Pazartesi, Eylül 14, 2009

INTERNETTE MAÇ İZLERKEN


Şifreli kanallardaki futbol maçlarını internetten yayınlayan sitelerde maç izlemek yerine izleyenlerin birbiri ile yaptıkları canlı yazışmaları takip etmek çok daha eğlenceli. Bir yanda webden nasıl maç izleneceği konusunda yardımcı olanlar diğer yanda hiçbir şeyden anlamayan küfürbazlar.


Şifreli kanallardan lig maçlarını canlı olarak izleme imkanı ilk çıktığında futbol fanatikleri bir süre kahvehanelere gitmek zorunda kalmıştı. Daha sonra çoğu güçlü pazarlama satış faaliyetlerine yenik düştü ve gerekli cihazları alıp abone olarak evlerinin konforunda maç izlemeye geri döndü.

Şu sıralarda ikinci şifreli yayın kanalının da devreye girmesiyle benzer bir durum söz konusu. Bu kez kahvehanelere bir alternatif de ortaya çıktı. Internet. Internette yer alan ve televizyon yayını yapan kimi web siteleri dünya televizyonlarında gösterilen pek çok programı (futbol maçı olması ya da şifreli bir kanalda yayınlanması gerekmiyor) internet üzerinden canlı olarak tüm dünyaya sunuyor.

İşin ilginç yanı Türk fanatiklerin “kahvehane kültüründeki” dialogları fazlasıyla internete taşımış olması. Nasıl mı? Bu tür web sitelerinde sunulan canlı yazışma (chat) imkanı sayesinde. Öyle ki bir süre sonra maçı izlemek yerine yan sütundaki bu yazışmaları takip etmek çok daha ilgi çekici hale gelebiliyor.

Gördüğüm kadarıyla bu yazışmaya girenlerin bir kısmı kendi web sitelerine aldıkları üç beş kuruşluk reklamdan para kazanmak için bu sitelerde “hangi maç hangi web sayfasından nasıl izlenir” hizmetini vermenin peşine düşmüş. İkinci kısım ise bütün sarkastikliği ile bu kişileri eleştirmek, eleştirmek ne kelime ağıza alınmayacak küfürlerle deşarj olmak üzere bu sitelere takılıyor.

Internete girebilip, webde dolaşmayı öğrenmiş ve bu büyük emeklerinin(!) karşılığında kendilerine herhangi bir uluslararası ödül verilmemiş(?) olduğundan dolayı büyük bir rahatsızlık duyduklarını sandığım ikinci gruptaki kişiler, tüm bir maç süresince birinci gruptaki kişileri küfür yağmuruna tutuyor. Sebep? Maçı izleyebilmeleri için ne yapmaları gerektiğini kendilerine doğru düzgün açıklayamıyor oldukları için.

Bu yazışma ortamının bir özelliği dikkatimi çekti. Site mesajlarda geçen web site adreslerini otomatik olarak sansürlüyorlar. Küfürbazlara yardımcı olmaya çalışanlar buna karşı basit bir çözüm geliştirmişler. Web site adresinin bazı yerlerine boşluk koyarak yazıyorlar. Diyelim ki http://www.x123.com/ yazacaklarına www.x123 .com yazarak 3 ile .com arasına bir boşluk bırakıyorlar.

Uluslararası uzman internet kullanıcısı ödülünü alamamış küfürbazlar ise adresi kendi bilgisayarlarında boşluk ile birlikte kopyala/yapıştırıp ilgili sayfaya erişemedikleri için basıyorlar küfürü. Tabii bunları bekleyen daha büyük sorunlar da oluyor. Örneğin maç yayınlayan bazı televizyon siteleri, birkaç dakika maç yayını yaptıktan sonra yayını kesiyor ve kişiyi siteye ücretli üye olmaya zorluyor. Burada yapılacak en pratik şey yayın yapan siteyi yanıltmak.

Çünkü bu medeni siteler, diyelim ki Türk ve İsviçre takımlarının bir maçını gösteriyorsa, sadece bu iki ülkeden gelen trafiğe engel koyuyor ancak diğer ülkelerden gelen trafiğe karışmıyorlar. Farklı coğrafik bölgeden erişiyormuş imkanı sunan bazı yazılımlar da bu kuralın yanından geçilmesini sağlıyor. Gelin de bunu onlara anlatın!

Yardım edenlerin sabırları ise dikkate değer. Birisi en sonunda dayamadı ve gözü dönmüş bir küfürbaz ile mantıklı bir tartışmaya girdi. İşe annesine küfür edilmesi yerine direkt kendisine küfür edilmesini önermekle başladı. Sonra da o anda yüzlerce kişi verdiği bilgi ile maç seyrederken o küfür eden kişinin seyredememesini onun kendi beceriksizliğine yordu.

Buna karşı yurdum insanının köşeye sıkıştığında takındığı tavır devreye girdi. Küfürbaz kişi kendisinin hatalı çıktığı o durumu bir anda unuttu(rdu) ve yardımcı olan kişiyi üç beş kuruş para kazanmak için çetrefilli çözüm yolları sunmakla suçladı. Maçın bitmesiyle en berbat batakhanelerde bile rastlanmayacak türden bu dialoglar da sona erdi. Sanırım bir sonraki maça kadar.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1173) - Ooof Off Line Köşesi - 11 09 2009

Cuma, Eylül 04, 2009

(INTERNET KORSANLIĞI İÇİN) DADALOĞLU DER Kİ


“Bence internet korsanlığının giderek artması mevcut iş modellerimize ve yasal çözümlerimize karşı güven eksikliğinin bir göstergesidir.”


Cem Yılmaz’ın 10 Derste Anadolu Rock paradosinde verilen derslerin biri de “Hadi bana inanmıyorsunuz, bakın Karacoğlan öyle demiş” türünden şarkıda verilen mesajı geçmişten bir isimle desteklemek idi. Bu mantıkla; girmek için ülkece seferber olduğumuz AB’nin, Telkom ve Dijital Medya’dan sorumlu “bakanı” Viviane Reding’in 9 Temmuz 2009’da Lizbon’da yaptığı konuşmaya kulak verelim. Reding der ki :

“Internet korsanlığı, interneti en yoğun kullanmakta olan ve dijital yerli denilen 16-24 yaş grubundaki bireyler için giderek daha çekici (“seksi”) bir hale gelmektedir. Bu kuşak dijital ekonomimizin, yeniliklerin ve gelişme fırsatlarının temelini oluşturacaktır. Eurostat istatistiklerine göre bu kuşaktan bireylerin %60’ı geçen aylar içinde herhangi bir ücret ödemeden internet üzerinden görsel-işitsel içerik indirmiş olup; bunlardan %28’i bu tür şeyler için para ödemek istemediklerini belirtmiştir.

“Bu figürler mevcut sistemimizdeki ciddi eksikliklerin bir göstergesidir. Kanunlara karşı gelenleri cezalandırmak gerekir. Ancak pazarda gerçekten de yeterince çekici ve tüketici-dostu yasal arz mevcut mu? Telif Hakları konusundaki mevcut yasal sistemimiz internet kuşağının beklentilerini karşılayacak seviyede mi? Bunu engellemek için tüm alternatifleri değerlendirdik mi? Konuya 16 yaşındaki bir bireyin gözünden baktık mı? Yoksa sadece Gutenberg Çağı’nda büyümüş hukuk proseförleri gözünden mi bakıyoruz? Bence internet korsanlığının giderek artması mevcut iş modellerimize ve yasal çözümlerimize karşı güven eksikliğinin bir göstergesidir. Kanun koyucular için bu bir uyarı olmalıdır.

“Eğer dijital içeriğe erişimi süratle daha kolay ve kullanıcı dostu hale getirmezsek, dijital hizmetlerin yasal kullanımı ve sanatsal yaratıcılığı konusunda tüm bir kuşağın desteğini kaybedeceğiz. Ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak bu bir trajedi olur. O nedenle benim temel önceliğim, diğer yetkililerle eşgüdüm içinde, tek bir pazarda kenetlenmiş Avrupa’nın dijital içeriğe erişmede basit, kullanıcı dostu yasal bir çerçeve oluşturmak ve o arada içerik yaratıcılarının hak ettiklerini almalarını sağlamak için çalışmak olacaktır. Dijital Avrupa ancak ilgili son kullanıcı ve yaratıcı tüketiciler olarak, içerik oluşturucular ve dijital yerli kuşağından kişilerle birlikte kurulabilir.”

AB’de konuyla ilgili üst düzey bir yetkilisinin şu tümcesinin altını yeniden çizelim: “Bence internet korsanlığının giderek artması mevcut iş modellerimize ve yasal çözümlerimize karşı güven eksikliğinin bir göstergesidir.”

“Önce özgür birey” diyorsak, bireyin rahatsızlıklarını dikkate almak, neden rahatsız olduğunu analiz etmek ve bu rahatsızlıkları ortadan kaldırmak için gerekli olan şeyleri yapmak gerekir. Alternatif olarak şöyle de denilebilir: Mevcut kanunlara göre bu yasa dışıdır ve cezalandırılmalıdır. Nokta.

Tesadüfe bakın ki son zamanlarda ülkemizde de tam da böyle bir bakış açısı sergilediğimizi ortaya koyan düzenlemeler yapılmakta. Korsan mı, cezalandırın. Neden? Çünkü telif haklarına saygı göstermiyor, ilgili yasaları çiğniyor. (Acaba yasalar biraz demode mi kaldı?... Sus kapa çeneni; bul cezalandır).

Malum ülkemizde vergi, kim bulunursa ondan tahsil edilen bir olgu. Korsana karşı mücadele de anlaşılan biraz bu mentalite ile icra edilecek. Kamu kurumlarının mekanlarını kiralayarak korsan kitap, CD satanlara karşı birşey yapamıyoruz (neden acaba?) ama dijital altyapıda kimin nereden ne indirdiğini tespit edebiliyoruz. O zaman faturayı ona keselim. Hem ABD de böyle yapmıyor mu? Daha geçen gün bir kaç müzik şarkısını indiren bir üniversite öğrencisine yüzbinlerce dolar ceza kesmedi mi ABD mahkemeleri?

Her zamanki gibi problemi yanlış tanımlamaktayız. O nedenle de yanlış tanımlanmış bir problemin çözüm alternatiflerinin hangisinin daha doğru olduğunu tartışmak da temeldeki problemimizi çözmeye katkı sağlamayacak. Temel problemimizin dijitalleşme olgusunun var olmadığı bir dönemde icat edilmiş olan telif haklarının güncellenmesidir. Öte yandan “Önce özgür birey” diyemediğimiz sürece yapılacak güncellemeler bir işe yaramayacaktır. Ben demiyorum Dadaloğlu (pardon Avrupa Birliği) öyle diyor.

(İlgili dökümanın tamamı için bakınız http://tr.im/wOWS )

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1172) - Ooof Off Line Köşesi - 04 09 2009

Cuma, Ağustos 28, 2009

i2010 ve TEKNOLOJİ DOSTU ÜLKE OLMAK


Teknoloji dostu bir ülke olmanın basit kriteri şu olsa gerek: Ülke vatandaşının konumu teknolojiden ilk istifade edecekler arasında mı; yoksa en çok bedel (zaman, para) ödeyip en son istifade edecekler arasında mı?


Web, mobil GSM, ADSL, MPEG gibi bugünün dijital dünyasına yön veren bilgi ve iletişim teknolojileri (ICT) alanındaki buluşlar nerede icat edildi? Eğer Amerika diyecekseniz bir daha düşünün. Tüm bu teknolojik yeniliklerin merkezi Avrupa.

Peki Avrupa 2005’ten beri ne yapıyor? ICT alanında geri kalmamak için, Avrupa’nın içine girdiği son ekonomik krizden çıkabilmek için canla başla çalışıyor. Bilgi toplumunu, dijital toplumu AB’nin her ülkesinde birbirinden farksız olacak şekilde yerleştirebilmek, gündelik hayata entegre edebilmek için. Bu stratejinin adı i2010.

i2010’un üç temel ölçütü var: Gerek bireyler gerekse de firmalar için tek bir dijital pazar altyapısının teminine destek, bilgi ve iletişim teknolojileri alanındaki araştırma ve yenilikçi çözümler üretmeyi teşvik, AB’nin tüm vatandaşlarının bu gelişmelerden aktif olarak faydalanmalarını sağlamak.

Bu konuda ilgili AB komisyonunun son raporu ağırlıklı olarak bilgi ve iletişim teknolojilerinin geliştirilmesinin önemine işaret ediyor. Öyle ki Avrupa’yı da etkisi altına alan global ekonomik krizden kurtulmak için bu alanda yapılacak yatırımlar, geliştirme faaliyetleri AB’nin krizden kurtulması için en önemli katkı unsuru olarak belirlenmiş.

Bu alandaki dinamo teknoloji hızlı internet bağlantı altyapıları olarak belirleniş durumda. Ülkemizin de kablo ve ADSL ile tanışmış olduğu hızlı internet altyapısı konusunda, bu teknolojilerinin mucidi konumundaki Avrupa’nın çok ciddi hedefleri var. Örneğin Finlandiya 2010’a dek 1 Mbit erişim altyapısını tüm ülke genelinde bir standard hale getirmeyi zorunluluk olarak kabul etmiş durumda. 2015’teki zorunlu asgari bağlantı hızı ise 100 Mbit olacak.

Almanya’nın ülke hedefi 2010’da tüm ülkeye hızlı internet altyapısını kavuşturmak. 2014’te ise internete erişen hane halkının %75’inin internete 50 Mbit ile bağlanmasını sağlamak. Fransa’nın hedefi 2012’de hızlı internet erişiminin aylık ücretinin en çok 35 Euro olmasını sağlamak. Portekiz tüm ülkeyi optik fiber altyapısı ile donatmayı hedeflemiş durumda.

Biz bugün ülkemizde dijital uçurumun bir türlü kapanmadığını anlatmaya çalışırken aynı kaygıları taşıyan AB ülkeleri kendilerini bu konuda gecikmeden bir şeyler yapmak zorunda hissediyor ve aksiyon alıyor. Örneğin hızlı internet altyapısı konusunda Japonya’nın ve Kore’nin, kablosuz iletişim konusunda Asya ülkelerinin, dijital uygulamalar ve sosyal ağlar konusunda Amerika’nın AB’yi geçtiğini görüyorlar. Farkın açılmadan kapatılması için tedbirler alıyorlar.

Tedbirler söz konusu olduğunda başı çeken şeyler bilgi ve iletişim teknolojilerine, bu alandaki AR-GE faaliyetlerine yatırım yapmak, internet hizmetlerini AB ülkelerinde yeknesak bir düzenleme altında ele alabilmek (erişim, vergi, güvenlik, ücretledirme vb konularında ülkeden ülkeye değişim göstermeyecek standardlar geliştirmek), hızlı internet erişim altyapısını lüks değil zaruri bir altyapı bileşeni haline getirmek gibi hedefler.

Öte yandan altyapıya dönük yatırımlar söz konusu olduğunda en büyük risk olan bu gelişmelerin son kullanıcıya gözle görülür fayda sağlayıp sağlamadığı hususunun ıskalanmaması için de tedbirler alınmış. AB ülke vatandaşlarının gündelik hayatının kalitesini artırmaya yönelik çalışmaların yapılması da i2010 stratejisinin içinde haricen ve altı çizilerek belirtilen bir kriter.

Ülkemizde sanırım ilk yapılması gereken şey teknoloji alanındaki yatırımların, ulusal ekonomik problemlerimizi çözmek için icat edilmiş iki metod olan özelleştirme ile vergi toplama kısır döngüsünden bizi kurtaracak yegane çözüm olduğunu idrak edebilmek ve bu seviyede ciddi bir yaklaşımla bilgi ve iletişim teknolojilerine yatırımları teşvik etmek. Türkiye teknolojiyi ana konu yapacak kadar ciddiye almazken, AB ülkelerinin tamamı teknolojiyi bu şekilde konumlandırmış durumda.

Teknoloji dostu bir ülke olmanın basit kriteri şu olsa gerek: Ülke vatandaşının konumu teknolojiden ilk istifade edecekler arasında mı; yoksa en çok bedel (zaman, para) ödeyip en son istifade edecekler arasında mı?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1171) - Ooof Off Line Köşesi - 28 08 2009

Cuma, Ağustos 21, 2009

3G YETMEZ 4G OLSUN !


Devlet, özel şirketler teknlojik imkanları vatandaşa vergi, tarife ya da başka bir marifet olmadan doğrudan ya da dolaylı sıfır maliyetle sunabilecekler mi? Bunun için başka ülkelerin AR-GE bütçelerine dolaylı katkı sağlama rolünden ülke olarak bizi kurtarabilecekler mi?


Üçüncü Nesil mobil iletişim teknolojisi 3G nihayet ülkemizde de devreye girdi. 3G dediğimizde aklımıza ilk ne geliyor? Birbirimizle görüntülü görüşme yapabiliriz. Olağanüstü gereksinim duyduğumuz (!) bu eksiklik de böylece giderilmiş oldu. Ülke olarak bilgi toplumu olma yolunda önemli bir aşamayı daha geçmiş olduk.

Gerçekte durum nedir? 3G teknolojisinin temel varlık sebebi olan veri iletim imkanlarının hızının artması sayesinde cep telefonu kullanarak daha önce çok yavaş yapmakta olduğumuz ve hayatımıza değer katan hangi süreci hızlandırmış olduk? Böylece ne gibi avantajları yakaladık?

Teknoloji tüketimindeki önemli bir olgu da fayda maliyet analizini gerçekçi bir şekilde yapabilmektir. Evet 3G’nin devlete, GSM operatörlerine ya da 3G uyumlu telefon markalarına, reklam-alanlara önemli katkıları oldu. Devlet daha bir yıl öncesinde lisans bedellerini peşin tahsil ederek alacağını aldı. Operatörler bunun bedelini son kullanıcı olan müşterilerine yeni 3G fiyat tarifeleri olarak yansıttı. Daha ilk günden. Keza telefon şirketleri de 3G’yi yeni model cep telefonlarını satabilmede güncel pazarlama fırsatı olarak kullanmaya başladı. Reklam-alanların durumunu anlatmaya gerek yok. Her gün gazete, radyo ve televizyonlarda bunu somut olarak görüyoruz.

Son kullanıcı olarak bize kalan ise bu işe para yatırmış olanların yatırım ve işletim maliyetlerini karşılamak. Bol bol 3G kullanalım. Birbirimizle sadece görüntülü görüşmeler yapalım.

Bu bakış açısı teknoloji düşmanlığı olarak yorumlanabilir. Ancak daha ziyade altı çizilmek istenen şey şudur: Bu maliyetin gerisinde son kullanıcı olan aboneler ne gibi faydalar sunulmaktadır? Elimizdeki teknolojinin (her ne olursa olsun) sunduğu imkanların tümünü olmasa bile önemli bir kısmını kullanma gereği duymuyorsak o teknolojiyi ihtiyacımız da yok demektir.

Evlerimizde yüksek çözünürlüklü (HD) televizyonlar var. Peki kaçımız bu imkandan istifade edecek HD kalitesinde yayın yapan kanalları ya da kanal paketlerini almış durumdayız? Belki de evinde HD televizyon olan pek çok kişi normal kalitede izlediği yayınları sırf televizyonu HD diye HD kalitesinde izlediğini sanıyor hala. Aldığı yayının ve o yayını aktaran dekoder cihazlarının da HD ile uyumlu olması gerektiğinin farkında bile değil.

Bankalarımız son model ATM cihazı alma konusunda birbiri ile yarış halinde. Bu cihazları üreten fabrikalardan birine en yakın kasabada daha hala yirmi otuz yıl önce çıkan ve iki satır ekranı olan ATM cihazlarının kullanıldığını görseler tepkileri ne olurdu acaba?

Başbakanımız 4G’nin de müjdesini şimdiden verdi. İnşallah zamanı geldiğinde 4G’ye de geçmek bu hükümete nasip olacakmış. Hayırlısı olsun. 3G’de 14 – 15 Mb düzeyinde olan bir hız kapasitesinin 100 Mb seviyesine çıkaran dördüncü kuşak altyapısı sayesinde tüm cep telefonu kullanıcıları (mı? hayır, sadece 4G ile uyumlu cihazı olanlar) inşallah bu sayede cep telefonlarının kocaman (!) ekranlarından maç yayınlarını canlı izlemekle kalmayacak aynı zamanda yayını HD kalitesinde alacak. Bu önemli eksiğimizin bir an önce kapatılması gerekir.

Belki de zihinlere şu soru gelmiştir? Peki tüm bunlar (görüntülü konuşma vb) marjinal fayda ise 3G’nin ya da gelecekte 4G’nin asıl faydası nedir? Neden 3G’ye ya da 4G’ye geçmeliyiz? Bu soru sorulduğu zaman bize özgürce internete girme imkanları sağlayan devlet, operatörler, telefon şirketleri, reklam-alanlar sessizce birbirine bakıp ötekinin cevap vermesini bekleyecektir. Gerçekten nedir asıl faydası bu işin?

Özgür internet! Hani youtube.com’a, wordpress.com’a ve daha yüzlerce web sitesine erişimin yasal marifetlerle engellendiği şu internete... Kimi kandırıyoruz? Bugün ülkemizde 3G uyumlu telefona sahip olan ya da bu yıl bitmeden sahip olacak olan kullanıcıların en çok yüzde 10’u 3G’nin sunduğu hızlı internet erişimini gündelik hayatında eğlence dışındaki konularda bir fark yaratabilmek için kullanıyor olacak.

Devlet, teknoloji şirketleri eğer taş üstüne taş koymak istiyorlarsa bu imkanları vatandaşa vergi, tarife ya da başka bir marifet olmadan doğrudan ya da dolaylı sıfır maliyetle sunabilecekler mi? Bunun için başka ülkelerin AR-GE bütçelerine dolaylı katkı sağlama rolünden ülke olarak bizi kurtarabilecekler mi? Efendim; cevabınızı duyamadım?...

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1170) - Ooof Off Line Köşesi - 21 08 2009

Pazartesi, Ağustos 17, 2009

TÜRKİYE’DE DİJİTAL UÇURUM


DPT’nin her yıl düzenli olarak yaptığı ülkemizdeki bilgisayar ve internet kullanımı karşımıza ilginç sonuçlar çıkarmakta.


Devlet Planlama Teşkilatı, Türkiye’deki teknolojik gelişmeleri ve bilgi toplumu olma yolundaki gelişmeleri tespit etmek amacıyla her yıl yapmış olduğu ölçümleri 2008 yılı için tamamlayarak geçtiğimiz günlerde bir rapor olarak yayınladı.

2008 yılının ilk üç ayı baz alınarak yapılmış olan bu anket 2004, 2005 ve 2007’den sonra bu alanda yapılan dördüncü anket. 2004’te 9 bin 571, 2005’te 10 bin 151, 2007’de ise 4 bin 674 haneyi baz alarak yapılmış olan değerlendirme anketi 2008 için 5 bin 321 hanede gerçekleştirilmiş.

Temel olarak sunulan grafiklere bakıldığında hemen her kategoride artış olduğu tespit edilmekte. Örneğin bilgisayar kullanımı açısından veriler 2007’de anket yapılan hanelerin yüzde 29,5’i üç aylık dönemde bilgisayar kullanmış olduğunu ifade etmişken, 2008’de bu figür yüzde 34,3’e yükselmiştir.

Bir alt kırılımda incelendiğinde ise kentlerdeki bilgisayar kullanımının kırsal alandaki kullanıma göre daha yüksek olduğu görülmektedir. 2007’de kentlerdeki hanelerin yüzde 37’si, kırsaldaki hanelerin ise ancak yüzde 16,4’ü bilgisayar kullanmış. 2008 ise bu figürler sırasıyla yüzde 42,6 ve yüzde 19,1 olmuş.

Bilgisayar kullanımı açısından dijital uçurumu değerlendirdiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkar. 2007’ye göre 2008’de genel anlamda uçurum biraz olsun kapanmıştır. 2007’de neredeyse üç haneden ancak birisi bilgisayar kullanırken, 2008’de bu oran iki buçuk hanede bire çıkmıştır.

Öte yandan kentlerdeki bilgisayar kullanımı ile kırsal kesimdeki bilgisayar kullanımı arasındaki dijital uçurumu göreceli olarak değerlendirdiğimizde karşımıza şöyle bir sonuç çıkmakta: 2007’de kent / kırsal oranı 2,25 ilen 2008’de bu oran 2,23’e gerilemiştir. Bu demektir ki kırsal kesimdeki bilgisayar kullanma oranının artış hızı kentlerdeki artış hızından çok az da olsa daha yüksektir.

DPT’nin anketinde bireysel internet kullanımına yönelik de figürler verilmektedir. Buna göre 2007’de yüzde 26,7 olan internet kullanım oranı 2008’de yüzde 32,2’ye yükselmiştir. Bir başka deyişle 2007’de internet kullanımı açısından dijital uçurum dörde bir iken (her dört haneden ancak biri internete erişirken), 2008’de bu oran üçe bir oranına gerilemiştir.

Kentlerden internet erişimi ile kırsal kesimden internete erişim oranları da 2007’de yüzde 33,9 ile yüzde 14,2 iken, 2008’de yüzde 40,6 (kent), yüzde 16,8 (kırsal) olarak tespit edilmiştir. Bu çerçevede kentler ile kırsal kesim arasındaki dijital uçurumu internet kullanımı açısından değerlendirdiğimizde 2007’de 2,38 oran göreceli oran 2008’de 2,41’e yükselmiştir. Bir başka deyişle internet kullanımı açısından uçurum kırsal kesim aleyhine çok az da olsa derinleşmiştir.

Yaş grupları açısından incelendiğinde internet kullanımı en yoğun olarak 16-24 yaş grubunda görülmekte olup (yüzde 55) global eğilimlerle paralellik arz etmektedir. Kadın erkek oranına bakıldığında da yine genel temayüle uygun olarak erkek nüfusu kadın nüfusundan daha yüksektir.

İlginç bir istatistik de 2008 yılı içinde ankete katılanların yüzde 69’unun bilgisayar ile ilgili herhangi bir kursa katılmamış olması. Bir başka deyişle dijital uçurumu el yordamıyla, sağdan soldan edindiğimiz bilgilerle öğreniyoruz. Disiplinli bir eğitim modeli bize ters!

Internete en çok evden (yüzde 55,2), iş yerinden (yüzde 38,4) ve internet cafelerden (yüzde 24,2) bağlanıyoruz. Bir başka ilginç tablo da interneti kullanma amacıyla ilgili. En popüler kullanım amaçları şöyle : Gazete, dergi okuma, haber indirme (yüzde 76), e-posta gönderme/alma (yüzde 74), anlık ileti gönderme, yani MSN, chat, skype vb (yüzde 69,7), müzik indirme ve dinleme (yüzde 65,2), webcam ile videolu görüşme yapma (yüzde 45,5). Örneğin blog okuryazarlığımız oldukça düşük (blog okuma yüzde 4,9, blog oluşturma yüzde 3,9)

Bu temel göstergeler bize Türkiye’de bilgisayar ve internet kullanımı konusunda önceki yıllara göre bir ilerleme olduğunu gösteriyor göstermesine ama bu gelişimin ülkemizin potansiyeli dikkate alındığında kayda değer bir anlam ifade etmediğini de gözler önüne seriyor. Trene atlayacağımıza rayların üstünden yürüyerek ve etrafı seyrederek ilerliyoruz.

Raporun Tamamına erişmek için :

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 14 08 2009

HAM TÜKETİLEN MEYVELER


Teknoloji bize bahçelerdeki meyveleri olgunlaşmadan, daha ilk belirmeye başladığı andan itibaren onları ham olarak tüketmeye yöneltiyor. Neden? Sanırım teknoloji toplumun ortak aklına şöyle bir inanışı enjekte etmeyi başardı : Onu ilk sen yemezsen bir başkası gelip yiyecek.


Suçlusu teknolojidir. Biraz daha derinleşirsek, teknolojinin yaşamımızı daha da süratlendirmesidir. O sebepledir ki nedeni bilmiyoruz, farkında değiliz ama herşeyi son sürat yapmamız gerekiyor.

Sokaklarda aylak aylak değil, hızlı hızlı yürümemiz lazım; mecburuz çünkü aksi taktirde bir şey kaçıracağımız kesin. Neden çünkü eskiden iki günde bitirilen işler bugün bir günde tamamlanması gerekir hale geldi.

Dinlediğimiz müziğin temposu kesinlikle hızlı olmalı. Yirmi sene önce süratın temsilcisi olan metal müziği örneğin bugünün dijital yerlileri olan gençler için dudak bükülecek seviyede “yavaş”.

Ancak giderek bu sürat olgusu daha önce varlığını gösteremediği alanlara da yönelmekte. Mesela haberler. Internet haberciliği sayesinde artık bir haber, haber olmadan önce haber olma yolunda ilerlerken “haber” olarak internet sitelerinden duyurulabiliyor. Hal böyle olunca da o haliyle pek bir şey ifade etmiyor; çünkü haber potansiyeli olan her şey her zaman haber olacak şekilde sonuçlanmayabiliyor.

Teknoloji bize bahçelerdeki meyveleri olgunlaşmadan, daha ilk belirmeye başladığı andan itibaren onları ham olarak tüketmeye yöneltiyor. Neden? Sanırım teknoloji toplumun ortak aklına şöyle bir inanışı enjekte etmeyi başardı : Onu ilk sen yemezsen bir başkası gelip yiyecek.

Bu stres ile yaşayan gençler her an herhangi bir şeyi tüketmek zorunda hissediyor kendisini. Zaman içinde bu hal diğer yaş gruplarına da yayılıyor. Hepimiz bir şeyler için bir yerlere koşuyoruz; nedenini bilmiyoruz ama öyle yapmamız gerekiyor.

Eğer bu modeli toplumun aklına kim soktu diye bir suçlu aramamız gerekiyorsa, bu işin fikir babalığı sıfatı “sanki bir tespitte bulunuyormuş gibi” pasif bir gözlemci pozisyonunda tüm dijital teknoloji piyasasını gaza getiren şu standardı önermiş Gordon E. Moore’dan başka birine pek yakışmaz gibi geliyor : “Bir dijital entegre devreye sığdırabilecek transistör sayısı her 18-24 ayda bir iki misline çıkar”.

Bu basit standardın dünyaya etkisi şudur; her iki yılda bir bilgisayarların temel bileşenlerini oluşturan entegre devrelerin performansı bir önceki muadilinin iki katına çıkacaktır (fiyatı iki katına çıkmadan).

Moore bu standardı 1965 yılında yazdığı bir makalede öne sürdü. Kendisi bugün dünyadaki masaüstü bilgisayarların ve laptopların büyük bir çoğunluğunun içinde yer alan en önemli entegre devreyi üreten Intel firmasının kurucu ortaklarındandır.

Bir standard gibi görünen bu kural aslında Intel firması (ve başka pek çok teknoloji firması) için kurulduğu günden itibaren bir başarı kriteri halini almıştır. Yani firma(lar) iki yılda bir ürettiklerinin performansını iki katına çıkarmak zorunda. Bu kural bugün de geçerli.

Sonuçları ise tüm dünyadaki toplumları, bireyleri derinden etkiledi, hala da etkilemeye devam ediyor. Bu kapasitede bilgisayarlar üretildikçe bilgisayarlarla yapılacak işlerin çapı da benzer şekilde artıyor. İnsan ise dijital dünyanın bu hızına yetişmek için yaşamının süratini sürekli artırmak zorunda. Sonuç? En ön koltuklarda oturan teknolojiyi yönlendiren sürücüler artık çok daha erken yaşta emekli olmak zorunda kalıyor.

Peki bu dünyanın çimenleri olan son kullanıcılar? Onlara da bu süratli yaşamda oradan oraya deli danalar gibi koşturmak kalıyor. Hayata ham meyve yiyerek başlayanlar lezzetli bir yemeğin tadını asla öğrenemeyecek. Eskiden bu lezzetleri tatmış olanlar giderek onları unutmakta ve içlerinde tanımlayamadıkları bir boşluk doğmakta.

Artık herkes için herşey anlamsızlaşmış durumda. O nedenle de en seviyesiz birisi bile en seviyeli yerlere gelebilir. Teknoloji dizginlerini eline alamamış her ülke, her toplum, her birey, diğerlerinin kuklası duruma düşmüş durumda. Bunlar size bir anlam ifade etmiyorsa siz de vücudunuzun bir yerine “HİÇ” yazan bir dövme yaptırın, keyfinize bakın!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 31 07 2009

Pazartesi, Temmuz 27, 2009

ÇOK BOYUTLU İNSANA DOĞRU


Rüştünü henüz ispat edememiş olan internete ülkemizde daha şimdiden bu denli yasak getirilmesi politikacıların içgüdüsel olarak onu bir tehdit algılaması olarak idrak etmekte olduklarının bir göstergesi.


Önce gazete. Sonra radyo ve ardından televizyon. Şimdi ise internet. Medyayı oluşturan katmanlar. Radyo çıktığında basılı medya çevreleri bir baskı hissetmişler miydi acaba üstlerinde? Radyo gazeteyi öldürecek diye. Ya da televizyon çıktığında? Radyo badiresini atlattık ama bu kez ne yapacağız diye telaşlanmışlar mıydı?

Mutlaka o evrelerde de belli belirsiz bir tedirginlik, telaş yaşanmıştır. Her yenilik bu tür ikilemde bırakır insanı. Eğer mevcut koşulların düzelmesi, değişmesi konusunda bir beklentiniz olmayacak kadar mevcut koşulları kontrol altında tutuyorsanız ya da hayatınızdan bezmiş, bezdirilmişseniz o zaman her gelen yenilik iri ya da ufak bir tehdittir. Tehdittir çünkü mevcut koşullardaki avantajlı durumunuzu kaybetme riskiniz var demektir (bezmiş ya da bezdirilmiş için bile o en avantajlı haldir; öyle olmasa ondan kurtulmanın yollarını arar bulana kadar)

Mevcut koşullar kontrolünüz altında değilse ve birşeylerin yetersiz olduğunu ya da değişmesi gerektiğini düşünüyorsanız ya bir şeyleri değiştirirsiniz ya da gelen yeniliğe bu beklentiyle sarılırsınız.

Internet geldiğinde de gerek ülkemizde gerekse de dünyada medya işte böyle bir çeşitlilik içeriyordu. 2000li yıllarda ortaya çıkan kriz janjanlı internetin fiyakasını biraz bozdu ama onu tehdit algılaması dışına çıkarmaya yetmedi. Medya ve politikacılar için internet neden radyo ya da televizyon devriminden çok daha önemli, güçlü ve kritik?

Sorunun cevabı basit aslında. Internete gelene kadar medyada haber alma, haberi yayma, daha genel anlamıyla kitleler ile iletişim içine girme süreci tek yönlü idi. Yani işin “iletim” kısmı güçlü ama “iletişim” kısmı güdük kalan bir modeldi bu.

Medya araçlarının bu tek yönlü imkanı zaman içinde özellikle politikacılar tarafından keşfedildi ve on yıllardır çok güzel kullanılmakta. Internet öncesi medya dünyası adeta bir tek boyutluluk gösterir. Medya aracından kitlelere doğru bir iletim. Bu kanalda ne iletirseniz alıcılar onunla beslenir. Kitlelerin beslenme alışkanlığı bu şekilde merkezi bir şekilde idare edilir. Bugün ülkemizde de her iktidara gelenin medyayı kontrol etme arzusu biraz da bu klasikleşmiş modelin bir göstergesidir. Medyayı kontrol altında tutarsanız kitleleri de kontrol altına almış olursunuz.

Çok net söylemek gerekirse internet bu tek boyutlu denklemi bugün bozmuş durumdadır. Bu bozgun iki boyutta incelenebilir. Birinci boyutu kendi içinde defoları barındıracak cinsten olup klasik medyanın da güdümlü yaklaşımı ile güvenilirlik ağına takılarak küçük gösterilmeye çalışılan “sadece internet üzerinden hizmet veren medya hizmetleri”dir. Artık dileyen herkes internet üzerinden bir medya işlevi görür hale gelebilir. Ancak bu kanal suistimale çok açık, kırılgan bir durumdur.

Daha güçlü olan ve klasik medya tarafından nasıl alaşağı edileceği bilinmeyen diğer boyut ise ne televizyonda vardı, ne radyo da ne de yazılı basında. O da kitlelerin internet sayesinde medya araçlarıyla ve birbirleriyle aktif bir iletişim ve etkileşim içinde olmalarıdır. Özellikle internet ve cep telefonu dünyasının içine doğan günümüzün dijital yerlileri olan gençler için farklı bir tutum düşünülemez bile. Sansür neymiş, “sen fikirlerini söyleme sessiz kal” demek ne demekmiş?

Bu dijital yenilikleri hayatlarının belli bir döneminden tanımış olan daha yaşlı dijital göçmenler için de durum değişmekte. Internet bireyin eğilmeden bükülmeden sesini yükseltmesini sağlayan yegane medya aracıdır.

Medyayı düşündüren işte budur. Çünkü sesini güçlü olarak duyuran kitle demek manipüle edilemeyen, edilemeyecek olan kitle demektir. Internet ya da bilgi çağı bu olgular üzerinde bir toplum inşa etmeyi hedeflemiş olan ülkeler için bir değer katacaktır. Şimdi bir de ülkemize bakalım... Politikacılar için medya hala kitleleri yönlendirmede en büyük tehdit unsuru ama internet kendi başına medyanın on katı daha büyük bir potansiyele sahip. Rüştünü henüz ispat edememiş olan internete ülkemizde daha şimdiden bu denli yasak getirilmesi içgüdüsel olarak bu tehdit algılamasının idrak edilmekte olduğunun da bir göstergesi.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 24 07 2009

HABER ve TELİF


Madem haberin haberini yapmak teliflik bir olgudur; o halde daha başta haberi yapmak da teliflik bir olgu olmalıdır.


Geçtiğimiz günlerde Chicago bölgesinin üst mahkeme üyelerinden yargıç Richard Posner Amerika’da gazeteleri internetten korumanın bir yolu olarak “gazete sitelerindeki haberlerin başka web sitelerinden linklenmesinin engellenmesini” önermiş.

Yani harici web siteleri bir haberin değil içeriğini başlığını dahi link olarak kendi sayfalarında gösterememeliler. Hal böyle olunca “ne var ne yok” diye merak edenler bile haberi üretmiş bir medya kurumunun web sitesine giderek araştırma yapması gerekir.

Altını çizmekte fayda var. Burada talep edilen şey bir medya kuruluşunun üretmiş olduğu haberi bir başka web sitesinin herhangi bir telif olgusunu dikkate almadan kendi sayfasına kopyala/yapıştır yapması değil. O haberin orijinal sayfasına başka web sitelerinden erişilmesini sağlayacak linkleri eklemek bile engellensin isteniyor.

Böylece telif hakkı kapsamında olan ve bir medya kuruluşunun web sitesinde yayınladığı bir haber, o telif hakkına “saygı göstermeyen” diğer web sitelerinin erişimine tamamen kapatılmış oluyor. Burada amaç nedir?

Amaç bireyler medya kuruluşlarının web sitelerine daha çok gitsin; daha çok web trafiği yaratsın. Bunun sonucu olarak da o web siteleri daha çok reklam alabilsin ve internetin alaşağı etmekte olduğu düşünüldüğü mali durumlarını biraz olsun düzeltmiş olsunlar.

Kafaların karışmaması için yeniden altını çizmekte fayda var. Harici web siteleri gazetelerin haber metinlerini kendi sitelerine zaten kopyalamıyorlar. Sadece o sitedeki haberin linkini yayınlıyorlar. Yargıç bunun bile engellenmesini öneriyor.

Aslında bu yargıç gelip bir de Türkiye gibi ülkelerin durumuna baksa link verilmesinin yasaklamasını filan istemez. Medya kurumlarının web sitelerinde yayınlanan haber ya da makalelerin tam metninin herhangi bir izin alınmadan ulu orta başka web sitelerinde yayınlandığı bir ortamda linkleri engellemenin bir anlamı olabilir mi?

“Haber” nedir? Önce bu basit soruya bir cevap bulmak gerek. Çünkü Posner’in temsil ettiği zihniyetin dayanak olarak tutunduğu dal “telif hakkı” olgusudur. Bir haberin telif hakkı da doğal olarak o haberi yapan kuruma aittir. Dolayısıyla bir başka oluşum (örneğin bir web sitesi) bu haberle ilgili bir haber yapıyorsa (kendi sayfasına o haberin linkini koymak “haberin haberi” olarak tanımlanabilir) bu durumda haberi yapan asıl kaynağa bir telif ödemek zorundadır. O halde web siteleri ya telif ödeyerek haberin haberini yapsın ya da haberin haberini yapması engellensin.

Bu mantık silsilesinde çelişkili bir nokta görünmüyor. Şu husus hariç. Madem haberin haberini yapmak teliflik bir olgudur; o halde daha başta haberi yapmak da teliflik bir olgu olmalıdır. Yani bir medya kuruluşu bir haber yapıyorsa, o haberin içeriğinde yer alan tüm kurum ya da kişilere de telif ödemelidir. Çünkü habere konu olan o kişi ya da kurum olmasaydı o haber de olmazdı (kamusal yarar hariç tutulabilir).

Bugün dünyanın hangi ülkesinde hangi medya kuruluşu haber yaptığı bir kişi ya da kuruma haber yaptığı için telif ödüyor (her ne kadar tersinin geçerli olduğu ısmarlama haberler olsa da)?

Öte yandan haberden farklı bir niteliği olan makale olgusunu haber ile aynı kategoride ele almamak gerekir. Makale bütünüyle yazarın ortaya koyduğu bir içerik olarak telif hakkı söz konusu olduğunda haberden daha güçlü dayanaklara sahiptir; yazarına ve medya kuruluşuna ait olma açısından.

Internetin haber olgusuna yeni bir tanım getirdiği bu yüzyılda medyanın getireceği katma değer, haberden ziyade yorumda; makalede, köşe yazı/yazarlarında olacaktır. Bu yönlerini güçlendiren kuruluşlar yaşamakta olduğumuz internet paradigmasında sıçrama yapıp geçen yüzyılın liderlerini geride bırakacaklar. (Bu kehanet tersten de yorumlanabilir. Makale, yorum yönleri güçlü olan medya kuruluşlarının lider olamadığı, ayakta kalamadığı bir toplumda içeriksiz haberler sosyal zekayı geriletmiş demektir).

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 17 07 2009

Cuma, Temmuz 10, 2009

MAKİNEDEN BİLE DEĞERSİZ


Bilgiye, bilgiyi analiz etmeye, bilgiden sentez üretmeye değer vermeyen bir insan topluluğu bu yüzyıl bitmeden büyük bir olasılıkla cansız makinelerden bile değersiz hale gelecektir.


Geçmişinin bilmeyenin geleceği konusunda sorunlar yaşayacağı yönünde çeşitli kaynaklara atfedilen özlü sözler vardır. “Geçmişini bilmeyen geleceğini göremez” gibi “Geçmişini bilmeyen geleceğini yönlendiremez” gibi.

Geçmişi bilmek konusu bizim ülkemizde (biraz da 20. yüzyılın başında Atatürk’ün gerçekleştirmiş olduğu halk devriminden olacak) ayrı bir hassasiyete sahip. Üniversitede Inkilap Tarihi derslerinde bile Osmanlı tarihini okuduğumuzu anımsıyorum (milliyetçilik olgusunu irdeleyeceksek tarihsel gelişimini bilmek zorundayız ya).

Son elli yıldır geçmişimizi bile bile bir hal olduk; peki sonuç ne oldu? Geleceğimiz daha mı parladı? Bugünün Türkiyesinde vatandaş 30lu 40lı yıllardaki refah ve mutluluk düzeyinden daha mı yüksek seviyede bir yaşam sürmekte.

O halde bir sorun var. Sorun ya geçmişi bilmek ile geleceği yönlendirmek arasında yukarıda alıntılanmış olan özlü sözlerde ya da onlara atfettiğimiz anlamda. Cevap tabii ki ikincisi.

Geleceği yönetebilmek için geçmişten istifade etmek, roman okur gibi tarihsel bilgileri okuyup öğrenmek anlamına gelmez. Daha ziyade eldeki bu tarihsel bilgileri değerlendirerek henüz bilinmeyen gelecek ile ilgili çıkarımlarda bulunabilmeyi gerektirir. Verileri analiz edip bri sentez üretebilmeyi. Bu kavramları bugünün popüler deyimleri ile yeniden adlandırmaya kalkarsak aslında karşımıza şöyle bir tablo çıkmakta: Öğrenen toplum olabilmeliyiz, bilgi toplumu olabilmeliyiz.

Bilgi toplumu olabilmek için öncelikle yaşanmış deneyimlerin (“geçmiş”) standardize edilmiş hali olan “bilgi”yi merkeze koyup, bir araç olarak onun değerini herşeyin üstünde tutabilmemiz gerekir. Merkeze konacak bilgi dogma haline getirilerek hiç ellenmemeli, değiştirilmemeli demek değildir bu. Daha ziyade sahip olunan bu bilgiler baz alınarak ve nesnel olmayan fikirler vasıtasıyla onları eğip bükmeden olaylara yaklaşabilmek demektir.

Pazar akşamları futbol programlarında konunun duayenleri yorum yapıyor: “Hakem arkadaşlarıma tavsiyem şudur; kitapta öyle yazıyor olsa bile ara sıra kitabı tersten okuyacaksın”. Burada önerilen şey arasıra kuralı ihlal et demek. Her ne kadar iyi niyetle yapılmış bir yorum olsa da şeklen kabul edilemez. Baz alınacak bilgiden sapma gösterdiğiniz andan itibaren bütünüyle yoruma ve fikire açık hale getirilen yaşam sonuçta kaos getirir. Getirdi de; birlikte yaşıyoruz yıllardır.

Sorun ne yazık ki sadece o an karşımızda olan problemi çözmek değil. Onu çözerken bir yandan da çözümün tekrarlanabilir bir nesnelliği (bilgiyi) baz aldığını da her defasında teyid etmek gerekir. Eldeki bilginin yeterli olmadığı durumlarda ise daha iyisi ile değiştirebilme sorumluluğu yetkinliği neredeyse orada rafine edilmesi makbuldür. Yorum ya da fikirler işte bu rafine edilme sürecinde gündeme getirilir. Kabul edilirse nesnel bilgi yenilenir.

Bilgi olgusuna değer verilmediği bir toplumda biraraya gelen her iki kişi bir bilgi standardını kendi görüşleri doğrultusunda değiştirme yetkisine sahip merci haline gelir. O nedenle ülkemizde yetmiş milyon başbakan, yetmiş milyon futbol antrenörü vb var.

Üstelik bu model son yıllarda bir metodoloji olarak bireylere şırınga edilmekte. Bilgi toplumu olacağız diye fikir toplumu oluyoruz. Yaptığımız şeyin bilgi toplumu olmadığını öne sürenleri susturursak foyamızın meydana çıkmayacağına olan inancımız toplumsal özdeğerlerimizi temellerinden sarsıyor. Her alanda muhalif seslerin kısılması normal bir uygulama oldu. Bu uğurda her gün her birimiz defalarca kere yargısız infaz yapıyoruz ancak bu o kadar kanıksanmış bir olgu haline geldi ki değil eleştirmek artık farkında bile değiliz.

Bilgiye değer verme gerekliliği, ilerlemek için bir araçtır sadece. Her toplum da kendisini ileri götürecek bir araç bulur, ona tutunur ve ilerler. Bizim sorunumuz geri geri gittiğimizi gördüğümüz halde bununla araç olarak tutunduğumuz dogmatik, fikir merkezli bir hayat sürme, günü kurtarma refleksi ile yaşama arasında bir sebep sonuç ilişkisi kuramıyor olmamız.

Bilgiye, bilgiyi analiz etmeye, bilgiden sentez üretmeye değer vermeyen bir insan topluluğu bu yüzyıl bitmeden büyük bir olasılıkla cansız makinelerden bile değersiz hale gelecektir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 10 07 2009

iPHONE ÇILGINLIĞI


90lı yıllarda yapılan bir kehanet olan telefon, bilgisayar ve televizyon cihazlarının tek bir cihazda birleştirilmesi tatminkar sonuçlar vermedi ancak iPhone mini bilgisayar, cep telefonu ve mobil müzik dinleme cihazlarını tek bir çatı altında birleştirmeyi başardı.


Apple’ın dünyayı alt üst eden ve mobil müzik dinleme ile cep telefonu özelliklerini biraraya getirdiği iPhone cihazının yeni kuşak temsilcisi iPhone 3G-S Haziran ayı içinde Amerika’da piyasa çıktı. Türkiye’deki iPhone kullanıcıları video çekme özelliği olan bu cihazı edinmek için biraz daha bekleyecek olsalar da mevcut cihazlarına yeni bir uygulama indirmek istediklerinde Apple’in yeni bir şey daha piyasaya sürdüğünü fark ettiler. iPhone 3.0 yazılımı.

Bir yandan yeni iPhone’lar piyasaya sürülür sürülmez beklentileri de aşarak bir milyonluk satış barajını geçerken diğer yandan da Apple’in AppStore isimli iPhone uygulamaları sanal dükkanında yer alan 25 bin uygulamanın yüzde 96’sı yeni versiyonla uyumlu hale getirildi.

iPhone bugün 80 ülkede satılmakta. Henüz sekiz aylık olan AppStore’dan ise bugüne dek 800 bin uygulama indirilmiş durumda. Bu uygulamaların pek çoğu ücretsiz. Öte yandan bu türden iPhone uygulamaları yazan kişi sayısı 50 bin düzeyinde. Bu inanılmaz rakamlar iPhone çılgınlığının hangi düzeye ulaştığının da basit bir göstergesi.

Bu 50 bin kişinin temel motivasyonu ücretsizlerin yanısıra bir kaç dolara satılan uygulamalarının satışından para kazanmak. Apple satış fiyatının yüzde 70’ini uygulamaları geliştiren kişi ya da firmalara ödüyor. Her ne kadar birim fiyatı düşük olsa da yüzbinlerce satışın sonucunda elde edilecek getiri hiç de yabana atılacak seviyede değil.

iPhone 3.0 yazılımı bu elli bin kişinin çok daha gelişmiş uygulamalar yazmasına imkan verecek özelliklerle dolu. Bu sayede bir yandan indirilen uygulama sayısında artma gözlenecekken diğer yandan da daha çok kişinin iPhone uygulamaları yazmak için bu alana yatırım yapması bekleniyor.

iPhone için uygulama yazmak pek de zor değil. Apple’in yayınlamış olduğu yazılım geliştirme araçları kullanılarak uygulamalar kolayca geliştirilebiliyor. Elbette ki bunun için yazılım kavramlarına aşina olmak gerek. Ancak bugün henüz yazılım geliştirme eğitimlerini tamamlamamış meraklı gençler bile bu araçları kullanarak yeni uygulamalar geliştirebiliyor.

Apple firması başlangıçta Macintosh bilgisayarları ile bilgisayar dünyasının bireyler arasında da yayılmasına önayak oldu. Her ne kadar bu cihazlardaki özelliklerin pek çoğunu Apple’cılar icat etmemiş olmasalar da ticari başarı açısından Apple diğer tüm olası rakiplerini geride bıraktı.

Apple’ın pazarlama alanındaki bu dahiyane çıkışı özellikle mobil müzik dinleme cihazları içinde tartışmasız bir numara olan iPod cihazları ile teknik alana da kaydı. Her ne kadar mobil müzik dinleme konusunda başka üreticiler de piyasada yer alsa da bugün mobil müzik dinleme denildiğinde ilk akla gelen marka ya da ürün hala Apple ve iPod.

Mobilite olgusu üzerinden devam eden Apple önce iPod Touch ara ürününü çıkararak müzik dinleme cihazını cep telefon dünyasına yaklaştırdı ardından çıkardığı iPhone cihazıyla da bu iki komşu dünyayı biraraya getirdi.

Böylece başlangıçta iki koldan ilerleyen mobil cihazlar dünyası (palm cihazları ile mini bilgisayar imkanları bir kol iken cep telefonları diğer kolu oluşturdular) bir anda üçüncü bir akımın etkisi altında kaldılar. Iphone.

Iphone cihazları piyasaya çıkana dek cep telefonu üreticilerinin geliştirdikleri yeni ürünlere mini bilgisayar özellikleri katmaları, palm ile mini bilgisayar kullanmaya başlayanları tatmin etmezken, palm cihazı üreticilerinin cep telefon özelliklerini ekledikleri yeni mini bilgisayar cihazları cep telefon kullanıcıları tatmin etmedi.

Görünen o ki iPhone cihazı her iki dünyanın müdavimlerini de tatmin etmekte. Palm ile tanışıp mobil cihazlarda en çok mini bilgisayar özelliklerini arayanlar da cep telefonlarıyla tanışıp mobil cihazlarda daha çok gelimiş cep telefon özelliklerini arayanlar iPhone cihazında tüm bu özellikleri bulabilir hale geldiler.

90lı yıllarda yapılan bir kehanet olan telefon, bilgisayar ve televizyon cihazlarının tek bir cihazda birleştirilmesi ne yazık ki tatminkar sonuçlar vermemiş olsa da mini bilgisayar, cep telefonu ve mobil müzik dinleme cihazları iPhone çatısı altında birleşmiş gibi. Her ne kadar kimse bu konuda bir kehanette bulunmamış olsa da.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 03 07 2009

Pazartesi, Haziran 29, 2009

NİDA İÇİN AĞIT!


Dijital dünyaya sansür uygulanamaz! Bunu yapabileceğini sananlar ancak kafalarını kuma sokmuş olurlar.


“Benim sarı gülüm için, gözyaşı dökmeyecek misin?”(*)

1989’da Çin’de Tiananmen Meydanı’nda yapılan gösteriler dünyaya çekilen faks mesajlarıyla duyurulmuştu. Yirmi yıl sonra faks cihazları yavaş yavaş tarihe karışırken yerini teknolojinin son harikası internet aldı. İran’da son yapılan seçimler sonucunda ortaya çıkan tablo dünyaya internet üzerinden iletiliyor.

İranlı protestocular Twitter üzerinden anlık haberleşme ve organizasyon mesajları gönderiyor. Facebook üzerinden organize oluyorlar. Çekilen fotoğraflar Flickr sitesinde videolar ise Youtube’da yayınlanıyor (hani şu birimiz dışında diğerlerimizin erişimine yasak olan web sitesi).

Özellikle Twitter üzerinden yapılan haberleşme o denli kritik bir hal aldı ki ABD Dışişleri Bakanlığı bir kaç gün önce firmadan Twitter’ı bakım için birkaç saatliğine hizmet dışı bırakma işlemini Tahran saatine göre gece yarısından sonraya gelecek şekilde organize etmesini talep etti.

Siyaset dünyası konvansiyonel dünyadan öğrenmiş oldukları deneyimi son hızla uygulanırken (örneğin yabancı medya mensubu kişiler İran’a ancak bir haftalık vize ile girebiliyor ve vizeleri sona erdiğinden ülkeden çıkmaya zorlanıyor) dijital dünyaya karşı aciz kalıyorlar.

Aslında şu gerçeği çok iyi biliyorlar; dijital dünyaya sansür uygulanamaz! Dijital dünyaya sansür uygulamak demek başını kuma sokmak anlamına gelir. Neden mi? Bakın ülkemizdeki youtube yasağına. Başbakanımız bile bu tür yasakların aslında kolaylıkla delinebildiğini kendisi beyan etti: “Ben girebiliyorum siz de girin” diye açıklama yaptı. Gerçekten de bugün çok basit bir işlemle her ne kadar fiziksel olarak Türkiye sınırları içinde bulunsanız da dijital anlamda başka bir toprak parçası üzerinden youtube’a erişiyormuş gibi yapabilir; youtube’a erişirsiniz.

Bu tıpkı herhangi bir ülkeye gitme yasağına rağmen o ülkeye gidebilme imkanına benzer. Türkiye’den çıkarken o yasaklı ülkeye değil de başka bir ülkeye gidersiniz. Böylece kapıda sizi kontrol eden görevliler sizin geçmenize izin verir. Sonra gittiğiniz o ülkeden yasaklanmış olan diğer ülkeye geçersiniz. İşiniz bitince de geri dönersiniz. Bugün de youtube’a direkt http://www.youtube.com/ adresi yazarak gidemeyen internet kullanıcıları başka bir tampon web sitesine gider, oradan http://www.youtube.com/ adresini yazarak siteye ulaşırlar.

Denilecektir ki yasalardaki tanımlar gereği bu tür yasakları koymak ne yazık ki mümkün. Pek de öyle olmadığı geçtiğimiz günlerde çıkan bir haberle doğrulandı. Mart ayında yapılan yerel seçimler öncesinde birileri Facebook sitesinde, CHP’nin İstanbul Belediye Başkan adayının terör örgütünün bir mensubu olduğunu ifade eden bir grup oluşturdu. Buna karşılık adayın avukatı dava açarak, ilgili yasa gereği o grubun ya da Facebook’un kapatılmasını talep etti. Mahkeme bu yönde karar aldı. Ancak Telekomunikasyon İletişim Başkanlığı mahkeme kararını ilgili yasaya göre uygulamayacağını beyan etti.

İlginç değil mi? Örneğin birisi Türkiye ile ilgisi dahi olmayan bir web sitesindeki bir habere okur görüşü beyan ediyor. Bu görüşte bir Türk vatandaşının kişilik haklarına saldırı olduğu gerekçesiyle açılan dava sonucu tüm web sitesi topyekun kapatılıyor. Ancak bir başka örnekte değil siteyi topyekun kapatmak, ilgili grup bile kapatılamıyor.

Demek ki bazıları daha eşit! Şimdi denilecektir ki temelde “yasaklamanın kendisi yasaklanmalıdır”. Elbette. Ancak iş politika olduğunda mesajların yorumlanması ne yazık ki farklı olabiliyor. Örneğin bir medya kuruluşu bir kişi ya da kurum hakkında bir haber yapıyor. O kişi ya da kurum haberi yalanmazsa bu durum bile kamuoyunun dikkatine sunularak şöyle dolaylı bir mesajın zihinlerde oluşması sağlanıyor: Yalanlamadı; demek ki doğru!

Oysa tam tersi olması gerekmez mi? Doğru olduğu ispat edilene dek yalandır! Farkında değiliz ama yargısız infazı hergün hepimiz birbirimize karşı yapıyoruz. Bunu medyadan öğrendik. Belki Roger Waters gibi duyarlı bir başka sanatçı çıkar da onun 1989’da Çin’de öldürülen “sarı gül” için yaktığı ağıt gibi bir ağıtı da İran’da öldürülen Nida için yakar.

(*) Roger Waters, “Watching TV” (Amused to Death albümünden)


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 26 06 2009

Pazartesi, Haziran 22, 2009

INTERNETİ TÜKETİRKEN


Bilgiye ulaşılan diğer araçlarda olduğu gibi internet de bilginin eğlenceli kısmına erişmek için kullanılmakta. Bir başka deyişle bugünün giderek cahilleşen toplumlarında bilgi üretilecek bir olgu olarak görülmekten ziyade tüketilecek bir olgu olarak algılanmakta.


Dünyada internet kullanımına yönelik ölçümler yapan comScore adlı firma Mayıs ayı içinde Türkiye ile ilgili bir rapor yayınladı. Buna göre Türkiye, internete erişen nüfus açısından Avrupa’da yedinci, Doğu Avrupa’da ise Rusya’dan sonra ikinci sırada.

Avrupa’da Türkiye’nin önündeki ülkeler ve erişen nüfusu sırasıyla şöyle: Almanya (40 milyon), İngiltere (36,8 milyon), Fransa (36,3 milyon), Rusya (31,3 milyon), İtalya (21,2 milyon), İspanya (18,6 milyon). Türkiye’den erişen kişi sayısı ise 17,7 milyon. Bu sayılar nisan ayı içinde yapılan ölçümleri baz almakta ve evden, işten erişimleri kapsamakta. Cep telefonlarından ya da halka açık yerlerden yapılan erişimler ölçüme dahil edilmemiş.

Raporda belirtilmemiş olsa da internete erişenlerin sayısını bu ülkelerin toplam nüfuslarıyla orantıladığımızda bu ülkelerdeki dijital uçurum oranlarını da elde etmiş oluruz. Buna göre oranlar şöyle: Almanya %51, İngiltere %39, Fransa %40, Rusya %78, İtalya %65, İspanya %59, Türkiye %75. Bir başka deyişle Türkiye’de şu an her dört kişiden üçünün internet okuryazarlığı yok.

Öte yandan internette harcanan zaman ve bir oturuşta toplam ziyaret edilen sayfa adedi istatistiklerine bakıldığında Türkiye 17 ülke içinde birinci sırada yer alıyor. Internete erişim imkanı olanlar ayda ortalama 32 saat internete erişiyor ve toplam ziyaret ettiği sayfa sayısı 3 binin üstünde. Oysa nüfus oranına göre birinci sırada yer alan Almanya’da bu figürler 22 saat ve 2 bin 600 sayfa düzeyinde.

Tabii bu durumda akla gelen bir sonraki soru Türkiye’den internete erişen bu 17 küsür milyon kişi günde ortalama bir saat içinde hangi sitelere ait ortalama yüz tane web sayfasına erişiyor? Yukarıda belirtilen istatistik içinde bu sorunun da cevabı var.

17 küsür milyon kişinin yüzde 90’ı Google’a ya da Google’a ait web sayfalarına erişiyor. Basit bir yorum yapmak gerekirse öncelikle bugün nereye gideyim diye araştırıyor sonra da bulduğu sitelere gidiyor. Bunu Microsoft siteleri izliyor. Erişenlerin yüzde 87’si Microsoft sitelerine gidiyor. Tabii burada teknik sorularına çözüm bulmak için diye yorumlamamak gerek. Bu nüfusun çok büyük kısmı MSN’e erişip chatleşmek amacında olduğundan böyle bir oran ortaya çıkıyor (rapor MSN diye haricen bir istatistik sunmamakta). Üçüncü sırada ise yüzde 72’lik bir oranla Facebook var.

Gerek ilk üç gerekse de onbeş web sitesinin verildiği toplam listeye bakıldığında internete erişenlerin büyük bir çoğunluğunun interneti eğlence amacıyla kullandığı ortaya çıkıyor. Internet ya dedikodunun dijital dünyadaki versiyonu olan chat yapmak için kullanılıyor ya Facebook gibi sosyal etkileşim ağına girerek arkadaşların gönderdiği videoları izlemek için ya da internet üzerinden dizi filmleri izlemek, dosya indirmek için.

Bu eğilimin sadece Türkiye’ye özgü olduğunu belirtmek doğru olmayacaktır. Bilgiye ulaşılan diğer araçlarda olduğu gibi internet de bilginin eğlenceli kısmına erişmek için kullanılmakta. Bir başka deyişle bugünün giderek cahilleşen toplumlarında bilgi üretilecek bir olgu olarak görülmekten ziyade tüketilecek bir olgu olarak algılanmakta.

Bilgi toplumu olgusu sadece bilgiyi tüketmeye yönelik bir kavram değil. Sanayi toplumlarının bir sonraki durağı olarak değerlendirilebilecek olan bilgi toplumunda doğru bilginin yanlıştan ayırt edilebilmesi, bilginin araştırılabilmesi, eldeki bilgileri baz alarak yeni bir bilgi üretilebilmesi gibi becerilerin de bireylere kazandırılmış olması gerekiyor. Ya da daha doğru bir ifadeyle bireylerin bu becerileri kazanmış olması.

Bilgiyi tüketiyor olmanın ne gibi bir mahsuru olabilir? Tüketenlerin o bilgiyi üretenlere bağımlı hale gelmesi! Bu bağımlılık ortaya iki sonuç çıkarır. Birincisi o bağımlılığı sürdürmek için kaynak harcamak ikincisi de üreticiler yarın o bilgi üretimini durdurduklarında ne yapılacağı?

Böyle bakınca tüketmek amacıyla interneti, gazeteyi, televizyonu kullanıyor olmak uyuşturucu madde bağımlılığına benziyor. Cepte para, satıcıda da mal olduğu sürece sorun yok. Film nasıl bitiyor biliyoruz; ya para tükeniyor ya da yaşam kayda değer bir şey üretmeden yitip gidiyor.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 19 06 2009

DİJİTAL VATANDAŞLIK


Yetişmekte olan ve bilgisayarsız, internetsiz, cep telefonsuz bir dünyayı bilmeyen kuşakların öncelikle ayırdına varmaları gereken husus teknolojinin bir hak olmaktan ziyade bir ayrıcalık olduğudur.


Diyelim ki bir sinema ya da tiyatro gösterimindesiniz ve herkes konsantre olmuş bir şekilde performansı izlerken bir cep telefonu sesi duyuluyor. Hem de öyle bir ses ki sanırsınız elli metrelik bir alandaki herkesin o sesi duyması bir zorunluluk da ona uygun bir melodi ve ton seçilmiş.

Ya da diyelim ki çocuğunuz akşam okuldan bir kağıt getiriyor. Okul yönetimi bundan böyle velilerle iletişimi, öğrencilere dağıtılacak kağıtlar aracılığıyla yapmak yerine internet üzerinden okulun web sitesi ve eposta ile yapılacağını duyuruyor. İyi güzel de sizin evinizde ne bilgisayar var ne de internet erişim imkanınız. Ne yapacaksınız?

Kansas State Üniversitesi’nden Mike Ribble ve Dr. Gerald Bailey’in 2004 yılında ortaya attıkları bir olgu dijital vatandaşlık. Temel olarak teknoloji kullanımı ile ilgili davranış normları ve bunların geliştirilmesi olarak tanımlanıyor dijital vatandaşlık.

Vatandaşlık olgusundan dijital vatandaşlığa geçişte eğitim açısından pratikte radikal bir değişiklik söz konusu. Vatandaşlık bilgileri toplumda büyükten küçüğe doğru aktarılmakta ve bu nedenle de eğitim sürecinde pek bir sorunla karşılaşılmamakta. Yetişkinler yeni gelişmekte olan kuşaklara içinde yaşadıkları toplumu, kültürü doğrudan ya da dolaylı olarak öğretegelmekte.

Ancak iş dijital vatandaşlığa geldiğinde, bir başka deyişle teknolojinin gündelik kullanımında dikkat edilmesi gereken hususlar söz konusu olduğunda böyle bir süreçten bahsetmek pek olası değil. Bir “eğitim” sürecinden bahsedilecekse “vatandaşlık” olgusunda görülen modelin tam tersi olarak yeni yetişmekte olan genç kuşaklar dijital vatandaşlığı yetişkinlere (ebeveynlere, öğretmenlere) öğretmekte.

Peki bu yeni yetişmekte olan genç kuşaklar dijital yaşamın kurallarını, dijital vatandaşlığı nereden nasıl öğrenecekler?

Ribble ve Bailey’e göre dijital vatandaşlık süreci dokuz ana başlıkta ele alınabilir. Bunlar: dijital erişim, dijital ticaret, dijital iletişim, digital okuryazarlık, dijital etiket, dijital hukuk, dijital hak ve sorumluluklar, dijital sağlık ve dijital güvenlik.

Yetişmekte olan ve bilgisayarsız, internetsiz, cep telefonsuz bir dünyayı bilmeyen kuşakların öncelikle ayırdına varmaları gereken husus teknolojinin bir hak olmaktan ziyade bir ayrıcalık olduğudur. Bugün onsekiz yaşındaki herkesin teknolojiden istifade etme imkanları birbiri ile aynı değildir.

Bunun bir hak değil de ayrıcalık olduğu ne tür bir fark yaratabilir? Eğer teknoloji kullanımı bir hak olursa her birey bu hakkı dilediği gibi kullanma imkanına da sahip olmaktadır. Böyle bir durumda örneğin kapalı bir mekanda yapılan ve sessizlik gerektiren bir gösteri esnasında çalan telefon karşısında hiç kimse ayıplanamaz; kişi cep telefonu kullanmayı doğal bir hak olarak gördüğünden onunla ne yapacağı ne yapmayacağı konusunda baz alması gereken bir normdan da söz edilemez. (bu bir haktır denip de bununla ilgili yasal zorunlulukları belirleyen bir kanun vb çıkarılırsa o ayrı).

Bugün ne Türkiye’de ne Avrupa’da ne de ABD’de her evde bir bilgisayar yok. Dijital uçurum sadece gelişmekte olan ülkelerin bir sorunu değil; en gelişmiş ülkelerde de aynı sorun var.

Yukarıda belirtilen dokuz maddelik yaklaşım dijital vatandaşlık normlarının toplum içinde yaygın olarak kazandırılması sürecinde bir araç olarak kullanılabilir. Genel geçer yöntemlerden farklı olarak bu normların sadece yetişmekte olan gençlere değil, aynı zamanda bugünün öğretmenlerine, anne babalarına da öğretmek gerekir.

Aksi durumda bugünün yetişmekte olan gençleri birer “kayıp kuşak” üyesi olarak belli bir normu baz almadan, hasbelkader öğrendikleriyle teknoloji kullanımı konusunda (tıpkı şu anda yaşamakta olduğumuz gibi) kendi kendilerine birer bireysel norm geliştirecekler. Daha da kötüsü onu takip eden kuşaklar da benzer şekilde bugünün gençleri olan yarının ebeveynlerine ve öğretmenlerine kulak vermeyerek yarının teknolojilerini öğrenmede yine kendi bildikleri yolda bir sonraki kayıp kuşağı oluşturacak şekilde ilerleyecekler.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 12 06 2009

Pazartesi, Haziran 08, 2009

TWITTER KRİTERLERİ


Twittercıların öncülüğünü yaptıkları bu yol belki de okuma alışkanlığı olmayanları kitaplarla buluşturmakla kalmayacak, bunun yanısıra belki de eline kalem almamış olanları da yazmaya yöneltecek.


Twitter kriterleri Borges’i tahtından indirebilecek mi? Hayatının son yıllarını kör olarak geçirmiş olan Arjantin’in büyük yazarı Borges, biraz da bundan olacak, giderek öykülerini kısaltmıştı. Öyle ki Dostoyevski romanları bile Borges açısından “bakıldığında” bir kaç sayfalık öykülere indirgenebilirdi.

Bugün benzer bir kriteri Twitter empoze ediyor. Twitter mikro-blog denilebilecek bir imkan. Twitter’da oluşturulan metinlerin takipçilerine SMS yoluyla iletilmesi nedeniyle uzunluklarının 140 karakteri geçmemesi gerekiyor.

Twitter gibi bir imkanın ortaya çıkmasının temel motivasyonu aslında “Şu anda neredeyim?” ya da “Şu an da ne yapıyorum?” sorularının cevabını 140 harflik metinler halinde internet üzerinden yayınlama ve bunu merak edecek olanların da o kanala üye olarak o kişinin şu anda nerede olduğunu ya da ne yapıyor olduğunu internetten ya da cep telefonundan takip etme arzusu. İnsana gerçekten de “demek ki böyle bir arzu olabiliyormuş?” dedirtecek bir şey değil mi?

Twitter imkanı tabii ki sadece bununla sınırlı kalmak zorunda değil. Yazacağınız metin uzunluklarını 140 harfle sınırlamak kaydıyla dilediğiniz şeyi yazabilir, yayınlayabilirsiniz.

Son zamanlarda Twittercılar arasında yeni bir moda çıkmış dünyada. Belli başlı romanları tek bir Twitter mesajında özetleyebilmek. Örneğin D.H. Lawrence’in Leydi Chatterley’in Aşığı adlı roman “Üst sınıftan kadın hizmetkârla işi pişiriyor” şeklinde twitterize edilmiş. James Joyce’un çevirmesi de okuması da zor kitabı Ulysses ise basitçe şu tümcelere indirgenmiş: “Adam Dublin’de dolaşır. Her dakikasını tüm detaylarıyla takip ederiz”. Ya Jane Austen’in Aşk ve Gurur romanına ne demeli? “Kadın, Darcy adlı korkunç tavırlı adamla tanışır”. Godot’yu Beklerken Beckett bize aslında belki de şunu demek istiyormuş: “Vladimir ve Estragon ağacın yanında durmuş Godot’yu bekliyorlar. Durumlarında bir değişiklik yok.”

Belli ki bu birer ikişer tümcelik açıklamalar yüzlerce sayfalık bu kitapların yerini tam olarak tutamaz. Ancak twittercıların şöyle bir karşı tezi var. Bu yaklaşım kişileri bu kitapları okumaya motive edebilir. Düşünün ki üst sınıftan bir kadının hizmetkarla işi pişiriyor olması” yorumunu duyan pek çok kişi merak edip Leydi Chatterley’in Aşığı kitabını alıp okuyabilir (hatta filminin de çekilmiş olduğunu öğrenenler filmin peşine düşebilir).

Buna benzer bir durum dijital fotoğrafçılıkta da yaşandı. Elbette ki bu teknolojinin çıkması fotoğraf filmi üreticilerini yoketti ama aklında fotoğraf çekme fikri bile olmayan kişiler cep telefonlarında karşılaştıkları bu imkanları yavaş yavaş kullanmaya başlayarak fotoğraf çekmeye başladılar.

Hele bir de bunun üstüne çekilen fotoğrafların yıkatılması, bastırılması gibi uzun ve pahalı sürecin olmaması, fotoğrafların bilgisayara aktarılabilmesi, internet üzerinden paylaşılabilmesi bu alanda müthiş bir ivmelenme yarattı. Dijital fotoğrafçılığı patlattı. Cep telefonunun sunduğu kaliteyle yetinmeyenler dijital fotoğraf makinelerine yöneldi.

İşin sırrı nerede? İşin sırrı o sektörün uzağından yakınından geçmeyen “öteki” statüsündeki milyonlarca kişinin yepyeni bir imkan sayesinde o sektöre çekilebilmesinde. Genelde bir sektöre çok kısa bir süre içinde çok büyük bir talep ilgisini yaratmak mümkün değildir. O nedenle yıllık sektörel büyüme hedefleri kademeli artışı baz alarak yapılır. Bir önceki yıla göre yüzde şu kadar büyüyeceğiz vb diye.

Bu tür paradigma sıçramaları sayesindedir ki bu kademeli artış bir anda yok olur ve müthiş bir patlama ile sektör dramatik bir şekilde yukarı fırlar. Twittercıların öncülüğünü yaptıkları bu yol belki de okuma alışkanlığı olmayanları kitaplarla buluşturmakla kalmayacak, bunun yanısıra belki de eline kalem almamış olanları da yazmaya yöneltecek.

Değil bir roman bir öykü yazmak bile kolay bir şey değil. Ancak herkes bir tümce yazabilir. O yazdığı bir tümcenin içine hem duyguyu hem düşünceyi doldurabilir. Yeter ki böyle bir şeyin yapılabileceğini düşünebilsin. Twitter bu imkanı sunuyor.

Zaten “anlamsızlıktaki anlam” denilebilecek bu devrime uzun yıllardır Cem Yılmaz şovlarıyla mental olarak hazırlanmıyor muyuz?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 05 06 2009

WOLFRAM ALPHA GOOGLE’I YENER Mİ?


Google’ın tersine ekranda sayfa sayfa web linkleri listelemiyor. Onun yerine kendisine bir soru sorulmasını bekliyor ve eğer soruyu anlayabilirse direkt onun cevabını ekrana getiriyor.


Internetteki veri, enformasyon hacmi geometrik olarak arttıkça, bunların içinden aranılan bilgileri üretmek her geçen gün giderek daha da zorlaşmakta.

Bugüne kadar dijital kültürün geliştirmiş olduğu en iyi arama imkanlarından olan Google aranılan veri ya da enformasyon ile onu temsil eden kelimeler arasındaki bağı en güçlü kuran imkan olarak büyük sükse yapmış durumda.

Ancak malum bir kelime onu yorumlayan bir zeka olmadığı sürece gerisinde ifade ettiği anlamı içermemektedir. Su dediğimiz zaman canlılar için hayati önem taşıyan sıvıyı mı kastediyoruz yoksa diyelim ki adı Su olan bir kişiyi mi? Dolayısıyla kelimelerin içine dahil edilemeyen bu zeka unsurunu, açıklayıcı ek sözcükler olarak Google’a göndeririz o da bize o kelime grubu seçilerek daha önce yapılmış aramaların istatistiklerini baz alınmış bir sürü internet sayfası linki listeler.

Bizden beklenen beyin fonksiyonlarımızı yeniden devreye sokarak Google’ın bize sunmuş olduğu linklerin birer ikişer satırlık açıklamalarını incelemek ve aradığımızla en çok ilgili olacağını tespit ettiğimiz linke tıklayarak açılacak sayfada aradığımız bilgiyi bulmayı ummaktır.

Ancak birkaç paragrafta anlatılan bu süreç yıllardır arama motorlarının bizi bu yönde etkileşim kurmaya yönlendirmesinden dolayı o kadar standard hale geldi ki karbon tabanlı bir insan olarak asıl etkileşim kurma modelimize yabancılaşmaya başladık. Nedir o? Aradığım bilgiyle ilgili soruyu sorayım, arama motoru da bana cevabını yazsın! Beni uğraştırmasın bir sürü web sayfasında dolaştırarak.

İşte ilk görünüşte bilimsel bir şey olduğu izlemini uyandıran ve mayıs ayı içinde internette hizmete başlayan Wolfram Alpha adı web sitesi bu basit etkileşim haline dönmemizi sağlama sözü veriyor.

Google’ın tersine ekranda sayfa sayfa web linkleri listelemiyor. Onun yerine kendisine bir soru sorulmasını bekliyor ve eğer soruyu anlayabilirse direkt onun cevabını ekrana getiriyor.

Wolfram Alpha sayfasındaki (http://www.wolframalpha.com/) açıklamalara göre bu mekanizmanın gerisinde 10 trilyondan daha çok veri parçası, 50 binin üstünde matematiksel algoritma, özel bir programlama dili ile yazılmış 5 milyon satırlık bir program var.

Wolfram Alpha şu an pek çok sorunuza cevap verebilecek durumda. Ancak şimdilik bu iletişimi sadece İngilizce kurabiliyor. Hatta kendisine “Türkçe konuşabilir misin?” diye sorduğunuzda şu cevabı veriyor: “Başka diller de öğrenmeyi umuyorum ama şimdilik sadece İngilizce konuşabiliyorum”.

Öte yandan Wolfram Alpha’nın estetik bir yönü de var. Ancak uzmanların ya da konuya aşina olanların bildiği sanatsal ya da edebi konularda da çok spesifik cevaplar verebiliyor. Örneğin “olmak ya da olmamak” diye sorduğunuzda cevap olarak “işte bütün mesele” diyor ve altına da parantez içinde William Shakespeare’e göre diye yazmayı ihmal etmiyor.

Bir başka örnek de bilim kurgu dünyasından. Yaşamın anlamı nedir? diye sorduğunuzda bir kaç yıl önce ölen bilim kurgu dünyasının önde gelen yazarlarından Douglas Adams’a atıfta bulunarak, doğru cevabı veriyor : 42 !

Doğal olarak akıllara ilk gelen soru Wolfram Alpha’nın Google’ın pabucunu dama atıp atmayacağı. Siz de Wolfram Alpha ile biraz etkileşime girdiğinizde onun Google’un tam muadili olmadığını kolayca tespit edebilirsiniz. Bunun da başında Google’ın başına geçtiğinizde aradığınız şeyin her zaman net bir soruya net bir cevap olmaması gelmekte.

Diyelim ki bir kolleksiyoncusunuz ve kolleksiyonunuzdaki eksik parçaları internet üzerinden bulabilir miyim diye araştırma yapmak istiyorsunuz. Eğer Google’a yazacağınız kelimeler aradığınız o eksik kolleksiyon parçalarını tam olarak nitelendirebiliyorsa Google size internette onunla ilgili bir web sitesi olup olmadığı bilgisini verecektir (daha doğru bir tabirle içinde o kelimelerin geçtiği sayfaları listeleyecektir).

Wolfram Alpha şu anki haliyle ya net bir cevap arayanların birinci adresi ya da Google’la işin içinden çıkamayanların ikinci adresi olacak gibi.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 29 05 2009

INTERNET Mİ YALANCI, MEDYA MI KAPASİTESİZ !


Internetin ya da onun vasıtasıyla eriştiğimiz popüler sitelerin sunduğu bilgilerin doğruluk düzeyi ya da kalitesinin medyanın bugüne dek sunduğu bilgilerin doğruluk düzeyi ya da kalitesinden daha düşük olduğunu nereden biliyoruz?


Geçtiğimiz aylarda ölen Oscar ödüllü Fransız besteci Maurice Jarre’in ölüm haberi ile birlikte kendisine atfedilen bir tümcenin aslında kendisi tarafından söylenmediğinin ortaya çıkması dünya devi medyayı çok kızdırmış.

Jarre’ın değil de Dublin’de yaşayan bir üniversite öğrencisinin, internetin en özgür ansiklopedisi olan Wikipedia’ya, onun ağzından çıkmışcasına eklemiş olduğu (çakma olduğu anlaşılır anlaşılmaz da siteden silinen) tümce oldukça hoş: “Öldüğümde hala kafamda çalan son bir vals olacak”.

Dünya medyası anlaşılan tümcenin şiirsel tınısının tuzağına düşmüş olacaklar, tüm dünyaya sundukları haber metnine bunu da Jarre’a atfen eklemişler. İş kazası ortaya çıkınca da beyefendilerin kandırılmış olmasının bedeli akın akın internete, Wikipedia’ya vb ödetilmekte. Ülkemizde de hem haber olarak hem de köşe yazılarında konu ele alınıyor. Ortak payda; “Aman internetten edindiğiniz bilgiye dikkat; mümkünse başka kaynaklardan teyid edin”.

Artık düşünme kapasitesini minimumda kullanan çağımızın meşgul insanına bu dolambaçlı tümcelerin verdiği tek ve basit bir mesaj var: “Internet yalancıdır; ona güvenme!”

Oysa bu basit olguyu bile biraz derinlemesine irdelediğimizde asıl sorunun internetle ilgili olmadığını tespit ederiz. Asıl sorun on yıllardır süregeldiği üzere medyanın, medyayı oluşturanların önemli bir kısmının kapasitesizliği; kalitesizliğidir.

Sizin hiç başınıza gelmedi mi? Kendi gözlerinizle şahit olduğunuz bir olayın ertesi gün medyaya yansıtılmış halini incelediğinizde olayın bambaşka bir hale getirilmiş olduğunu görüp de hiç şaşırmadınız mı?

Peki bu tür bir haberin hemen yanında şahsen bilgi sahibi olmadığınız bir konuyla ilgili habere odaklandığınızda aynı kaygıyı taşıdığınız hiç olmadı mı? Hiç şöyle düşünmediniz mi? “Detaylarını bildiğim bir konuyu bu şekilde yanlış ve hatalı sunduklarına göre detaylarını bilmediğim konuların kalite düzeyi de demek ki olsa olsa bu kadar olur”.

Internetin ya da onun vasıtasıyla eriştiğimiz popüler sitelerin sunduğu bilgilerin doğruluk düzeyi ya da kalitesinin medyanın bugüne dek sunduğu bilgilerin doğruluk düzeyi ya da kalitesinden daha düşük olduğunu nereden biliyoruz?

Ne gazeteler ne dergiler ne de radyo ya da TV, internet ve onun üzerinden erişilen bilgi ortamları kadar yapılan hatayı derhal su yüzüne çıkaracak kadar şeffaf ortamlar değil; hiçbir zaman da olmadı.

Tekzip müessesinin nasıl çalıştığını bilen biliyor. En iyi şartlarda tekzip yayınlamaya mahkum bile edilse bir medya kuruluşunun onu yayınlamak yerine para cezasını ödeyip yayınlamamayı tercih edebiliyor. Oysa internette yalancının mumu yatsıya kadar bile yanamıyor.

Hal böyle olunca bugüne dek medyanın kırdığı potlar “kol kırılır yen içinde kalır” mentalitesi çerçevesinde gündeme getirilmiyor; ancak sıra internete geldiğinde her türlü problem medyaya yansıtılarak internetin ne berbat bir bataklık olduğu imajı yaratılmaya çalışılıyor.

Belli ki bu medyanın interneti hala büyük bir düşman, bir gün gelip işini elinden alacak bir canavar olarak görmesinden kaynaklanıyor. 80li yıllarda bilgisayar olgusu ülkemize yeni giriş yaparken herkesin korkusu bir gün bilgisayarların insanların işini ellerinden alacağı yönündeydi. Bugün gelinen nokta nedir? Evet bilgisayar pek çok işin elle yapılmasına son verdi. Ama insan gücüne, ister kol gücü olsun ister beyin gücü, bugün hala gereksinim duyuluyor. Yarın da duyulmaya devam edecek.

Benzer şekilde internet medyayı ne kadar değişmeye dönüşmeye zorlasa da gazetecilik, dergicilik, radyoculuk, televizyonculuk ölmeyecek. Kabuk değiştireceği, bambaşka bir hale geleceği su götürmez bir gerçek ama onu ortadan kaldırmayacak!

Ortadan kaldırmak bir yana bilgi toplumunun bu şeffaflık olgusu sayesinde gölgede kalan kalitesizlikler, kapasitesizlikler de gün ışığına çıkacak. Bu sayede ister muhabir ister köşe yazarı ya da anchorman olsun kamuoyuna bilgi sunan tüm medya personeli “bilgi olgusu”na birey olarak, insan olarak değer vermesi gerektiğini idrak edecek. Mesleğini de ona göre icra etmeye başlayacak.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 22 05 2009

Cuma, Mayıs 15, 2009

INTERNETLE SAVAŞMAKTAN VAZGEÇİN!


Bugün internet açık toplum idealini gerçekleştirme konusundaki en büyük imkandır. Açık toplum olmaktan kimler kaçınır? Kapalılık sayesinde var olabilen mekanizmalar ve bu mekanizmalardan istifade eden bireyler.


Youtube 5 Mayıs 2008 tarihinden beri Türkiye’den (başbakan hariç) erişime kapalı. Yani bu yasak birinci yılını doldurdu. Internet Teknolojileri Derneği bu yasağın birinci yılında bir bildiri yayınlayarak Türkiye’nin internetle savaşmaktan vazgeçmesini istedi.

İçeriden bakıldığında ne kadar anlamsız ve rencide edici geliyor değil mi? Youtube gibi fenomen olmuş, Web 2.0 gibi bir eğilimin en büyük katalizörü durumuna gelmiş bir web sitesi bir video nedeniyle bir yıldır mahkeme kararıyla ihtiyaten kapatılmış durumda.

Ancak sanırım dışarıdan (nesnel) bir gözün bu işe şöyle bir bakmasını ve konu hakkında bir yorum yapmasını istemiş olsaydık, bu kişi yapacağı kısa bir araştırma sonucunda böyle bir yasağın Türk kültürü için hiç de şaşırtıcı olmaması gerektiği sonucuna varırdı.

Neden şaşırtıcı olsun ki? Matbaanın gelmesini yaklaşık 300 yıl geciktirmiş bir kültürden bahsetmiyor muyuz? 1929 ekonomik buhranının bir sonucu olarak icat edilmiş olan “dolmuşculuk” resmi olarak kaç sene sonra tanınmış biliyor musunuz? Peki o kadar eskilere gitmeyelim. Özel radyo ve TV’lerin ortaya çıktığı döneme bakalım. Devrin başbakanı Tansu Çiller bile “radyomu istiyorum” kampanyasına destek vermemiş miydi?

Belli ki yönetimlerin bu “gelişmelere karşı olma” halini sosyologların derinlemesine araştırması gerek. Ancak biz pratik nedenlerini ve sonuçlarını değerlendirelim. Bir gelişme olduğunda neden ilk tepkimiz reddetmek şeklinde oluyor? Olası her türlü gelişmeyi devletin devamına bir tehdit olarak algılama (yanlış) eğilimi olması mı? Bence bu asıl sorunu gölgelemek için devlet bürokrasinin icat etmiş olduğu bir günah keçisi. Asıl sorun ise tembellik.

Eğer dışarıda olan faydalı bir yeniliği ülkemize kazandırmak konusunda bir motivasyonumuz olsa, dünyadaki eğilimleri zamanında takip ederek gelecek sonuçlar hakkında gecikmeden değerlendirmeler yapsak, bu sonuçlar kapımızı çaldığında içeri girmemesi için kapıyı bacayı sıkı sıkı kapatmak zorunda kalmayız.

Ancak bu beceriyi kazandıktan sonra yenilikleri takip eden olmaktan çıkıp yenilikleri yapan konumuna (yeniden) geçebiliriz.

Peki bu günah keçisinden nasıl kurtuluyoruz? Nasıl oluyor da zaman içinde o yenilik devletin devamına tehdit oluşturmaktan çıkıyor? Keşke daha çok bilgilenme yeterli cevap olsa. Anlaşılan çoğunlukla “tamamen duygusal” vesilelerle bu problemler problem olmaktan çıkıyor.

Bugün interneti ya da onun bir boyutunu, alt açılımını yasaklamak ile ne dünyaya ne de internete kafa tutmuş oluyoruz? Kendi öz değerlerimizi koruma anlamında. Daha ziyade yaptığımız şey kendi ülkemizin, kendi kültürümüzün gelişimini engellemektir.

Bunun bir engel olmadığını iddia edenler de biraz incelendiğinde bu engellemelerden en çok istifade edenler olarak karışımıza çıkacaktır. Bugün internet açık toplum idealini gerçekleştirme konusundaki en büyük imkandır. Açık toplum olmaktan kimler kaçınır? Kapalılık sayesinde var olabilen mekanizmalar ve bu mekanizmalardan istifade eden bireyler.

Bu bireylerin illa ki devlet görevlisi olması gerekmez. Çevrenize şöyle bir bakın. Yaptığı iş sadece ve sadece aracılık olan kimler var bir araştırın. Aracılık görevi üstüne bir katma değer eklemeyen, ekleyemeyen kurum, kuruluş ya da bireyler er ya da geç internetin getirdiği bu yeni toplum modeli altında ezilecektir.

Kapalı olmak bilginin akışını engelliyor. Bilgi akışının engellenmesi yetki, hak ve özgürlüklerin devredilmesini gerektiriyor. Bu durum aracılık, temsilcilik müesselerinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Zaman içinde bu müessese öyle bir güçleniyor ki kendisi bir araç olmaktan çıkıyor bir amaç haline geliyor. O aracılık müessesesi yok olmasın diye kanunlar çıkıyor, yaptırımlar uygulanıyor, bireylerin yaşam kalitesi düşürülüyor.

Dünyanın en güzel doğası bizim ülkemizde. Dünyanın en güzel, en tarihi, en egzotik şehirleri, kasabaları, en rafine insanları bizim ülkemizde. Ama bizim gençlerimiz bu ülkeyi terk etmek için fırsat kolluyor. Neden?

Çünkü (radyo, TV, internet gibi iletişim kanalları sağolsun) artık bireyler kendi ülkesinde empoze edilen yaşamın tek ve mutlak yaşam modeli olmadığını öğrendi. Türkiye sadece internetle değil kendi vatandaşlarıyla da didişmekten vazgeçmelidir!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 15 05 2009

ULUSAL AÇIK DERS MALZEMELERİ


2000 yılında M.I.T.’in öncülüğünde başlayan ders malzemelerini ücretsiz olarak internet üzerinden sunma projesi tüm dünyaya yayılmış durumda. Ülkemizde de üç üniversitenin toplam 178 dersine internet üzerinden erişilebilir.


2000 yılında herkes internetten nasıl para kazanırım diye kıvranırken ABD’nin önde gelen üniversitelerinden M.I.T. derslerini internet üzerinden tüm dünyaya açmaya karar verdi. Hem de ücretsiz olarak.

Bugün M.I.T.’nin ilgili web sitesinde bin 800 tane dersin tüm malzemesine ulaşmak mümkün. Bu malzemeler ders notlarından, sınavlara, video görüntülerine dek geniş bir yelpazede. Bu model M.I.T. ile sınırlı kalmadı. Türkiye dahil pek çok ülkede düzinelerce üniversite bu konuya zaman içinde destek vermeye başladı.

Bu çerçevede ülkemizde de TÜBA’nın öncülüğünde bir Ulusal Açık Ders Malzemeleri Konsorsiyumu kurulmuş durumda. Yaklaşık elli üniversite bu çalışmaya destek veriyor. Ancak konsorsiyumun web sitesine göre bugün itibariyle aktif olarak ders malzemelerini internet üzerinden ücretsiz olarak sunan Türk üniversiteleri sadece üç tane. Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi.

ODTÜ’nün sitesinden 21 tane, Ankara Üniversitesi’nden 8 tane, Anadolu Üniversitesi’ne ait ise 149 adet dersin tüm malzemeleri internetten ücretsiz olarak erişilebilir durumda.

Nasıl ki ders kitaplarını alıp okumakla öğrenilmiş olunmuyorsa, internette sunulan bu programları izlemek de o dersi üniversite anfilerinde öğrenmekle eşanlamlı değildir. Zaten amaç da üniversite eğitimine bir alternatif oluşturmak değil. Ancak bu imkanın ne tür fırsatları da beraberinde getirdiğini şöyle bir irdeleyelim.

Öncelikle benzer alanlarda eğitim alan bireyler, bu eğitimleri sunan eğitim kurumları ve bu kurumlarda görevli öğretim üyeleri, bu ücretsiz malzemelerden istifade ederek kendi eğitim programlarını güçlendirebilir. Müfredatlarını karşılıklı kontrol ederek eksikliklerini ya da yeni ilerlemeleri müfredatlarına ekleyebilir.

İkinci bir fırsat ise üniversitede aldığı bilgileri eskimiş olan mezunlar için söz konusu olabilir. Kişi kendi uzmanlık alanında üniversitelerde bugün okutulmakta olan içeriğin ne olduğunu yakından takip ederek, bilgilerini güncel tutabilir.

Bir başka imkan ise sokaktaki vatandaş için. Belli bir konuda bilgi edinmek isteyip de üniversite derslerine devam etme imkanı bulamamış bireyler üniversitelerin sunmuş oldukları bu imkandan istifade edebilir. Böylece en azından konulara nereden başlayacağını bilme, kendisine bir yön çizme açısından güvenilir bir kaynaktan istifade etmiş olacaktır.

Üniversitelerimizin de konuyu ciddiyetle ele alması ve mümkün olduğunca daha çok ders malzemesini web siteleri aracılığıyla herkese açması gerekir. Bugün sadece toplam üç üniversitede yüzseksen düzeyinde bir hacim doğaldır ki yeterli olamaz. Sadece son bir yıl içinde M.I.T. kendi bünyesindeki ders sayısını bin adet artırmış durumda. İspanya’da tüm üniversiteler bu projeye destek vermekte.

Böyle bir imkan üniversiteler için de bir değerlendirme kriteri olacaktır. Internetin sunmuş olduğu bu açıklık müfredatlarındaki derslerin içeriklerinin kalitesini artırma konusunda öğretim üyeleri ve üniversiteleri olumlu yönde motive edecektir. Bu çerçevede üniversite yönetimlerinin de öğretim üyelerini desteklemesi çok önemlidir.

Görülmediği, gösterilmediği üzere internet denilen ummanın içinde işte bu türden pek çok yararlı imkan da var. Ancak nedense bu tür konularla internetin adını yanyana anmama konusunda adeta özel bir itina gösteriliyor.

Bugün hala pek çok bireyin zihninde internet deyince olumsuz bir imaj beliriyor. Konuya derinlemesine hakim olmayan medya mensupları internette bilimsel araştırma yapmak ile Google’da arama yapmayı eşdeğer görüyor ve bu nedenle internetteki bilgiye de interneti kaynak gösteren araştırmalara da itibar edilmemesi gerektiğinin altını çiziyor.

Bilimsel bir araştırmanın değeri içeriği kadar referans gösterdiği kaynaklarla da ilgilidir. Bugün bir bilimsel makalenin önemi dünya üzerinde ona yapılan bilimsel atıflarla da ölçülmektedir.

Bilgiye gereksinim duyan, araştıran ve bulduğu bilginin hangisinin güvenilir hangisinin safsata olduğunu ayırt edebilecek kapasitede olan insan. Bilgi toplumunun bireyleri bu özelliklere sahip olmak zorundadır. Bu beceriler başkalarına delege edilemez. Eskinin arzuhalcilerine bilgi toplumunda yer yoktur.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 08 05 2009

Çarşamba, Mayıs 06, 2009

EN AZ ÖTEKİ KADAR...


Ötekini değiştirmeyecekseniz enerjinizi harcayacağınız ne tür bir savaş kalır ki geriye? Çok basit. Kendi düşüncenizin ne kadar güçlü olduğunu kendinize ve ötekilerine göstermeye, kendi düşüncelerinizi ilerletmek için gelişmeleri arayıp bulmaya, hatta onu daha da ileri götürmeye çalışmaya ne dersiniz?


Kişisel gelişim seminerlerinde ya da kitaplarında karşımıza çıktığı zaman farklı bir gözle yorumluyoruz şu tümceyi : “Başkalarını değiştirmeye çalışma; ancak kendini değiştirmeye gücün yeter”. Bu formülü en sevdiğimiz (mesela eşimiz, çocuğumuz) ya da en çok zaman geçirdiğimiz (mesela iş arkadaşlarımız) kişilerle olan ilişkilerimiz söz konusu olduğunda uygulamaya çalışıyor (ama çoğunlukla başaramıyoruz).

Öte yandan işin içine siyasi ya da ideolojik bir boyut girdiğinde empatinin e’si de ortadan kalkıyor. Ötekinin düşüncesine zerre kadar değer vermiyoruz. Enerjimizi öteki’ni “bizleştirmeye” çalışmakla harcıyoruz. Bunun için haklı bir sebebimiz de oluyor. Çünkü biz haklıyız öteki haksız. Biz doğruyuz, öteki yanlış. Biz demokratız, özgürlükçüyüz öteki tutucu, anti-demokrat.

Çeşitlililik olgusu fikirlere, zihinlere gelmeden önce belli ki evrimsel süreçte doğaya, evrene gelmiş. Doğada onca çeşit (bitki ya da hayvan) canlı türü olmasının, örneğin, sebebi nedir? Bu çeşitlilik olgusunu toplumsal, kültürel alanlara da uygulayabiliriz. Neden bu kadar çeşit dil var, gelenek var, din var, giyim kuşam türü var, renk var, zevk var?

Bu soruya en hızlı cevabı verecek olanların içinde para piyasalarına yatırım yapanların da yer alabileceğini bilmek sizi şaşırtır mıydı? Çünkü bu yatırımcıların kulağına çalınmış bir atasözü vardır: “Bütün yumurtalarını aynı sepete koyma”.

Yaşam da tüm yumurtalarını aynı sepete koymamaktadır. Ne için? Hayatın devamını temin etmek için. Bir canlı türünü yok edecek bir hastalık, salgın, tehlike ya da risk başka bir canlı türünü hiç etkilemeyebilir. Yeter ki tüm canlılar aynı koşullarda yaşıyor olmasın. Aynı canlı türü içinde bile farklılık kuşaktan kuşağa sürekli devam etmektedir.

Düşüncelerin, fikirlerin, inanışların bu denli farklı olmasını da benzer bir evrimsel sürecin sonucu olarak yorumlayabiliriz. O nedenle birbirini değiştirmeye çalışanlar yanlış yerde savaşıyor ve zamanlarını boşa harcıyorlar. Bir an için ötekinin de varlığını kabul edelim ve enerjimizi onu değiştirmeye değil başka bir şeye harcayalım.

İlk akla gelecek soru(n) şudur: Ötekini değiştirmeyecekseniz enerjinizi harcayacağınız ne tür bir savaş kalır ki geriye? Çok basit. Kendi düşüncenizin ne kadar güçlü olduğunu kendinize ve ötekilerine göstermeye, kendi düşüncelerinizi ilerletmek için gelişmeleri arayıp bulmaya, hatta onu daha da ileri götürmeye çalışmaya ne dersiniz?

Kendi düşüncemizin güçlü olduğunu ötekine göstermekle ötekini “bizleştirmek” aynı şey değil mi? Hayır değil. Yeter ki ötekini, sizi anlamadığı sürece aşağılamayın, yok saymayın, sizinle aynı fikirde değil diye sizinle eşit olmadığını düşünmeyin. Öteki’nin hangi koşullardan geçerek o hale geldiği hakkında nasıl bir bilgi seti var elinizde? Sizin sahip olduğunuz imkanların hepsine eksiksiz sahip oldu da bilinçli olarak, yanlış olduğunu bildiği halde başka hesapların peşinde olduğu için mi sizden farklı düşünüyor?

Size bir artı bir iki eder diye öğretirlerken ötekine üç eder diye öğretmişlerse bu ötekinin suçu mu? Ona o hocaları kim buldu? Neden sizin gibi doğru şeyleri öğreten öğretmenlerde eğitim alamadı?

Internet bugün “öteki” olgusunu çözüme kavuşturma potansiyeline sahip en sağlıklı en etkin imkan. Hatta bu öyle bir imkan ki onu tam tersine de çevirmek ve öteki olgusunu darmadağın etmek için ondan istifade etmek de mümkün.

Her aracın kaderinde olduğu gibi internetin de kaderinde kullanım amacına bağımlılık yatmakta. Onu kötü amaçlar için kullanmak isteyene de hizmet veriyor, iyi amaçlar için kullanmak isteyene de. Kötü kullananlara da hizmet veriyor diye interneti baş suçlu ilan ederken aslında iyi amaçla yeterince etkin kullanmayan iyi niyetlilerin tembelliğinin ortaya çıkmamasını sağlamaya çalışmıyor muyuz?

O halde 2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün şu ünlü sözünü anımsayalım: “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.” Ve bu tümceyi interneti şahsen kullanım şeklimize uyarlayalım.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 01 05 2009

GOOGLE YETMEZ; TÜM INTERNET KAPATILSIN!


“Benim gibi düşünmeyen” öteki insanların da yasaklanması en nihai ve mutlak çözüm olacaktır. Öteki insanlar ya bu ülkeyi terk etsinler ya da etmeleri sağlansın. Yok eğer bu ülkede yaşamaya devam edeceklerse “benim gibi düşünmeleri” için gerekli olan şeyler neyse onlar yapılsın.


Google ile ilgili eşzamanlı iki konu gündemde. ABD’yi ve dolayısıyla da tüm dünyayı ilgilendirmekte olanı duymamışsınızdır; Amerika’da medya Google’un kendilerinin ürettiği haberleri kullanması karşısında telif talep ediyor.

Ülkemizdeki son bombayı ise duymayan kalmamıştır; bir dernek belli bir grup kelime ile arama yaptığınızda Google’un Atatürk’e hakaret içeren sayfaları da ekranda listelediğinden yola çıkarak, Google’ın Türkiye’de kapatılması için mahkemeye başvurdu.

Türkiye’de internetin 16.yılının kutlandığı Nisan ayı içinde böyle bir gelişmenin ortaya çıkması trajikomik bir durum oluşturmakta. Ancak ülkemizde bu tür trajikomik olaylarla karşılaşmaya o denli alıştık ki bunlar artık şaşırtıcı gelmiyor.

Ben Google’ın kapatılmasının yeterli bir çözüm olacağını düşünmüyorum. Onun için kademeli bir çözüm önerisi sunuyorum:

Öncelikle sadece Google değil, Google gibi anahtar kelime ile arama yapma imkanı sunan öteki tüm arama motoru siteleri de kapatılmalı (örneğin yahoo, Microsoft Live)

Arama motoru denilen bu programlara erişimlerin kapatılması, “benim gibi düşünmeyen insanların oluşturduğu web siteleri”ni internetten silmeyeceği için, bu kez bu tür sitelerin de tek tek bulunması ve bunlara da erişimin engellenmesi gerekir.

Pratik hareket etmek için Google ve arkadaşları kapatılmadan önce gerekli araştırmalar yapılmalı ve bu sitelerin adresleri tespit edilmelidir.

Bu siteler de engellendikten sonra şu keşfedilecektir ki “benim gibi düşünmeyen” bu densizler sitelerine erişim engellendikten sonra da boş durmayabilir ve yeni isimlerle web siteleri açıp kendi düşüncelerini orada sergileyebilirler.

Bu durumda da savaş tüm şiddetiyle sürdürülmelidir. Gerekiyorsa Google gibi imkanlar sınırlı sayıda kişilerin erişimine açılabilir ve bu kişiler düzenli olarak tarama yaparak tespit edecekleri bu yeni sitelere erişimi de engelletebilirler.

Hatta daha pratik bir çözüm de şu olabilir : Tüm internet erişimi engellenirse ülkemizdeki temiz dimağların bu tür yalan yanlış bilgilerle kirletilmesi kökten engellenmiş olur. Benzer şekilde, hazır konuya el atmışken, sadece internet değil bu tür fikirlere erişilebilecek öteki tüm imkanlar da yasaklanmalıdır. Örneğin “benim gibi düşünmeyen”lerin fikirlerini beyan ettikleri medya araçları yasaklanmalıdır. Kütüphane ve diğer bilgi merkezlerinden “benim gibi düşünmeyen”lerin fikirlerini içeren kitap, dergi ve diğer türden yayınlara yasak getirilmelidir.

Bu yeterli olur mu? Ne yazık ki hayır! Fikirleri insanlar üretir. O halde “benim gibi düşünmeyen” öteki insanların da yasaklanması en nihai ve mutlak çözüm olacaktır. Öteki insanlar ya bu ülkeyi terk etsinler ya da etmeleri sağlansın. Yok eğer bu ülkede yaşamaya devam edeceklerse “benim gibi düşünmeleri” için gerekli olan şeyler neyse onlar yapılsın.

Benim gibi düşünmeyen herkes benim için bir tehdit ise devlet bu tehditi ortadan kaldırmalıdır. Hatta bu konuda bir kargaşa yaşamamak için devlet bize nasıl düşünmemiz gerektiğini duyursun, biz de “öteki” konumuna düşmeyelim.

Bugün Atatürk’ü bahane ederek bu tür yaptırımların uygulatılmasını talep edenler acaba bu sayede Atatürk’ü yüceltmiş mi yoksa onun değerini gölgelemiş mi oluyorlar? Atatürk bir kaç kişinin lafıyla lekelenecek bir önder mi? Zaten öyleyse aldırmaya çalışılan bu tedbirler ne kadar etkili de olsa bu Atatürk’ü kurtarmaz. Yok eğer iki kendini bilmezin fikri ile lekelenecek bir önder değilse o halde ne bu telaş?

Atatürk’e yapılabilecek en büyük kötülük onu ve onun fikirlerini dogma haline getirmektir. Bir kişi ya da fikir dogma haline geldiği an onun için sonun başlangıcıdır. Bu tür yorumlar “düşmanla işbirliği” yapmak şeklinde yorumlanabilmekte. Neden? Çünkü Atamızı tabulaştırmayalım, onun fikirlerini dogmalaştırmayalım diyenler bu kez bir başka ekstremde onu aşağılamak için ellerinden geleni yapmaktadır. Bu da en az tabulaştırmak kadar zararlı bir davranış.

Yasaklamak yerine doğru olanın bilinmesini sağlamak efor sarfetmeyi gerektirdiği için midir ki kolaya kaçıyoruz?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 17 04 2009