Pazartesi, Nisan 05, 2010

MÜŞTERİ ZARARLISI OLMA; SOSYALLEŞ !

MİY sürecinde “M”üşteri olarak yerini almış olan birey Web 2.0 ile birlikte “S”osyalleşme sürecine yenik düşecek gibi. SİY haline gelmiş bir süreçte bireyden çok onun “sosyalleşme” özelliği ve sonuçları önem kazanacak.


Müşteri İlişkileri Yönetimi (MİY, CRM) bazlı teknolojik yatırımlar ve bunların getiri olarak geri dönüşü iş dünyasında rüştünü ispat edememiş bir olgudur. Bu biraz da işin kapsamının nerede başlayıp nerede bitmesi gerektiğini tam tanımlayamamakla ilgili. Akdenizliliğimizin verdiği acelecilik sağolsun bu tür süreçlerde sonuca adım adım ulaşmayı başarı kriteri olarak benimsemekte güçlük çekeriz. Başkalarının aylar ya da yıllarca süren çalışmaları sonucunda ulaştıkları sonuçları biz bir günde elde etmek isteriz (“Neyse parası verelim!”).

Yine de özellikle perakende ve bankacılık sektörü bu alanda önemli gelişmeler kaydetmiştir. Perakendecilikteki sepet analizi ya da bankacılık sektöründeki çarpraz satış ya da ek satış kampanyaları özünde analitik MİY çalışmalarının sonucuna dayanır.

Web 2.0 ile karşımıza çıkan dijital dünyanın sosyalleşmesinin MİY süreçlerine de “bulaşması” ise kaçınılmazdı. Nitekim Mart ayı içinde ABD menşeili Altimeter Group’un MİY ile ilgili yayınlamış olduğu yeni bir rapor bu alanda yaşanmakta olan devrimsel dönüşümün tespit edilmesi açısından öncü bir çalışma niteliğinde. Bu alandaki genel temayülden farklı olarak rapora internetten “ücretsiz” olarak erişmek mümkün.

Rapor özde MİY sürecinin sosyalleşmekte olduğunun altını çiziyor. Bir başka deyişle sMİY evresine girmiş durumdayız. Sosyal Müşteri İlişkileri Yönetimi. Hatta rapor daha da ileri giderek, gelecekte bunun “MİY’i Sosyalleştir” sürecinden geçerek SİY haline geleceğine işaret ediyor. Yani Sosyal İlişkiler Yönetimi.

MİY sürecinde “M”üşteri olarak yerini almış olan birey Web 2.0 ile birlikte “S”osyalleşme sürecine yenik düşecek gibi. SİY haline gelmiş bir süreçte bireyden çok onun “sosyalleşme” özelliği ve sonuçları önem kazanacak.

Gündelik hayatta bu ne anlama gelmekte? Basit. Bunca “akademik” ya da “havalı” görünen açıklamalar özde bireyin bir ürün ya da hizmet alırken vereceği kararın dijital ortamdaki sosyalleşmesi sonucunda şekilleneceği anlamına geliyor. Hani eskiler hastalandıklarında hangi ilacı alacaklarını sözüne itimat ettikleri akraba, arkadaş çevresine sorarak belirlerdi ya şimdi onların torunları hangisi alayım diye bir sonraki cep telefonunu seçerken Facebook ya da MSN’de tanışmış olduğu, dünyanın öbür ucunda yaşayan, “dünya gözüyle” yüz yüze bile gelmemiş oldukları “arkadaşlarının” tavsiyelerini dikkate alarak karar verecek.

MİY dünyası daha birey ile hizmet sunan kurum arasındaki ilişkilerin belirlenmesi, yönlendirilmesi, proaktif faaliyetlerde bulunulması süreçlerinde yerleşmiş bir olgu haline gelmeden karşımıza bir de dünyanın dört bir yanından yapılacak bombardıman çıktı.

Bazı öncüler farklı bir yol seçerek, dünyanın dört bir yanındaki arkadaş kitlesinin bir parçası olmayı ve bireylere “bunu al, bu iyidir” mesajını bilinçli olarak vermeyi standardlaştırmaya çabalamakta. Bu etik sınırın hemen bu yanında duranlar ise doğrudan bu sürece girmek yerine bu ortamlarda konunun konuşulması, tartışılması, değerlendirilmesi, malzeme haline getirilmesi amaçlı faaliyetlerde bulunuyor.

Ancak bunlar belli ki pek fayda etmeyecek süreçler. Bireyin özgür bir şekilde daha önce aynı yoldan geçmiş birilerini bulup ona danışarak hareket etmesi, amacı o ürünü satmak olan yetkili birine sorarak karar vermesinden daha sağlıklı görünüyor.

Tabii yaşı tutmayan dijital göçmenlerin aklına derhal şu soru gelecektir: “Peki sosyal ağlarda “kanaat önderi” pozisyonunda yön gösterici olacak bireylerin objektij yorum yapacağını kim garanti ediyor?”

Cevap : Hiçkimse! Bu cevabı idrak edenler, yaşı tutmasa da 20 yaşının altındakilere verilen madalyayı kendisine de yakıştırabilir : “Ben de ruhen bir dijital yerliyim” diyebilir.

(http://www.altimetergroup.com/)

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1201) - Ooof Off Line Köşesi - 26 03 2010

DIGITAL YERLİ, ANALOG-SİYASİ

Dijital kültürde bireyleri ve toplumu ileriye götürme amacındaki kanaat önderleri bu konudaki liderliği beceriksizlere kaptırmıyorken, siyasi sahnemizde bu durum tersine dönmüş durumda.

Bilgisayar, internet ve cep telefonu olmayan bir dünyanın ne anlama geldiğini bilmeyen ve “dijital yerli” olarak isimlendirilen genç kuşaklar acaba kendi içlerinde de çeşitlilik gösteriyor mu? Yoksa bu şeytan üçgeninin olmadığı dönemleri de anımsayan “dijital göçmen”lerin bakış açısından yorumlamak gerekirse aslında hepsi de tek bir örnek mi? Son dönemde tartışılan önemli konulardan birisi de bu.

Aslında dijital uçurum olgusu “çeşitlilik” bakış açısını destekler nitelikte. Yani dijital deneyim açısından dünyada bir uçurum varsa bu durumda her ne kadar yaşı itibariyle dijital yerli kategorisine girseler de genç kuşak mensuplarının dijital imkanlara erişebilme ve onlardan istifade edebilme imkanları da farklılık gösterecektir. Özellikle de gelir düzeyleri arasındaki farklılık bu uçurumun en temel sebebidir (Yoksa dijital uçurum sadece dijital yerlilerle dijital göçmenler arasındaki modern bir “kuşak farkı olgusu” değil).

Ortada bu kadar bariz bir sebep varken başka sebepler gölgede kalabiliyor. Örneğin dijital uçurumun gerek ülkeler arasında gerekse de bir ülke içinde bu denli derin olması kültürel özelliklerle de ilişkilendirilebilir mi?

Dijital imkanları kullanmak, tıpkı diğer şeyler gibi, bunları kullanma gereksinime bağlı. O halde şu soruya cevap aramalı: Gereksinimin farklındalığı ortaya nasıl çıkıyor? İki alternatif çözüm var. Birisi doğal yollarla, kullanıcının kendi özgür iradesiyle o şeye gereksinim duyduğunu belirlemesi ve bu çerçevede kullanması. Diğeri ise yapay yollarla, gereksinim duyulan imkanları sunan firmaların, çeşitli pazarlama, medya, reklam bombardımanıyla kullanıcıların zihninde, hiç de hesapta yokken, o şeye gereksinim duyması gerektiği inancını yaratması.

1970 model bilimkurgu öykülerinde bu yapay yol öyle bir raddeye gelmişti ki sokaklardaki dijital reklam panolarında ya da televizyonlardaki reklam filmlerinde bireylerin bilinçaltına hitap eden ve beş duyu organıyla algılanamayan (subliminal) mesajlar yer alırdı. Örneğin reklam panosunda diyelim ki meyve suyu reklamı yer alırken, subliminal olarak beyine “beni satın al” mesajı gider; böylece o reklama bakan, kendisini ilk fırsatta o meyve suyunu satın alırken bulur.

Son çıkan dijital imkanları kullanmamanın, özellikle de yeni yetişen kuşakların zihninde, küçük düşürücü bir durum olduğunu göstermek bugünün dijital pazarlama taktiklerinin başında gelmekte. Böylece gençler kendilerini gereksinim duymadıkları özellikleri olan son model cep telefonlarını, bilgisayarları satın almak zorunda hissediyor. Bunları kullanma konusunda gündelik yaşamında bir nedeni olmayan, özellikle de bilgi toplumu sürecini idrak edememiş toplum ya da bireylerde, bu yapay kullanma gerekliliği kendisini faydasız işlevlerle belli ediyor. Ülkemizdeki internet kullanımının eğlence amacının ötesine geçememesi, internet öncesi dönemde eve bilgisayar almanın temel sebebinin bilgisayar oyunları oynamak olması tipik birer örnek.

Bu durumda tablo şöyle şekilleniyor: Bir yanda her ne kadar yaşı itibariyle dijital yerli sınıfına girse de her genç dijital imkanlardan eşit ölçüde istifade edemiyor ancak dijital hizmetleri arz edenlerin baskısı sonucunda bunları edinme, kullanma zorunluluğu oluşuyor. Bu baskıyı yaşama bakış açısına göre yönlendirebilenler dijital imkanları hayatına bir anlam katacak işlevler için kullanırken, bunu yapamayanlar sadece ona sahip olma hissini yaşıyor ve kullanım amacı eğlence kategorisinden öteye geçemiyor. Bir başka deyişle bir grup şimdiyi ve geleceği yaşarken bir grup sadece şimdide takılı kalıyor.

Son yıllarda ülkemizdeki siyasi tablo ile müthiş bir benzerlik var. Bu tabloda da demokratik imkanları yıllarboyu yönlendirmiş olanlar, bunu yakın zamana dek becerememiş olanlar tarafından suçlanmakta. Hatta yıllara yayılan bu beceriksizlik bile ilk gruba girenlerin bu becerikliliğinin bir yan etkisi olarak lanse edilmekte ve mağdur rolüyle beceriksizlerin sesi haline gelinmekte.

Fark ise şurada. Dijital kültürde ileriye götürücü kanaat önderleri liderliği beceriksizlere kaptırmıyorken, siyasi sahnemizde bu durum tersine dönmüş durumda.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1199) - Ooof Off Line Köşesi - 12 03 2010

DİJİTAL YAŞAM BEDAVA MI?

Aslında ücretsiz olarak yararlandığımız tüm hizmetler ya da web siteleri için birer bedel ödüyoruz. Evet bu cüzdanlarımızdan çıkan para şeklinde olmuyor ancak dijital dünya nimetlerini kullanırken arkamızda bıraktığımız izler de giderek en az para kadar değerli bir meta haline geliyor.

2006 yılında ülkemizi ziyareti sırasında gazeteciler Bill Gates’e soruyor: “Siz Microsoft olarak CIA’ya bilgi veriyor musunuz?” Bill Gates’in cevabı ise sadece gülmek oluyor! (Türkçe meali “E herhalde” olsa gerek).

Microsoft’un ürünü olan Windows işletim sistemi PC dünyasına bir düzen getirmeden önce ekstra para vererek satın alınan pek çok program zaman içinde Windows’un ücretsiz bir parçası haline geldi. Internette sörf yapmaya yarayan Explorer’dan tutun da hesap makinesine kadar.

Internetin ticari faaliyetlere de açıldığı 90lı yılların başında ilk başarı hikayesi yaratanların başında ücretsiz eposta hizmeti veren hotmail ile yahoo geliyordu. Daha sonra gmail o zaman hiçbir rakibinin yapmadığı bir şeyle piyasaya girdi ve bedava eposta hizmetini 1 giga-byte kapasiteye dek çıkardı. O arada gözden kaçan ufak bir detay ise gmail’in hiçbir epostayı silmemesi idi.

Internetle birlikte sunulan ve ücretsiz olduğu için rağbet gören hizmetleri, web siteleri o kadar çok ki bunları tek tek tespit etmeye gerek yok. Facebook’tan Myspace’e, Yahoo’dan Twitter’a çok geniş bir alanda ücretsiz hizmetler internette biz bireysel kullanıcılara sunulmakta.

Başlangıçta bu hizmetlerin ücretsiz olmasının getirdiği finansal dengesizlik, web sitelerine alınacak reklamlarla, ya da firmalara yapılacak stratejik yatırımlar ya da halka arzlarla bertaraf ediliyordu; edilecek deniliyordu.

Ancak şimdi tıpkı bir baraj gölü gibi bu ücretsiz hizmetlerin gündelik kullanımından doğan yeni bir artı-değer oluştu. Kullanıcıların oluşturduğu veriler.

Bu veriler kendi başlarına pek bir anlam ifade etmeseler de biraraya getirildiklerinde çok değerli enformasyon ya da bilginin üretilmesinde kullanılabilir. Doğal olarak burada devreye suistimal olasılığı giriyor. Olumlu anlamda kullanılabileceği gibi bu veriler olumsuz amaçlar için de kullanılabilir.

Bu açıdan baktığımızda aslında ücretsiz olarak yararlandığımız tüm hizmetler ya da web siteleri için birer bedel ödüyoruz. Evet bu cüzdanlarımızdan çıkan para şeklinde olmuyor ancak dijital dünya nimetlerini kullanırken arkamızda bıraktığımız izler de giderek en az para kadar değerli bir meta haline geliyor.

Dijitalleşmenin getirdiği kolaylık, basitlik, hız gündelik hayatımızda yıllardır farkında olmadan yaşadığımız kimi olguları yeni yeni idrak etmemizi de olanaklı kılıyor. Bu tür bırakılan izlerin değerlendirilmesi olgusu sadece dijital kültüre özgü bir şey değil. Bunun en basit örneğini kimlik kartları için verebiliriz.

Bugün cüzdanımızda bir nüfus kağıdı taşımaktan gocunmuyoruz. Ancak İngiltere’de ilk kimlik belgesi kullanımı ortaya atıldığında pek çok insan “yönetim bizi fişliyor” diye kazan kaldırmış. “Fişlemek” ülkemizde de iktidara gelenlerin en sevdiği işlerden olsa gerek. Kırk yıldır pasif konumda “fişlenen” olmaktan bıkan ve aktif olarak fişleyen olma düşü kuranların bulunduğunu da öğrendik yakın zamanda. Oysa aynı kişiler üçüncü kere gittikleri bir lokantada garsonun kendilerini tanıyıp, özel muamele yapması karşısında hiç de rahatsız olmuyor, tam tersine haz duyuyordur.

O halde önemli olan arkada bırakılan izlerin birileri tarafından toplanması değil; bu izlerin değerlendirilmesinin hangi amaca hizmet edeceğiyle ilgilidir. Eğer bu izleri değerlendiren özel ya da kamu gücü bunu bireylerin yaşam kalitesini yükseltmek için kullanacaksa (yukarıdaki garson örneğindeki gibi) bir sorun yok.

Asıl sorun bu güç odaklarının güvenilir olup olmadıklarıdır. Bu resimde güven ancak açıklığın olduğu, baskıcı, yandaşçı olmayan bir tutumun sergilendiği ortamlarda filizlenebilir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1198) - Ooof Off Line Köşesi - 05 03 2010

BİLGİ KİRLİLİĞİ ve YAŞAM KALİTESİ

Bilgi Çağı bizim için “ötekilerin çağı”dır. Biz bu çağın konuğuyuz, ev sahibi değiliz. Birileri ev sahipliği yapıyor; biz misafircilik oynuyoruz. Bu oyunun da bir bedeli var; bize düşen bedelini ödemek.

Internet denildiğinde aklınıza ilk ne geliyor? Zihninizde nasıl bir imaj oluşuyor? Çoğumuz için bu soruların cevabı, “bilgi kirliliği” ya da bu anlama çıkacak muadil açıklamalar olacaktır. Belki de internette doğru her bir bilginin yanında on tane de yanlış bilgi var. Hatta doğru bilgilerle çelişen, insanı yanlış yöne sevk eden.

Bilgi Çağı denildiğinde aklınıza “Ben günlük yaşamımda ne kadar bilgi üretiyorum?” türünde bir soru geliyor mu?

Bilgi Çağı bizim için “ötekilerin çağı”dır. Biz bu çağın konuğuyuz, ev sahibi değiliz. Birileri ev sahipliği yapıyor; biz misafircilik oynuyoruz. Bu oyunun da bir bedeli var; bize düşen bedelini ödemek. Ne pahasına olursa olsun!

Bilgi Çağı’nın ev sahipleri bilgiyi üretenler. Kullandığımız cep telefonlarının, bilgisayarların, son model televizyonların, dijital fotoğraf makinelerinin, internetin, webin, facebook’un, twitter’in tasarımcıları, üreticileri.

Biz de dünyanın (sanki) en zengin bireyleri ve toplumları olarak bu biçare(!) üreticilerin ürettiği nimetleri parasıyla satın alıyor ve tatlı bir hayat yaşıyoruz. Yarı aç yarı tok dahi olsa cebinde daima sigaraya ödeyecek parası bulunan ebeveynlerin çocukları olarak yarı aç yarı tok yaşıyor ancak kontüre, son model cep telefonuna ödeyecek parayı, facebook’ta ya da chat odalarında saatlerce geçirecek zamanı bulabiliyoruz.

Bize düşen bu “kullanıcısı olmak” rolü nedeniyle de bizim için bilgi çağıyla ilgili tek bir sorun var. O da bilginin kirliliği. Nedense “Dijital ortamda bilgi kirliliği var” diyenler, “bilgiyi üretenler” içinden çıkmıyor. Bu bir tesadüf mü? Eğer bilgi çağı denildiğinde bilgi tüketmekten çok bilgi üretmenin anlatılmak istendiğini idrak edebilsek, biz de bilgi kirliliğinden şikayet etmiyor olacağız.

Neden mi? Nedeni basit. Bilgi üretebilmek, daha önce üretilmiş olan bilgiler içinden gerekli olanları kullanmayı da gerektirmektedir. Hal böyle olunca bilgiye erişme, bilgiyi arayıp bulma, bulunan bilginin doğruluğunu kontrol etme, teyid etme gibi beceriler de doğal olarak resmin içine girecektir.

Bilgi üretme sürecinde deneyim kazanmış bir birey, aslında aynı zamanda bu sayılan türde becerilere sahip olmuş, bu becerilerini geliştirmiş bireydir. Bu becerilere sahip olan bir birey de “bilgi kirliliği var” diyerek yakınmaz. O kirlilik içinde temiz olanı ayırt edebilir, onlar içinde gereksinim duyduklarının neler olduğunu belirleyebilir ve bunun sonucunda elde ettiklerini kullanarak yaşamının kalitesini artıracak yeni bilgiler üretmeyi başarır.

Bam teli işte tam burası. Yaşamın kalitesini artırmak. O halde kendimize şu soruyu sormalıyız: Bilgi çağının imkanlarını kullanarak yaşam kalitemizi artırıyor muyuz? Merkeze yaşam kalitesini artırmayı koyabildiğimizde, tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi, dijital ortamda da kaliteyi artırmayı engelleyici unsurlara takılıp kalmak yerine bizi amaca götüren hususa odaklanmak öne geçecek, önem kazanacaktır.

Böyle bir durumda bugün görmekte olduğumuz resme baktığımızda “bilgi kirliliğinden” dem vurmak yerine, “yeni bilgi üretme” süreciyle ilgili tespitleri, metodları konuşuyor olurduk.

Bu tümceyi tersten okumak da olası. Bugün bilgi kirliliğinden bahsediyorsak, demek ki bilgi çağının imkanlarını yaşam kalitemizi artırmak için kullanamıyoruz demektir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1197) - Ooof Off Line Köşesi - 26 02 2010

Çarşamba, Şubat 24, 2010

SANAL İNTİHAR MAKİNESİ

Sosyal medya kavramı henüz daha “kara geçmeden” kendi kendini yok etme imkanını da kendi bünyesinden çıkarmış durumda. Bu denli güçlü bir özeleştiri sanırım web 2.0’ın postmodern bir evreye geçtiğinin de önemli bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Geçtiğimiz günlerde gazetelere yansıyan bir habere göre facebook gibi sosyal medya ortamlarının kullanılma nedenlerinden birisi de boşanmak isteyen kişilerin eşleri aleyhinde kullanmak üzere delil toplamasıymış.

Hal böyle olunca aslında hiç de bu amaca hizmet etmek üzere yola çıkmamış olan bir web sitesinin popülaritesinin de artması şaşırtıcı gelmemeli. http://suicidemachine.org/ isimli bu web sitesi, kişinin facebook, myspace, linkedin, twitter gibi popüler sosyal medya sitelerindeki tüm içeriklerini silme imkanı sağlamakta.

Kişi bu ücretsiz hizmeti kullanarak bu web sitelerinde daha önce oluşturmuş olduğu tüm mesajlaşmaların, tüm yorumların, edinmiş olduğu tüm sanal arkadaşlarıyla olan bağlantılarının, bu sitelere yüklemiş olduğu tüm resimlerin, videoların sanal dünyadan bir daha geri gelmemek kaydıyla silinmesini sağlayabilmekte. Zaten o nedenle de sitenin adı “intihar makinesi”.

Aslında bu “makine”nin yaptığı işi kişi kendi başına da yapabilir. Ancak web sitesinin girişinde yer alan bir göstergeye göre, kendi başına on saatte yapılacak bir temizleme işlemi bu web sitesi sayesinde bir saate yakın bir sürede tamamlanabilmekte. Tabii eğer o sırada makineyi kullanan sanal intiharcıların sayısında bir yoğunluk söz konusu ise biraz beklemek bu süreye dahil değil.

Bu web sitesinden haberdar olduğumda aklıma ilk gelen soru, sanal kimliği komple temizlemek yerine belli bir tarih kriterine göre kısmi temizlik yapma imkanını sunup sunmadığıydı. Gördüğüm kadarıyla böyle bir durum söz konusu değil. Yani şu tarihten sonraki sanal yaşamımı temizle ama ondan önceki dönem (temiz olduğu için) kalsın diyemiyorsunuz. Belki web sitesi gelecek günlerde bu kriteri de dikkate alır.

Şu an görülen o ki site daha fazla web sitesini de bu intihar sürecine dahil etmek üzere çalışmalarını sürdürüyor. Şimdilik yukarıda da belirtildiği üzere sadece dört tane popüler web 2.0 sitesi için hizmet verebilmekteler. Yine de özellikle facebook ya da twitter’daki içerikleri silme imkanı pek çok birey için yeterince faydalı olacaktır.

Web 2.0 imkanlarıyla birlikte ortaya çıkan sosyal medya kavramı daha bir kaç sene geçmeden, iş adamları “Bu ortamları nasıl kara çeviririz?” sorusuna cevap bulamadan, kendi kendini yok etme imkanını da kendi bünyesinden çıkarmış durumda. Bu denli güçlü bir özeleştiri sanırım web 2.0’ın postmodern bir evreye geçtiğinin de önemli bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Matematiğin getirdiği basitlik ve cazibe nedeniyle “Web 3.0 olacak mı? Olacaksa nasıl olacak? İçi neyle dolacak?” gibi sorulara henüz uygulamada bir cevap üretilememiş olsa da web 2.0 belki de kendi sonunun nasıl olacağını bu tür sanal intihar makineleri sayesinde kendisi belirlemiş durumda.

Yarın eğer dişe dokunur bir web 3.0 çıkar da web 2.0 ve onun getirdiği rüzgarla ortaya çıkan sosyal medya siteleri birer “hayalet şehir” haline gelmeye başlarsa, bireylerin kendilerini bu nahoş ortamın bir parçası olmaktan nasıl kurtaracakları daha bugünden ellerinin altında hazır beklemekte.

Belki de şimdiden “son tweet”inize ne yazacağınızı düşünmekte fayda var!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1196) - Ooof Off Line Köşesi - 19 02 2010

Salı, Şubat 16, 2010

iPAD’i ERKEKLER DE KULLANABİLİR

Apple’in yeni cijazı iPad ile birlikte bir geçiş dönemine girdik. Veriler artık merkezi olarak saklanacak, elinizin altındaki cihaz temel işlevleri gören bir düzeye inecek.

Apple firmasının kurucularından ve pazarlama dehası Steve Jobs yeni bir bomba daha patlattı ve firma geçtiğimiz günlerde iPad isimli yeni ürününü tüm dünyaya tanıttı. Görünen o ki ilk bilgisayarlardan Apple Macintosh ve mobil müzik dinleme cihazlarının en popüleri olan iPod (ve bunun cep telefonu ile birleştirilmiş hali iPhone) cihazlarından sonra firma tüm dünyayı üçüncü kere yerinden sarsma azminde.

iPad cihazını iPhone’un biraz daha büyük modeli diyerek eleştirenler de var, özellikle e-gazete, e-kitap dünyası başta olmak üzere müthiş bir devrim yaratacak diyenler de.

Cihazın temel özelliklerine bakıldığında tam da ikisinin arasında bir yerde duruyor gibi. Yani bu haliyle müthiş bir devrim yapması çok olası değil. Ancak yerinde sayacağını beklemek de doğru olmaz. Gelecek ay ya da yıllarda çıkacak geliştirilmiş yeni kuşak modelleri ipod, iphone cihazlarının yarattığı düzeyde bir etki yaratma potansiyeline sahip.

Öncelikle cihaz fiziksel özellikleri itibariyle çekici. Ağırlığı 680-730 gram arasında. En devrimsel özelliklerinden bir tanesi ise bilgisayarların çıktığı ilk günden beri cihazın değişmez bir parçası olan klavye aparatının olmaması. Yazmak gerekiyorsa, dokunmatik ekran klavye işlevini görüyor.

Bu basit ve zaten bildik imkan bir yandan Apple’in dokunmatik ekran konusunda ne kadar deneyimli ve gelişmiş imkanlara sahip olduğunu gösterirken aslında öteden beri ülkemizde de tartışılan farklı klavye standardlarının kolaylıkla kullanılabilir hale gelmesini de sağlamış oluyor. Hangi klavye formatını seçerseniz ekran o klavye olarak hizmet vermeye başlıyor. Böylece tuşların üzerindeki işaretleri değiştirmek ya da komple farklı klavyeler satın almak gereği ortadan kalkıyor.

Öte yandan bu cihaz şu anki teknik özellikleri itibariyle bir grup öncüyü cezbedecek ancak önemli bir grup kullanıcı biraz daha temkinli yaklaşıp bekle-gör taktiği ile cihazın dünya üzerindeki gelişimini izleyerek karar verecek gibi. Bu cihaz sayesinde ipod, iphone ürün yelpazesinden farklı olarak kurumsal müşteriler de Apple firmasının radarına girmiş durumda. Ellerinde bu cihazlarla işi gereği mobilite gereksinimi duyan firma çalışanları gün boyunca ofis dışında yaptıkları tüm mesleki faaliyetlerinde bu cihazı kullanabilir ve sipariş alma, not tutma, mesajlaşma vb gibi faaliyetlerini internete bağlı olarak ya da bağlı olmadan gerçekleştirebilir, gün sonunda güncel bilgileri merkeze aktarabilirler.

Bu bir geçiş dönemi ve bu sayede bilişim kültüründe de yeni bir çağ başlamış oluyor. Dijital kültürün, internetin ruhuna aykırı gibi görünen, dağıtılmış verileri merkezde toplama (totaliter) arzusunu gerçekleştirmeye doğru bir adım daha atılmış oluyor. Giderek taşınabilir bilgisayarlarda veri tutma, sabit disk imkanı bulundurma gereği ortadan kalkacak. Eposta sisteminde bu düzen geldi. Posta kutunuz şu an kimbilir hangi ülkedeki bir bilgisayarda saklanıyor (ve gerekli görüldüğünde inceleniyor).

Bunun yanısıra tüm metinlerinizin, elektronik tablolarınızın, sunumlarınızın, adres defterinizin vb de şu an elinizin altında kullanmakta olduğunuz cihazın diskinde durmak yerine binlerce kilometre ötedeki bir bilgisayarda saklandığını düşünsenize. Hem kaybolma derdi de yok !!!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1195) - Ooof Off Line Köşesi - 12 02 2010

BİLGİ IŞIKTIR

Bilgi ve potansiyel bilgelik seviyesi düşük olan birey ya da toplumun yanında onları o halde tutanlar “kurtarıcı” olarak belirir. Robotlaşan birey (ya da toplum) bu sahte kurtarıcılar ne derse onu yapar hale gelir. Alternatif üretemez. Bu karamsar tabloyu yıkmanın tek yolu ise bilgidir, bilgeliktir.

Russell Ackoff’a göre bilgi olgusu söz konusu olduğunda üç farklı “düzey”in bahsetmek gerekir. Bunlar veri, enformasyon ve bilgidir. Ackoff bu üçlü resme iki olgu daha ekler. Biri düzeyler arasındaki geçişte katalizör etkisi gören “anlama”dır; diğeri ise nihai hedef olan “bilgelik”.

Herhangi bir iletişim ya da tartışmada kullanılacak bilgiler bu düzeyleri, arasındaki farkı, nihai amacı göz önünde bulundurmadan kullanılırsa o etkileşim sorunlu başlayıp sorunlu bitecektir. Daha neyin bilgi neyin fikir olduğunun ayırdına varmada zorluk çekerken bir de buna bilginin çeşitli kademeleri mi eklenecek? Evet (ne yazık ki) öyle! Bilgi Çağı ya da Bilgi Toplumu denildiğinde anlatılmak istenen şeyi tam idrak edebilmek için bu olguları iyi bilmek gerekir.

Sondan başlamak gerekirse bireyin nihai hedefinin, bilgelik seviyesine ulaşmak olduğunu tespit etmek gerekir. Bilgelik bireyin yaşamın zorlukları karşısında gereksinim duyduğu savunma gücüdür. Bu o denli güçlü bir güdüdür ki insanlar başka insanları kendi bilgelik düzeylerini artırmak için gözlerini kırpmadan kullanabilmektedir. (Hayatta hiçbir amaç bulamayan, gözünün önünde kendisine gösterilen resim dışında bir alternatifin de olabileceğini akıl edemeyen bireyleri düşünün).

Ackoff’un hiyerarşisinde en altta yer alan veri seviyesinin tanımını yapmak nispeten kolay. En küçük bilgi kırıntısı. Enformasyon bu bilgi kırıntılarının bir araya gelmesi ya da bir mantık çerçevesinde biraraya getirilmesiyle oluşan bilgi düzeyi. Örneğin kim, ne, nerede, ne zaman gibi sorulara verilen cevaplar verileri kullanarak enformasyonu üretiyor. Bilgi seviyesi ise resmin içine nasıl sorusunu katıyor.

Aslında veri enformasyon ve bilgi arasındaki trafik “anlama” denilen bir katalizör sayesinde gerçekleştiriliyor. Anlama imkanı ya da yeteneği olmasa veriler veri olarak kalırdı. Onlardan enformasyon üretilemezdi. Keza enformasyonlar da öylece kalırdı. Onlardan bilgi üretilemezdi.

Veri ve enformasyonların bir araya getirilip belli bir modele, anlayışa, amaca göre üretilen bilgiler bireyin hayatını yönlendirmesine yardımcı olacak birer araçtır. Kişi bu araçlar sayesinde hayat karşısında kendini güçlü hisseder; bilgeliği artar.

Veri-enformasyon-bilgi hiyerarşisi belki de sonsuz bir döngü olarak ele alınmalı. Bunun bir sebebi de dün enformasyon ya da bilgi seviyesinde olan bir parçanın bugün veri düzeyine inmesiyle de ilgilidir. Bu tıpkı kişinin dondurmayı ilk tattığında hissettikleriyle daha sonra dondurma yediğinde hissedeceği “sıradanlık” duygusu arasındaki fark gibidir. Ancak bu bir kısır döngü değildir; çünkü üretilen her yeni bilgi; deneyimi ve bilgeliği de artırır.

Kişinin ya da toplumun bu döngüden çıkıp da “artık yeter” diyerek daha fazla bilginin peşinden koşmaması, bir başka deyişle “sahip olduğum bilgelik bana yeter; bundan sonrasına gerek yok demesi” o birey ya da toplum için de sonun başlangıcıdır. Çünkü bu durum dogmatik düşünce modelinin güçlenmesini sağlar. Düşünce de anlama da bilgi üretimi de askıya alınmış olur.

Öte yandan aynı bilgi bakış açısına ya da kişiye göre aynı anda farklı bilgi düzeylerinde olabilir. Evinizin adresi sizin için sıradan bir veridir ancak yıllardır sizi aramakta olan kadim bir dostunuz için çok değerli bir enformasyondur.

Veri, enformasyon ve bilgi seviyeleri aslında geçmişle ilgilidir. Ancak bilgelik gelecekle irtibatlandırılabilir. Bu çerçevede bireyin ya da toplumun kendisine nasıl bir gelecek çizmek istediğini, arzusunun, muradının, ülküsünün ne olduğunu ve bunu gerçekleştirme potansiyelini sahip olduğu bilgelik düzeyine göre değerlendirmek yanlış olmasa gerek.

O nedenle bireyin de toplumun da bilgeliğini sınırlı tutmak gelecekte o birey ya da toplumun daha az etkin olmasına neden olacaktır. Bilgi ve potansiyel bilgelik seviyesi düşük olan birey ya da toplumun yanında onları o halde tutanlar “kurtarıcı” olarak belirir. Robotlaşan birey (ya da toplum) bu sahte kurtarıcılar ne derse onu yapar hale gelir. Alternatif üretemez. Bu karamsar tabloyu yıkmanın tek yolu ise bilgidir; bilgeliktir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1194) - Ooof Off Line Köşesi - 05 02 2010

FUTBOLUMUZ ve BİLGİ ÇAĞI

Verilen milyonlarca doların karşılığı alınmak isteniyorsa, önce yapılması gereken Bilgi Çağı’nı futbolumuzla tanıştırmak olmalı, futbolumuzun kalitesi bilgi ile kıyaslanarak ölçülebilmeli.

Geçtiğimiz günlerde lig maçlarının yayınlarına yönelik (çekişmeli) bir ihale yapıldı ve mevcut sözleşme bedeline göre %126’lık bir artışla yıllık 321 milyon dolara mevcut yayıncı kuruluş ihaleyi kazandı. Vergi vb hariç.

İhalenin hemen ardından değişik kanatlardaki futbol otoriteleri Türkiye’de yepyeni bir sayfanın açılması gerektiğinin altını çizdiler. Yayıncı kuruluşun örneğin soyunma odası koridorlarında canlı yayın yapabilmesinden, spikerlerin odasının medeni şartlarda olmasına, stadyumlardaki ışık sisteminin HD kalitesinin hakkını verecek düzeyde temin edilmesinden Türkiye Futbol Federasyonu’nun kulüplere alacakları parayı çar çur etmemeleri için belli standardları zorunlu hale getirmesine kadar.

Bu yıl ilk defa internet ortamı ayrı bir ihale kategorisinde ele alındı ve bu kategoride ana yayıncı kuruluşun en büyük rakibi tek teklif veren taraf olarak ihaleyi kazandı. Dijital dünyanın varlığı en azından bu vesile ile algılanmş oldu.

Ancak tüm bu tablo içinde futbol dünyamızın bilgi olgusuna değer verme düzeyini yakalayamamış olduğunu görüyoruz. Bilgi çağında yaşıyoruz ama futbol dünyamıza baktığımızda “bilgi çağı”nın tezahürü “veri çağı” seviyesinde kalıyor ve nedense bu olgu ıskalanmaya devam ediyor.

Buradaki tek sebep rating ya da başarı kaygısı mı? Yoksa pek çok alanda olduğu gibi burada da süreci yönetenlerin şahsi kapasite(sizlik)leri rating/başarı kaygısının ardına gizlenerek süreci yönetmeye devam mı ediyor?

Örneğin en büyük sıkıntılarımızdan birisi olan hakem hatalarını ele alalım. Bilgi Çağı’nın nimetlerinden öylesine istifade etmeye başladık ki kritik bir maç bittikten bir saat sonra verilmiş olan bir ofsayt pozisyonunun aslında (diyelim ki) 16 santimetre ile aslında ofsayt olmadığını tespit ediyor ve hakemlere yükleniyoruz.

Bu türden sekiz on pozisyon iki üç saatlik canlı yayınların belkemiğini oluşturuyor. Hal böyle olunca da maç ile ilgili pek çok önem verilmesi gereken detay göz ardı ediliyor.

Hangi futbol otoritesinin aklına bugüne dek, gayri resmi dahi olsa, örneğin hakemlerle ilgili bir performans çizelgesi tutmak geldi? Örneğin tipik bir futbol maçında bir orta hakem ya da yan hakem kaç karar vermekte? Bunlardan kaç tanesi çok kritik, kaç tanesi orta seviyede kritik, kaç tanesi kritik değil? Her bir hakemin bu modele göre geçmiş dönem karnesi nedir? Diyelim ki bir hakemin bu modele göre yüz üzerinden 85 seviyesinde bir ortalaması var. O günkü maçta hakemin verdiği kararlar değerlendirilip de hakemin 87 seviyesinde (ya da 83) bir performans gösterdiği tespit edildiğinde daha artık o hakemi maçta vermiş olduğu hatalı bir karar için onbeş dakika boyunca eleştirmek ne denli mantıklı?

Kadranı 180 gösteren araç 240 yapmıyor diye kullanıldığı her seferinde eleştiriliyor mu?

Keza takımların performansına bakalım. Futbol yorumcularının belki de onda dokuzu takımın aldığı sonuçtan ya da oynadığı futboldan bağımsız olarak takımı olumsuz yönde eleştirmek üzerine kariyerini oluşturmuş durumda. Neden? Bir takımı eleştirirken baz alınan objektif standard nedir? Yorumlara baktığınızda takımın her maçı iyi bir oyunla 5-0 kazanması adı konmamış bir standard olarak kabul edilmiş gibi. Buna göre eleştiriliyor. Çünkü ortada aslında böyle bir standard yok. Standard olmayınca da takım ağzıyla kuş da tutsa eleştirilecek bir yanı bulunuyor.

Verilen milyonlarca doların karşılığı alınmak isteniyorsa, önce yapılması gereken Bilgi Çağı’nı futbolumuzla tanıştırmak olmalı, futbolumuzun kalitesi bilgi ile kıyaslanarak ölçülebilmeli.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1192) - Ooof Off Line Köşesi - 22 01 2010

KİM DAHA KORSAN ?

Bütün gerginlik, konvansiyonel dünyada ayrıcalıklı konuma sahip olanların dijital dünyada da aynı konumlarını talep etmeleri. Ama bunun için hiçbir değişim ve dönüşümü kabul etmemeleri. O halde yeniden kaos ve yeniden akabinde gelecek yeni bir düzen!

İrlandalı rock grubu U2’nun beyni konumundaki Bono’nun 2 Ocak 2010’da New York Times'da yayınlanan “Gelecek 10 Yılı Etkileyecek 10 Şey” konulu makalesinde ikinci sırayı dolaylı yoldan da olsa internet almış.

Bono, internetin şimdiye dek müzik ve medya endüstrileri üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi gelecek on yıl içinde özellikle film endüstrisi için de yapacağı kehanetinde bulunuyor. Bunun için temel aldığı olgu ise gelecek yıllarda internete bağlanma hızlarında ortaya çıkacak artış. Hat kapasitelerindeki bu artış sayesinde bir dizinin ya da filmin bir kaç dakika içinde bilgisayara indirilebilir hale gelmesi daha çok insanı internet üzerinden film indirme ve izleme yoluna sevk edecek (örneğin “24 dizisinin tüm bir sezonunu indirmek 24 saniye sürebilecek”).

Bono’nun düşüncesine göre bugün filmlerin müzik albümleri kadar internet üzerinden korsan yollarla indirilmemesinin nedeni, film dosyalarının, müzik dosyalarına kıyasla daha büyük olması nedeniyle daha uzun sürede indirilmeleri. Halbuki bir müzik albümü bugün birkaç dakika içinde indirilebilmekte.

Buna ek olarak Bono telif hakkı olan bu tür ürünlerin korsan(!) bir şekilde edinilmesinden en çok o eseri yaratanların olumsuz etkilendiklerini ifade etmekte ve tam da bu noktada hedef şaşırtmakta.

Artık hepimiz biliyoruz ki bugün on liraya satılan bir üründen onun yaratıcısının hesabına düşen miktar bir ya da iki lira. Kalan kısım ise o telif eseri satın alınabilir bir mal haline getiren materyal ya hizmet tedarikçileri (hammadde satıcıları, üreticileri, dağıtıcıları, son noktadaki satıcıları). Yani kalan sekiz dokuz lira telif eserin yaratılmasıyla doğrudan ilgisi olmayan bu tedarikçilerin cebine gitmekte. Doğaldır ki bu resmin içinde olan her biri bu işten para kazanmakta. Bir başka deyişle bu sekiz dokuz liranın en az yarısı bu değer katıcıların hanesine kar olarak yazılmakta.

Bir müzik albümü internetten korsan(!) olarak indirildiğinde evet o eserin sahibinin cebine bir ya da iki lira gitmiyor belki ama konvansiyonel dünyanın değer katıcılarının cebine de sekiz dokuz lira gitmiyor. Şimdi bir daha düşünelim; bir müzik albümü “korsan bir yoldan(!)” internet üzerinden edinildiğinde, öteki hususları bir an için unutsak bile, bu haliyle kime daha çok zarar veriyor? Cevap ortada.

“Öteki hususlar”dan birini ele alalım. Eser sahibi her bir eseri için o bir ya da iki lirasını herhangi bir sorunla karşılaşmadan tahsil edebiliyor mu? Yoksa bunun için o sektörün önde gelenlerinden olması mı gerekiyor?

Konvansiyonel dünyada bir telif eserin ticari bir meta haline gelebilmesi için bu arabuluculara gereksinim vardı. Hala da var. Ama artık konvansiyonel dünyanın yanında yeni bir dünya daha var. Dijital dünya.

Bütün gerginlik, konvansiyonel dünyada ayrıcalıklı konuma sahip olanların dijital dünyada da aynı konumlarını talep etmeleri. Onları bu hale düşüren ne yazık ki telif eserleri korsan(!) yollarla edinme eğilimi değil. Bu eğilim, başlangıçta bu devlerin dijital dünyanın kendi dinamiklerini reddetmeleri, bu dünyanın kendine has kurallarına göre dönüşme konusunda ayak diretmeleri sonucunda bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.

Yani eğer bir suçlu aranıyorsa uzağa gitmelerine gerek yok. Bireyleri telif eserlere bu yollarla ulaşmak zorunda bırakan kendileridir suçlu olanlar.

AB’nin telekom ve dijital medyadan sorumlu bakanı Viviane Reding’in daha önce bu köşede de altı çizilen şu sözünü yeniden anımsamak gerekir : “İnternet korsanlığının giderek artması mevcut iş modellerimize ve yasal çözümlerimize karşı güven eksikliğinin bir göstergesidir.”

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1191) - Ooof Off Line Köşesi - 15 01 2010

Salı, Ocak 12, 2010

İNSAN BİR AVATAR MI?

Acaba bugün (sanal dünyada ya da bilim kurgu ürünlerde) kendi yarattığı avatarları yöneten pozisyonunda olan zeka gücüne sahip varlık konumundaki insanlar daha üst bir zeka gücü sahibi varlıkların avatarları olabilir mi?


ABD’li yönetmen James Cameron’un sinemada teknik bir devrim yaratan filmi sayesinde “avatar” kelimesi herkesçe bilinir hale geldi. Oysa daha önce Avatar isimli çizgi film serisi sayesinde çocuklar, dijital dünyadaki kullanımı itibariyle de sanal dünya müdavimleri bu kelimeye aşina idi.

Avatar aslında Hinduizm’den devşirme bir kelime. Basit olarak tanrıların yeryüzüne indiklerinde büründükleri fiziksel şekil anlamına gelmektedir. Dijtal dünyada avatar daha ziyade oyunlarda ya da sanal ortamlarda bireyin kendisini temsil etmesi için yarattığı karakterdir.

Popüler internet sitelerinden olan ve dünyanın bir tür simülasyonu şeklinde yorumlanabilecek SecondLife’da her bir üye bir avatara sahip olur. Ona verdiği komutlarla SecondLife’da “yaşar”. Ya da popüler konsol oyunlarından Nintendo Wii’de oyuncu önce kendisine bir avatar seçer ve elindeki cihazlarla yaptığı hareketler avatar tarafından oyuna yansıtılır.

Avatar olgusu sinemada daha önce Matrix üçlemesinde karşımıza çıktı. Daha sonra Bruce Willis’in son filmi Suretler ile Cameron’un son filmi Avatar filmlerinde. Her üç durumda da orijinal avatar deyiminin işaret ettiği anlamla paralellik arz eden bir durum var. Avatar’ı (ya da “bir başka” dünyanın doğal üyesini) uzaktan yöneten asıl zeka sahibi varlık, fiziksel olarak uzak bir mekanda ya da kendi doğal dünyasındadır. Avatar’ı yönetirken başka bir işle uğraşamaz. Avatar kullanmanın en büyük avantajı avatarın içinde bulunduğu sanal dünyada olanlar avatarın başına gelmesidir. Onu yöneten zeka sahibi varlık ise nispeten daha güvenlikli bir ortamda, bir tür trans halindedir.

Matrix filminde avatarın başına gelenler onu yöneten zeka sahibi varlığı da etkileyebilir. Suretler filminde normal şartlarda böyle bir durum yoktur ama geliştirilen özel bir teknoloji avatar üzerinden zeka sahibi varlığı da etkileyebilmekte, onu öldürebilmektedir. Avatar filminde ise iş bir kademe daha ileri götürülmekte ve zeka sahibi varlık, kendi doğal varlığını terk ederek, yönettiği avatarın içine girebilmekte(?) ve artık avatar zeka sahibi o varlık haline gelmektedir.

Avatar aslında televarlık olgusunun daha popülerlik kazanmış bir ismi olarak yorumlanabilir. Televarlık, teknolojik imkanlar sayesinde zaman ve/veya mekanda farklı bir konumda olabilmekle ilgili. Bu açıdan değerlendirildiğinde örneğin görüntülü/görüntüsüz telefon görüşmeleri de bir tür televarlık olma imkanıdır. Bir telefon görüşmesi sayesinde bulunduğunuz yerden binlerce kilometre uzaktaki birisinin yanına “gidebilirsiniz”. Hatta zihnimizin sınırlarını biraz daha zorlarsak tarihte bir miras bırakmak da bir tür televarlık olma hali olarak yorumlanabilir (bir yapı, bir sanat eseri ya da bir sonraki nesil, vb).Telefonla yapılan mekanı aşmak ise bir eser bırakmak zamanı aşmak olarak değerlendirilebilir.

Tabii bunlar televarlık olgusunun en ilkel versiyonları. Sanal gerçeklik alanında son yıllardaki gelişmeler kişinin bedenini bir kenara bırakıp zihin gücünü bir başka dünyadaki bir başka varlığa aktarma imkanını sunabilir hale getiriyor. Bugün bilim kurgu alanından giriş yapan bu olgular gelecek onyıllarda gündelik hayatımıza da ulaşacak gibi görünüyor.

Burada tabii evrenin fraktal ya da döngüsel yapısını da dikkate alarak şu soru da sorulabilir. Acaba bugün (sanal dünyada ya da bilim kurgu ürünlerde) kendi yarattığı avatarları yöneten pozisyonunda olan zeka gücüne sahip varlık konumundaki insanlar da daha üst bir zeka gücü sahibi varlıkların avatarları olabilir mi?

Düşünce, zeka ya da ruh gibi isimlerle adlandırılan şeyler insan denilen avatarlarla onları kendi doğal dünyasında yönetmekte olan üst varlıklar arasındaki iletişim kanalı mı? Beden fiziksel ömrünü tamamlandığında bu iletişim üst varlık tarafından bir başka bedene mi geçmekte? İnsan avatarların bu durumu tespit etmemesi için üst varlık konumundakiler o nedenle mi bir önceki bedende yaşanan deneyimi bir sonraki bedene transfer etmiyor?

Dan Brown’ın son kitabı olan Kayıp Sembol’de yan konulardan biri olarak tanıttığı noetik bilim alanı acaba bu alandaki soruları cevaplamada yardımcı olabilir mi?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1190) - Ooof Off Line Köşesi - 08 01 2010

FLASHFORWARD

Matrix üçlemesinde öğrendiğimiz dünyaya uzaktan erişim olgusu Bruce Willis’in son filmi Suretler’de geliştirilmiş olarak karşımıza çıktı. Bu da bana bir arkadaşımla uzun yıllardır yaptığımız futuristik konuşmaları anımsattı. Ve bir kez daha Vizontele’deki Deli Emin’in konumuna düştüğümüzü anladım.


ABD’de bu sonbahar yayınlanmaya başlayan ve derhal ülkemizde de gösterilen FlashForward dizisi sayesinde futuristik gelecek öngörüleri olgusu yeniden popüler oldu. Pazar gazeteleri, yeni yıla girmekte olduğumuz şu günleri de fırsat bilerek 2010’da ne olacak sorusuna cevaplar arıyor.

Bruce Willis’in son filmi Surrogates’i (Suretler) seyretmeseydim bu topa girmeyecektim. Uzun yıllardır teknoloji dünyasından bir arkadaşımla birlikte zaman zaman bir araya gelir ve bu tür “futuristik” değerlendirmeler yaparız.

Bu seanslarda gündeme gelen pek çok fikir bir kaç sene sonra “icat edilerek” karşımıza çıkar ve birbirimizi arayıp hayıflanırız. Artık Vizontele’deki Deli Emin’in dediği gibi “vallahi benim aklıma gelmişti” demekten de bıktık.

Mesela kitapların kağıda değil de dijital olarak “basılmasını”, “okunmasını” hayal ettik. Kısmen olmaya başladı. Amazon gibi ideefixe gibi internet üzerinden kitap satan web sitelerinin aynı zamanda “kişisel dijital kütüphane” hizmeti de vermesi gerektiğini düşündük (henüz bunu yapmadılar). Böylece bu sitelerden satın alınan elektronik kitaplar, satın alındığı anda kişinin dijital kütüphanesine aktarılır ve kişi kitabı dijital ortamda (bilgisayarından ya da kitap okuyucusu cihazdan) derhal erişebilir ve okumaya başlar.

Keza kişi kütüphanesindeki bir kitabı, yine aynı sitede kişisel dijital kütüphanesi olan bir arkadaşına ödünç verebilir. Bu durumda kendisi artık o kitaba erişemez ama arkadaşı kitabı okuyabilir hale gelir vb. (Üretim Tarihi : 2001).

Bir başka proje de müzik dünyası ile ilgili. Bu da henüz keşfedilmedi. İnanıyorum ki müzik dünyasına yön veren dev şirketler interneti kendi bildikleri mecraya çekip orada pataklayarak kontrol altına alma stratejisini terk etmeye karar verdilerinde bizim düşündüğümüz türden projeler de hayat bulacaktır. Bizim projemiz müzik parçalarındaki “tag” bilgileri denilen ve şarkının künye bilgilerini oluşturan kısımda şarkı türü olgusuna yepyeni bir bakış açısı getirmek.

Öyle ki müzik artık yaşanmakta olan ana şimdi olduğu gibi eklemlendirilmeyecek tersine o anın içine karışacak, yaşanan o duygunun, o ruh halinin değişmez bir parçası olacak. Ve bu deneyim dünya üzerindeki milyonlarca insan tarafından paylaşılabilecek.

Matrix üçlemesini seyredip de insanın “gerçek dünyaya” kafatasının arkasındaki bir delik vasıtasıyla yattığı yerden bağlandığı imgesini gördükten sonra aklımda dönüp dolaşan ileri düzey bağlantı modelini yukarıda bahsettiğim Suretler filminde gördüm (artık bıkmış olduğum için “vallahi benim aklıma gelmişti” demedim).

Suretler filminde insanlar artık gündelik angarya işlerini “avatar”larına yaptırıyorlar. Yani robotlara. Kendileri evlerinde tıpkı Matrix’te olduğu gibi bir koltuğun üstünde yatıyorlar, Matrix’ten farklı olarak avatarlarına kafalarının arkasındaki bir delikten değil göz ve kulaklara takılan bir başlıktan erişiyor; onları yönetiyorlar.

Bütün işi robotlar yapıyor. İnsanlar evlerinden dışarı çıkmıyor. Ve bu çerçevede gelişen olaylar. Robot almayı reddeden “has insanlar” ve bunların sisteme karşı direnişi. Bu tür sistemler söz konusu olduğunda derhal akla gelen “ya birisi bunu suistimal ederse” korkularını körükleyen hususlar...

Bugün bilgisayar karşısında saatler geçirdiği için asosyal olmakla itham edilen gençler mi acaba gelecek yıllarda bu teknolojileri icat edecek? “Hayatımızı neden riske atalım ki, başımıza bir şey gelecekse bu robotun başına gelsin, biz evde güven içinde olalım” diye düşünerek.

Peki o zaman sormazlar mı insana, “Ya kardeşim o zaman evde sabahtan akşama kadar yatarak robotu yönetmekten başka bir şey yapmayan senin ne katma değerin var?” diye. Bu kadar teknoloji üretenler robotların karar verme süreçlerini de “robotize” edebilirler nasılsa.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1188) - Ooof Off Line Köşesi - 25 12 2009

YADSINMIŞ GERÇEKLİĞİN YADSINMASI

Gerçek ve onun yadsınmasını idrak etme aşamasında olan birey sanal gerçeklik sayesinde mevzi kaybetmekte. Artık gerçeğin ne olduğu konusunda kafası o kadar net değil. Hangisi doğru hangisi yanlış bilemiyor.


Batı kültürünün ya da o beşikte büyümüş olan kapitalist düzenin yan etkilerinden birisi de gerçekliğin yadsınmasını alevlendirmek ise “sanal gerçekliği” bu tabloda nasıl konumlandırmalı ? Değerini yitirmiş gerçekliğin değerini (daha da fazla) yitirmesi belki.

Mahalle arasında arkadaşlarıyla özgürce oyunlar oynayarak geçirilen bir çocukluk gerçek ise apartman dairelerine tıkılarak geçen çocukluk bu gerçeğin yadsınması olabilir. Apartman dairesine tıkılmış çocukların boş zamanlarını bilgisayarın başında oyun oynayarak geçirmesi ise bu yitik tabloya sanallığın katkısı...

Şiddet içeren bilgisayar oyunlarından yakınılıyor. Bir bilgisayar oyununun şiddet içermesi yakınmak için gerekli koşul değil ki. Oynanan herhangi bir oyun “canların bitince” sona eriyorsa (“Game Over” oluyorsa) sorun daha oradan başlıyor. Çocuğun ölüm olgusu ile ilgili tanışıklığı ilk bu oyunlar sayesinde oluyor. Ve onun algılamasına göre ölüm o kadar da kötü bir şey değil. Çünkü oyunu yeniden başlattığında (“restart”) az önce ölen oyuncu yeniden canlanıyor ve oyuna en baştan (ya da o seviyenin başından) başlıyor.

Gerçek ve onun yadsınmasını idrak etme aşamasında olan birey sanal gerçeklik sayesinde mevzi kaybetmekte. Artık gerçeğin ne olduğu konusunda kafası o kadar net değil. Hangisi doğru hangisi yanlış bilemiyor. Bu ayırda varamayınca da bunun yadsınmışlığı problemi artık bir problem olmaktan çıkıyor.

Yaşadığı ülkedeki rejimin özgürlüğü, demokrasiyi askıya aldığını, almaya çalıştığını idrak eden ve bununla mücadele eden birey, sanallık sayesinde ülkedeki rejimin neye hizmet ettiğini ve kendisinin bundan nasıl etkilendiğini ayırt etmekte ya da bu ikisi arasında bir ilişki kurmakta zorlanıyor. Sonuç : Elveda mücadele !

Bir bakış açısı da bunun aslında olumlu bir şey olduğunu iddia edebilir. Mücadele Tarihi’ne bakıldığında bir kaç istisnai romantizm hariç pek de kayda değer bir başarı yoktur ancak buna karşılık müthiş bir kayıp mevcuttur. Mücadele uğruna insanlar, ülkeler, değerler, varlıklar yok oldu gitti.

Oysa sanallığın getirdiği oyuncak dünyada mücadele etme idraki yitirileceğinden kayıp hacmi de otomatik olarak azalacaktır. Artık hiçkimse “bir hiç uğruna(!)” yitip gitmeyecektir. Onun yerine herkes bir yanılsamanın içinde oynayıp duracaktır.

Bilgisayarda sabahtan akşama dek fal bakan insanların sayısı bu kadar artmasaydı cafelerde bu kadar fal bakan medyum türer miydi?

Öldükten sonra restart edildiğinde yeniden canlanan bilgisayar kahramanlarına alışmış gençler sokağa çıktıklarında çok daha kolay şiddete başvurabiliyorlarsa buna şaşmamak gerek.

Peki güzel de bu realite ile mücadele nasıl olacak? Yasaklayarak mı yoksa kora-kor mücadele ederek mi? Öncelikle referans sistemine (batıya) bakalım. Sorunlar ciddi boyutlara ulaşmadığı sürece sorun olarak kategorize edilmiyor. Daha ziyade bunun adı “bireysel özgürlük”. Bu altyapıda pişmiş bireylerin oluşturduğu ve toplumu etkileyen problemler ise “münferid” problem olarak köklerinden derhal yalıtılıyor. Hal böyle olunca sebep sonuç ilişkisi kopuyor ve asıl sebepler yerine sanal sebepler monte ediliyor.

Ülkemizdeki “doğululuk” konuya bu denli yüzeysel bakmamızı engelleyici bir unsur. Bugün hala bunu ciddi bir sorun olarak görebiliyorsak batıdan gelen negatif yükleme her köşeyi istila etmemiş demektir.

Ancak bu da mücadelenin sonu değil daha ancak başı. Doğaldır ki burada kora-kor bir mücadele yasaklayıcı bir mentaliteden çok daha sağlıklıdır. Sorun da burada baş göstermekte. Bu mücadelede bireylerin, ailelerin yanında olan hiçbir kurum yok. Herkes el yordamıyla kendisine bir yol bulmaya çalışıyor. Başarı da başarısızlık da kişisel düzeyde kalmaya mahkum ediliyor.

Çözümün bilgisayara, internete kilit koymak olduğuna maruz bırakılan aileler içleri huzur dolu TV dizilerini seyrederken asıl çözümün şu internet denilen şeyi öğrenmek olduğu akıllarının ucundan bile geçmiyor. Zaten ne zaman geçecek ki; reklam arasında mı?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1187) - Ooof Off Line Köşesi - 18 12 2009

Çarşamba, Aralık 16, 2009

14. TÜRKİYE’DE INTERNET KONFERANSI

Bu yıl 14.sü gerçekleştirilecek olan Türkiye’de Internet Konferansı’nda ağırlıklı olarak sosyal ağlar ve internet yasakları ele alınacak. Katılımın ücretsiz olduğu konferansta paneller ve bildirilerin yanısıra seminer ve çalışma grupları da yer alıyor.


1995’ten beri yapılmakta olan Türkiye’de Internet Konferansı bu yıl 12-13 Aralık 2009 haftasonu Bilgi Üniversitesi’nin Dolapdere’deki kampüsünde gerçekleştirilecek. Konferansa katılım ücretsiz.

“Türkiye'de Internet ile ilgili grupları biraraya getirerek İnternet'i tüm boyutlarıyla tanıtmak, geliştirmek, tartışmak, İnternet teknolojileri aracılığı ile toplumsal verimliliği artırmak ve toplumun dikkatini olabildiğince bu yöne çekmek amaçlarıyla” gerçekleştirilen bu konferansların bu yılki ana konuları “Sosyal Ağlar", "Yeni Medya", "Fikri Haklar", "İnternet ve Demokrasi” ve “İnternet Yasakları”.

Bu çerçevede 12 Aralık Cumartesi günü “Internet, Siyaset ve Demokrasi”, “Sosyal Ağlar, Fikir Hakları ve Internet Yasakları” adlı paneller, 13 Aralık Pazar günü ise “Internet Gazeteciliği Öldürüyor mu?”, “Toplumsal Paylaşım Ağı : Facebook”, “Sosyal Ağlar: Dünya ve Türkiye”, “Internet ve Hukuk” isimli paneller düzenlenecek.

Panellerin yanısıra çeşitli konularda hazırlanmış olan bildiriler de konferansta sunulacak. Bunlar içinde bazıları şöyle: Megatrends: Geleceğin Eğilimleri (Zafer Babür), Türkiye'de e-Belediye Uygulamaları Araştırma Sonuçları (Mustafa Çoruh), Türkiye'de Facebook Kullanımı Araştırması (Gülüm Şener), Internetin Geleceğine Mantıksal Yaklaşımlar: Marro.ws (Ali Riza Babaoğlan), Bir Toplumsal Yaşam Olasılığı Olarak Internet (Tarık Aktaş), Türkiye’de Sosyal Ağların Yeri ve Sosyal Medyaya Bakış (Ercüment Büyükşener), Bir Türkiye Parodisi: Telekulak! (R. Engür Pişirici), Türkiye'nin Bilgi Toplumu Stratejisi ile Fransaninkinin Karşılaştırılması (Arzu Alpagut), Bilgiye Giden Kestirme Yolda, Demokrasinin Ruhu Olan Eylemselliğe Veda ve Sebebi Olarak Internet Kavramı (Meltem Kurtoğlu), Internette Cevap ve Düzeltme Hakkı (Prof. Dr. Ahmet Çiftçi), Haber Elden Gidiyor mu? Yurttaş Muhabir Büyük Medyaya Karşı (Esra Arsan), Geleceğin Interneti ve Avrupa 7. Çerçeve Programı (Hüseyin Metin).

Konferans sadece panel ve bildirilerden oluşmuyor. Buna ek olarak seminerler ve çalışma grupları da konferansın önemli bir yerini oluşturuyor. Bu seminer ve çalışma gruplarına örrnekler vermek gerekirse: (12 Aralık) Soysal Ağlarda Pazarlama ve Tanıtım özet (Aytaç Mestçi, İnternet Pazarlama Ltd), Web 2.0 Uygulamaları ve Sosyal Ağlar (Yaşar Tonta, Hacettepe Ü., Umut Al, Hacettepe Ü., Orçun Madran, Başkent Ü.), Körler için Bilişim (İbrahim Elibal), Çocuklar için Güvenli İnternet - TBD İstanbul (Levent Karadağ, Arzu Alpagut, Devrim Özcü, Burak Özcü). Bunlara ek olarak Linux ve PHP konularında da teknik seminerler düzenlenecek.

Konferansın ana konularından olan sosyal ağların Türkiye gibi ülkelerdeki algılaması oldukça farklı. Temel internet kullanım istatistikleri ülkemizde internetin genel olarak eğlence ve “sosyalleşmek” amacıyla kullanıldığını göstermekte. Hal böyle olunca işin merkezindeki sosyal ağ siteleri o denli popüler ki Türkiye’den yapılan google aramalarının başında bile “facebook” geliyor. Öte yandan bu denli popüler bir olgunun dönüp dolaşıp yabancı menşeili siteler marifetiyle yaşandığını, yerli sitelerin ise sınırlı bir amacın (partner bulmak) ötesine geçemediğini tespit etmek de şaşırtıcı gelmemeli. Her ne kadar üzücü olsa da.

Odaktaki bir başka konu ülkemizde internete getirilen yasaklar. Geçtiğimiz günlerde (bu konferansın da organizasyonunu yapan ve yıllardır yükünü çeken) Internet Teknolojileri Derneği Mayıs 2008’den beri uygulanmakta olan youtube yasağını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı. Erişim yasağı sadece youtube ile sınırlı değil; çeşitli mahkeme kararlarıyla ya da re’sen yapılan işlemlerle bu yasak bugün yüzlerce web sitesini kapsar hale gelmiş durumda. Konferansla ilgili detaylı bilgiler şu web sitesinde bulunabilir: http://inet-tr.org.tr/inetconf14/

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1186) - Ooof Off Line Köşesi - 11 12 2009

ÖTEKİNE TOLERANS GELENEĞİMİZDİR

Youtube’un kapalı olması gündelik hayatımızı nasıl sekteye uğratabilir ki diye soran çok olacaktır. Çünkü youtube ya da daha genel bir ifadeyle internet dediğimizde aklımıza ilk gelen şey “boş zaman aktivitesi” ya da “eğlence kaynağı”.


Bir mizah dergisinde Başbakan Erdoğan kediye benzetildiği için konu mahkemeye yansıdı. Internette zaman zaman Atatürk ile ilgili asılsız içerik sunan video klipler yayınlanıyor ve bunun sonucunda mahkemeler marifetiyle bu siteler youtube kadar popüler dahi olsa kapatılabiliyor. Ben de dahil olmak üzere pek çok kişi de pire için yorgan yaktığımız için bu sansürcü mentalitenin sağlıklı olmadığını savunuyoruz.

Sonra da ABD Başkanı Obama’nın eşi Michelle Obama’nın Google’da yapılan aramalarda eşeğe dönüştürülmüş resmi ön sıralarda çıktığında global kıyamet kopuyor. Önce bu tür resimleri yayınlayan siteler sansürleniyor. İş bununla da kalmıyor arama ekranlarında “zaman zaman rencide edici sonuçlar”ın çıkma olasılığından dolayı Google resmen özür diliyor.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeden önce şu iki özlü sözü anımsayalım: Birincisi “Altın kural şudur : Altını olan kuralı koyar”. İkincisi ise “Herkes eşittir ama bazıları daha eşittir”.

Mentalite olarak gösterilen refleks üç aşağı beş yukarı aynı. Rencide edici bir durum ve bunun karşısında duyarlılık örneği gösterilmesi. Ancak göz ardı ettiğimiz fark alınan aksiyonlarla ilgili. Biz, biraz da kültürümüz gereği, kurunun yanında yaşın da yanacağını dikkate almadan aksiyon alıyoruz. Youtube’u bir kaç rencide edici video klip için kapatıyoruz ama bunun yanında milyonlarca faydalı video klibin de erişilemez hale gelmesini dikkate almıyoruz.

Almıyoruz çünkü “öteki” konusunda olgunluğumuzu unutmuşuz. Öteki denilince ülkemizde aklımıza derhal bazı azınlıklar, etnik gruplar vb geliyor. Oysa hepimiz her an öteki olma durumundayız. Yolda yürürken, ofiste çalışırken, evde televizyon izlerken. Sorun öteki olma durumu değil. Öteki’nin de beriki ile denk olduğunu (yeniden) anımsayabilmek.

Yukarıdaki youtube örneğini ele alalım. Youtube bugün bir buçuk yılı aşkın bir süredir kapalı ve bu karar çerçevesinde pek çok insan hem beriki hem de öteki konumuna düşmüş durumda. Bir başka deyişle hem müdahil hem de mağduruz. Müdahiliz çünkü bu tür rencide edici video kliplerin yayınlanmasını istemiyoruz. Mağduruz çünkü rencide edici olmayan öteki milyonlarca klibe erişemiyoruz ve belki de bu sayede gündelik hayatımız sekteye uğruyor.

Evet bu ilginç değil mi? Youtube’un kapalı olması gündelik hayatımızı nasıl sekteye uğratabilir ki diye soran çok olacaktır. Çünkü youtube ya da daha genel bir ifadeyle internet dediğimizde aklımıza ilk gelen şey “boş zaman aktivitesi” ya da “eğlence kaynağı”.

Internetin yaşama değer katan bir unsur olduğunu algılamış olsak yorganı yakmak yerine emek sarfeder ve pireyi ayıklarız. İşte bu nedenle terörist bir eylem bir kamyonet kullanılarak yapılıyorsa Türkiye’de kamyonet kullanımını yasaklamıyoruz. Artık zihnimize kazınmış durumdadır ki kamyonet kullanmak gündelik yaşamımızın değişmez bir parçasıdır. Bir tane kendini bilmez onu kötü bir amaçla kullandı diye öteki milyonlarca insanı mağdur etmek niye.

Öte yandan benzer durum internet ile ilgiliyse yorganı yakıp çıkıyoruz işin içinden. Hadi diyelim ki başka bazı politik konular söz konusu olduğunda yorganı toptan yakmanın kabul edilebilir bir yanı olsun. Peki internet örneğinde de aynı durum mu var? Dijital ortamda da mı öteki herkes Türkiye’yi alaşağı etmek, onu zayıflatmak için organize bir faaliyet içinde?

Cevap tabii ki hayır. Ancak kültürümüze zorla şırınga edilmiş o özellik nedeniyle farkında bile olmadan herşeyi aynı kategoride ele alma aceleciliği ya da acemiliği gösteriyoruz. Yüzlerce yıl envai çeşit insanın birarada yanyana yaşadığı toprakların bugünkü mirasçılarından bahsediyorum.

Öteki olma durumunu politik bir malzeme olarak görmeyelim. Her an hepimiz ötekiyiz. Yüzlerce yıl ötekine tolerans göstermiş insanların evlatları olduğunu anımsamalıyız. Yoksa öteki, beriki demeden hepimiz kaybedeceğiz.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1185) - Ooof Off Line Köşesi - 04 12 2009

KUANTUM ve (POST)MODERNİZM

Determinizmin en gözde ürünü olarak yorumlanabilecek bilgisayar sistemlerinin kuantum mekaniği karşısındaki kaderi nasıl şekillenecek? Sanattaki izdüşümü realizmden (post)modernizme geçiş olan kuantum aslında bir meta-determinizm mi?


20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan bilgisayarlar deterministik cihazlardır. Oysa yine aynı dönemde biraz da kuantum mekaniğinin ortaya çıkışıyla determinizmin pabucu dama atılmaya başlamıştır.

Bilimsel perspektifte determinizm, nedensellik olguları insanlığın gelişimine önemli katkılar sağlamışken, determinizmdeki katı neden/sonuç ilişkisi kaderciliğe kadar irtibatlandırılabilir ve tüm evreni dini ifadelerle açıklama heveslisi olanların ekmeğine yağ sürer (edebiyat ve sanat dünyası da bu gelişmelerin paralelinde ilerlemiştir; determinizm yaklaşımı sanatta realizmi üretmişken kuatum fiziğindeki gelişmelerin sanatsal izdüşümü (post)modernizm olmuştur).

Bilgisayarın determinist çalışma modeli kırılabilir mi? Yani bilgisayarın “karasız” çalışması sağlanabilir mi? Bugün “dört” dediği şeye ertesi gün “üç” diyebilir mi bir bilgisayar? Öteki hiçbir parametre değiştirilmeden.

Kaos ya da kuantum teorilerinde determinizmle çelişir gibi görünen şey nedir? Örneğin klasik fizik modellerinin “ihmal” ettiği değişkenleri dikkate almak mı? Öyle ki ünlü metaforu kullanmak gerekirse "Bugün Pekin'de ka­natlarını çırpan bir kelebeğin havada oluşturduğu dalgalar gelecek ay New York'ta fırtına sistemlerine dö­nüşebilir". İhmal edilen değişkenin resmin içine girmesi fizik kurallarını değiştirdi ve ortaya fizikötesi bir şey mi çıktı? Hayır, sadece kuralı ya da formulü çok daha geniş bir perspektifte uygulamayı gerektirdi.

Ya da kuantum mekaniğindeki gözlemcinin de gözleneni etkilemesi boyutunu ele alalım. Gözlemcinin görmediği anda gözlenen şey örneğin birden çok yerde olabilir. Gözlemci onu nerede gördüğünü tespit ederse, diğer olasılıklar “yok olur” ve gözlenen artık sadece oradadır.

Çocukken mutlaka siz de konuşan, hareket eden oyuncakların, eşyaların varlığından haberdardınız evinizdeki. Siz kafanızı çevirdiğinizde ya da odadan çıktığınızda birdenbire canlanan ve kendi bağımsız yaşamlarını sürdüren nesneler (oyuncaklarınız, koltuklarınız vb) siz tekrar odaya döndüğünüzde bıraktığınız yerde sizi bekler hale gelirler.

Tüm bunları da olasılıklar içine dahil edelim. Bizi şaşırtan bir durumla karşılaştık mı? Kelebeğin maksimum etkisi New York’ta fırtına çıkması oldu. Ya da gözlemediğimiz anlarda gözlenen şeyler her yerdeydi, gözlemeye başladığımızda son bıraktığımız yere geri döndüler.

Eğer şaşıracaksak etkinin büyüklüğüne şaşırabiliriz. Ancak tüm bu olanlar tanımlanmış bir evrensel kümenin dışına çıkmadı; çıkamaz. New York’ta fırtına kopması denilen şeyi ilk defa duymuyoruz; fırtına da New York da evrensel kümenin birer üyesi. Bir başka deyişle bildiğimiz anlamda determinizmin pabucu dama atıldı belki ama onun yerine ikame edilen şey olsa olsa meta-determinizmdir (keza (post)modernist bir roman da günün sonunda bir romandır).

Benzer şekilde bilgisayarlar ya da onların oluşturduğu karmaşık bilişim sistemleri de ister kararlı ister kararsız olsun determinist ya da meta-determinist seviyede çalışmanın ötesine geçemezler.

Doğrusu evrenin kapalı bir sistem olduğu varsayımı ile bunun tersini düşünmek de pek olası görünmüyor. Bilgisayar türü cihazların, özellikle de saklı program olgusunun determinizmin olgunlaşma aşamasından sonra ortaya çıkması bir tesadüf mü? Yoksa insanoğlunun evreni öğrenme sürecinde katettiği her aşamadan sonra bunun basit bir prototipini kendi yaşamında oluşturması doğal bir gelişim mi?

Eğer bu bir tesadüf değilse kaos ve özellikle de kuantum mekaniğindeki gelişmelerin bilişim dünyasına yansımalarını da bu yüzyıl içinde mutlaka göreceğiz. Kuantum fiziğini temel alarak bilgisayar sistemleri geliştirme çalışmaları çoktan başladı. Kararlı bir halde işlemeleri sağlandığında bilişim kapasitesi açısından (aynı fiziksel alana çok daha fazla veri depolama gibi, aynı süre içinde çok daha fazla işlem gerçekleştirme gibi) büyük bir sıçramaya neden olacak altyapılar yakında gündelik hayatımızın bir parçası haline gelecek.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1184) - Ooof Off Line Köşesi - 27 11 2009

Çarşamba, Kasım 25, 2009

SORGULAYABİLENLER TOPLUMU

Bilgi toplumu bireyin akli melekelerini minimum düzeyde kullanarak yaşamını yönlendirmesini sağlayan toplum anlamına gelmez. Tersine her bireyin bilgiyi hangi araçlarla nerede arayacağını bilme, bulduğu bilgiler içinde doğru olanı yanlış olandan ayırt edebilme becerilerine sahip olmasını gerektirir.


Richard Bach’ın ülkemizde de yeni çıkan Hipnozcu adlı kitabında, roman kahramanı Jamie Forbes bir noktada interneti kullanarak bir kişi hakkında araştırma yapar. Her ne kadar internette doğruluğundan emin olunamayacak yığınla bilgi olduğunu belirtse de webde yine de güvenilir bilgilere ulaşılacak siteler olduğunu vurgular.

Böylece bilgi çağının en kritik olgularından birisine dolaylı yoldan temas edip üzerinde durmadan geçmiş Richard Bach. O da siberuzayda bilginin nasıl araştırılacağı ve bulunan bilgilerin doğru olup olmadığının nasıl tespit edileceği.

En popüler arama motoru olan Google’ın minimalist ana sayfasında iki tane buton var malum. Birisi yazılan kelimelerle ilgili en popüler araştırma sonuçlarını ekrana getirmeyi sağlıyor; “Kendimi şanslı hissediyorum” isimli ikinci tuş ise listenin en başındaki linke doğrudan tıklanmış gibi ilgili siteyi yüklüyor.

Bu ikinci buton dikkat çekici değil mi? Firma açısından bir meydan okumanın şekillenmiş hali. Google arama sonuçlarının doğruluğundan o kadar emin ki yapılan her arama sonucunda kişinin listedeki ilk linke gitmesinin yeterli olacağını göstermek için böyle bir butonu eklemiş olabilir.

Öte yandan bu durum internetteki bilgi yığınının ne kadar sağlıklı ve doğru bilgilerden oluştuğu ya da arama yapanların her seferinde hep en doğru bilginin bulunduğu linki tespit edip öncelikle ona gittiğini garanti edemiyor.

O halde asıl sorun çözülmemiş bir şekilde kullanıcının sırtına yüklenmiş durumda. Yani yapılan aramaya en uygun linkin hangisi olduğunu, listelenen bilgilerden hangilerinin doğru olduğunu tespit edebilmek.

Bilgi toplumu ifadesine eleştirel bakanlar biraz da bu noktada bir yorum farkına sahipler. Bilgi toplumu bireyin akli melekelerini minimum düzeyde kullanarak yaşamını yönlendirmesini sağlayan toplum anlamına hiçbir zaman gelmedi; gelmeyecek de. Hatta tam tersi bilgi toplumu bireyin bu alanda her zamankinden daha ileri düzeyde becerilere sahip olmasını gerektiriyor.

Bu beklentilerden bir tanesi bilgiyi hangi araçlarla nerede arayacağını bilmek ise diğeri de bulduğu bilgiler içinde doğru olanı yanlış olandan ayırt edebilecek muhakeme yeteneğine sahip olmaktır.

Bu açıdan irdelendiğinde bilgi toplumu ifadesindeki bilgi, veri ya da enformasyon ağırlıklı bir bilgiye işaret etmektedir. Yani bir mekanizma tarafından işlenmesi gereken bilgi. Bu veri ve enformasyonun işlenmesi bireyin aktif olarak rol oynamasını gerektiren bir süreçtir. Kişi karşısına gelen bilgi kırıntılarını irdelemeli, farklı kaynaklardan çarpraz kontrol yapmalı ve güvenebileceği doğrulukta bir sonuç üretebilmelidir.

Bu süreç herhangi bir araca, kişiye ya da kuruluşa delege edilemez. Bu tür araçlar da değerlendirme sürecinde kullanılabilir ancak son aşamada kararı bireyin kendisi vermelidir. Bu çerçevede bilgi çağının bireyi sorgulayıcı olmalıdır; tabi olucu değil.

O halde karşısına gelecek bilgileri irdeleyecek bireyin donanımı burada kritik bir yönverici olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişi yeterli (zihinsel) donanıma sahip değilse ne arama süreci ne de bunun sonucunda elde edeceği bilgileri işleme ve bunun sonuçları tatminkar olacaktır.

Örneğin ülkemizdeki internet kullanım eğilimlerine baktığımızda karşımıza çıkan tablo bunun bir göstergesidir. Güdük girdi güdük çıktı üretir mantığıyla interneti gündelik yaşamına yön verici düzeyde ve alanlarda kullanabilme konusunda yeterli donanıma sahip olmayan internet kullancılarının önemli bir çoğunluğu çevrim içi zamanlarının önemli bir kısmını dedikodu sitelerinde chatleşerek geçirmekte.

Onları eleştirmek biraz da haksızlık aslında. Çünkü onların da ebeveynleri zamanlarını ya kapı önünde çekirdek çitleyerek ya da kahvehane köşelerinde pinekleyerek geçiriyordu.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1183) - Ooof Off Line Köşesi - 20 11 2009

Cuma, Kasım 06, 2009

SANAL DÜNYADA KİMLİK

Sanal kimlik hakkında fikir veren temel bileşenlerin başında kimlikle oluşturulan dijital içerik gelmekte. Epostalar, blog sayfaları, web siteleri, vb. Bu imkanları ise kimlik sahiplerine standard şablonlarda sunulmakta.


Kimlik derinlemesine incelenmesi gereken önemli bir olgu. Jean Baudrillard’ın da altını özellikle çizmiş olduğu üzere “Çağımızı karakterize eden devrim, belirsizlik devrimidir, hayatlarımızın tüm cephelerini, özellikle kimlik duygumuzu etkileyen bir belirsizliğin devrimi”.

Bu devrimi demokrasi, ötekinin tanınması gibi klasikleşmiş deyimlerle ya da yeni çağ, kuantum gibi popüler deyimlerle ilişkilendirmek mümkün. Özgürleşme, sonsuz olasılıklar karşısında seçme imkanına sahip olma başlangıçta tüm zincirlerden kurtulmuşluk, hürlük olgularına atıfta bulunduğundan kulağa hoş gelse de “peki sonra ne olacak” dediğimizde manipüle edilmedik, saf bir çözüm üretme zorluğunu da beraberinde getirdiğinden bizi bir belirsizliğin içine sürüklemekte.

Sanal dünyanın sonsuz imkanları bu belirsizlik sorununa pratikte nasıl çözüm getirmekte? Ya da sağladığı imkanlar birer çözüm olarak yorumlanabilir mi? Bir yanda siberuzayda bedensiz bir kimliğin olup olamayacağı tartışılırken öte yanda bireyler sanal dünyada diledikleri isime, cisime bürünebilmekte.

Bir sanal öznenin (örneğin bir kişinin) kimliği hakkında fikir veren temel bileşenlerin başında o öznenin sanal kimliği ile oluşturduğu dijital içerik gelmekte. Epostalar, blog sayfaları, web siteleri, vb.

Burada hassas bir nokta devreye giriyor. Bugün artık gerek eposta olsun gerekse de blog ya da web sitesi olsun, sanal özneyi (ya da bireyi) hızlı hareket edebilmek amacıyla belli alanlara doğru kanalize eden hazır şablonlar yer almaktadır.

Diyelim ki kendinize ait bir blog oluşturmak istiyorsunuz. Yapacağınız en basit şey blog oluşturma konusunda ücretsiz hizmet veren bir blog sunucusu bulmak buraya kayıt olup kendinize ait bir blogu hazırlamaktır.

Hazırlayacağınız bu blogun şekilsel yapısı, renkleri, içerik bileşenleri vb size şablon olarak sunulur ve siz hazır şablonlardan bir tanesini seçerek blogunuzun nasıl görüneceğini belirlersiniz. Her ne kadar blogun içeriğini bütünüyle sizin yazacağınız, oluşturacağınız malzeme belirleyecekse de o blogun görsel yapısı çoğunlukla hazır şablonlardan biri olacaktır.

Böylece sanal birey, siberuzayda sanal bir kimlik oluştururken, şekilsel olarak belirlenmiş yapıların dışına çıkmakta güçlük çekmektedir. Aslında burada teknik bir sınırlama yoktur. Ancak arzu edilen bir şeklin oluşturulması ek maliyet getireceğinden tipik bir sanal özne çoğunlukla kendilerine sunulan hazır şablonları kullanmaktadır.

Bu basit öge aslında bugün dünya üzerindeki “özgür birey”i en güzel şekilde ifade etmektedir. Bireyin ya da öznenin özgürlüğü ancak global dünyaya yön verenlerin tanımladıkları “özgürlük” olgusunun sınırları içinde kalındığı sürece var olabilmektedir. Birey bu sınırı herhangi bir (doğrudan) baskı altında kalmadan kabul etmektedir. (Çünkü aksi durumda özgürlüğünü hissedecek imkana sahip olamayacaktır).

Ancak özgürlüğünü satın alabilecek kadar maddi imkanı ve politik gücü olanlar bu oyunun dışında kalabilmekte ve gerçek anlamda “özgür” olarak addedilebilmektedir.

Bilgi Toplumu’na yön veren sanal özneler de işte bu özgürlüğünü satın alma gücüne sahip istisnalardır. Bunlar incelendiğinde de ortaya farklı bir tablo çıkar. Bu cephede yer alanların önemli bir kısmı da özgürlüklerini ötekilerinin özgürlüklerini belli sınırlar içinde yaşamasını olanaklı kılan imkanları sunmada kullanmaktadır. Böylece hem kendi özgürlüğüne tehdit oluşturacak unsurları azaltır hem de bu işten kazanç elde eder.

Özgürlük yukarıda belirtildiği üzere kademeli olduğu sürece kölelik olgusu da ortadan kalkamayacaktır. Çünkü her zaman daha az özgür bir özne bulunacaktır. Özgürlük ne ithal edilebilecek bir olgudur ne de borç ya da hediye alınabilecek bir olgu.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1181) - Ooof Off Line Köşesi - 06 11 2009

Cuma, Ekim 30, 2009

INTERNET 40, DEVRİM 48 YAŞINDA

Hemen hemen aynı zamanlarda gerçekleştirilen iki mucize. Amerika menşeili olan ortaya çıkışından kırk yıl sonra tüm dünyayı sarmış durumda, Türkiye menşeili olan diğeri ise kırk sekiz yıldır yalnızlığa mahkum edilmiş durumda! Peki ama neden?


29 Ekim 1969 günü Los Angeles’taki UCLA üniversitesindeki
araştırma görevlileri yeni icat etmiş oldukları bilgisayarın ekranına daha iki harf yazmışlardı ki bilgisayar çalışmaz hale geldi. Amaçları 314 mil uzaklıktaki Stanford Üniversitesi’ndeki bilgisayara bağlanmaktı ve bunun için karşıdaki bilgisayara giriş yapmaları gerekiyordu (yani LOGIN olmaları). Oysa bilgisayar daha LO yazıldığında çalışmaz hale geldi (teknik jargonla belirtmek gerekirse “göçtü”).

Bundan sekiz yıl önce 29 Ekim 1961 günü Ankara’da, TBMM’nin önünde özel bir kutlama vardı. 4,5 ay gibi kısa bir sürede adeta yoktan varedilmiş Türkiye’nin yaptığı ilk otomobil olan Devrim arabalarının iki numunesi meclis bahçesinde cumhurbaşkanı ve projenin fikir babası Cemal Gürsel’i bekliyordu.

Araçlardan birisi siyah diğeri bej renkliydi. Eskişehir’de yapıldığı yerden Ankara’ya tren ile getirilmişti ve yolda herhangi bir yangın tehlikesine karşı (trenler kömürle çalışıyordu) araçların benzin depolarındaki benzin azaltılmıştı. Lokomotife daha yakın olan siyah araçtaki benzin çok azdı.

Ankara’ya getirilen araçlar meclis binasının önünde cumhurbaşkanının gelmesi beklenirken siyah araçtaki benzinin yetersizliği anlaşıldı ne yazık ki ne cumhurbaşkanı gelip araca binmeden önce benzin dolduracak zaman bulundu; ne de cumhurbaşkanının içinde yeterince benzin olan bej araca binmesi sağlanabildi.

Sonuçta, 200 metre giden siyah araç herkesin şaşkın bakışları altında olduğu yerde durdu. Her ne kadar cumhurbaşkanı bej araca alınıp, gün boyunca planlanmış tüm törenlere o araçla intikal etse de ertesi gün gazetelerde çıkan “Devrim Yolda Kaldı” başlığı ve onun altını süsleyen yanıltıcı detaylar Türkiye’nin daha 1961 yılında otomotiv sektörüne yüzde yüz yerli malı araç üretimiyle girmesini engelledi.

Yıllar sonra Devrim’in öyküsünü gazetelerden okurken, hala gazetelerin yanıltıcı bir şekilde araca benzin deposu yapılmasının unutulduğu bilgisi beni çok düşündürmüştü. Oysa sonradan unutulan şeyin depo değil benzin olduğunu öğrendim. Ve buna karşı ülkenin gösterdiği tepkiye bir anlam veremedim. Hala verebilmiş değilim. Arabaya benzin konulması unutuldu diye 20. yüzyılın en büyük sektörlerinden olan otomotiv alanında Türk yapımı üretim yapmamak.

Bu ne büyük bir ceza! Eğer bu mentalite geçerli olsaydı, 29 Ekim 1969 günü daha LO yazdıklarında karşılarında çalışmaz hale gelen bilgisayarları gördüklerinde UCLA’daki bilim adamlarının “Tamam yaa işte çalışmıyor; hadi bırakıp evimize gidelim” demeleri gerekmez miydi?

Peki fark nerede? Devrim Yolda Kaldı diye günün manşetini patlatan ve bu nedenle belki de kendilerine güzel bir kariyer sağlayan üç beş gazete(ci)nin, kendi vizyonlarını aştığı için, ezber bozduğu için projenin karşısında duran güya sorumluluk sahibi bürokratların geleceği, koca ülkenin geleceğini nasıl olur da bu kadar olumsuz yönde etkileyebilir? Bir ülke, bir sistem buna karşı nasıl mağlup olur?

29 Ekim 1969’da California’da bilim adamlarının karşılarına çıkan zorluklar karşısında durmadan, yılmadan çalışmaları ve bu sorunları aşmalarının temelinde projenin ifade ettiği anlam yatmaktaydı. Sovyetlerden gelecek herhangi bir tehlikeye karşı mücadele edebilmek! Bir otomobil yapmak neden o günlerde tüm ülkeye tek bir anlam ifade edemedi?

Daha LO yazarken çalışmaz hale gelen, 314 mil uzaklıktaki bir bilgisayarla iletişim kuramayan o proje kırk yıl içinde gelişerek bugün Internet adıyla dünya üzerinde milyarlarca insanın gündelik hayatına yön veren bir teknoloji bileşeni olarak ve tek bir ülkenin sınırlarını aşarak yeryüzü kültürünün bir parçası halini almıştır.

48 yıl önce cumhurbaşkanını tüm gün boyunca Ankara’daki Cumhuriyet Bayramı törenlerine taşıyan bej renkli Devrim Arabası ise bugün tek başına Eskişehir’de TÜLOMSAŞ’ın (Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayi AŞ) müzesinde sergilenmekte. 48 yıl sonra inatla çalışıyor ve ne yazık ki bu bize hala bir anlam ifade edemiyor!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1180) - Ooof Off Line Köşesi - 30 10 2009

Cuma, Ekim 23, 2009

TETRİS DEYİP GEÇMEYİN

"Yapılan bir bilimsel çalışma, Tetris oynayanların beyinlerindeki kritik düşünmeyle ilgili kısımlarının geliştiğini ispatladı. Peki bunun ODTÜ’nün efsane hocalarından Muhan Soysal ile ilgisi ne?"

Tetris’le ilk defa üniversite yıllarımda, ODTÜ’nün Ankara Tunus Caddesi’ndeki otobüs durağının hemen karşısında yer alan Merih Kıraathanesi’nde tanışmıştım. 80 yılların ortasıydı. Tilt makinesi büyüklüğünde bir dolap üzerinde oynanıyordu.Ancak Rus yazılımcılar sağolsunlar daha sonra PC versiyonu da çıktı ve uzun yıllar değişik versiyonlarını oynama imkanı buldum.

Bugün internette, facebook’ta yer alan oyunları hep özünde Tetris oynarken aldığım zevki verecek mi diye değerlendiriyorum. Beklendiği üzere binlerce oyun içinden çok azı bu kategoriye giriyor (örnek facebook/mindjolt’ta yer alan Chromatica, Staries).

Geçtiğimiz günlerde ABD menşeili Mind Research Network (MRN)’den Dr. Richard Haier’in 26 genç kızla yaptığı bir deney, Tetris’in beyin fonksiyonlarını olumlu etkilediğini bilimsel olarak ispatladı. Bu çalışmaya göre Tetris oynayanların beyin zarları kalınlaşıyor. Bu da aslında beyindeki gri maddenin artmasının bir göstergesi. Gri maddenin artması kritik düşünme, dil yeteneği, planlama ile ilgili düşünme eylemleri geliştirmeyi sağlıyormuş.

Sadece Tetris değil, yukarıda bazı örneklerini verdiğim türden, ilk bakışta sıkıcı görünen, oyunlar hakkında ben de uzun zamandır benzer şeyler düşünüyordum. Örneğin Tetris oynarken kritik konu sadece hız değildir. Düşmekte olan şeklin en uygun nereye yerleştirileceğini düşünmek benzer şekilde taktik ya da stratejik düşünme becerilerini geliştirmeyle bence yakından ilgili. Yukarıda belirtilen planlama becerilerinin geliştirilmesine katkıda bulunduğu tespiti sanırım bunu destekliyor.

En iyi lokasyonu tespit etmek sadece o şekli halletmekle ilgili değil. Ardından gelecek şekilleri düşünerek yapılan hareketler daha çok puan almayı sağlamaktadır (sadece bir sonraki şekil ekranda gösterilmektedir).

Öte yandan tetris oyununda belli bir deneyim kazanan oyuncu zaman içinde kendisine özgü bir oyun modelini (ya da stratejisini) de geliştirir. Oyuncunun geliştirdiği modele bakarak onun hakkında genel bir yorumda bulunulabileceğini de düşünüyorum.

Örneğin kimi oyuncular yere düşen şekilleri tablodan süratle kaldıracak şekilde hareket ederler. Bu daha anlık sorun çözme yeteneği gelişmiş ancak orta vadeli çözüm üretme modeline pek sıcak bakmayan okulun hareket planıdır. Bir başka alternatif ise biraz daha riskli bir yoldur. Burada şekiller boşluksuz olarak üst üste, yanyana yığılır ve belli bir aşamada gelecek bir ya da bir kaç şekil ile bunların üçerli beşerli şekilde tablodan topyekun kaldırılması sağlanır.

Bu model gelecek şekillerin tamamı bilinmediği için tasarruflu, tedbirli davranmanın da bir göstergesidir. Örneğin en çok işe yarayan şekil olan çubuk dikey olarak genellikle en kenara oynanır. O sırada çoğunlukla o kenarda iki sıra boşluğu vardır ve iyiymiş gibi görünen bu hareket aslında riski artırır. Çünkü çubuk yerleştirildikten sonra satırları ortadan kaldırmak için bir çubuğa daha gereksinim duyulacaktır ve çubuklar oyunda az çıkan şekillerdendir. Bu tür bir oyun stili kişinin mevcut problemi çözmek uğruna gelecekteki olası problemleri göz ardı ettiğine bir işaret olabilir.

ABD’de Microsoft gibi firmalar, eleman alırken, “Sokaklardaki gider ızgaraları neden daire şeklindedir?”, “Bir ampülün iç hacmini nasıl tespit edersin?” gibi sorular sorduğu için taktir toplar ama örneğin yönetici pozisyonu için eleman alma sürecinde adaylara tetris oynatanı duymadım.

Belki bunu bir Türk firması yapar da sınavda tek kelimelik tek bir soru soran (“Neden?”) ODTÜ’nün efsane hocalarından merhum Muhan Soysal’ın yanında onun ismini de anarız. (Merak edenler için; Muhan Hoca cevap olarak “Neden olmasın” diye yazanlara 100, “Çünkü” diye yazanlara 80 verirdi - hikaye anlatanlara ise sıfır).

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1179) - Ooof Off Line Köşesi - 23 10 2009

Pazartesi, Ekim 19, 2009

OLTAYA TAKILMAYIN !


"Tembellik yapmayın, oltaya takılmayın. Bilgi çağı bireyin karşısına gelen bilgiyi değerlendirebilme becerilerine sahip olmasını gerektirir."


Ekim ayı içinde Microsoft’un eposta hizmeti veren Hotmail sitesine üye binlerce kullanıcının eposta şifreleri phishing denilen yöntemle sanal korsanların eline geçti.

Phishing modelinde korsanlar orijinal sitenin aynısını yapıyor ve o site kullanıcılarını yanıltarak sanki orijinal siteymiş gibi kullanıcı kodu ve şifresini girmesini sağlıyor. Bu oltayı yutan kullanıcı kişisel bilgilerini girdiği andan itibaren şifresini kaptırmış oluyor.

Burada tabii ilk akla gelen şey URL satırından orijinal sitenin adresini yazdığınız halde oltaya nasıl takılınacağı. Büyük bir olasılıkla URL satırına orijinal web adresini yazdığınızda (yukarıdaki örnekte http://www.hotmail.com/) karşınıza gelecek site orijinal sitedir.

Öte yandan kullanıcıları yanıltan şey epostalardır. Diyelim ki eposta kutunuza girdiniz ve Hotmail Admin isimli bir kullanıcının size bir eposta göndermiş olduğunu gördünüz. Epostanın içinde diyelim ki o gün bir bakım çalışması yapılacağı için epostanıza girip posta kutunuzu kontrol etmeniz gerektiği konusunda bir uyarı ve altta da siteye erişmek için gerekli olan web adresinin linki var. Linkin adı da Hotmail olsun.

Buraya kadar herşey normal, herşey güzel. Ancak “Hotmail” kelimesine iliştirilmiş olan web linki seçtiğinizde gideceğiniz yer çok önemli. Linki tıklamadan bile kelimenin üstüne geldiğinizde sol alttaki satırda o linkin nereye bağlantı verdiğini görebilirsiniz. İşte phishing’de tuzak tam burada kuruluyor. Linkin http://www.hotmail.com/ sitesine gitmesi beklenirken aslında başka (korsan) bir siteye gidiyor.

Gelen site orijinal sitenin tıpkısının aynısı. O nedenle tıkladığı linki ya da gelen sayfanın URL adresini kontrol etmeyen kullanıcı gördüğü ekran karşısında tuzağa düşüp şifresini girebiliyor. Hatta bazı korsan siteler şu oyunları da resmin içine dahil etmekten çekinmiyor. Örneğin kullanıcı adı ve şifre bilgilerinin girildiği kısım hariç yüklenen korsan sayfanın tamamının orijinal siteden getirilmesini sağlayabiliyor. Böylece orijinal sitede anlık bir içerik değişikliği söz konusu ise korsanlar bunu kendi korsan sitelerine kopyalamak için zaman kaybetmiyor.

Bazı durumlarda ise korsan sitenin kendisinde “aman korsanlara dikkat” gibisinden açıklamalar olabiliyor. Bunun nedeni de asıl kontrol edilmesi gereken bilgi olan link ve URL adresini kontrol ederek sitenin orijinal olup olmadığını anlamak yerine ekrana gelen bilgilere bakarak karar veren kullanıcıların zihninde bir güven unsuru oluşturmak. Bu tür bilgileri okuyan kullanıcı sitenin orijinal olduğuna kanaat getirebiliyor.

Öte yandan bir hususun daha altını çizmek gerekir. Kullanıcı kodu ve şifre girilerek erişilen web siteleri, kullanıcılarına şifre girerek yapılması gereken bir işlemin haberini eposta aracılığıyla vermez.

O nedenle eposta kutunuzda, her ne olursa olsun, şifrenizi girmenizi gerektirecek bir işlem yapmanızı belirtilen bir eposta aldığınızda bu büyük bir olasılıkla tuzaktır. Epostanın içinde ne yazıyor olursa olsun.

Böyle bir eposta aldığınızda işlemi yapıp yapmama konusunda tereddüt ediyorsanız, orijinal siteye ulaşmak için epostadaki linke tıklamayın, orijinal web site adresini URL satırına bizzat yazın. Yukarıdaki örnekte belki de tuzak linkte http://www.homail.com/ gibi orijinal site adresine çok benzer bir link vardı. Bunu ister tıklayarak ister haricen yazın fark etmez tuzağa düşersiniz. Ancak gelen eposta Hotmail sitesinden olduğuna göre bu sitenin orijinal adresi http://www.hotmail.com/ olduğundan, URL satırına http://www.hotmail.com/ ‘u yazarak siteyi çağırın.

Bu kural kullanıcı kodu ve şifre ile erişilen tüm siteler için geçerlidir. Tembellik yapmayın, oltaya takılmayın. Bilgi çağı bireyin karşısına gelen bilgiyi değerlendirebilme becerilerine sahip olmasını gerektirir.


Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1178) - Ooof Off Line Köşesi - 16 10 2009