç de yersiz olmayacaktır. Zaten Obama’nın başkanlık kampanyası boyunca temel aldığı kavram “Değişim” idi.

Global teknoloji sektörü son sekiz senedir, 90lı yıllarda ne ekebildiyse onları biçti. Biçerken de bir yandan pek çok engelle karşılaştı diğer yanda ise akıllara durgunluk veren yenilikleri yapmaya, icat etmeye fırsat bulamadı.

Bu sekiz yıllık duraklama devri Silikon Vadisi merkezli teknoloji dünyasını çok ciddi anlamda bir tembelliğe ve motivasyon kaybına sürükledi. Şimdi bu ruh halinden sıyrılıp yeni bir atılım yapma zamanı.

Ancak bu nasıl olacak? Web 2.0 olarak ortaya atılan ve kabaca içeriğin kullanıcı tarafından oluşturulduğu teknoloji fraksiyonu, ciddi anlamda bir başarı hikayesi yaratamadan tarihteki yerini almak üzere. Açıkçası bu pek de şaşırılacak bir durum değil. Çünkü Web 2.0 teknolojik bir icattan ziyade sosyal bir olgu idi.

Bu türden bir sosyal patlamanın yaşanması ise aslında sokaktaki hayatın bireyler üzerinde oluşturduğu ekstra baskının dışa vurumu olarak yorumlanabilir. Bir tür etki-tepki süreci. 11 Eylül ile başlayan son viraj Eylül 2008’den itibaren tüm dünyayı saran ekonomik kriz ile tamamlanmıştır.

Sürecin tamamlanması “yeni bir şeyler söylemek zamanı” stratejisini uygulayacaklarını ilan edenleri destekleyenler tarafından tescillendi. Şimdi başta K.Amerika olmak üzere tüm dünya bu söylemin eyleme nasıl geçirileceğini bekliyor. 20 Ocak’tan itibaren, yani Obama resmen başkanlık koltuğuna oturduktan sonra, eylemin neler olacağını, nasıl olacağını da göreceğiz.

Bilgi tabanlı ve dijital altyapılarla desteklenen bir toplumsal yaşam ve kültür; yeniliklerin her zamankinden çok daha hızlı bir şekilde yapılmasının da sözünü veriyor. Bunun da temelinde yeniliği icat edenin her yerden gelebilme imkanının sağlanmış olması yatmaktadır.

Teknolojinin başlangıçtaki aristokratik yapısı artık çözülmekte. Internet, dijital altyapılar, bilginin ışık hızında dünyanın her noktasına ulaşabilmesi aradaki sınıf farkını ortadan kaldırıyor. Bugün bir sonraki müthiş icadın Amerika’dan gelme olasılığı kadar Türkiye’den çıkma olasılığı da var. Ya da başka herhangi bir ülkeden.

Bu çerçevede ülkemizde biraz da AB mevzuatından dolayı araştırma geliştirme faaliyetlerine her zamankinden daha fazla kaynak ayrılmakta. Geriye kalan tek şey mucitlerin ortaya çıkıp, bu maddi imkanlardan da istifade ederek buluşlarını dünya piyasasına çıkarabilmesidir.

Elbette ki bu o kadar kolay bir süreç değil. Ancak artık imkansız da değil. İcat etmek yerine dışarıdan satın alma süreci ancak görünen gelecekte yeterince maddi imkanı olanlar için bir çözüm olabilir. Ancak bizim gibi içeriye ve dışarıya borçlu ülkelerde böyle bir yolu tercih etmek hoşgörülemez. Bu tıpkı öndeki aracı geçmek için onun arkasında, aynı şeritte seyretmeye benzer.

Böyle bir durumda ya gerçek niyet öndeki aracı geçmek değildir (amacımız bu borçlardan kurtulup, tam bağımsız bir ülke olabilmek değildir) ya da içinde bulunduğumuz yanlışın bilincinde değilizdir (taşıma suyla değirmenin arzu ettiğimiz şekilde döneceğini sanmaktayızdır).

Mevcut koşullar ne olursa olsun silkinip, kendi yolumuzu çizmemiz gerekiyor. Gerek Türkiye’nin gerekse de dünyanın çözüm beklediği pek çok sorun var. Dijital teknoloji daha henüz emekleme çağında; yapılacak çok şey var. Tıb alanında katedilen müthiş yola rağmen kanser, kalp hastalıkları gibi konularda sorunu kökten çözüp atacak sonuçlara hala ulaşılamadı.

Bir açıdan bakıldığında ülkemizin belki de son otuz ya da elli yılında birikerek gelen sorunlarına elbette ki bir gecede çözüm bulmak mümkün değil. Ama yola bu gece çıkmazsak hangi gece çıkacağız? Hangi yoldan gideceğimiz bile gün gibi ortadayken...

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 23 01 2009

Çarşamba, Ocak 21, 2009

FİKRİ MÜLKİYET


Fikir aslında potansiyel bir eser olduğu için bir gizil değere sahiptir. Potansiyel değeri vardır yani. O değer ancak fikir eser formuna dönüşebilirse ortaya çıkar. Eser haline dönüşmediği sürece o haliyle kimsenin işine yaramaz.


Fikirlerin mülkiyeti olur mu? Ülkemizde telif haklarına verilen bir başka isim de fikri mülkiyet (hakları). Örneğin FikriMulkiyet.com sitesinde konuyla ilgili yapılan temel açıklamada şöyle deniyor: “Telif hakları, eserin meydana getirilmesiyle kendiliğinden doğar”.

Bir başka deyişle telif hakkı aslında fikrin eyleme geçmesi sonucunda oluşan eserle ilgili. Daha doğru bir ifade kullanmak gerekirse, fikri mülkiyet hakları dediğimizde aslında eser mülkiyet hakkını kastediyoruz.

Eğer benim eser haline getirildiğinde çok büyük bir maddi getiri sağlayacak fikrim varsa ve halihazırda fikir düzeyindeyse, bu fikrin bir mülkiyeti olabilir mi?

Aslında olamaz. Bunun bir başka nedeni de şu değil mi? Aynı fikri bir başkası da benim gibi düşünmüş ve zihninde geliştirmiş olabilir. Dikkat; henüz bu birbirini tanımayan iki kişinin de zihninde yer alan ve “bir eser” haline getirilmemiş, “fikir formatında” beklemekte olan olgu sahiplenilebilir mi? Alınıp satılabilir mi? Cevap evet ise “fikir düzeyindeki bu olgunun” sahibi bu iki kişiden hangisi olacak? İlk harekete geçen mi?

Bilişim dünyasında pratikte bakıldığında fikirlerin hiçbir değeri yoktur. Ancak o fikirlerin gerçekleştirilmiş formları olan eserlerin bir değeri vardır. 90lı yıllarda izlediğimiz küçük yazılım firmalarının internet teknolojilerini baz alarak yapmaya heveslendikleri işleri yansıtan dot-com çılgınlığı sürecinde her ekibin hayata geçirmek için yola çıkmış olduğu fikirler vardı.

Piyasa o denli ham, potansiyel kar beklentisi o denli yüksekti ki, cebinde para olan sektör içi ya da dışı firma ya da yatırımcılar bu fikirlerin esere dönüştürme sürecini finanse ederek sonuçta ortaya çıkacak potansiyel eserlerin pay sahibi oldu. Bu maceralardan belki de yüz tanesinin doksan küsür tanesi hezimetle sonuçlandı; o firmaları ve ürünlerini ya hiç duymadık ya da duyar gibi olduk ama geldikleri gibi gittiler.

Öte yandan olgunun “fikir formundaki” halinin teliflik bir değer içermesi bir başka tartışmayı gündeme getirecektir. O da kişinin o parlak fikri oluşturma sürecinde kullanmış olduğu çok çeşitli kaynakların sahiplerine de mülkiyetten paylarına düşeni vermesi zorunluluğu. Diyelim ki bir üniversitede lisans sonrası eğitim alıyorsunuz ve kendi alanınızla ilgili hayata geçirildiğinde maddi imkanlar sağlayacak bir fikir geliştirdiniz ve bunu yaparken de üniversitenin pek çok kaynağını kullandınız (bilgisayarlarını, elektriğini, kütüphanesini vb). Bu durumda o fikir ne kadar bütünüyle size aittir? Ne kadarı üniversitenin payıdır?

İçinde bulunduğumuz dijital dünyada bu tür kavramları yeniden gözden geçirmek ve dijital kültürün getirmiş olduğu koşulları inceleyerek mevcut standardları, kanunları, açıklamaları elden geçirmek gerekmektedir.

Fikir aslında potansiyel bir eser olduğu için bir gizil değere sahiptir. Potansiyel değeri vardır yani. O değer ancak fikir eser formuna dönüşebilirse ortaya çıkar. Eser haline dönüşmediği sürece o haliyle kimsenin işine yaramaz.

Her insanın aklında kendi ilgi alanlarıyla ilgili pek çok ileriye götürücü fikirleri vardır. Bir süreci daha düşük maliyetle yapmayı sağlatacak ya da daha çok getiri elde etmeye neden olacak. Ancak bunlar hayata geçirilmediği sürece sadece birer fikirdir. O kadar.

Ülkemizde telif haklarına ya da entellektüel mülklere “fikri mülkiyet” demek şeklen hatalı ancak zihinlerde yer etmiş olduğu anlam itibariyle doğru görünüyor. Fikri mülkiyet dediğimiz zaman hiçbirimizin aklına fikir düzeyindeki bir olgunun telifi gelmiyor. Daha ziyade bir fikirden yola çıkılarak ortaya çıkarılmış bir eseri ve o eserin telif haklarıdır aklımıza gelen (ki bu doğrudur).

Bu tıpkı Windows’u kapatmak için BAŞLAT yazan düğmeye basmak gibi. Adı yanlış ama doğru çalışıyor ve beklenen işlevi yerine getiriyor. Yıllarca eyleme geçirmediği halde düşündüğü için suçlanan ve cezalandırılan düşünce suçluları ise aynı olgunun bir başka açıdan bakıldığında görülen çarpık tablosudur.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 16 01 2009

KORSANLARIN PARTİSİ


İsveç’te 2006’da kurulan Korsan Partisi basitçe üç konuda İsveç’in ve AB’nin dikkatini çekmek istiyorlar. Telif Haklarında reform, patent sisteminin kaldırılması ve özel yaşama saygı. 2009’da bunları savunacak bir temsilcileri Avrupa Parlementosu’na seçilecek gibi.


Olacağı buydu. Vikinglerin torunları atalarının kemiklerini sızlatmıyor. 2009’da İsveç’ten Avrupa Parlementosu’na gönderilecek temsilcilerden en az bir tanesini, 1 Ocak 2006’da start alan Piratpartiet’in (Pirate Party, Korsan Partisi) gönderileceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Parti daha şimdiden İsveç’te Yeşiller Partisi’nin oy tabanını sollamış durumda. Öte yandan Korsan Parti olgusu İsveç sınırlarını da aşmış durumda. Bugün İspanya, Avusturya, Almanya ve Polonya’da kuruluşları resmen kabul edilmiş Korsan Partisi mevcut. ABD, Fransa, Arjantin ve Finlandiya’da ise partiler kurulmuş faal ancak henüz ilgili devlet kurumlarına başvurup resmiyet kazanmamışlar (Kaynak Wikipedia).

Ne istiyor bu Vikinglerin torunları? Basitçe üç şey istiyorlar. Web sitelerinde de bunu duyurmuşlar
(http://www.piratpartiet.se/international/english).

1. Telif Hakları Yasasında Reform
2. Patent Sisteminin Kaldırılması
3. Özel Yaşama Saygı

Telif haklarında reform talebinin gerisinde bugünün ışık hızında yaşanan dünyasında telif hakları olgusunun geçerliliğini yitirmiş olması yer alıyor. Korsan Partisi, ticari amaçlı olmadığı sürece her türlü eserin paylaşılmasının serbest olmasını savunuyor. Öte yandan işin içine ticari amaçlar girecekse de telif hakkı olgusunun beş yıl ile sınırlandırılmasını talep ediyorlar. Bu süreyi belirlerken de oldukça mantıklı ve tutarlılar. Bir telif eser bugünün dünyasında ilk bir ya da iki yıl içinde ticari bir başarı elde edebiliyorsa ediyor; edemiyorsa bir daha asla o şansı yakalayamıyor.

Bu bakış açısının çarpraz kontrolü de doğru. Bu tür eserleri sunan firmalar (örneğin plak şirketleri ya da yayıncılar) gelir gider planlaması yaparken bir eserden on sene, yirmi sene sonra da gelir elde edeceklerini varsaymıyorlar. Ancak yine de bu hak bugün onlara ait.

Dünün yavaş ilerleyen, dijitalleşmemiş dünyası için bir eserin ancak yıllar sonra “keşfedilebilmesi” belki olası idi. Ancak bugünün dünyasında nasıl ki öteki kültürel ögeler ışık hızı etkisinden nasibini alıyorlarsa telif hakları da almalı.

İkinci hedef olan patent sisteminin kaldırılmasının odağında ilaç sektörü yer almakta. Parti’nin web sitesinde bu konuda yapılmış bir fizibilite raporu da bulunmakta. Çok duru bir akıl yürütme ile ilaç sektörünün güçlenerek devam etmesini öte yanda ilaç fiyatlarının %70’lere dek düşmesini sağlamanın sihirli formülü çıkarılmış.

Sorun şudur: İlaç firmalarının uzun süreli patent haklarını sayesinde yüksek ücretten ilaç satmalarının temelinde bu sektörde ARGE yatırımlarının pahalı olması yer almaktadır (yeni bir ilacın ARGE maliyeti bir milyar dolar düzeyindedir).

Şimdi bu şifrelenmiş tümceyi biraz açalım. Öncelikle pek çok ülkede yer alan sosyal güvenlik yasaları nedeniyle ilaca ödenen paranın büyük bir kısmını devlet karşılamaktadır. İkinci olarak ilaç üreticisi olan büyük firmaların kendi yayınladıkları yıllık faaliyet raporlarına bakıldığında firmaların gelirlerinin sadece %15’ini ARGE’ye ayırdıkları görülmektedir.

Bu iki bilgi dikkate alındığında önerilen çözüm şudur: Devlet bu alandaki harcamasının (15 değil) %20’ini ilaç firmalarının ARGE faaliyetleri için onlara versin. Buna karşılık patent hakları kaldırılsın ve ilaçlar üzerinde patent hakkı olmayan fiyatlarla satılsın.

Bu şekilde satılan ilaçlar da (yirmi otuz yıllık ilaçlar) incelenmiş ve burada rekabetten dolayı fiyatların %70 düştüğü tespit edilmiş. Bu oran hammadde maliyetlerinde %30luk bir ucuzlama demektir. Bir başka deyişle aynı paranın yarısı tasarruf edilirken, ARGE’ye %5 daha çok kaynak ayrılırken ilaç fiyatları %70 düşebilir.

Özel hayata saygı olgusu 11 Eylül terör olayından sonra sadece ABD’de değil onun etkisiyle ve İspanya, İngiltere, Türkiye’deki saldırılarla Avrupa’da da ikincil bir önem arzetmeye başladı. Önce güvenlik mottosu ister istemez hepimizin ağzının kapanmasına neden oluyor. Ancak bu sinme, sindirme sürecinin zararlarını da görmüyor değiliz. Bugün hala (iş bilen başbakanımız hariç) youtube’a erişemiyoruz örneğin.

Korsan Partisi amblemlerinde yer alan yelkenlerini rüzgarla doldurmuş hızla ilerliyor. Aklıma gelmişken; zamanında Akdeniz’in dört bir yanını hangi millet fethetmişti?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 09 01 2009

TARİHİN BAŞLANGICI


İçinde bulunduğumuz çağda el emeği yerine beyin emeğinin daha değerli hale gelmesi sadece bu emeğin sonuçları itibariyle anlamlı olmayacak. Öte yandan o sonuçları üreten beyinsel güçte de gelişmeler kaydedilecek. İnsanın ideolojik evrimi tamamlanmış olabilir ama beyinsel evrimi bu anlamda bakıldığında daha yeni başlıyor.


Francis Fukuyama; ilk basıldığında dünya çapında ses getiren Tarihin Sonu ve Son İnsan adlı kitabında özetin özeti olarak soğuk savaş döneminin bitmesi üzerine tarihin de sonunun geldiğine işaret ediyor ve bunu “insanoğlunun ideolojik evrimiyle batı tipi liberal demokrasinin insanlık hükümeti formunda evrenselleşerek sona ermesi”ne eşitliyordu.

Evrensellik olgusunun globallik düzeyine indirilmiş olması bir yana (dünya dışında hangi gelişmiş canlı formlarının yaşadığı başka gezegenler bulundu ve orada da aynı süreçlerin yaşandığı görüldü ki evrensel deniyor) diyalektik açıdan bir şeyin sona ermesi aslında başka bir şeyin de başlaması anlamına gelir.

Yine de yukarıda anılan kitabın açtığı tartışmalar daha ziyade biten şey üzerine odaklandığından yeni başlayan şeyin ne olduğu ya da ne olabileceği konusunda fazla bir değerlendirme yapılmadı ya da yapıldıysa da fazla ilgi çekmedi.

Yeni başlayan şeyin ne olduğunu belli bir süre tespit edememiş olmak, bilmiyor olmak, onun başlamadığı anlamına gelmez. Olsa olsa algılanamadığının bir göstergesidir.

Öte yandan bu konu açısından bakıldığında yeni başlamakta olan şey hakkında da dünya kültürünün elinde çok somut göstergeler de yok değildir. Hem kitabın basıldığı 90lı yıllarda hem de (artarak) bugün.

Yeni başlamakta olan şey özellikle 70li yıllardaki buluşlarla ivmelenen ve bugün dijital kültür, bilgi toplumu, ağ toplumu gibi terimlerle açıklanan bilgi çağı dönemidir.

Fukuyama’nın sona erdirdiği tarih aslında daha önce bir kez daha sona ermişti. O ilk evre insanoğlunun doğaya hakim olma sürecinin tarihiydi. O tarihi sona erdiren gelişme de 18. yüzyıldan itibaren başlayan ve buhar ve elektriğin icadı gibi iki temel buluş çerçevesinde iki aşamalı olarak ele alınabilecek “sanayi devrimi”dir.

Sanayi devrimi sayesinde insanoğlu doğa mücadelesinde roller değişti. Artık zayıf olan taraf doğa oldu; insan değil.

90lı yıllar itibariyle siyasi arenada doğu blokunun yıkılması, kültürel alanda ise bilişim teknolojilerinin yükselmesi sayesinde bu ikinci evrenin de sonu geldi. Bu açıdan değerlendirildiğinde tarihin sonu olgusundan bahsedilebilir.

Ancak tıpkı sanayi devriminde olduğu gibi içinde bulunduğumuz bilgi çağında da tarih olgusu ortadan kalkmadı. Sadece üstündeki giysileri ikinci kez değiştirdi ve üçüncü kostümlerini giymiş oldu.

Bilgi çağına dek insanoğlu fizyolojik eksikliklerini keşfedip, bu yanını güçlendirdi. Bu çerçevede yeryüzü kültürüne yön veren tüm olgular incelendiğinde bu güçlenme sürecinin etkilerini, izlerini, sonuçlarını görmek mümkündür. Liberal demokrasi ya da insanoğlu devleti olguları bu bağlamda adreslenebilir.

Bilgi çağının başında insanoğlu fizyolojik olarak eksikliklerini kapatmış durumdadır. En azından bilinen rakibi olan doğaya karşı. Bu husus çok önemli. Çünkü insanoğlu doğa dışından gelebilecek tehditlerin ne olduğu konusunda herhangi bir deneyime sahip değil; o nedenle de dünya dışından gelebilecek hangi olası tehditler karşısında ne kadar güçlü olduğunu aslında bilmiyor.

Çapı dünya ile sınırlı tutmaya devam edersek, bilgi çağında insanoğlunun keşfetmesi ve kapatması gereken eksiklikler zihinsel süreçlerle ilgili olacaktır. Bilgi Çağı denmesi bu bağlamda da irdelendiğinde boşuna değil. Bundan önceki dönemlerde bilgi bir araç olarak yerini alıyordu bundan sonra ise bilgi hem araç hem de amaç olacak.

İçinde bulunduğumuz çağda el emeği yerine beyin emeğinin daha değerli hale gelmesi sadece bu emeğin sonuçları itibariyle anlamlı olmayacak. Öte yandan o sonuçları üreten beyinsel güçte de gelişmeler kaydedilecek. İnsanın ideolojik evrimi tamamlanmış olabilir ama beyinsel evrimi bu anlamda bakıldığında daha yeni başlıyor.

Beyinsel sürecin bu anlamdaki evrimi belki de insanoğlunu doğadan daha da uzaklaştıracak. Binyılların sonucunda beyne ve onun aracılığıyla fizyolojisine kazınmış olan “gereksiz” parçalar ya yok olacak ya da olumlu anlamda gelişecek. Belki de bu sayede insanın doğasında yer alan yıkma arzusu ortadan kalkacak. Ancak belki yine bu sayede insanın duygusal yönleri de yavaş yavaş körelecek.

Ortaya çıkacak yeni insan ne kadar “insan” olarak adlandırılacak ya da bugün makine diye bildiğimiz aygıttan ne kadar ayırt edilebilecek; bilinmez.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 02 01 2009

Cuma, Aralık 26, 2008

KRİZ VAR; KERİZ VAR


Bilişim dünyasında çalışan genç bir yeteneği çözüm üretmek üzere harekete geçiren tek unsur bir sorunu ya da bir eksikliği tespit etmesi değildir. Aynı zamanda içinde yaşadığı çevrenin çeşitli faktörlerinin de böyle bir çözüm üretmek üzere yola çıktığında yanında olacağını bilmek ister.


Uzun süredir dünyanın böyle daha ne kadar gideceğini merak eden şüphecilerin beklentileri gerçekleşti ve global bir kriz başladı. Bu kez biraz farklı olarak kriz gelişmekte olan bir (grup) ülkeden değil de direkt ABD’den patlak verdi. ABD grip olsa Türkiye zatürre olur formülünü bu duruma uyguladığımızda bizim çok daha vahim bir durumda olmamız gerekirdi.

Ancak kriz yönetim metodu olarak önce onu yok sayma sonra da adım adım zaruri tedbirleri alma (ve bunu yaparken gelecek yerel seçimlerde oy kaybetmemeyi hedefleme) yolunu seçmiş görünüyoruz.

Bir yandan krizin getireceği etkileri en aza indirmek üzere neler yapılmalıysa bunlar yapılırken diğer yandan da aslında çok daha dramatik, kökten çözümler üzerinde düşünmemiz gerekmekte.

Türkiye son bir kaç yıldır ihracat rekorları kırdığı için gurur duyuyor. Ama yüz liralık ihracat için yüz on liralık ithalat yaptığımız gerçeği gölgede kalıyor. Bir başka deyişle zararına taşeronluk yaparak ülke olarak kalkınmamız, borcumuzu bitirmemiz söz konusu değil. Tam tersine cari açık vererek borç her geçen yıl katlanarak artmakta.

Tüm bu ekonomik (ve dolayısıyla siyasi) tablonun içinde teknolojinin, internetin yeri neresidir?

Bilişim ya da internet teknolojileri kökten çözüm üretebilmemizi sağlayacak imkanlardan birisidir. Nispeten daha stabil hale gelmiş sektörlerle kıyaslandığında bilişim ve internet sektörü daha hala beklenmedik figürlerin sürpriz başarılar üretebilmesine açıktır. Bluetooth Danimarka, Skype Estonya, Blackberry Kanada icadı.

Müthiş bir buluş yapmak her zaman başarıyı beraberinde getirmez. Hele bir de buluşun ait olduğu sektörün mevcut liderlerini olumsuz şekilde etkileme potansiyeli yüksekse. O nedenle örneğin bor madenleri marifetiyle gerçekleştirilebilecek yeni bir enerji modeli üretmenin önüne çıkacak engellere şaşırmamak gerekir. Gerek enerji gerekse de otomotiv sektörü oldukça gelişmiş ve güçlüdür; paradigma değişikliklerine kolay izin vermez (bakınız ABD Senatosu üç otomotiv devini yeni teknolojilere yatırım yapmaya ikna edemiyor).

Bilişim sektörü ise hem nispeten yeni bir sektör olması hem de bu sektöre yön veren oyuncuların bu sektörün içinden yetişmiş olması nedeniyle farklı bir açılım yapmaya imkan sağlayabiliyor.

Örneğin küçücük Microsoft 80li yıllarda dünya devi IBM’i PC yazılımları konusunda dize getirdi. Ancak bu kez 90lı yıllarda internetin herkesin erişimine açılması sonucunda kendisi ismi duyulmamış mucitlerin icatları karşısında önemli mevzi kaybına uğradı.

Internet dünyası belki de tanım gereği stabil hale gelip de ancak adım adım ilerlemeye tabi olacak bir sektör değil.

Ülkemizde bilişim ya da internet konularında yeni açılımlar getirme potansiyeli tahmin edilenden fazlasıyla var. Bu konuda çeşitli devlet kurumları vasıtasıyla ARGE projelerine verilen hibe ya da düşük faizli krediler de mevcut.

Eksik olan nedir? Eksik olan vizyonerlerin ortaya çıkıp, hayallerini gerçekleştirebilmek için canla başla mücadele etmesidir. Öte yandan vizyon eksikliğini gidermek sadece şahısların kişisel becerileriyle aşılacak bir sorun değildir. Bireylerin vizyon sahibi olabilmesi için kamunun bu yaratıcılığa gereksinim duyması ve bunu çeşitli kanallarla dile getirebilmesi, bu yola baş koyacak kişileri motive edip onlara liderlik yapabilmesi gerekir.

Bilişim dünyasında çalışan genç bir yeteneği çözüm üretmek üzere harekete geçiren tek unsur bir sorunu ya da bir eksikliği tespit etmesi değildir. Aynı zamanda içinde yaşadığı çevrenin çeşitli faktörlerinin de böyle bir çözüm üretmek üzere yola çıktığında yanında olacağını bilmek ister.

Farklı bir tümce ile ifade etmek gerekirse; çevre faktörlerinin olumlu imkanlar sunduğu ortamlarda yaratıcı fikirler de daha hızlı filizlenir ve türlü çözümler kolaylıkla üretilebilir.

Belki çok idealist olacak ancak kamu yönetiminin daha hala ülkemizi borçlarından arınmış, hem siyasi hem de ekonomik açıdan tam bağımsız bir ülke konumuna getirmek üzere görevde olduğunu varsayıyorsak, herkesin gittiği yoldan gidip herkesin önüne geçebilmeyi hedeflemenin nasıl bir strateji olduğunu idrak edebilmiş değilim.

Ya kimseyi geçmek filan istemiyoruz yerimizden durumumuzdan memnunuz ya da bizi yönetenler bu işi bilmiyor.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 26 12 2008

ŞAPKA NUMARASI


Sandık görevlilerinin yapmaları gereken en önemli iş oy sayımı tamamlandıktan sonra düzenlenen sandık tutanaklarının sayılmış oyları istisnasız yansıttığından ve daha sonra da sandık sonuç bilgilerinin gerek ilçe, gerekse de il ve merkeze iletilmiş hallerinin birebir aynı olduğundan emin olmaktır.

Yeni bir seçim macerası bizi bekliyor. Mart 2009’da tüm Türkiye’de yerel seçimler yapılacak. Daha şimdiden medyaya düşen kimi haberler kafalarda soru işaretleri oluşturdu. Örneğin adrese dayalı olarak yapılan son nüfus sayımı baz alındığında nüfusumuz altı milyon artmış durumda.

2007’deki genel seçimlerin sonuçlarının zihinlerde yarattığı soru işaretlerinin yanına bu bilgi de eklenince ortaya çıkan durum daha da fazla tartışma yaratacak gibi görünüyor.

En azından seçimlere dört ay varken kim neler yapabilir, belki de bunun analizini yapmakta fayda var. Öncelikle YSK’nın seçim sonuçlarını iletme süreçlerini bilgisayarlı ortama geçirmiş olması konunun detayını bilmeyenlerin kafasında bilgisayar altyapısını günah keçisi olarak damgalandı.

Oysa en temelde dikkat edilmesi gereken husus sandıklardır. O nedenle iddialı tüm partilerin, istisnasız tüm sandıklarda birer temsilci bulundurması ve temsilcilerin görevlerini fiilen yerine getirmesi çok önemlidir.

Sandık görevlilerinin yapmaları gereken en önemli iş oy sayımı tamamlandıktan sonra düzenlenen sandık tutanaklarının sayılmış oyları istisnasız yansıttığından ve daha sonra da sandık sonuç bilgilerinin gerek ilçe, gerekse de il ve merkeze iletilmiş hallerinin birebir aynı olduğundan emin olmaktır.

Buradaki bam teli YSK’nın merkeze ulaşan tüm bilgileri sadece il ya da ilçe değil sandık bazında da olmak üzere ve kendisine ulaştığı andan itibaren düzenli olarak kamuoyuna duyurmasıdır.

Bu işlem iki kanaldan paralel olarak gerçekleştirilmelidir. Birincisi internet üzerinden tüm halka duyurulmalı ve dileyen kişi internet üzerinden sorgulama yaparak sandık sonuçlarını görüntüleyebilmelidir. İkincisi ise partilerin yetkililerine özgü bir erişim sistemidir. Böyle ayrı bir erişim imkanının olma nedeni internetten gelen yığılma nedeniyle sistemin kilitlenmesini ve hiçkimsenin erişemez hale gelmesini engellemektir. (Bu tür lojistik nedenler kafalarda soru işaretleri yaratır).

Buradaki kritik konu verinin değil ancak erişim modellerinin çoğaltılmasıdır. Veri tek bir kaynakta olmalı ve sorgulayan herkes istisnasız aynı veritabanından gelen bilgiler ışığında değerlendirme ve görüntüleme yapabilmelidir.

Merkeze ulaşan bilgilerin sandıkta düzenlenen tutanaktakilerle aynılığının sağlanması sandıktan yola çıkan tutanak bilgilerinin başına yolda hiçbir kazanın gelmediğinin garantisi olacaktır.

Bu sağlamanın güvenilir olmasını sağlamak için de partilere ait sandık temsilcilerinin imza edilen tutanak bilgilerinden bir kopya almaları gerekir. Bu resmi bir kopya olursa ne güzel (yani tutanağın bir kaç nüsha olarak tutulması). Çeşitli nedenlerle resmi kopya sandık görevlilerine verilemeyecekse görevlilerin en azından kendileri not tutarak tutanak bilgilerini edinmeleri şarttır.

Sandık tutanak bilgilerinin ilçe seçim merkezlerinde bilgisayar sistemine girişi yapılırken söz konusu olabilecek operasyonel problemler (bilgilerin sisteme yanlış girilmesi, kaydırma vb gibi) ve bunlara karşı yapılacak itirazlar ancak bu şekilde sağlıklı olarak sonuçlandırılabilir.

Öte yandan siyasi partilerin de bu süreci suistimal etmemeleri gerekir. Sonuçların ilanını geciktirmek ya da başka bir amaçla yerli yersiz yapılacak itirazlar faydadan çok zarar getirir. Bunu bahane ederek her itirazı değerlendirmeyi göz ardı edecek yetkili merciler bu vesile ile yapılacak olası sahtekarlıkları da tespit edemez hale gelebilir.

Öte yandan süreçte sistematik olarak herhangi bir müdahalenin, önceden hazırlanmış sandık oy sayım bilgileri gibi şablonların sanki ilçe seçim kurullarından gelmiş gibi sonuçlara yansıtılmadığının şüpheye mahal bırakmadan ispat edilebilmesi için YSK bilgi işlem altyapısının da bu spesifik konuda uzmanlaşmış bağımsız denetçi kurum ya da firmalar tarafından seçim takvimi boyunca (seçim öncesi, seçim günü-gecesi ve seçim sonrasında resmi sonuçlar ilan edilene dek) yerinde denetimle denetlenmesi kurumun yıpratılmasını engelleyecek en sağlıklı çözümdür.

Malum sahnelerde gösteri yapan sihirbazların en büyük mahareti “sihiri” onu izleyen yüzlerce, binlerce, milyonlarca kişinin hiç beklemedikleri (başlangıçta) bir anda gerçekleştirip bitirmesidir. Böylece izleyiciler gösteriye ve sihirbaza konsantre oldukları andan itibaren (yani iş işten geçtikten sonra) karşılarında icra edilen gösterinin her bir anını pür dikkat izledikleri halde “numaranın” nerede yapıldığını çözemez ve bu nedenle de sihirbazı alkışlar.

Umalım ki seçim sandıkları ülkemizde sihirbaz şapkası olmasın. Televizyonlardan izlediğimiz sonuçlar, sandıklarda kullandığımız oyları birebir yansıtsın ve kimsenin bundan şüphesi olmasın. Ne bugün ne de yarın.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 19 12 2008

EĞİTİMDE DEVRİMİN YENİ ADI INTERNET


Önümüzdeki en büyük sorun internetin doğasında yer alan demokrasi, konuşma özgürlüğü gibi olguların toplumun çoğunluğu tarafından algılanabilmesi ve gündelik sorunlarının çözümünde aktif olarak kullanılabilmesinin sağlanmasıdır.


22-23 Aralık günlerinde Ankara’da Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde onüçüncüsü gerçekleştirilecek olan Türkiye’de Internet Konferansı bu yıl demokrasi ve internete uygulanan yasakları ele alınıyor olacak.

İlk gün Internet ve Demokrasi ikinci gün ise Internet Yasakları konulu panellerde katılımcılar internet, demokrasi, yasaklar konularını çeşitli açılardan irdeleyecekler.

Internet bugün artık sadece teknolojik bir kavram olmanın ötesine geçmiştir. ABD’nin 44. başkanı seçilan Obama bir yandan internet teknolojilerini başkanlık kampanyası boyunca azami ölçüde kullandı diğer yandan da internetin açıklık, konuşma özgürlüğü özelliklerinin sonuna dek savunucusu olacağını kendi web sitesinden tüm dünyaya duyurdu.

Internet denilince ilk akla gelen şey, konuşma özgürlüğüdür. Bunun nedeni sadece pratik kullanımıyla ilgili değildir. Ondan da önce ta 1960larda teknik altyapısını kuran teknoloji mimarlarının interneti eşitlik olgusunu, açıklık olgusunu hiçbir engelle karşılaşmadan tüm kullanıcılarına sunabilecek şekilde tasarlamış olmaları gelmektedir.

Bir başka deyişle konuşma özgürlüğü, açık toplum denildiğinde internetin akla gelmesinin nedeni bu kavramları destekleyenlerin internetten istifade ediyor olması değildir. Internetin kendisi, yapısı gereği, konuşma özgürlüğü demektir; açıklık demektir.

Öte yandan bu özelliğinden dolayı internet toplumsal bir turnusol kağıdı işlevi de görmektedir. Gerek geniş halk kitleleri gerekse de bu kitlelerin kamusal yöneticileri internet önünde tarihi bir sınav vermektedir.

Internet enine boyuna araştırılması gereken sosyolojik bir fenomendir. Toplumların ya da toplum içinde değişik grupların internete karşı tutumları nelerdir? Ülkenin yöneticilerinin, yasama yürütme ve yargı mercilerinin internet algılaması nasıldır? Toplumu oluşturan bireyler internetten nasıl istifade etmektedir?

Türkiye’de internetin karnesi ne yazık ki daha ilk günden beri kırıktır ve o şekilde devam etmektedir. Sorunlar önce internete erişim sürecinde yaşanmış ve internete yatırım yapan özel kuruluşların konuya küsmesi için elden gelen yapılmış daha sonra da ADSL marifetiyle pastanın ilgili (bugün artık özelleşmiş olan) kamu kurumu tarafından yenmesi sağlanmıştır.

Erişim sorunu ortadan kalkınca bu kez yasaklar gündeme gelmiştir. Her ne kadar bugün ülkemizde yasal düzenlemeler bulunsa da bilgisizlik, özensizlik, önem vermeme gibi nedenlerle daha hala internet erişimine haksız yasaklar getirilmektedir. Mahkemeler önlerine gelen dosyaları doğru yasaları devreye sokarak değerlendirme konusunda zaafiyet içine girebilmektedir.

Önümüzdeki en büyük sorun internetin doğasında yer alan demokrasi, konuşma özgürlüğü gibi olguların toplumun çoğunluğu tarafından algılanabilmesi ve gündelik sorunlarının çözümünde aktif olarak kullanılabilmesinin sağlanmasıdır.

Bugün interneti ne yazık ki işin özünü idrak etmiş bir kaç düzine fedakar insanla sivil toplum örgütü savunmakta, onu herkese ulaştırmak için mücadele vermektedir. Ekonomik açıdan büyük sorunları olan ülkemizin yöneticilerinin bu sorunları aşmak için yaratıcı fikirleri, çözümleri aramaları gerekirken, bu alanda en büyük çözüm olacak internet teknolojilerinin özde sahiplenilmemesi, “hala keşfedilmemiş olması” aslında bu sorunları çözme niyetlerinin olmamasından başka nasıl açıklanabilir?

Öte yandan açıklığın beraberinde getirdiği önemli bir özelliği de gözardı etmemek gerekir. O da bireylerin haklarını koruma işini hiçkimseye havale etmemesi ve bu alanda fiilen hareket etmesi gereğidir.

Oysa bizim kültürümüzde hepimiz herşeyden yakınırız ama iş bir şey yapmaya geldiğinde hepimiz o ilk adımı ötekinin atmasını bekleriz. Öteki bir adım atsa aslında bizde de elli adım atma potansiyeli vardır ama ya bir türlü o ilk adımı atan çıkmaz ya da bir kaç istisna dışında çoğunlukla yanlış yöne giden birileri o rolü üstlenir ve her seferinde toplumu daha kötü bir yere götürüp orada bırakır.

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanılığı’nın verdiği Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alan Yaşar Kemal, yaptığı teşekkür konuşmasında gerek ülkemizde gerekse de dünyada eğitim sorununa dikkati çekti. İnsanlar bu şekilde eğitildiği sürece dünyada barış sağlanamaz dedi. Yaşar Kemal’in özlemini duyduğu ve ülkemizde Köy Enstitüleri ile denemesi yapılan eğitimsel devrim 21. yüzyılda ancak konuşma özgürlüğünün diğer adı haline gelen internet ile sağlanabilir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 12 12 2008

OBAMA: İLK e-BAŞKAN ?


Obama’nin ilk sözü, internetin açıklığını koruma ile ilgili. Internetin tarihinde ve doğasında yer alan “açıklık” olgusunu benimsemiş görünüyor ve buna karşı tutum içinde olacakların karşısında yer alacağını net olarak belirtiyor.


Başbakan Erdoğan “Ben Youtube’a girebiliyorum” diyerek internet yasaklarına yeni bir boyut kattı. Demek ki neymiş “iş bilenin kılıç kuşananın”. Siz de o kadar meraklıysanız teknolojinin imkanlarından istifade ederek youtube’a erişebilirsiniz. Arayın bulun. Bu arada bu kadar zahmete katlanamayacak olanlar da (çoğunluk) erişememeye devam etsin.

Kasım ayında ABD’nin 44. başkanı seçilen Obama ise farklı düşünüyor. Kendi ismiyle yayında olan web sitesinde bakın teknoloji ve internet konusunda ne gibi açılımlar getirme sözü veriyor.

Obama’nin ilk sözü, internetin açıklığını koruma ile ilgili. Internetin tarihinde ve doğasında yer alan “açıklık” olgusunu benimsemiş görünüyor ve buna karşı tutum içinde olacakların karşısında yer alacağını net olarak belirtiyor.

Bununla paralel olarak gündeme getirdiği ikinci husus ise medya sahipliğinin tekelleşmesinin engellenmesi. Medyanın teknoloji ve internetle doğrudan bir ilgisi yok ki diye düşünüyorsanız bir kez daha düşünün. Beş on sene içinde internet ile medya arasındaki son farklılıklar da ortadan kalkacak ve ikisi et ile tırnak statüsüne kavuşacak.

Internet sözü olanın konuşabilmesi için dünya kültürünün geliştirmiş olduğu en yeni öge. Internetin herhangi bir nedenle sınırlandırılması, engellenmesi ya da yasaklanması aslında çok daha derin bir anlama gelmektedir. O da interneti yasaklayan ülke ya da toplumun aslında açıklık olgusuna hazır olmamasıdır.

Bu son tümceyi biraz daha irdelemek gerekir. Acaba hazır olmayan o toplum mu yoksa açıklıktan zarar göreceğini düşünen yöneticiler mi (ister seçilmiş olsun ister atanmış)? Kısaca bir anımsayalım ülkemiz çok kanallı TV yayıncılığına nasıl geçti? Ya radyoların yaygınlaşması?

Kamuoyunu yönlendirme gücüne sahip herhangi bir kuvvet söz konusu olduğunda bu açılımlar hep pratik zorlama ile gerçekleştirildi. Özel TV kanalları kendi imkanları ile yayına geçti; yani resmi statüde “korsan” idi. Sonra yasalaştılar. Keza radyoların yaygınlaşmasında da benzer bir durum gözlendi. O zamanların bacımız olan TC Başbakanı da “radyomu istiyorum” diyenlerin arasına katıldı.

Benzer bir süreç internet için de yaşanmakta. Önce internet erişimi sunan firmalar kuruldu ancak nuh nebiden kalma yasal zorunluluklar nedeniyle bu şirketler en az iki sene hizmet veremediler.

Bugün artık internete erişim telefon hattından erişim ile aynı statüye geçti. Telefon hattı olan internete de erişebiliyor. Ancak bu kez engelleme genelden nokta atışı hedeflere odaklandı.

Dün hapiste olan ve hakkında siyaset yapamaz hükmü olan bir TC vatandaşı yıldırım hızıyla yapılan yasal düzenlemelerle yeniden siyasete dönebiliyor; yapılan bir itiraz nedeniyle yenilenen seçim bölgesinden aday olup meclise girebiliyor ve ardından da başbakan olup altı sene aralıksız başbakanlık yapabiliyorsa, internete yasak getirmenin nedenlerini yasaların yetersizliğine bağlamak tatminkar bir açıklama olamaz. İstenirse internet üzerindeki tüm engellemeler, yasaklar bir gecede çözüme kavuşturulabilir.

Obama’nın web sitesindeki diğer hususlar içinde dijital uçurumun enaza indirilmesi, hükümetin şeffaf bir modelle yönetilebilir hale getirilmesi, özel yaşama saygı gösterilmesi yer almakta.

Öte yandan teknoloji sadece bilişim ve internet ile sınırlı değil. Sağlık konuları da en az internet kadar önem arz ediyor. Kök hücre araştırmaları, genetik ve biyoloji bilimleri özellikle altı çizilerek destekleniyor. Yakın gelecekte dünyada hala çaresiz hastalıklar statüsünde yer alan kansere, kalple ilgili hastalıklara kalıcı çözümler bulma imkanı yeniden gündeme gelmiş oluyor.

Obama şu sıralarda yeni yönetim ekibini oluşturmakta. Bu kişilerin kariyerlerine bakıldığında pek çoğunun bir önceki Demokrat yönetim olan Clinton yönetiminde de önemli görevler icra etmiş kişiler olduğu görülmekte.

Bu açıdan bakıldığında Clinton yönetiminin kaldığı yerden devam edileceği sonucunu çıkarmak zor değil. İster teknoloji ya da internet olsun ister otomotiv sektörü olsun önemli olan en üst düzeyde bu konulara stratejik olarak önem verilmesidir. Sözle değil eylemle. Obama’nın kampanya sırasındaki teknoloji kullanımına bakarak bu konuda ciddi gelişmelerin olacağını düşünmek hayal olmayacaktır.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 05 12 2008

Cuma, Kasım 28, 2008

EN DERİN GERÇEK!


Sevdiğiniz bir şiiri, izlediğiniz bir programı bir arkadaşınıza anlatırken de telif haklarına aykırı mı davranıyorsunuz? Yayıncısından izin aldınız mı o programı bir başkasına anlatırken? Ya da şöyle yazılı olmayan bir kural mı var: Okuduğunuz bir kitabı üç beş kişiye ödünç verirseniz teliflik bir sorun yok ama üç beş bin kişiye verirseniz sorun var.


Sayın Zülfü Livaneli Vatan Gazetesi’ndeki köşesindeki 31 Ekim 2008 tarihli yazısına YouTube Meselesi adını vermiş. Hayatta gördüğü her şeyin özeti olarak şu sözle başlıyor: “Esas çelişki gerçekle yalan arasında değil, gerçekle daha derin gerçek arasındadır”.

Bu çerçevede yasaklama ve sansür olguları bir gerçek olarak dünya kamuoyunun dikkatini çekerken, Sn Livaneli daha derin gerçek olarak youtube’un telif olgusuna hiçbir saygı göstermeden yayın yapıyor olduğunun altını çiziyor ve nazikçe bu durumu kınıyor. Bu kınama Türkiye ile ilgili değil, global çapta bir tespit.

Gerçeğin bu anlamda kademelendirilmesi ile ilgili açıklaması ise şöyle: “Gördüğüm kadarıyla insanlar, kavrayış kapasitelerine göre herhangi bir katmandaki gerçeğe sarılıp, onu canla başla savunuyorlar. Ama bilmiyorlar ki o katmandan daha derinlerde başka gerçeklikler var. Bu ilkeyi birçok kişiye ve tartışmaya uygulayın, bana hak vereceksiniz.”

Benim merak ettiğim acaba Sn. Livaneli tam da bu sağlıklı kıstası ölçüm kriteri olarak gözler önüne sererken kendi bakış açısından da derinde bir gerçeğin olup olmadığını analiz edip etmediği. Ya da en azından kendi bakış açısının ona gösterdiği gerçekten daha gerçek bir katmanın varlığı söz konusu olursa bu gerçek karşısında mevcut bakış açısını rafine edip etmeyeceği.

Öncelikle bir yanlış saptamayı gözler önüne sermekle başlamak gerek. Sn Livaneli youtube için “Eline gelen her konseri, her görüntüyü, her televizyon programını ve her şarkıyı yayınlıyor” diyor. Oysa bu doğru değil. Youtube hiçbir şey yayınlamıyor. O yayınları yapan o konseri, o görüntüyü, o televizyon programını izlemiş, o şarkıyı dinlemiş birileri. Eğer sokaktaki korsan kitap satıcılarıyla bir analoji yapmak gerekirse youtube kaldırımda korsan kitap sergisi açmış bir satıcı değil; olsa olsa üstüne korsan kitap sergisi açılacak bir sokağı, kaldırımı inşa etmiş bir belediye olabilir. Kaldırımın üzerine ne koyacağı ve o koyduğu şeyle ne yapacağı o kaldırımın müdavimlerine aittir.

Eğer youtube’un problemi dünyanın her yanından meraklıların ne var ne yok diye öteki tüm olası kaldırımları bir kenara bırakıp gelip bu kaldırıma bakacak kadar popüler olması ise bundan dolayı korsancılıkla suçlanması ne kadar mantıklı bir tutum bir kez daha düşünmek gerekir.

Telif olgusuna değer vermemek konusunda ise Youtube’un dünyaya ilan etmiş çok net bir politikası var. Eğer telif haklarıyla çelişen bir içerik söz konusu ise bunun Youtube’a bildirilmesi durumunda firma o içeriği siteden kaldırıyor. Siteden bir içeriği kaldırma koşulu sadece telif ile sınırlı da değil. Örneğin rencide edici bir içerik de söz konusu ise bu da onu oraya yükleyen kişiden olur almadan siteden silinebiliyor.

Şimdi bu durum kafalarda soru işaretleri uyandırabilir. Madem böyle ilkeleri var neden telif hakları olan içerikler sitede yayınlanmaya devam ediyor? Basit cevap şu: Demek ki telifi elinde bulunduran kurum ya da kişi herhangi bir itirazda bulunmamış. Peki neden? Nedeni de basit: Bir içeriğin youtube’da yayınlanmasının getireceği artılar telifinin ödenmemesinin getireceği eksiler yanında o kadar büyük ki. Bedava reklam, tanıtım.

Şimdi gelelim Sn Livaneli’nin belirlemiş olduğu gerçeğin kademelendirilmesi bakış açısına. Derinde telif hakları, izin vb söz konusu ise onun daha da derininde telif olgusunun yeniden gözden geçirilmesi gelmektedir. Sokakta yapılırken bir sorun yaratmayan bir olgu neden dijital kültüre taşındığında bir anda teliflik bir konu oluveriyor?

Sevdiğiniz bir şiiri, izlediğiniz bir programı bir arkadaşınıza anlatırken de telif haklarına aykırı mı davranıyorsunuz? Yayıncısından izin aldınız mı o programı bir başkasına anlatırken? Ya da şöyle yazılı olmayan bir kural mı var: Okuduğunuz bir kitabı üç beş kişiye ödünç verirseniz teliflik bir sorun yok ama üç beş bin kişiye verirseniz sorun var.

Bunlar bütünüyle dijital kültüre klasik kültür açısından bakarak eleştiri getirmektir. Dijital kültür onun kendine has özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. O zaman da daha derindeki gerçeğin de derininde bir gerçek olduğu ortaya çıkar. Her ne kadar hiçbir gerçeklik katmanı en derindeki gerçek olamayacaksa da.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 28 11 2008

BLOGOSFER ÖLDÜ MÜ?


Savaş sadece ekonomik ya da siyasal arenada cereyan etmiyor. Savaş toplumsal boyutta da son hızla devam etmekte. Dün “nolur yardım edin Mehmet Ali Bey” diye telefonun ucunda ağlayanlar bugün kendilerine verilen kömür yardımlarını alırken ya da oylarını bir altına satarken gururları hiç incinmiyor.


Daha ne olduğunu yeni öğrendiğimiz, kişilik haklarına saldırıdan dolayı ilk erişime kapatılma cezasını yeni almış olan blog dünyası ölüyor mu? Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir teknoloji dergisi dünyadaki bu eğilimden bahsediyordu.

Bir web sitesi oluşturacak imkanı, bilgisi, zamanı olmayanlar için müthiş bir açılım getiren blog dünyasının popülaritesi arttıkça bünyesinde de belirgin bir değişiklik gözlendi. Bugünün blog dünyasında en popüler blogların pek çoğu bloglardan profesyonelce istifade etmek isteyenlerden oluşmakta. Sesini duyurmak isteyen amatörler ise marijinal bir boyuta sürüklenmekte.

Ülkemizde bloglar global düzeyde gördüğü kadar ilgi göremediğinden, ulusal düzeyde herkes tarafından düzenli olarak izlenen bloglar filizlenemediğinden bu eğilim de gözümüzün önünden geçip giden trenlerden biri olarak yerini almak üzere.

Oysa bloglar yaygınlaşmaya başladığında dünyada bu trene atlayan ilk profesyoneller sokaktaki yaşamlarında düzenli yazı yazanlar idi. Yani gazete ya da dergi gibi periyodik yayınlarda boy gösteren köşe yazarları.

Önceki günün köşe yazarları bir anda blogcu, yazdıkları köşeler ise blog olmuştu. Bunu herkesin ne yaptığını merak ettiği kimi ünlü kişilerin blogları izledi. Bu popülaritenin artmasında blog altyapısına getirilen yeni teknik özelliklerin de önemli bir payı var. Önceleri sadece basit metin yazma imkanı sunan blog altyapıları giderek ses, görüntü gibi malzemelerin de metne entegre edilmesine imkan sağladı.

Blogosferin ölüp ölmemesi bir yana, dünya ile Türkiye’yi kıyasladığımda bu örnek vesilesiyle gözlediğim bir ortak özelliğin altını çizmek istiyorum. Günde ortalama bir kaç kez “balık hafızalı” bir toplum olduğumuzu çevremizden duyar olduk. Değil bir kaç yıl öncesindeki bir kaç ay ya da hafta öncesinde yaşanmış olayları bile hızla unutma konusunda üstün bir becerimiz olduğunun altı çizilmekte.

Gerçekten de öyle mi? Sorun gerçekten de bizim belleğimizde mi? Öyleyse o kadar unutturulmaya çalışıldığı halde Ata’mızı neden bir türlü unutamıyoruz? Sorun tabii ki bizim belleğimizde değil. Hatalı ya da yanlış olan biz değiliz.

Yanlışlık geçen her bir ana, her bir saate, güne yepyeni bir gündem maddesi oturtmak taktiğini izlemek zorunda bırakılan medya. Medyayı suçlamak yaygın bir şey ama dikkat edilirse medya da neye alet edildiğinin farkında değil. Çünkü hangi stratejinin masasında meze olduğunu bilmiyor; bilemez. Bilmeye kalksa yok edilir.

Yukarıda değinmeye çalıştığım ortak nokta işte burada devreye giriyor. Japonya’da, K.Amerika’da giderek Avrupa ve İskandinavya’da da izlemekte olduğumuz toplumsal kimi olguların fırtına hızında birer salgın olarak toplumun üstüne çökmesi ve aynı hızla yerini bir başka salgına bırakması döngüsü açısından baktığımızda ülkemizle bu ülkeler ya da bölgeler arasında bir fark bulunmamakta. Tek fark salgının içeriği ve geride bıraktığı.

ABD’de blogosfer salgını yerini Twitter-vari minimalist alternatiflere bırakırken biz de mesela yılbaşı akşamı Taksim’deki nahoş sahnelerden, Ergenekon’a, şeytana uymaktan neredeyse gurur duyacak tacizci köşe yazarlarından, ümmüğe, düellodan daniskaya bir salgından ötekine koşturup duruyoruz.

Fark ne yazık ki bizi kırıp geçiren salgınların geride toplumsal olarak artı hiçbir şey bırakmaması; tam tersine gerek birey gerekse de toplum olarak suçlu, nefret edilesi olduğumuz duygularını bilinçaltımıza yerleştirmesi.

Savaş sadece ekonomik ya da siyasal arenada cereyan etmiyor. Savaş toplumsal boyutta da son hızla devam etmekte. Dün “nolur yardım edin Mehmet Ali Bey” diye telefonun ucunda ağlayanlar bugün kendilerine verilen kömür yardımlarını alırken ya da oylarını bir altına satarken gururları hiç incinmiyor.

Ancak ataları seksen sene önce acaba onlar böyle yozlaşsın diye mi yaşamlarını cephelerde feda etti? Mezarlarının başına iki dua okumak için gittiklerinde doğal olarak bunu es geçmeye özen gösteriyorlar...


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 21 11 2008

Pazartesi, Kasım 17, 2008

2012’DE BAŞKAN KİM OLACAK?


Krizin babası gerçekten Alan Greenspan mi? Krizin yatakçısı gerçekten internet mi? Bugün aklı başında, yakın geçmişi renkli medya bombardımanına esir etmemiş her küresel birey herşeyin Reegan-Thatcher ikilisi ile başladığını bilir. Bugün yaşadığımız kriz aslında geçen (yaklaşık) otuz yılın tortularının toplamıdır.


Newsweek Dergisi’nin 27 Ekim tarihli sayısının kapağında global krizin babasının fotoğrafı yer alıyordu: ABD Merkez Bankası’na 1987-2006 arasında 19 sene başkanlık yapmış Alan Greenspan.

Ancak dergi her tarafa eşit düzeyde vurmak istemesinden mi yoksa yeni gelen Demokrat başkan Obama’nın Clinton gibi yapmaması için usturuplu bir dille uyarma niyetinde olmasından mı bilinmez, Greenspan isminin yanına ilginç bir isim daha yerleştirmiş: Internet.

Meğer işin özünde Greenspan’in, 90lı yıllarda gelen internet dalgasına inanması yatıyormuş. Öyleymiş ki internet dalgasının getireceği ekonomik patlama herşeyi çözecekmiş, Greenspan da bu nedenle elindeki yetkileri çerçevesinde ekonomiyi yönlendirmiş, buna uygun kararlar almış. Ancak gelin görün ki sonuç ortada. En büyük kazık internetten gelmiş.

Şimdi bu mişli mışlı yorumu biraz daha derinlemesine inceleyelim. Söylemek istenen şey şudur: 90lı yıllarda ekonomi çok kötü bir durumda idi. Bir kurtarıcı aranıyordu. Internet bulundu. Ancak internetin özünde yer alan bilginin özgür olması, sansüre karşı olmak, konuşma özgürlüğü gibi özellikler nedeniyle (ki bunlar yukarıda anılan makalede haricen belirtilmekte) internet üzerinden yapılan dijital ekonomi işlemlerinde de kamu otoritesi herhangi bir sınırlama, düzenleme getiremedi.

Bu düzensizlik ortamında ilerleyen ekonomi de giderek riski ölçülemeyen, izi sürülemeyen ve bu nedenle de herhangi bir düzenlemeye tabii tutulamayan türev ürünler icat etti. Bunun sonucunda da dünya ekonomisi battı.

Bu basiretsizliğe, bu beceriksizliğe kim inanır? Gerçekten de global ekonomiyi etkileyen ve her türlü düzenlemenin ötesinde yer alan karmaşık ekonomik ürünlerin ortaya çıkmasının nedeni konuşma özgürlüğünü savunan internet gibi bir altyapı mıdır?

Güya ekonomi analistleri ellerindeki cep telefonlarının eposta ya da SMS imkanlarıyla trilyon dolarlık işlemler yapıyormuş da kimse şimdiye dek bunu görememiş; denetleyememiş.

Bu yorumlara çocuklar bile gülerken böyle bir makalenin Newsweek’e kapak olması da düşündürücü. Tıpkı ABD’nin kitle imha silahları var diye Irak’a girmesi olayında olduğu gibi. Burada da aslında Greenspan ve internet kelimelerini yanyana getirecek ve tüm bunlar aslında herkesin sorunu dedirtecek bir imaja gereksinim varmış anlaşılan ki böyle bir makale bu amaca hizmet etmek üzere dergiye alınmış.

Krizin babası gerçekten Alan Greenspan mi? Krizin yatakçısı gerçekten internet mi? Bugün aklı başında, yakın geçmişi renkli medya bombardımanına esir etmemiş her küresel birey herşeyin Reegan-Thatcher ikilisi ile başladığını bilir. Bugün yaşadığımız kriz aslında geçen (yaklaşık) otuz yılın tortularının toplamıdır.

Bu ne yazık ki sadece ABD ya da Avrupa için değil; Türkiye için de geçerli. Bugün rejim tartışmalarını yapacak kadar gerilemiş bir Türkiye’nin temelleri 12 Eylül 1980 günü atıldı.

Newsweek dergisinde yayınlanan makalede internet ya da dijital ekonomi kavramları tesadüfen ya da bilgisizce yer almamaktadır. Daha ziyade konvansiyonel ekonomi kanallarını sekiz senedir kullanan mekanizmaların, buna alternatif yollar üretme konusunda her zaman kararlı olanlara bir uyarısıdır.

Demokrat Clinton döneminin icadı olan internetin konvansiyonel ekonominin büyük oyuncularına 90lı yıllarda atmış olduğu kazık gerçekten çok büyüktü. Bu sadece bilişim sektörü ile sınırlı olmayıp, tüm sektörleri etkilemişti (yanlış anlaşılmasın, internetin bu anlamda icadı, bilişim sektörünün diğer sektörleri mat etmesi anlamına gelmemektedir; tersine bilişim sektörünün o zamanki devleri de yanıbaşlarında biten tüysüz mucitler sayesinde bundan büyük zararlar görmüştür).

Burada aslında her ne kadar internet adı geçse de mesaj daha geneldir. Obama’nın bir kez daha interneti Clinton zamanındaki gibi lanse edeceğini sanmıyorum. Onun yerine bu onyılın internet muadili başka bir şeyini bulması gerekiyor (belki yenilenebilir enerji, belki ciddi hastalıklara çözüm getirecek genetik buluşlar). Verilen uyarı mesajı da biraz onunla ilgili.

Bak senin ağabeyin de zamanında böyle jan-janlı işlere kalkışmıştı ama cevabını aldı. Otur oturduğun yerde. Dört sene boyunca, bizim geçen (yirmi) sekiz senede ürettiğimiz tortuları temizle. Yüzünü gözünü kirlet. Ki 2012’de Sarah Palin yeni başkan olsun!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 14 11 2008

Çarşamba, Kasım 12, 2008

SEBEP ADLİ TEMBELLİK Mİ?


Özdeğer olgusu gerek birey gerekse de toplumsal düzeyde davranışları etkileyen önemli bir olgudur. Son yıllarda özdeğerler teorik ve pratik olarak ikiye ayrılmaya başladı. Farkında bile olmadan.


Sanırım internette kişilik haklarına en çok saldırılan Türk olan Adnan Hoca, geçtiğimiz günlerde bu kez Vatan Gazetesi’nin web sitesini mahkemeye verdi ve mahkeme siteyi kapatma cezası uyguladı.

Buraya kadar herşey normal. Ancak anormallik bundan sonra Vatan Gazetesi’nin avukatlarının yaptığı titiz çalışmayla başladı. Avukatlar, bu tür bir adli davanın, davacıların belirttiği gibi Medeni Kanun’a değil, internet suçlarıyla ilgili 5651 Sayılı kanuna dayandırılması gerektiğini öne sürdüler.

İşin ilginci eğer bu kanun devreye sokulursa, davanın açıldığı Asliye Hukuk Mahkemesi’nin görevsizlik kararı vererek, davayı Sulh Ceza Mahkemesi’ne yönlendirmesi gerektiği. Sulh Ceza Mahkemesi’nin de kanundaki açıklamalar gereği vereceği hüküm temel olarak belli: Kişilik hakkına saldırı niteliğinde olan açıklamaların web sitesinden çıkarılması.

Görüldüğü üzere ortada web sitesini kapatmayı hükmeden bir durum yok. Oysa Asliye Hukuk Mahkemesi, ihtiyati tedbir niteliğinde tüm web sitesini kapattı. Ertesi gün yapılan itirazlar üzerine de kişiyle ilgili haberlerin çıkarılması şartıyla tedbiri kaldırdı. Web sitesi açıldı.

Yukarıda anılan yasa 23 Mayıs 2007’den beri yürürlükte. Yani bir yılı aşkın bir süredir. Davacı konumundaki avukatların, yasalardan kendilerine en çok hangisi lehte bir durum yaratıyorsa onu kullanma motivasyonunda olması kendi içinde tutarlı bir durum. Ancak ortada nesnel değerlendirmeyi yapacak mahkeme heyetlerinin baştan savma bir yaklaşım içine girmelerini gerektirecek bir durum olamaz.

Üstelik internet artık marjinal bir olgu değil. Günlük yaşantımızda hergün adını sık sık duyuyoruz; kullanıyoruz, ondan istifade ediyoruz. Profesyonel yaşantımızda da internetin etkilerini sadece altyapı unsuru olarak dolaylı yoldan değil doğrudan gözlemliyoruz. Mesleğimiz ne olursa olsun.

Bugün örneğin doktorlar internet, bilgisayar kullanımı nedeniyle şikayetçi hastalarla ilgilenmekte, finansçılar pek çok kararlarını internet üzerinden eriştikleri bilgileri değerlendirerek vermekte, öğretmenler, öğrenciler derslerde işlenen konularla ilgili olarak internete başvurmakta.

Benzer şekilde yargı sürecinin mensubu olan avukat, hakim ve savcıların da interneti yakınen izlemeleri, önlerine internetle ilgili bir dosya geldiğinde en son yasal gelişmeleri izlemiş olarak dosyayı irdelemeleri, incelemeleri gerekmekte.

Tabii gerek kamu gerekse de özel sektörde bu tür doğal tepkiyi tüm profesyonellerin vermesini sağlamak için bireylere belli bir “güven” duygusunu aşılamış olmak gerekiyor. Bu güven duygusu ancak sosyal devletin gücünü, varlığını vatandaşlarında hissettirebildiği ortamlarda kuvvetlidir.

Devlet (ya da özel sektör örneğinde yönetim) otoritesini yitirmişse ve o otoriteyi başkaları ele almışsa ya da bazı vatandaş gruplarına gösterdiği ihtimamı başka bazı vatandaş gruplarına göstermiyorsa güven duygusunda zaafiyet oluşur. Bunun sonucunda da doğru olanı yaptığı sürece ardında onu destekleyecek bir yönetim ya da devleti bulamayan profesyonelin doğru olanı yapamaması zaafiyeti oluşur.

Kağıt üzerinde atması gereken bir adımı atamayan bir kamu görevlisini eleştirmek hepimize çok doğal geliyor. Bu tür eleştirilerin doğal olabilmesi için, öteki tüm koşulların “normal” olması gerekmekte. Peki öteki tüm koşullar normal mi? Bugün verdiğim bir karar nedeniyle akşam eve giderken başıma bir şey gelirse ne olacak?

Doğru olanı yapanların başlarına gelen geri dönüşü olmayan kazalar sadece geride kalanların sindirilmesinde ibretlik birer ders olmuyor aynı zamanda kazaların müsebbibi olanları ve olma yolunda ilerleyenleri de olumlu anlamda motive ediyor (“Türkiye seninle gurur duyuyor”).

Özdeğer olgusu gerek birey gerekse de toplumsal düzeyde davranışları etkileyen önemli bir olgudur. Son yıllarda özdeğerler teorik ve pratik olarak ikiye ayrılmaya başladı. Farkında bile olmadan.

Teorik özdeğerler; “özdeğerleriniz nedir?” diye sorduğunuzda aldığınız cevaplardır. Pratik olanları ise davranışlarınızın, tepkilerinizin gerisinde yatan gerçek özdeğerlerdir. Örneğin çıkıp AB’ye girmek bizim düsturumuzdur dersiniz ama yaptıklarınızla AB’ye değil olsa olsa karanlığın deliğine girersiniz. Ya da ben demokrasinin, açık toplumun, herşeyin özgürce konuşulmasının tarafındayım dersiniz. Davranışlarınız ise herkesi susturmaya yöneliktir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 07 11 2008

TAHMİN OYUNU


Tahmin yapmak eskiden belki bir sanattı ancak kapitalist sistem içinde tahminin kendisi kirli oyunlara alet edilen bir olgu haline geldi. Ayakları yere basmayan tahminler, yatırımcıları yanlış yönlendirmeye ya da belli alanlara yatırım yapmaya zorlamakta. Sonuçta kazanan o tahminleri yapanlar ya da yaptıranlar oluyor; yatırımı yapanlar değil.


Ülkemizde iki cildi de yayınlanan John Perkins’e ait Bir Ekonomik Tetikçinin Anıları (April Yayıncılık) kitabının özünde kapitalist düzenin doğal kaynaklara sahip ülkelerin kaynaklarını nasıl ele geçirdiği anlatılmaktadır. Gerçi bu bilgiler çok-satar listesine giren kitaplara dönüşecek kadar ayağa düştüğüne göre çoktan demode olmuştur diye düşünülebilir ama bugün hala az ya da çok geçerli olduğunun göstergeleri de mevcut (örneğin bakınız Irak’ın ele geçirilişi).

Kitapta bahsedilen metodoloji kabaca şöyle çalışmaktadır: Doğal kaynaklara sahip ancak ondan istifade edip kalkınamamış ülkelere danışmanlık veren çokuluslu ABD şirketleri öncelikle ülkenin gelecek beş, on, yirmi yıllık sosyal, demografik ve ekonomik büyüme tahminleri yaparlar. Buna göre ülkenin gereksinim duyduğu altyapı yatırımları tespit edilir (bu altyapı gereksinimleri yollardan, konutlara, enerji santrallerine kadar geniş bir yelpazededir). Bu altyapıları kuracak imkanı olmayan, ama sahip olduğu doğal kaynak nedeniyle gelişme potansiyeli olan ülkeler, bu tablo karşısında, yine ABDli çokuluslu şirketlere ya da onların desteklediği yerel büyük şirketlere bu altyapıları kurma ihaleleri verilir. Karşılık olarak da devletler doğal kaynaklarını belli bir süre için bu ABDli şirketlere devrederler.

Tahmin edileceği gibi “ya deve ya deveci ya da padişah ölür”, o kadar uzun sürede önden tahminleri yapılan büyümeler gerçekleşemez, ancak o altyapılar kullanılmayacak da olsa kurulur ya da yarı kurulur. Her durumda doğal kaynaklar sömürülür.

Bu tahmin oyunu teknoloji, bilişim dünyasının da başına bela bir olgu. Bir süre önce internetin sükse yaptığı son onbeş yılda elektronik ticaretin büyümesi konusunda hangi tahminlerde bulunulmuş ve buna karşılık gerçekleşen figürler ne çıkmış diye bir araştırayım dedim. Karşıma ilginç bir tablo çıktı.

Tahmin yapan ve tahmin yapma konusunu profesyonel bir hizmet olarak sunan firmalar da dahil olmak üzere hiçbir kişi ya da kuruluş tahmin yaptığı konuyla ilgili olarak zamanı geldiğinde arkasına dönüp de gerçekleşen figürlerin ne olduğunu araştırma zahmetine bile katlanmamış.

Diyelim ki 1995 yılında şöyle bir tahmin yapılmış olsun: 2000 yılında toplam global e-ticaret hacmi 1 Trilyon dolar olacak. 2000 yılına gelindiğinde ne kadarlık bir e-ticaret yapıldığı konusunda hiçbir bilgi yok. Dolayısıyla da beş sene önce tahminde bulunan firmanın bu çalışmasının ne kadar doğru çıktığı hakkında bir yorum yapmak mümkün olmuyor. İşin ilginci bu firmalar bugün de örneğin 2015 için benzer tahminlerde bulunmaya devam ediyorlar.

Yapılan bu tahminler sadece yukarıdaki örnekte olduğu gibi sayısal olgularla sınırlı da değil. 1996 yılında ABD’de katıldığım bir konferansta gelecek beş-on seneye damgasını vuracak beş teknolojiden bahsediliyordu ve bunlar içinde tv, bilgisayar ve telefonun artık farklı birer cihaz olmaktan çıkıp tek bir cihaz haline geleceği söyleniyordu. Bugün bu cihazlar hala ayrı ayrı yerlerini koruyorlar. O gün bu stratejiye yatırım yapmış olanlar ise avuçlarını yaladı.

Tahmin yapmak eskiden belki bir sanattı ancak kapitalist sistem içinde tahminin kendisi kirli oyunlara alet edilen bir olgu haline geldi. Ayakları yere basmayan tahminler, yatırımcıları yanlış yönlendirmeye ya da belli alanlara yatırım yapmaya zorlamakta. Sonuçta kazanan o tahminleri yapanlar ya da yaptıranlar oluyor; yatırımı yapanlar değil.

Elbette ki gelecek ile ilgili adım atmadan önce tahmin yapma müessesine başvurulmalı. Ancak bu müessese suistimal edilmemeli. Teknoloji dünyası bunun son örneğini 90lı yılların ikinci yarısında gördü. Yapılan tahminlerin de şişirmesiyle diyelim ki bir kaç ürünü/firmayı doyuracak alanlara düzinelerce ürün/firma için yatırım yapıldı. Sonuçta ya o firmaların hepsi birden battı ya da sadece birkaç tanesi ayakta kaldı ve yatırım yapılan diğer firmalar yok oldu.

Şimdi 2009 yılıyla birlikte teknolojide global olarak yeni bir şahlanış potansiyeli var. Eğer benzer hatalar 2009-2012 döneminde de yapılırsa, bu kez dünyayı öyle Afganistan ya da Irak’taki gibi bölgesel savaşlar bile kurtaramaz. Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkması kaçınılmaz hale bile gelebilir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 31 10 2008

Pazartesi, Kasım 10, 2008

“BEN MİR’İM” ya da BİLGİ OLGUSUNUN İĞFALİ


Söylenen sözün doğruluğunu irdelemeye çalışmıyoruz; gözümüze kim daha çok güçlü görünüyorsa ya da öyle bir imaj çiziyorsa (“Ben Mir’im!”), bilinçaltımızdaki korkudan olacak, onun haklı olduğuna doğru meylediyoruz.


Malum biz düello yerine pusu kurmayı tercih ederiz. Kültürel bir olgu. Ancak yine de geçtiğimiz günlerde birbirleriyle rakip partinin birer milletvekili biraz da gaza geldiklerinden medyanın önünde sözlü düello yapmaya kalktılar.

Pusu kültürü “sağ kalan kazanır ölmüş olan kaybeder” gibi net bir kıstasa sahip olduğundan, bu düello sonucunda kimin kazanıp kimin kaybettiğini anlayamadık. İki taraf da kazananın kendisi olduğunu söylemeyecek kadar diplomasi kültürüne sahip olduklarından, rakibinin kaybetmiş olduğunu ifade ederek üçüncü şahısların kendisini galip ilan etmelerini bekledi.

Ertesi gün medyaya yansıyan sonuçlar da düello cahilliğimizi tasdikledi. Sonuçlar ortada ya da birbirine çok yakın duracak şekildeydi. Kimse net olarak AKP’li Fırat ya da CHP’li Kılıçdaroğlu’nun kazandığını (ya da kaybettiğini) söyleyemiyordu.

Tartışmanın önemli bir kısmını canlı olarak izledim. Görünen o ki bu “ilk defa oluyor” havası Uğur Dündar’dan izleyicilere kadar herkesi öyle bir etkilemiş ki içeriğe odaklanma konusunda büyük sıkıntılar çekmişiz.

Örneğin bir hayali ihracat davasının sürecinin nasıl işlediğini bilmiyoruz. Hatta bir noktada Kılıçdaroğlu bunun kısa bir tanımını da yaptı. Bir hayali ihracat davasının vergisel ve ağır cezalık iki bağımsız dava sürecinin olduğunu söyledi. Bunu söyleyene kadar Kılıçdaroğlu vergi davasıyla ilgili belgeleri sunarken, Fırat kendisini ağır ceza davasıyla ilgili belgeleri göstererek savundu.

Kılıçdaroğlu iki dava olayını açıklayınca bu kez Fırat başka bir ağır ceza davasındaki sonuçları belge olarak göstermeye başladı. Bunu da Ukrayna, İngiltere farklılığında anladık.

Uyuşturucu kaçakçılığı konusundaki iddialar ise bilgi olgusunun iğfal edilme sürecinin zirvesi niteliğindeydi. Suç; taşıyıcı konumundaki tır şoförüne atılıyor ve bunun kanıtı olarak da şoförün ifadesi ile uyuşturucu paketleri üzerinde yapılan parmak izi karşılaştırması gösteriliyordu. Nasıl yani? Uyuşturucu kaçakçısı olmak için kaçırılan uyuşturucu paketleri üzerinde parmak izinin olması mı gerekiyor? Silahın üzerinde parmak izi aramak gibi?

Tır şoförünün itirafını güçlendirmek için, tır şoförünün pek de tekin biri olmadığı şeklinde bir yorum yapan Fırat, böyle bir insana neden mal taşıtıldığı konusuna da, söz konusu firmanın gümrüklerdeki uygulama çerçevesinde neden her şeyinin didik didik aranması gerekenleri simgeleyen kırmızı hat listesinde bulunduğuna da bir açıklama getirmedi.

Firmalar herhalde geçmişteki performanslarına bakılarak kategorize ediliyor. Bu firma temiz bir firma olsaydı en azından en temizler listesinde olmasa bile ortalama bir düzeyde olurdu (gümrük sürecinde firmalar üç kategoriye ayrılıyormuş).

Kılıçdaroğlu, Fırat’ın konsantrasyonunu bozan kırmızı listeden çıkarılma talebini içeren belgeyi açıklarken, aslında bir taşla iki kuş vurma imkanından istifade edemedi. Böyle bir dilekçede adınız ne arıyor diye ikinci kuşu vurmaya çalışırken; madem sizin firmanız temiz bir firma neden kırmızı listede diye sormayı ihmal etti.

Tüm bu detaylar aslında bize bilgi olgusuna değer vermediğimizi, onu kendi çıkarımız doğrultusunda ve gerektiği yerlerde suistimal ederek kullandığımızı göstermesi açısından çok önemli.

Böyle yapıyor olduğumuzun ve bunun farkında bile olmayışımızın temelinde bilgi toplumu olabilmek için gerekli olan ön koşulları yerine getirememişliğimiz yer almaktadır. Daha da vahimi bu açığı kapatmak değil tam tersine açmak üzere her türlü kamu imkanı da seferber edilmiş durumdadır.

Yukarıdaki gibi örneklerde söylenen sözün doğruluğunu irdelemeye çalışmıyoruz; gözümüze kim daha çok güçlü görünüyorsa ya da öyle bir imaj çiziyorsa (“Ben Mir’im!”), bilinçaltımızdaki korkudan olacak, onun haklı olduğuna doğru meylediyoruz.

(Huzurlu olmamız istendiği için) Huzurlu koyunlarız biz. Yine de zaman zaman öndeki koyunun ardından uçurumdan aşağı atlayan koca bir koyun sürüsü haberini okuduğumuzda şaşırıyoruz!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 24 10 2008