Salı, Eylül 14, 2010

MOLESKINE 2.0

Teknoloji hayal gücümüzü geliştiriyor. Ben de bir Moleskine kullanıcısı olarak gelecekte Moleskine defterlerinin nasıl olabileceğinin hayalini kurdum ve dijital Moleskine 2.0 defterini oluşturdum. Hatta 2.1 versiyonunda ne gibi gelişmeler olması gerektiğini de belirttim.


Salı öğleden sonra! İşlerim erken bittiğinden beklenmedik bir boş zaman kaldı bana. Yabancı bir şehir, gri bir hava... Cep telefonumdan internete erişip bulunduğum noktaya yakın mesafelerde ne gibi imkanlar var diye araştırdım. Birkaç yüz metre ötemde bir sanat müzesi olduğunu tespit edince önce müzeyi gezmeye karar verdim.

Wireless ortam sayesinde cep telefonumla müzenin sistemine erişip, müzeyi gezerken önemli eserlerle ilgili tanıtıcı açıklamaları dinledim; fotoğraflarını çektim. Eskiden bu işler için ayrı ayrı cihazlar gerekirdi. Müze girişinde kiralanan telefon görünüşlü özel aletlerle tanıtımları dinler, fotoğraf makinesi denilen aletlerle de fotoğraf çekerdik. Şimdi hepsi için tek bir cihaz var. Nedense buna hala “telefon” demeyi tercih ediyoruz.

Gezmekten yorulunca kendimi görkemli binanın geniş girişine bakan cafenin üst katına attım. Sıcak kahvemi yudumlarken canım biraz dergi karıştırmak istedi. Sırt çantamdan dijital kağıdımı çıkardım ve kısa bir süre önce Birleşmiş Milletler’in almış olduğu karar vesilesiyle dünyanın her yerinde ücretsiz hale gelen wireless ortamdan internete eriştim. Wired, Cigar Aficionado, Economist ve Leman dergilerini (e-)satın alarak (e-)kağıda indirdim.

Dergileri karıştırmak bir kaç saatimi aldı. Neredeyse müzede gezmeye ayırdığımdan daha çok zamanı cafede okumakla ve “yazmakla” geçirdim. Dergileri okurken, ister istemez önemli bulduğum yazıları, görsel malzemeyi ayırmak, kenarlarına not almak gereğini duyarım. Teknolojinin yeni harikası olan Moleskine 2.0 defterleri tam bu iş için geliştirilmiş sanki.

Okuduğunuz bir dijital derginin ilginizi çeken kısmını (yazı, resim, reklam) e-kağıdınız üzerinde işaretledikten sonra wireless imkanıyla direkt e-defterinize gönderebiliyorsunuz. Moleskine 2.0’ın bu ilk versiyonunda defter dijital ortamdan kendisine gönderilen malzemeleri geliş sırasıyla son kaldığınız sayfadan itibaren boş sayfalara yerleştiriyor. Defterinizi açtığınızda herşey hazır. Gönderdiğiniz kliplerin kenarına aklınızdaki notları kaleminizle yazar, çalışmanızı tamamlayabilirsiniz.

Moleskine 2.0 e-defterlerinin bu özelliği çok önemli. E-Kağıt hem dijital hem de konvansiyonel özelliklere sahip. Böylece bir yandan gelen dijital malzemeleri defterin boş sayfalarına eklerken, diğer yandan da herhangi bir kalemle üstüne yazıp çizebiliyorsunuz. Tıpkı eskiden selülozdan yapılan kağıtlara yaptığınız gibi.

Sonra aklıma geldi. Müzeyi gezerken çektiğim bazı fotoğrafları da cep telefonumdan e-defterime aktardım.

Firma yetkilileri bu ilk versiyonda geliş sırasıyla yapılan yerleştirme işinin gelecek versiyonda iki seçenekli hale getirileceğini belirtiyorlar. İkinci seçenek şöyle olacakmış: Deftere gelen dijital malzemeler önce defterin en arka sayfasında yer alan “gelen kutusu”nda birikecekmiş. Tıpkı e-posta programlarının gelen kutusu gibi. Defter sahibi gelen kutusunu açıp, oradan sıra gözetmeksizin herhangi bir dijital malzemeyi seçtiğinde o seçilen klip ilk boş sayfaya yerleşecek ve gelen kutusundan silinecekmiş.

Bu bana daha özgürce geldi. Deftere göndereceğim malzemelerin gönderme sırasına dikkat etmem gerekmiyor böylece. Ancak bence bir özellik daha olmalı. Seçilen klip illa ki ilk boş sayfaya yerleştirilmemeli. Hangi sayfaya istersem o sayfaya yerleştirebilmeliyim.

Firmanın bir konudaki tutuculuğunu ben de destekliyorum. Bir klip bir sayfaya (e-) yapıştırıldıktan sonra artık yerinden hareket ettirilmemeli bence de. Keza yeni gelen bir klip sadece boş sayfalardan birisine yapıştırılabilmeli. Daha önce yazılmış ya da çizilmiş bir sayfanın üstüne yapıştırılmamalı. Sonuçta söz uçar, ama yazı kalmaya devam etmeli !

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1225) - Ooof Off Line Köşesi - 10 09 2010

Pazartesi, Eylül 06, 2010

“DİNGİN BİR ŞİMDİKİ ZAMAN” HAYALİ!

Eğer bir ülke veri ve enformasyon içinde boğuluyor ancak bilgi üretemiyorsa gelişmemiş demektir


- Herşeyi, baştan sona herşeyi bildiğimiz zaman, daha ne öğrenmemiz gerekecek?
- Sentez sanatını !

J.C. Carriere’nin bu sorusuna verdiği cevapla Umberto Eco yaşadığımız bilgi çağında “bilgi” demekle ne kastedilmesi gerektiğini net bir şekilde ortaya koymuş durumda.

Bu model Michel Serres’ten bir alıntıyla da güçlendiriliyor: “Hafızamıza [malumat] yerleştirme çabasını artık göstermemiz gerekmiyorsa o zaman geriye sırf zekamız kalıyor”.

Bugün fazlalığından dolayı yakındığımız veri ve enformasyona ulaşmak dünün insanı için oldukça zor ve o nedenle de değerliydi. Sorun aslında bir veri ya da enformasyona ulaşıldığında bununla hayatın kalitesini nasıl artıracağını bilen insan sayısının az olmasıydı. Pek çok insan bu bilinçten yoksun olarak yaşadı.

Bugün ortalama bir insan o bilince sahip. Ancak sorunu ise veri ya da enformasyonu yalın olarak kullandığında hayatına bir değer katma imkanının olmaması. Onları kullanarak, işleyerek illa ki bir bilgi üretmesinin gerekliliği. Umberto Eco “sentez sanatı” cevabıyla bu realiteye işaret ediyor.

Bugün gelişmiş ile gelişmekte olan (yani gelişmemiş) bir ülkeyi ayırt etmede bu nokta da bir değerlendirme kriteri olabilir. Eğer bir ülke veri ve enformasyon içinde boğuluyor ancak bilgi üretemiyorsa gelişmemiş demektir (Ya da genelde gelişmiş sınıfına giren bir ülkede yaşayan herhangi bir birey ya da topluluk için de bu değerlendirme kısmi olarak yapılabilir).

Dijital kültürde bunun hoş bir adı da var : Dijital uçurum! Bu uçurumu kapatma eforu da ülkenin gelişmişliğinin bir göstergesi olabiliyor. Bazı ülkeler her haneye yüksek hızlı internet erişimi sağlamayı anayasal bir hak olarak değerlendirirken başka bazı ülkeler anayasayı değiştirmek için bambaşka motivasyona sahip olabiliyor (mesela yargının yürütme ile aynı söyleme sahip olmasını sağlamak gibi)

Eco ile Carriere’nin söyleşi formatındaki “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın” isimli kitapta kitabın geleceği de sorgulanıyor. Ancak basitçe mektup ile zarfın aynı şeyler olmadığı gibi belki de kağıdın yenileceğini ama kitabın teknolojiye yenilmeyeceğini saptıyorlar. Hatta bazı açılardan incelendiğinde kitabın format olarak bile teknolojiye üstün geldiğini tespit ediyorlar. Örneğin beş yüz sene önce yazılmış bir kitabı, dilini bildiğiniz sürece, bugün hala kolayca açıp okuyabilirsiniz. Ancak daha on yıl önce popüler olan bir saklama ünitesinde (diyelim ki diskette) yer alan bir dosyayı okumak bugün için neredeyse imkansız. Neden? Çünkü standard bir bilgisayarda artık disket okuyucusu yok!

Benzer şekilde belki CD/DVD okuyucular da yarının mükemmel bilgisayarlararının standard bir parçası olmayacaklar ve o nedenle bugün CD’lerde DVD’lerde saklanan bilgilere erişim imkanı ortadan kalkmış olacak.

Elbette ki bu ölümcül bir durum değil. Her seferinde yeni bir teknoloji çıktığında o geçiş döneminde bilgi hazinenizi yeni teknolojiye dönüştürürseniz herhangi bir kaybınız olmaz.

Ancak yine de bu durum, adı “kalıcı veri depolama ortamı” olarak anılan teknolojilerin aslında kendileriyle çelişkiye düşer gibi “geçici” oldukları gerçeğini saklayamıyor. Geçici çünkü sürekli değişiyor.

Bu değişim öyle bir hızda ki Eco’nun tespitiyle “Dingin bir şimdiki zamanı yaşayamıyoruz artık! Daima geleceğe hazırlanma gayreti içindeyiz!”

O gelecek hiçbir zaman gelmiyor ve daha da kötüsü şimdiki zamanı elimizden çalıp kaçırıyor!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1224) - Ooof Off Line Köşesi - 03 09 2010

BİR BORGES ANSİKLOPEDİSİ : WikiTlon

Ertuğrul Özkök’ün “Arta Kalan Zamanda” adlı arya seçkisinde bahsettiği o Borges öyküsünün sonunda yazar gelecek yüz yıl içinde yüz ciltlik efsanevi ansiklopedinin ikinci baskısının birisi tarafından ortaya çıkarılabileceğini umuyor. Bugün aradan 70 yıl geçmiştir ve Tlön Ansiklopedisi’nin 2. Baskısı’nın dijital kültürün sunduğu imkanlar dikkate alındığında, kısa süre içinde “bulunup” ortaya çıkarılmaması için bir neden kalmamıştır.


Ertuğrul Özkük’ün sevdiği aryalardan derlemiş olduğu Arta Kalan Zamanda isimli müzik seçkisiyle (iki yıl gecikmeyle) yeni tanıştım. Her ne kadar zürafalı bir öyküyle taçlandırılan arya favori listeme girdiyse de başka bir aryanın arasına sıkışmış olan o Borges öyküsü dikkatimi çekti.

Belki de öncelikle seçkinin formatından bahsetmek gerek. Aynı iki CD’den oluşan seçkinin ilk CD’sinde Özkök seçtiği her aryayla ilgili birer anı-öykü de eklemiş. Kenan Işık da bunları seslendirmiş. Özellikle Tuhaf isimli son kitabını okuduktan sonra bunlara anı-öykü demenin daha doğru olacağını düşündüm. Yani gerçek ile fantezinin birbirine karıştı(rıldı)ğı metinler.

Borges öyküsüne ismini belirtmeden atıfta bulunuyor Özkök. Öyküdeki bazı detayları anımsadığı kadarıyla alıntılıyor. Öykü Erzurum dolaylarında (kurulduğu sanılan) bir medeniyetten bahsediyor. İşin ilginci bu uygarlık yazarın evinde yer alan bir Britannica Ansiklopedisi’nin bir cildinin son maddesi olarak geçiyor ama o ansiklopedinin başka hiçbir nüshasında o madde yok! Bunu da daha sonra kapısına gelen bir okurla olan dialogundan anlıyoruz. Okur böyle bir ansiklopedi maddesinin olmadığını belirttiğinde, Özkök’e göre, Borges şöyle yanıtlıyor: “Hayret! Bendeki Britannica’da var”.

1986’nın bir Haziran Cumartesi günü, kısa süre önce ölmüş olması nedeniyle, Cumhuriyet’te tam sayfa kendisinden bahsedilen bir makale vesilesiyle tanışmıştım Borges ile. O gün öğleden sonra Ankara Zafer Çarşısı’ndaki bir kitapçıdan aldığım (o zamana dek Türkçe’ye çevrilmiş olan) iki Borges kitabından birisi olan Yolları Çatallanan Bahçe’de geçer Özkök’ün anımsadığı öykü.

Geçtiğimiz günlerde Thasos Adası’nda bir hafta sonu geçirmek üzere yola çıkarken sırt çantama sayfaları artık sararmış o kitabı da koydum. Adanın güney batı tarafındaki Potos kıyı kasabasında güneşin altında tembellik yaparken önce bu öyküyü okumayı tercih ettim.

Beklediğim üzere öykü Özkök’ün “anı” kısmına giriyordu; gerçekti (hatta Borges’in yazdığı ilk öykülerdendir). Ancak ansiklopedi maddesiyle ilgili detaylar gerçeğin yorgun bellek tarafından zorunlu modifiyeye tabi tutulmuş hali gibiydi; fanteziydi. Borges’in kapısına dayanan bir okuru yoktu ama başka nüshalarda bulunmayan, ancak tek bir nüshada yer alan, ansiklopedi maddesi vardı. Söz konusu ansikopledi Britannica değildi ama onun 1902 tarihli baskısının korsanı olan Anglo Amerikan Ansiklopedisi idi. “Korsan madde” Borges’in (kiraladığı) mobilyalı evdeki ansiklopedide değil, yakın arkadaşı Bioy Casares’teki nüshada yer alıyordu vs.

Öykü geliştikçe, bu uygarlığın belli bir yörede kurulmuş bir ülke (Uqbar) değil, tüm dünyaya yayılmış bir uygarlık (Tlön) olduğunu öğreniriz. Bu uygarlığı anlatan (her biri bin sayfa olan) yüz ciltlik bir başka ansiklopedinin tesadüfen bulunan XI. Cildi ise üzerinde derin araştırmalar yapmalarına vesile olur Borges ve arkadaşlarının. Böylece pek çok filozof, bilim adamı, entellektüelin bir araya gelerek, (idealize edilmiş) bir uygarlığı ve tarihini (hiç değilse kağıt üzerinde) kurduklarını öğreniriz.

Bu öyküyü okurken, dijital kültürün bugün sunduğu imkanları kullanarak Borges’in bu fantazisinin kolayca hayata geçirilebileceği düşünü kurdum. Basitçe bir wiki ortamıdır bu. Wikipedia ya da Wikileaks gibi. Belki adı da WikiTlon olacaktır. Borges’in anısına, Borges-sever aydınlar, okurlar oturup kendi meslek alanlarınınn idealize edilmiş modellerini Tlön Uygarlığı’nın o konudaki realitesiymiş gibi bu sanal ansiklopediye ekleyebilirler.

Belki de Borges’in öykünün sonunda bahsettiği ve gelecek yüz yıl içinde bulunacağına inandığı yüz ciltlik o “Tlön Ansiklopedisi’nin 2. Baskısı” internet üzerindeki bu WikiTlon olacaktır.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1223) - Ooof Off Line Köşesi - 27 08 2010

HER EVE BİR GOOGLE

Bir eposta gönderimi ile Google’da yapılan bir arama ya da bir video clip izleme trafiklerinin birinin diğerine göre öncelikle ele alınmaması, her birinin geliş sırasına göre gerçekleştirilmesi gerekir. Google daha hızlı hizmet sunmak için bu kuralı delmeden arkasından dolaşmaya mı çalışıyor?


Geçtiğimiz günlerde Google ile ABD’nin önde gelen internet servis sağlayıcısı ve mobil operatörü olan Verizon internetin nasıl düzenlenebileceği konusunda ortak bir taslak hazırlayarak kamuoyuna sundular. Her ne kadar sunulan taslak internetin eşitlikçi çalışma modeline halel getirmiyor gibi görünse de taslak karşısında farklı görüşleri olanlar da yok değil.

Tanım gereği altyapı hizmeti sunan (Verizon, TTNET, Superonline gibi) servis sağlayıcı firmalar kendi altyapılarından geçen internet trafiğini eşit şekilde taşımak zorundadır. Yani bir eposta gönderimi ile Google’da yapılan bir arama ya da bir video clip izleme trafiklerinin birinin diğerine göre öncelikle ele alınmaması, her birinin geliş sırasına göre gerçekleştirilmesi gerekir.

Günümüzde gelinen noktaya bakıldığında bazı kurum ya da kişiler bu eşitlikçi yaklaşım modelinin değiştirilmesi gerektiğini de savunmuyor değil. Buna göre örneğin birisinin izlemekte olduğu bir video clipte anlık donmalar olmaması için bir başkasının o sırada gönderdiği bir eposta varacağı yere bir kaç saniye (ya da dakika) gecikmeli gidebilir.

Olayı örneklere indirgediğinizde mantıksız görünmüyor. Ancak internet trafiğini eşitlikçi olarak yönetmediğiniz taktirde açılan o deliğin öyle bir büyüme potansiyeli var ki bugün ücretsiz alınan hizmetleri bugünkü kalitesinde alabilmek için bireylerin ek ücret ödemesi bile söz konusu olabilir.

Yukarıdaki örneği sürdürmek gerekirse, bugün gönderdiğiniz bir epostanın yerine ulaşması ücretsiz bir standard hizmet iken yarın gönderilen epostanın anında yerine ulaşması “katma değerli bir hizmet” olarak kategorilendirilebilir ve ek ücrete tabii tutulabilir. Ücretsiz eposta gönderimlerinde ise en hızlı ulaşım süresi 24 saate çıkarılabilir.

Gerek ABD’de bu konulardan sorumlu devlet kurumu olan FCC (Federal İletişim Komisyonu) gerekse de Google gibi firmalar internetin eşitlikçi çalışma modelinin değişmesini talep ediyor değil! Ancak yine de yukarıda belirtilen açıklama Google ile Verizon’un perde arkasında “bir dolaplar çevirdiği” konusunda kafalarda kuşkular oluşturdu.

Kendi blogunun yanısıra New York Times’a da yazan Robert Cringely konuya farklı bir açıdan yaklaşıyor. Ona göre Google ile Verizon’un üzerinde mutabık kaldıkları model, tamam internetin eşitlikçi yapısının bozulması anlamına gelmiyor ama, Google hizmetlerinin internet üzerinden çok daha hızlı sunulmasını sağlayabilecek nitelikte.

Nasıl mı? Bunun için Google’un arama sonuçlarını hızlı bir şekilde sunmak için ne tür bir veri ağı kullandığını bilmek gerekiyor. Mobil araçlar içine yerleştirilmiş ve Google’un veritabanının içeren merkezler Amerika’nın çeşitli yerlerine dağıtılmış durumda bir tür bölgesel konsantrasyon noktası görevi görüyor. O bölgeden birisi internette arama yaptığında talep Google’un en yakın mobil altyapısına ulaşıyor ve internette fazla dolaşmadan cevap kullanıcı ekranında beliriyor.

Cringely’e göre Google bu altyapısını Verizon’un merkezinin bulunduğu yerlere doğru genişlettiği taktirde Verizon üzerinden internete erişen kullanıcılar Google’da bir arama yaptıklarında cevap fiziksel olarak en yakın Google noktasından verilecek. Bu sayede hem Google hizmetleri daha hızlı çalışmış olacak, hem de daha az internet trafiği yaratılmış olacak.

Bir başka deyişle yola çıkardığınız sorular yolda eşit hızda hareket edip, cevaplarını alıp evinize dönmeye devam edecek. Ama soruyu Google’a sorarsanız Google’un cevap merkezi evinizin dibinde olduğundan yola çıkma gereği kalmadan cevap anında karşınıza gelecek. Yani herkes eşittir ama bazıları daha eşittir!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1222) - Ooof Off Line Köşesi - 20 08 2010

Cuma, Ağustos 13, 2010

TEKNOLOJİ KANUNLARI

Bu kanunların bir kısmı teknolojinin gelişmesine yön vermekte; diğerleri ise teknolojinin onu kullananlar tarafından nasıl algılandığına güzel birer örnek oluşturmakta!


Teknoloji tanımı gereği deterministik olduğunu kullanıcılarına net bir şekilde ispat edebilseydi, belki de aşağıdaki (kimi esprili) “kanunların” pek çoğu üretilmemiş olacaktı. Her ne kadar teknolojinin zaman zaman deterministik çalışmadığı gibi bir görüntü oluşturmasına neden olan durumların gerisinde yine deterministik bir bakış açısıyla incelendiğinde tatminkar açıklamalar yer alsa da hiçbirimiz bu detayları bilecek kadar uzman ya da mühendis değiliz.

Bu sıcak günlerde gelin bu iğneleyici kanunların bazılarını yeniden anımsayalım.
  • Mantık hatalı sonuca güvenle ulaşmanın sistematik bir yoludur.

  • Eğer inşaat mühendisleri binaları yazılımcıların programları yazdığı şekilde inşa etmiş olsaydı ilk ağaçkakan tüm uygarlığın yıkılmasına neden olurdu.

  • Hiçbir yazılım projesi öngörülen zamanda ve bütçede tamamlanmaz.

  • Yeni sistemler yeni sorunlar yaratır.

  • Hiçbir ileri teknoloji sihirden ayırt edilemez (Arthur C. Clark)

  • Bir bilgisayarın iki saniyede üreteceği hataları 20 insan 20 yılda anca üretir.
  • Bir projenin bitiş süresi yaklaştıkça kalan iş sayısı artar.
  • Bir teknoloji yeterince eskimeden ona güvenme.

  • Teknoloji o kadar hızlı değişiyor ki yeni bir şey öğrenmeden önce ondan daha çoğunu unutmak gerekir.

  • Karmaşık bir şey yapmak basit, basit bir şey yapmak karmaşıktır.

  • Bir insan yılı maliyeti olan teknoloji projesi 730 kişinin işi öğle yemeğinden önce bitirme çabasıdır.

  • Bir sistemin çalışmama olasılığı onu görmeye gelecek ziyaretçilerin önemine göre artar.

  • Teorik olarak çalışan şey pratikte çalışmaz; pratikte çalışan şey teorik olarak çalışmaz.

  • Eklemek isteyeceğiniz kablo parçası daima kısa gelir.

  • Teknolojiden anladığınızı sanıyorsanız, uzman değilsiniz demektir.

  • Çağırdığınız tamirci, sizin kullandığınız modeli bilmeyen birisi çıkacaktır.

Aşağıdaki üç kanun ise ciddi olarak kabul görmüştür:

  • Bir mikroçipin kapasitesi her 18 ayda iki katına çıkar (Moore Kanunu)

    İletişim sistemlerinin toplam kapasitesi her 12 ayda iki katına çıkar (Gilder Kanunu)

  • Bir şebekenin değeri onu oluşturan noktaların (node) sayısının karesiyle doğru orantılıdır (Metcalfe Kanunu)


Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1221) - Ooof Off Line Köşesi - 13 08 2010

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

(KISIR) TWITTER DÜNYAMIZ

Kişisel çabalarımızla Twitter imkanını da kısır çekişme ve polemiklere araç ediyoruz. Zeki Kayahan Coşkun’un kanser hastası bir öğretmenimiz için yırtınması, arabesk müzikten daha az değerli. Zaten Fazıl Say da müzikten anlayan biri değilmiş. O sırada dünyada ne mi oluyor? Kimin umurunda.


Polemik cenneti olan ülkemiz için Twitter bulunmaz bir nimet gibi. Çünkü her bir mesajın (tweet deniyor) en çok 140 harften oluştuğu twitter ortamı, bu sınırlamayla içeriğe önem vermeyen, bağırıp çağırmayı sevenler için tam da arzu ettikleri imkanı sağlıyor.

Yayınlanan tweet sayısının ne kadar hızlı artığını Twitturk sitesinden izleyebilirsiniz. Saniyede yazılan tweet sayısı 1 ile 3 arasında değişiyor. Bu yoğunlukta seyreden bir trafikte derinlik aranır mı? (İpucu: Hemen cevap vermeyin).

Twitturk sitesi popüler Türk twittercılarını da listelemekte. Bu yazı kaleme alındığında listenin ilk on sırası şu şekildeydi : Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Gülben Ergen, Zeki Kayahan Coşkun (Alem FM DJ’lerinden, Matrax’ın sunucusu), Ahmet Hakan, Sertab Erener, Cüney Özdemir, Türkçe (haberler), Ayşe Özyılmazer, Alex de Souza (FB’li futbolcu), Erdil Yaşaroğlu (karikatürist).

Abdullah Gül’ün Twitter hesabı olması önemli. Hatta geçtiğimiz günlerde Zeki Kayahan Coşkun’un kanser hastası bir öğretmenle ilgili twitter üzerinden başlatmış olduğu kampanya kapsamında kendisine gönderilen mesajlara cevap vererek duyarlılık gösterdi. Yetkilileri harekete geçireceği mesajını verdi.

Twitter dünyamız genelde incir çekirdeğini doldurmayan tartışma ve polemiklerle devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde medyaya kadar yansıyan bir süreç yaşandı. Fazıl Say’ın arabesk müzik ile ilgili yorumları çeşitli kesimlerde farklı türden tepkilerin oluşmasına neden oldu.

Fazıl Say’ın görüşüne katılmayanlar, arabesk müzik türünü desteklemek yerine daha ziyade Fazıl Say’ın üslubu ve seçtiği kelimeleri eleştirdi. Hatta konu Say’ın müzikten anlamayan biri olduğunu ima eden açıklamalara kadar gitti.

İkinci raundda Cüneyt Özdemir ile Fazıl Say arasında bir gerginlik yaşandı. Bunu twitter’dan canlı olarak izledim. Yumuşak tonda başlayan tartışma önce atışma seviyesine ulaştı finalde ise Cüneyt Özdemir, Fazıl Say’ı twitter deyimi ile bloke etti. Yani ondan gelecek tüm mesajların kendisine ulaşmasını engelledi.

O arada bir kaç gün boyunca Fazıl Say, Twitter’in başka bir özelliğini kullandı ve kendisine gelen mesajlar içinde seçtiği pek çoğunu izleyicilerine yönlendirdi (re-tweet ya da RT) ve bir ayna vazifesi gördü. Bu mesajlar daha ziyade arabesk konusundan dolayı kendisini eleştiren, okkalı olmayan küfürler içeren mesajlardı (Say, okkalı küfür içerenleri göndermediğini özellikle belirtti).

Bu yaklaşımı da ilginç bir tartışma başlattı. Amacını ıskalayan pek çok izleyicisi Fazıl Say’ı susmaya davet ederek üstünde bir mahalle baskısı kurmaya kalktı. Sanırım mantık şu : Ya hoşlandığım mesajlar gönder ya da sus!

Tabii ben boşu boşuna şöyle düşündüm: Sen aldığın mesajlardan hoşlanmıyorsan, mesajı gönderen üstünde baskı oluşturmak yerine mesajı gönderen kişiyi izlemekten neden vazgeçmiyorsun?

Bu didişmenin en ilginç mesajlaşmalarından birisi ise Say’ın Yol ile Recep İvedik filmlerini kıyaslaması üstüne bir izleyicisinin Yol filminde bir atın öldürülmüş olduğunu diğerinde ise bir keçinin beslendiğini belirterek Say’a ters gitmesiydi. Say gibi ben de bu mesaj karşısında abondone oldum.

O sırada Alain de Button şöyle yazıyordu Twitter’da : “Yeni kuşakları daha bencil olduğu için suçlamak problemin kuşakla değil gençlikle ilgili olduğunu unutmaktır – zamanla tedavi edilen o problemin”.

Paulo Coelho ise yeni kitabının O Aleph adıyla Brezilya’da piyasaya çıktığını duyuruyor ve şöyle yazıyordu : “Ne yapıyorsak o oluruz!”

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1220) - Ooof Off Line Köşesi - 06 08 2010

Cuma, Temmuz 30, 2010

(DİJİTAL) 19 MUCİZESİ

Herhangi bir web sitesindeki herhangi bir belgeden yola çıkarak ve o web sitesinde yer alan linkleri kullanarak, herhangi başka bir web sitesindeki herhangi bir dökümana kaç katmandan (linkten) geçerek ulaşabiliriz?


Dünyadaki herhangi bir insanı ve bu insanın şahsen tanıdığı kişileri ele alalım. Bu kişiden yola çıkarak ve her seferinde kişinin tanıdık çevresindeki kişilerden birisi aracılığıyla bir sonraki kişiye ulaşmak kaydıyla dünya üzerindeki bir başka insana ulaşırken aradaki zincirde kaç tane “tanıdık” kişi yer alır? Mesela Arjantin’de yaşayan herhangi bir insan ile Artvin’de yaşayan herhangi bir insan arasındaki zincirde kaç tane “tanıdık”, “tanıdığın tanıdığı” vb yer alır?

İlk etapta akla “pek çok” gibi bir cevap vermek geliyor değil mi? Oysa 60lı yıllarda Harvard Üniversitesi’nden Stanley Milgram konu üzerinde bilimsel bir araştırma yapmış ve pratikte bu sayının (ortalama) 6 olduğunu tespit etmiş. Kısacası sizinle Amerikan Başkanı arasındaki tanıdık zincirinde beş kişi yer alıyor. Sizin tanıdığınız bir kişi, onun tanıdığı bir kişi, vb derken altıncı seferde Obama’ya ulaşıyorsunuz.

İki insan arasındaki “mesafe” ve bunun beklenilenden çok daha yakın olduğu fikirlerinin ortaya çıkışı ise daha da eskiye 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar gidiyor. Burada karşımıza Macar yazar Frigyes Karinthy çıkıyor. Karinthy’nin Zincirler isimli öyküsünde bu konu ele alınıyor. Macar yazarın iddiasındaki tek fark; altıncıda değil beşincide herhangi bir kişiye ulaşıyor olmanız (Milgram’ın deneyinin sonucunda bulduğu ortalama aslında 5,5 kişi – yuvarlanarak 6 denilmiş).

Grafik ya da ağ araştırmaları bu tür ilk tohumlarla geçen yüzyılın başında matematik dünyasına girmiş. Bugün ise geldiği yer bir hayli ileri. Örneğin Albert Laszlo Barabasi’nin ülkemizde de “Bağlantılar” adıyla yayınlanan kitabında bu süreci detaylı olarak öğrenme imkanı var.

Barabasi akademik araştırmaları çerçevesinde hemen elinin altında olan world wide web dünyasıyla da ilgilenmiş. Soru şu : Herhangi bir web sitesindeki herhangi bir belgeden yola çıkarak ve o web sitesinde yer alan linkleri kullanarak, herhangi başka bir web sitesindeki herhangi bir dökümana kaç katmandan (linkten) geçerek ulaşabiliriz?

Çeşitli miktarda içeriği olan ortamları kullanarak (örneğin çalıştıkları üniversitenin web sitesini baz alarak vb) yapmış oldukları araştırmalar sonucunda Barabasi ve öğrencileri bu sorunun cevabı olarak matematiksel bir formül geliştirdiler. Bu formüle göre aradaki bağlantı sayısı toplam belgenin logaritmasının iki katından biraz fazla. (d = 0,35 + 2Log N). Diyelim ki o web ortamında toplam on bin adet belge olsun (N=10,000). Bu formüle göre on bin döküman olan bir web ortamında bir belgeden bir başka belgeye ulaşmak için ortalama 6,35 yani 7 belgeden geçmek gerekiyor. Yedinci adımda aranılan belge bulunabiliyor.

Tabii hemen akla web dünyasındaki tüm belgeleri baz aldığımızda formül ne söylüyor diye bir soru çıkıyor. Bunun için tüm dünyada internet üzerinde bulunan toplam belge sayısının kaç olduğunu bilmek gerekiyor. 1998 yılında yapılmış olan bir çalışmayı baz alan Barabasi bu sayının 800 milyon olduğunu kabul etmiş. Buna göre çıkan sonuç ise 18,59’dan 19.

Önceki yıllarda 19 sayısının mucizeleri ile ilgili olarak (özellikle de İslami açıdan) pek çok değerlendirme yapılmıştı (Müdessir Suresi’nin 30. ayeti şöyledir: “Üzerinde 19 var”). 19 sayısı bu kez de dijital dünyada karşımıza çıkmış oldu.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1219) - Ooof Off Line Köşesi - 30 07 2010

Salı, Temmuz 27, 2010

ERKEK GOOGLE, DİŞİ FACEBOOK

Google ne aradığını bilen bireylerin bu arayışlarına bir çözüm üretmek üzere orada. Adeta erkek müşterilerin alış veriş yapma modeline benziyor. Al ve çık. Facebook gibi sosyal ağ siteleri ise daha ziyade kadın müşterilerin modeline.

Son on beş yılda arama motorları dünyası iki önemli aşamadan geçti. Internetin tüm dünyaya açılmasından sonra arama motoru rekabetinde rakiplerini geride bırakarak ilk büyük savaşı kazanan Yahoo olmuştu. Ta ki Google gelene dek.

Google ikinci aşamanın (sürpriz) büyük galibidir. Zaman içinde ilgi alanını arama motoru dünyasından ötelere çevirmiş olup bugün pek çok alanda hizmet vermektedir (Youtube’dan Google Earth’e, Gmail’den Blogspot’a dek).

Ancak Mayıs ayında yayınlanan İngiltere kaynaklı bir istatistik savaşın üçüncü aşamasının sinyallerini mi veriyor diye merak uyandırdı. Bu istatistiğe göre İngiltere’de Mayıs 2010’da ilk defa sosyal ağ sitelerine erişenlerin oranı (% 11, 88) arama motorlarına erişenlerin oranını (%11,33) geçmiş durumda (Kaynak: Web analiz şirketi Hitwise).

Sosyal ağlar deyince İngiltere’de de ilk akla gelen site Facebook. Facebook’un popülerlik oranı %55 düzeyinde. En yakın takipçisi olan Youtube’a fark atmış durumda (% 16,47).

Her ne kadar Youtube, Google’un bir şirketi olsa da popülerlik açısından Facebook gibi sitelerin Google’u geride bırakmasının çok ciddi finansal sonuçları da söz konusu olacaktır. Farklı kategorilerde olmakla birlikte her ikisi de pek çok internet gezgini için çeşitli web sitelerine erişmede sıçrama tahtası olarak görev yapmakta. Hal böyle olunca da çok ciddi anlamda reklam imkanı bu tür sitelerde toplanmış durumda.

Facebook ya da Google gibi bir site ana durak ise buradan erişilen diğer siteler tali durak durumunda kalmaktalar. Ana durağın çektiği trafiğin tali durakların neredeyse toplamı kadar olacağından reklam gibi imkanların ana durak statüsündeki bu sitelerde yoğunlaşması tesadüf olmasa gerek.

Böyle bir savaş olacaksa Google gibi bir sitenin bundan kazançlı çıkıp çıkamayacağı ciddi bir soru olarak gündeme gelecektir. Sonuç olarak Google ne aradığını bilen bireylerin bu arayışlarına bir çözüm üretmek üzere orada. Daha ziyade bir erkek müşterinin alış veriş yapma modeline benzetilebilir. (Mağazaya girer, alacağı kategorideki mallara bakar, gözüyle seçer, çok nadir olarak deneme kabinini kullanır, alır ya da almaz ve mağazadan ayrılır).

Facebook türü sosyal ağ ortamları ise belli bir şey aramaktan ziyade zaman geçirme odaklı bireylerin gelip “takıldığı” bir ortamdır. Bu ruh halindeki bir kişinin zihninde belli bir amaca ulaşma, belli bir şey yapma zorunluluğu yoktur. Daha ziyade zamanını kaliteli geçirme arzusu söz konusudur ve “tekliflere açıktır”.

Dolayısıyla duvarına eklenmiş bir video, bir arkadaşının bir fotoğrafa yaptığı kısa bir yorum, o an için kullanıcıyı hiç aklında olmayan yerlere götürebilir. Bu da nispeten kadın müşterilerin alış veriş yapma modeline benzetilebilir. (Bir şeyler almak kadar, arama sürecinin kendisi de bir amaçtır ve herhangi bir şeyle sınırlandırılmak istemez).

Belki de bu bakış açıları zaman içinde dijital ortama ciddi anlamda yön verecektir. ABD merkezli bir başka istatistiğe göre Amerika’da genç kadınların sabah kalktıklarında ilk yaptıkları şeyler listesinde Facebook’a girmek de yer alıyor.

Şöyle bir düşünelim: Sabah otobüse/metroya binmiş işine ya da okuluna gitmekte olan bir kişi aklında bir şey yoksa cep telefonundan internete girecek bir sebebi yoktur. Ama aynı kişinin Facebook’a girip ne var ne yok diye bir bakması için bir nedeni olmasına da gerek yoktur!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1218) - Ooof Off Line Köşesi - 23 07 2010

FUTBOL ve BİLGİ TOPLUMU

Futbolun perde arkasında kurumsal iş dünyasının son model taktik ve stratejilerini uygulama konusunda dur durak bilmeyen bir yönetim modeli. Ancak iş sahaya, futbol oyununa geldiğinde, hala ilk günkü ilkel kurallarına çok yakın kurallarla yönetme bağnazlığı.


Global futbol otoriteleri (FIFA, UEFA, vb) bilgi olgusunu mümkün olduğunca futbol oyununun içine sokmama konusundaki inatlarını sürdürüyor. Evet veri ya da istatistik açısından tonlarca bilgi kırıntısını üretme ve dünyaya sunma konusunda hiçbir tereddütleri yok. Ancak bu veri ve enformasyonlardan futbol oyununu ileriye götürecek türden kararlar alabilmede yardımcı olacak bilgiler üretme konusunda ise müthiş bir tutuculuk var.

Ne için? Güya futbol oyununun heyecanını, popülaritesini düşürmemek için (?). Öncelikle bu heyecan ya da popülarite kavramlarından ne anlaşıldığını netleştirmek gerek. Örneğin 11 Temmuz’da biten 2010 Dünya Kupası’ndaki İngiltere – Almanya maçında İngiltere’nin kale çizgisini yarım metre geçen topu hakemlerin görememesi nedeniyle gol olarak sayılmadı. Oysa basit düzeyde bir teknolojiden istifade ediliyor olsaydı bu top gol olarak sayılacaktı. Ofsayt konularına ise hiç girmiyorum.

İşte global futbol otoritelerinin heyecan dediği şey bu. Yanlış verilmiş bir kararın, teknoloji körlüğü olan futbol oyunu sayesinde yıllarca konuşulması. Hakem o golü verseydi belki de İngiltere Almanya’yı geçecekti vs vs.

Öte yanda futbol oyunuyla ilgili olarak sahanın arkasında son yirmi yılda gerçekleştirilen gelişmelerin futbolu bir spor olmaktan çıkarıp bir endüstri haline getirdiği konusunda ise herkes hem fikir ama nedense kimse bundan yakınmıyor.

Artık futbol maçları yayıncı kanalın yayın akışına göre belirleniyor. Ulusal liglerdeki maçlar heyecan son haftalara dek taşınabilsin “arzusuyla” oynanıyor. Bir takımın alıp başını gitmesi pek arzu edilmiyor. Öte yandan futbolcu transferine getirilen esneklikler büyük bütçeli futbol kulüplerinin daha çok sportif başarı elde etmesine bu da o kulüplerin giderek daha da zenginleşmesine neden olmakta. Bu durumda küçük ölçekli kulüplerin başarı elde etmesi giderek daha da zorlaşmakta.

Geçtiğimiz aylarda ülkemizde de yayınlanan Futbolun Şifreleri isimli kitap bu gelişmeleri ve futbolun endüstrileşme sürecini nesnel verilerden yola çıkarak ürettiği bilgilerle açıklamakta.

Bu çelişki daha ne kadar sürecek? Futbolun perde arkasında kurumsal iş dünyasının son model taktik ve stratejilerini uygulama konusunda dur durak bilmeyen bir yönetim modeli. Ancak iş sahaya, futbol oyununa geldiğinde, hala ilk günküne çok yakın kurallarla yönetme tutuculuğu.

Tam da bu muhafazakarlığı protesto edercesine son dünya kupasının finaline futbolu bilgi toplumu olgusuna en uyumlu denilebilecek bir modele göre oynayan iki takım çıktı. Hollanda ile İspanya. Her iki takım da oyununu pas üzerine kurmuş. Hiçbir futbolcu gerekmediği sürece çalım atmıyor, kaleciler bile gerekmedikçe uzun degajlar yapmıyor, oyunu kısa pas ile başlatıyor.

Bu oyun modeli bireyin oyun içinde görkemli bir yapının kendi üstüne düşen küçük (ama çok önemli) bir parçası olduğu felsefesini gözler önüne seriyor. Hollanda ya da İspanya’da Maradona gibi topu alıp giden futbolcuya yer yok. Onun yerine top daha ayağına gelirken, topu nereye atacağını kafasında hesaplayan ve topu ona göre isabetli bir şekilde arkadaşına aktaran bir takım oyunu oyuncuları var.

Evet Maradona’nın tarihe geçen golleri var ama bir kerelik başarı mı yoksa sürdürülebilir bir başarı mı ? Arjantin, Brezilya gibi takımlar sonrasını sonra düşünürüz derken, Hollanda, İspanya gibi takımlar sürdürülebilir başarının peşinde koşuyor.

FIFA’nın, UEFA’nın bu yeni eğilimi destekleyecek türden uygulamaları futbol oyununa dahil etmeleri, futbolda heyecanı yanlış kararlarda değil oyunun kendisinde aramayı sağlamaları gerekir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1217) - Ooof Off Line Köşesi - 16 07 2010

KALABALIKLARIN GÜCÜ !

Kaynaklara göre kalabalıkların gücü kendisini şu üç tür problemin çözümünde en etkin olarak hissetirebilir: 1) Kesin, net cevabı olan bilişsel problemler 2) Bireylerin aktivitelerinin organize edilmesini gerektiren koordinasyonel problemler 3) Kişisel beklenti olmaksızın emek vermeyi gerektiren dayanışma problemleri.


Kalabalıkların bir gücü olduğunu daha ziyade kalabalıklar oluştuğunda anlarız. Yoksa bu tümcede bir mantık hatası mı var? Bireyler bir araya gelmeden bir “kalabalık” oluşturabilir mi ki?

Örneğin ideologlar, bireylerdeki o kalabalığı oluşturma gizilgücüne hitap ederek birbirlerinden ayrık duruyor gibi görünseler de aslında bütünün bir parçası olduklarını idrak etmelerini sağlamaya çalışıp; onları ortak bir ülkünün, vizyonun etrafında toplamak isterler. Ki ideologların seslerinin bireylere ulaşması bile başlıbaşına bir zorluktur.

En azından düne kadar öyleydi demek daha doğru olacak. Dijital altyapının getirdiği imkanlar bir yanda sesini duyurmak isteyenlerin sesini dünyanın öbür ucuna dek ulaştırırken diğer yanda da bireylerin fiziken aynı mekanda bulunmasalar bile bir kalabalığı, bir kitleyi oluşturmasını sağlayabiliyor.

Kalabalıkların gücü dijital dünyada öncelikle teknolojik bir konu çevresinde varlığını hissettirdi (Windows’a alternatif olan Linux işletim sistemi, dünyanın dört bir yanındaki bireylerin kişisel ve karşılık beklemeksizin verdikleri emeğin sonucunda bugünkü halini aldı). Daha sonra farklı alanlarda da uygulandı.

Konu hakkında kitaplar da yazıldı. İfadenin isim babası (“crowdsourcing”) Jef Howe’un aynı isimli kitabı bir süre önce ülkemizde de piyasaya çıktı (Optimist). Daha önce de Dan Tapscott ve Anthonny Williams’ın Vikinomi isimli kitabı yayınlanmıştı (MediaCat). Vikinomi kavramı da aynı olguyu tanımlamaktır. James Surowiecki’nin The Wisdom of Crowds adlı kitabı ise Kitlelerin Bilgeliği adıyla yayınlandı (Varlık).

Bu kaynaklara göre kalabalıkların gücü kendisini şu üç tür problemin çözümünde en etkin olarak hissetirebilir:
1) Kesin, net cevabı olan bilişsel problemler
2) Bireylerin aktivitelerinin organize edilmesini gerektiren koordinasyonel problemler
3) Kişisel beklenti olmaksızın emek vermeyi gerektiren dayanışma problemleri.

Öte yandan kalabalıkların gücünü hissettirebilmesi için şu özelliklere sahip olması gerekir :
a) Farklı bilgilerin ortaya çıkmasını sağlayabilmek için görüş farklılıklarının olabilmesi (çokseslilik)
b) Sürü mantığını bertaraf edebilmek için bireylerin birbirine bağımlı olmaması
c) Merkezileşmemiş bir yapısının olması (ki birilerinin hatası kalabalığın tamamını etkilemesin) d) Farklı görüşlerin ortak bir potada süzülerek arzu edilen bilgi ya da bilgeliği ulaşmayı sağlayacak bir metod.

Bunu tersten okumak gerekirse eğer bir kalabalık çok homojen, çok merkezi, çok bölünmüş, çok kopyalayıcı ya da çok duygusal ise onun gücünden pek bir şey çıkması beklenmez.

Bu tabloda altı çizilmesi gereken önemli nokta kalabalığı oluşturan bireylerin (yaşamlarının), üzerine odaklanılan problemin çözülmesine bağımlı olmamaları. Linux işletim sistemini geliştirenler, bu çalışmaları gündelik iş yaşamlarını sekteye uğratmadan, bir hobiyle uğraşıyormuş gibi yaptılar. Keza Lego’nun yeni ürünlerinin şekillenmesine neden olan kullanıcıları da.

Batı kültürünün göz ardı etmeyi sevdiği, doğu kültürünün ise “Neden?” diye sormadan edemediği bir husus burada da devrede. Tüm bu kalabalığın gücünü yönlendiren bir mekanizmanın olması! Linux örneğinde merkezde bir çekirdek kadro vardı ve kalabalıklara enerjilerini kanalize etmeleri gereken hususları onlar belirliyordu. Lego, Wikipedia vb örneklerinde de merkezde “ötekilerinden biraz daha eşit” konumda olan birileri hep var.

Bir başka deyişle kalabalıklar, fazla üzerinde durulmayan o husus olmazsa başı kesik tavuk durumuna düşmekten kurtulamayacak gibi. İyi haber ise şu : Dijital dünyada herkes baş olabilir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1216) - Ooof Off Line Köşesi - 09 07 2010

BEN İDRAK EDENE DEK HERKES BEKLESİN !

70li yılların hızlı militanlarının bir yanılsama içinde olduklarını idrak etmeleri için 20 sene bekledi (kaybetti) Türkiye! Bireylerini doğru eğitmediği ve karınlarını doyurmadığı sürece bu döngü sürüp edecek!

Youtube yüzkarası; bir karadelik gibi Türkiye’nin dijital kültür gündemini içine doğru çekiyor. Son haftalarda Google’a doğru sıçrayan, sıçratılmaya çalışılan yasak önce bir geri adım attı. Daha sonra gelen ikinci dalga ile yeniden bulaştı. Youtube gibi bu da kalıcı olmaya çalışıyor. Kabaca bazı Google hizmetlerinden yararlanamama durumu ile karşı karşıyayız.

Meclis’te söz alan Ulaştırma Bakanı konu hakkında alınan yürütmesel ve yargısal kararların doğruluğunu savundu. Buna göre “Youtube’un Türkiye ile olan ilişkisi başka ülkelerle olan ilişki standardında değil.” Örneğin Youtube “başka ülkelerde güvenlik belgesi alıp, vergi dairelerine kayıt yaptırırken” Türkiye’de bunları yapmaktan kaçınıyormuş. Keza Youtube’un Türkiye’den erişilmesine engel teşkil eden Atatürk’e hakaret içeren videolardan bir tanesini kaldırmamakta ısrar ediyormuş. Ayrıca başka ülkelerde “ülkeye özel” filtreleme (lokal versiyon) getirirken Türkiye’de bunu uygulamıyormuş.

Öte yandan Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Yaman Akdeniz’e göre ise “Youtube Fransa, Almanya, İngiltere gibi ülkelerde girişte lokal versiyon mu global versiyon mu istiyorsun diye kullanıcıya soruyor” ve kullanıcının seçimine göre yönlendiriyor. Ayrıca Youtube ofisleri bu ülkelerde “sadece lokal versiyonda yer alan videolarla ilgili olarak” sorumluluk taşıyor, global versiyondaki videolarla ilgili değil. Ancak bizde şark kurnazlığı var ya mahkemelerin aldığı kararın sadece lokal versiyonda değil, tüm dünyada uygulanmasını istiyoruz.

Bu sorun dünyaya, yaşama bakış açısı belli olan bu yürütme organı dikkate alındığında evladiyelik bir sorundur. Çünkü temel bir mentalite uyuşmazlığı söz konusudur. Çatışma noktası, elinde yetki olanın eleştiri kabul etmez bir yapıya sahip olmasıdır. Yakın zamana dek eleştiri kabul etmezlik sadece politik temellere dayandırılarak açıklanırdı (despotluk, faşizan model, vb). Bugün hükümet de bu açıdan eleştiriliyor.

Ancak konuya bir başka açıdan da yaklaşmak mümkün. Bugün pek çok muhafazakar kişi, kendilerine “din böyle emrediyor” diye belletildiğinden, başka bir dinden olan kişiye, ya da hayatını (o belletilen) dinin esaslarına göre yaşamayan dindaşlarına “acıyarak” bakıyor. Hatta en samimi duygularla onları bu acınacak hallerinden kurtarmak istiyor. Çünkü (diye düşünüyor) bu insanlar öldükleri zaman (bu şekilde yaşadıklarından dolayı) öte dünyada cehenneme gidecekler. Oysa ben bu insanları seviyorum; onlara iyilik yapmak istiyorum. O nedenle de gerekirse onlara rağmen onların yaşam biçimini değiştirmeliyim.

Bu mentalitede olan bir zihin iş dinle ilgili olamayan konulara geldiğinde farklı bir modelde mi çalışıyor? Hayır ! Karşısına (dinle ilgisi dahi olmayan) bir sorun geldiğinde (de) kendi paradigmasına göre doğru olan çözümü ürettikten sonra öteki herkesin, tüm dünyanın bu çözümü benimsemesini talep ediyor. “Tolerans” nedir bilmiyor; “müzakere”yi karşı tarafın kabul etmesi için tek yönlü bir imkan olarak görüyor.

Gerekirse öteki herkes değişmeli; onun bakış açısına, hizasına gelmelidir. Çünkü (ona göre) doğru olan budur. Nokta !

O halde bam teli şu: Ya tek ve mutlaktır diye insanlara anlatılan, belletilen bakış açısı aslında tek bakış açısı değilse? Ya alternatif bakış açıları da varsa? Ya bu alternatif bakış açılarının dini inançlarla ilgisi yoksa ve onlarla tezat oluşturmuyorsa?

70li yılların hızlı militanlarının bir yanılsama içinde olduklarını idrak etmeleri için 20 sene bekledi (kaybetti) Türkiye! Bireylerini doğru eğitmediği ve karınlarını doyurmadığı sürece bu döngü sürüp edecek!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1215) - Ooof Off Line Köşesi - 02 07 2010

IŞIĞA DOĞRU

Yaşamın kaotik bir ortamda tesadüfler ya da keyfiyetlerden uzak belli bir düzen ve seviyede ilerleyebilmesi için değişmez standardların toplumun her kesimi tarafından deneyimlenmiş, idrak edilmiş ve kabul edilmiş olması bir zorunluluktur.

Okumak mı daha önemlidir, yazmak mı? Dinlemek mi daha önemlidir yoksa konuşmak mı? Tabii buradaki tuzak, olgulardan bir tanesini diğerine tercih etmeye zorla(n)maktır. Her eylemi gerektiği yerde icra etmek eş önemdedir.

Dijital altyapının getirdiği hız unsuru ne yazık ki bu bakış açısını gölgeleyebiliyor. Dijital kültür pek de hissettirmeden sanki yazmanın okumaktan, konuşmanın dinlemekten daha önemli olduğunu empoze ediyor.

Bunu doğal karşılamak gerek. Eğer birey(ler) dijital imkanlarla (internet, cep telefonu vb) tanışmadan önceki yaşamlarında kendilerini ifade etme konusunda yeterli imkanlara sahip değillerdiyse dijital imkanları bulduklarında ilk yapacakları şeyin bu açlıklarını gidermek olması normal bir reaksiyondur. Ya da bu tümceyi tersten değerlendirmek gerekirse, bugün en çok konuşanlar dün arzu ettiği kadar konuşamamış demektir.

Benzer bir durum “yazma” eyleminde de mevcut. Düne kadar rafları süsleyen yeni kitapların sayısı sınırlı kalırdı; fakat son yıllarda yayıncılıkta bir patlama yaşanıyor. Ancak ne hikmetse “az okuma” sorunu hala aşılabilmiş değil. Demek ki yazıldığı kadar çok okunmuyor. Öte yandan bu sorunun yanında yeni bir sosyal sorun daha ortaya çıktı. Yazılanların içeriği!

Sınırlı sayıda yayın yapılan zamanda sürece dahil olmuş, yer edinmiş eleme aşamaları vardı. Bu elekten geçirme süreci belki bugün de var ama eski imtiyazlı durumunu kaybetmiş durumda. Bunun doğal sonucu da içeriğin kalitesinin düşmesidir. Oysa bu sorun da kemikleşmiş “az okuma” sorunu ile dengelenmektedir: Çok fazla okuyan yoksa yazılan içeriğin çok da kaliteli olması gerekmez!

Dijtal kültür toplumun bugüne dek üretmiş olduğu “aracıları” bir bir ortadan kaldırmakta ya da gücünü zayıflatmakta. Eğer bu aracılar bireyin özgürlüğünü, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiliyor, bunlara sınır getiriyor, bunların gelişmesini engelleyen roller icra ediyorlardıysa ortadan kalkmaları olumlu bir gelişmedir. Ancak bu aracıların ortadan kalkması kaliteyi, standardları aşağı çekici bir durum yaratıyorsa böyle bir gelişme pek de tercih edilmez.

İşin ilginci imtiyazlı durumunu elinden kaçıranlar (ya da kaçırma korkusu yaşayanlar) toplumu kalitenin düşeceği yönünde uyarıyor (tehdit ediyor). Bu tehdide aldırmadan cesur adımlarla ilerleyenler ise geliştirilmiş olan standardların, imtiyazı elinde tutanların kişisel çıkarları için üretmiş oldukları birer mekanizma oldukları (yanlış) düşüncesiyle bunları kolayca terk edebiliyor.

Tüm bunlar aynı resme bakıp farklı yorumlar yapmaktan başka bir şey değil. Yorum farkı ise bireyin ya da toplumun mevcut gelişmişlik düzeyi. Yaşamın kaotik bir ortamda tesadüfler ya da keyfiyetlerden uzak belli bir düzen ve seviyede ilerleyebilmesi için değişmez standardların toplumun her kesimi tarafından deneyimlenmiş, idrak edilmiş ve kabul edilmiş olması bir zorunluluktur. Ki ne değişirse değişsin bu asgai müşterekte bir zaafiyet oluşmasın.

Anayasa Mahkemesi’nin alacağı kararları yok saymayı önermek gibi, Google’a Youtube’a yasak koymak gibi gündemi olan bir ortamda kaostan, keyfiyetten kurtulmak sanki her geçen gün daha da zorlaşmakta. Oysa unutmamak gerek ki gecenin en karanlık anı ışığa en yakın andır.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1214) - Ooof Off Line Köşesi - 25 06 2010

AĞIN ŞEKLİ ÖNEMLİDİR

Önemli olan sosyal ağ değil, ağı oluşturan bağlantıların şeklidir. Tıpkı kömür ile elmas arasındaki fark gibi. Her ikisi de karbondan oluşur ancak mikroskop altında incelendiğinde aralarındaki farkın karbon atomlarının birbiri ile bağlantı şeklinde olduğu görülür.

Sosyal ağlar sadece dijital kültürle ilgili bir olgu değil. İnsan topluluğunun olduğu her yerde bir sosyal ağ var. Öte yandan bireylerin birbiri ile etkileşimi sonucunda ortaya çıkan sosyal ağlar, teknolojik imkanlar sayesinde farklı bir boyuta da taşınabiliyor: Artık sosyal ağlar detaylı olarak incelenebiliyor.

Facebook gibi bir sosyal ağı incelediğinizde sadece bireylerin kendileri hakkında paylaşmış olduğu özel bilgilere erişmiyorsunuz. Buna ek olarak bireylerin kurmuş olduğu ilişki ağları hakkında da bilgi sahibi olma imkanı var. Örneğin bir kişinin düzinelerce arkadaşı olup bunlar arasında bir iletişim söz konusu değilken bir başka kişinin nispeten daha az arkadaşı olmakla birlikte bu arkadaşlar da kendi aralarında arkadaşlık ilişkisi kurmuş olabiliyor.

Bu tür ilişkilerin irdelenmesi sonucunda önemli bilgiler de elde edilmiş. Bunlardan bir tanesi de sosyal ağın özelliklerinin bireyi de etkilemesi. Arkadaşlık bağı kurduğunuz bireyler çoğunlukla kilolu kişilerden oluşuyorsa bu durumda siz de zaman içinde kilo almaya başlayabilirsiniz. Benzer bir şekilde arkadaşlık bağı kurduğunuz bireylerin çoğunluğu belli bir konuda sosyal sorumluluk projelerinde aktif olarak yer alıyorsa siz de bu tür projeler için zaman ayırır hale gelebilirsiniz.

Kişisel gelişim eğitimlerinde de bu tür eğilimler hakkında katılımcılara pratik çalışmalar yaptırılmakta. Örneğin önceden bilgilendirilmiş bir kişi bir grup katılımcıyla bir konuşma seansı yapar ve sürekli olarak olumsuz şeylerden bahseder. Konudan habersiz diğer bireyler kısa bir süre sonra aynı ya da başka konularda olumsuz düşüncelerini dile getirmeye başlar. Bir süre sonra yönlendirilmiş kişi bu kez sürekli olumlu konuşmaya başlar. Kısa süre içinde grup bu kez olumlu konuları gündeme getirir.

Bunun pratik hayatımıza uygulaması çoğunlukla güne başladığımız ilk saatlerde gözlenebilir. Eğer güne haberleri izlerek, dinleyerek ya da okuyarak başlıyorsanız, haber başlıklarının (çoğunlukla olumsuz olan) içeriği sizi o (olumsuz) yöne doğru çekecektir.

Önemli olan sosyal ağ değil, ağı oluşturan bağlantıların şeklidir. Tıpkı kömür ile elmas arasındaki fark gibi. Her ikisi de karbondan oluşur ancak mikroskop altında incelendiğinde aralarındaki farkın karbon atomlarının birbiri ile bağlantı şeklinde olduğu görülür.

Bir Japon olan Masaru Emoto bu konuda uzun yıllardır eşsiz çalışmalar yapmakta. Tıpkı öteki herşey gibi suyun da diğer nesnelerinin (mesela bir kişinin düşüncelerinin, duygularının) yaydığı titreşimlerden etkilenebileceğini ispatlamış durumda. Aynı kaynaktan alınan suyun bir kısmı ile “olumlu olarak konuşup” daha sonra dondurduğunda oluşan buz kristallerinin mükemmel şekiller oluşturduğunu tespit etmiş (fotoğrafını çekmiş). Alınan su örneğinin bu tür bir etkileşime maruz kalmayan kısmı ise sıradan bir görüntü çizmekte.

Olumlu düşünmek, olumlu konuşmak ve olumlu ortamlarda bulunmak bu nedenle bireyi olumlu etkileyecektir. Gündelik yaşamında birey bulunduğu ortamları kontrol edememekte ve zorunlu olarak dahil olmak zorunda kaldığı ortamlardan (örneğin gergin bir iş toplantısından) ister istemez olumsuz olarak etkilenebilmekte.

Ancak dijital ortamda birey hangi ortama gireceğini kendisi seçebilir. Dahil olduğunuz dijital sosyal ağlar sizin bu türden olumlu ilişkiler kurmanıza imkan vermiyorsa, olumlu enerji ile dolmanızı sağlamıyorsa, o ağlarda zaman harcamamak en doğrusudur.

Tabii bireysel hedefleriniz yoksa bu yaklaşım bir kaçış olarak yorumlanabilir; çevreniz sizi duyarsızlıkla suçlayabilir. Onlara üreteceğiniz sonuçlarla cevap vereceksiniz.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1213) - Ooof Off Line Köşesi - 18 06 2010

Perşembe, Haziran 17, 2010

SOSYAL AĞLARIN GELECEĞİ

Bireylerin ticari anlamda yola getirilememesi üzerine sosyal ağlara yatırım yapanların bir sonraki adresi büyük bir olasılıkla kurumsal iş dünyası olacak.


Hızın en büyük dijital parametre olduğu günümüzde sosyal ağ gibi doğrudan dijital kültürle ilgili bir olgunun “geleceği” dendiğinde akla onlarca yıl yerine bir kaç yıllık bir perspektif gelmeli.

Gelecek bir kaç yılda sosyal ağlarda ne tür gelişmeleri gözleyeceğiz; yaşayacağız? Bireyin toplum içinde gerçekleştirdiği etkileşimleri simüle edebildiği web siteleri olarak tanımlanabilecek sosyal ağlar bir yandan son dönemin en popüler konusu oldu diğer yanda ise yatırımcılarına hala para kazandıramıyor.

Altimeter Group’un kurucusu Charlene Li’nin de altını çizdiği gibi sosyal ağlar gelecekte etrafımızı saran hava gibi olacak. Bu analojideki tek farklılık yeryüzünde canlılığın “hava”nın sayesinde ortaya çıkmış olması. Dijital kültürde ise “canlılık” sosyal ağlardan önce de vardı.

İşte tam da bu nedenle sosyal ağ olgusuna ticari bir meta olarak bakılmakta ve ondan nasıl kar elde ederim (yanlış) düşüncesi olgunun doğasını değiştirmeye zorlamakta. Sosyal ağlar doğrudan ticari bir getiri kazandırmak için var olmadılar. Tıpkı internet altyapısının kendisinin ticari kaygılarla icat edilmediği gibi.

Şanslıyız ki bugün yeryüzünde hiçbir ülke ya da devlet vatandaşlarından havayı soluduğu için vergi ya da başka bir isim altında bedel tahsil etmiyor. Peki sosyal ağların boğazını sıkmaya ne gerek var? Cevap basit: Bireyler dijital ağda sosyalleşsin diye yapılmadı bu yatırımlar! Daha fazla bireyin parçası olması için birer cazibe merkezi haline getirmek ve daha sonra da ölçek ekonomisine göre para kazanmak için yapıldı.

Oysa bireyler dünya üzerinde sosyal ağların “ticarileşmesine” izin vermiyor. Örneğin kulaktan-kulağa pazarlama modelini ele alalım. Bu modeli kendi başına bıraktığınızda sosyal ağlarda çok doğal bir şekilde amacına ulaşıyor. Bireyler sözlerine güvendikleri arkadaşlarının tavsiyelerini dikkate alarak bir sonraki ürün alımını yapabiliyor. Ancak bu süreci suistimal edecek şekilde profesyonel pazarlamacıların devreye girmesi süreci adeta hormonlu sebze meyve haline getiriyor ve bireyler bundan uzak duruyor.

Kurumsallaşmamış, kendi başına buyruk bireylerin ticari anlamda yola getirilememesi üzerine sosyal ağlara yatırım yapanların bir sonraki adresi büyük bir olasılıkla kurumsal iş dünyası olacak. Çünkü kurumsal iş dünyasının firma intranetleri var (bunlar adeta küçük birer kapalı devre internet) ve bu kurumsal intranetleri de bireyler (kurum çalışanları) kullanıyor.

Bu ortak payda (birey) baz alınarak kurumların intranetlerine sosyal ağ imkanlarının enjekte edilmesi empoze edilmeye başladı. Gelecek yıllarda bu durum çok daha büyük boyutlarda gerçekleşecektir.

Tabii kurumsal dünyadaki sosyal ağ daha “iş” odaklı olacak. Ancak bu da aslında “ticari kaygı”nın ortadan kalkmasını sağlayacak gizilgücü bünyesinde barındırmaktadır. Kurumsal bir sosyal ağda belki internetteki tipik bir sosyal ağda gerçekleştirilen aktivitelerin tamamı gerçekleştirilemeyecek ama gerçekleştirilebilenler ticari işlemlerin yapılmasını sağlayacak türde olacak.

Doğal olarak bunun adına sosyal ağ demek ne kadar doğru olur bilinmez ama büyük bir olasılıkla bunun için de çarpıcı bir isim icat edilecektir.

Peki internet üzerinde doğrudan bireylerin istifade ettiği sosyal ağlarda öne çıkan şeyler neler olacak? Dürüst olmak gerekirse sosyal ağlar bu halleriyle dijital uçurumun açılmasına katkı yapmayı sürdürecekler. Donanımları sayesinde dijital kültürden yapıcı olarak istifade eden bireyler için bu süreç gelişerek devam edecek; geriye kalanlar için ise sosyal ağlar birer eğlence merkezi olmanın ötesine (yine) geçemeyecek.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1212) - Ooof Off Line Köşesi - 11 06 2010

TARTIŞMA FORUMLARI İÇİN 7 ALTIN KURAL

Sanal ortamdaki tartışma forumları tıpkı trafik gibi. Kuralları çok basit ama uyulması da bir o kadar zor !

Efsanevi Lost dizisinin final bölümünden tatmin olmayanlar kulübünün bir üyesi olarak tartışma forumlarında ne var ne yok diye çeşitli forumlara bir göz attım. Bir de üyesi olduğum yerel forumlardaki tartışmaları anımsadım. Şu gerçek yeniden karşıma dikildi: Sanal ortamda tartışma kültürünü bilmiyoruz.

Sanal ortamdaki tartışma forumları tıpkı trafik gibi. Kuralları çok basit ama uyulması da bir o kadar zor ! Ben de bir faydası olur diye Tartışma Forumları için 7 Altın Kural’ı geliştirdim.

1. Her Foruma Üye Olma; Seçici Davran: Türk gibi başlayıp birçok tartışma forumuna üye olduğunuzda başınıza gelecek olan şey; günlük mesaj trafiğinin altında son nefesinizi verecek olmanızdır. Posta kutunuz şişer ve siz artık o forumdan istifade edemez hale gelirsiniz. Bir foruma üye olurken, günde/haftada ortalama kaç mesaj ürettiğini araştırın ve ona göre kararınızı verin.

2. E-Posta Kutunuzu Kategorize Edin: Forumlardan gelen mesajlar, diğer özel mesajlar, spam filtrelerine takılmadan posta kutunuza erişen mesajlar... İçinden çıkılmaz bir durumla karşılaşabilirsiniz. En pratik çözüm üyesi olacağınız her forum için posta kutunuzda ayrı bir kategori (ya da klasör) açmak ve forumdan gelecek mesajların otomatik olarak o klasörün içine aktarılmasını sağlayacak kurallar tanımlamaktır. Böylece her forumun mesajları alt alta toplanacaktır. Kural tanımlarken “konu” sahasını kullanabilirsiniz (ör. “konu hanesinde “genesis” yazan mesajları Gelen Kutusu’ndan Genesis isimli klasöre taşı” gibi).

3. Sadece İlgi Duyduğunuz Mesajları Okuyun/Cevaplayın: Forumdan gelen her mesajı okumak ve ona bir cevap yazmak, Türk Usulü bir standard olmaya gidiyor. Böyle bir zorunluluğunuz yok. Mesajın konu kısmını ya da ilk bir kaç tümcesini okuyarak “topa girip girmemeye” karar verebilirsiniz. Bu sayede biriken mesajları daha hızlı eritebilirsiniz.

4. Forumun Namus Bekçisi Değilsiniz; Hakemlik Yapmayın: Her mesajı okursanız, o öyle dedi yanlış, bu böyle dedi ona hakaret etti vb diye ister istemez hakemlik yapmaya ve sizi ilgilendirmeyen mesajlara cevap vermeye başlarsınız. Oysa bunun için “moderatör” var. Bu onun işi. Sizin değil.

5. Üst Mahkeme Reisi de Değilsiniz; Hakimlik Yapmayın: Birbiriyle tartışmaya başlayan iki üyeyi ayırmak da sizin göreviniz değil. Onları ayırmaya, hak dağıtmaya kalktığınız zaman siz de tartışmanın bir parçası olur; forumu mesajlarınızla kirletmeye katkıda bulunursunuz. Bırakın kendi aralarında halletsinler.

6. Bir Başkasını Hakem/Hakim Olmaya İtme: Foruma göndereceğiniz mesajlar bir başka üyenin hatalı bir şekilde kendini hakim/hakem sanarak topa girmesine neden olmasın. Forumun kuruluş amacı neyse göndereceğiniz mesajlar sadece o konularla ilgili olsun. Bir başka üyenin yazdıklarıyla hemfikir değilseniz ve cevap vermek zorunda hissediyorsanız sadece kendi fikirlerinizi belirtin; onun hakkında hüküm verici yorumlar yapmayın!

7. Beğenmiyorsanız, Sessiz Kalın ya da Ayrılın: Üyesi olduğunuz bir forumdaki tüm eksiklikleri düzeltmek, tüm hataları gidermek sizin göreviniz değil. Eğer bir foruma gelen mesajlar beklentinizi karşılamıyorsa, sizi rahatsız ediyorsa vb bir süre sadece okuyup mesaj göndermeyerek sessiz kalabilir ya da forumdan ayrılabilirsiniz. Kendinize eziyet etmeyin!

Not : Bunlar içinde özellikle beşinci madde forumlardaki tartışmaların gereksiz yere derinleşmesine neden olmakta ve forumların kalitesini düşürmektedir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1211) - Ooof Off Line Köşesi - 04 06 2010

TEMCİT PİLAVIMIZ YOUTUBE

Dijital uçurum (tıpkı gelir dağılımı uçurumu gibi) kapatılmazsa yanardağ patlaması gibi illa ki bir yolunu bulup dışarı püskürecektir. Er ya da geç !


Temcit pilavı; iftarda arta kalan ve sahurda tekrar ısıtılıp masaya getirilen pilava verilen isim. Temcit ise “recep, şaban, ramazan ayları süresince sabah ezanından sonra minarelerden okunan ve Allah’ın ululuğunu belirten dua” (bkz Türk Dil Kurumu Sözlüğü).

Temcit pilavının yerel dijital kültürümüzdeki en popüler örneği youtube yasağı. Internet dediğimizde yaşam kalitesini yükseltecek şeyleri konuşmak yerine bir kısır döngü içinde bu tür anlamsız şeyleri tartışıyor; yerimizde sayıyoruz.

Mayıs 2010 itibariyle ikinci yılını doldurdu bu yasak! Başbakan öğrenmiş ki internete aslında bu tür yasaklar getirilemez; usta bir politikacı olarak demogoji yapıp sokaktaki insanın kafasını karıştırmayı tercih etmiş. “Ben girebiliyorum” diyerek.

Şimdi bu tümceleri okuyan bile soracak “Yaa kardeşim bu youtube denilen şeye girilebiliyor mu girilemiyor mu? Yasak var mı yok mu?”. Cevap net : Yasal olarak mahkemelerin vermiş olduğu kararlar sonucunda youtube’a (ve başka kararlar nedeniyle başka yüzlerce web sitesine) giriş resmen yasak. Teknik imkanlar bu kararı uygulamada ne kadar yeterliyse o seviyeye kadar teknik olarak kısıtlama getirilmiş durumda. Basitçe http://www.youtube.com/ sitesine gitmek istediğinizde karşınıza çıkan sayfada bu mahkeme kararının detaylarını okuyabilirsiniz.

Ancak internetin özgürlükçü mimarisi sağolsun, teknik imkanlar bu tür engellemelerin çevresinden dolaşacak çözümleri de beraberinde getirebiliyor. Bu teknik detayları bilen kişiler (anlaşılan başbakan dahil) youtube.com sitesine erişebiliyor.

Tam da ülkemize yakışan bir durum: -mış gibi yapmak.

Bu tür yerimizde saydırıcı olgular söz konusu olduğunda gösterilen tepki doğal olarak yasakların yanlış olduğunu belirtmeye yönelik oluyor. Örneğin internetle ilgili sivil toplum örgütleri geçtiğimiz günlerde bu yasağın ikinci yılında bir bildiri yayınladı ve tabloyu çok net bir şekilde çizdi:

“Yasaklar, en iyisinden, devekuşu misali, Türkiye’nin kafasını kuma gömmesidir”.

“Bu yasak, bir mahkememizin yetkisini tüm dünya olarak görmesi nedeniyle devam etmektedir”.

İnsanlık kültürü olgulara sadece faydacı bir açıdan baksaydı bugün sadece karnını doyuran, doğal afetlerden korunan herhangi bir hayvan türünün yaşadığından farklı bir hayatı olmayan canlılar topluluğu olarak yaşamımızı sürdürüyor olurduk.

Gelişim sürecinde faydacılıktan öte bilgi altyapısına sahip olmayan insanlar yeryüzü kültürünü öğrenme, kendi ifadeleriyle “kültürlerini artırma” sürecinde çevrelerine zarar verip vermediklerini dikkate almayabiliyor. Yaptıkları şeyin zarar vermek olduğunu, ancak arkalarından gelenler tarafından mağdur edilmeye başlayacak kadar “kültürlerini artırdıklarında” anlıyor. Başkalarının yarı aç yarı tok yaşaması pahasına zengin olmak da ticari kaygıyla doğaya zarar vermek de bu kapsamda ele alınabilecek örnekler.

Demokrasinin alası biraz da, insanlar arasında bir uçurum oluşmasını önleyebilendir. Ülkemizde bu denkleştirme ters yönde oluyor. İktidar gücünü eline geçiren öteki herkesi kendi hizasına getirmeye ve ilerlemeyi kendi keyfine göre gerçekleştirmeye çalışıyor. Evet bu bir grup için sonuç veriyor ama kaybeden ülkenin kendisi oluyor.

Bugün demokrasiye en çok önem verenlerin kendi ülkelerde dijitalleşmenin getirdiği uçurumu kapatmak için onca çaba sarfetmelerinin temelinde yatan sebep de budur. Çünkü dijital uçurum da (tıpkı gelir dağılımı uçurumu gibi) kapatılmazsa yanardağ patlaması gibi illa ki bir yolunu bulup dışarı püskürecektir. Er ya da geç !

(Bildirinin Tamamı için bkz : http://blog.akgul.web.tr/ )

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1210) - Ooof Off Line Köşesi - 28 05 2010

Pazartesi, Mayıs 24, 2010

İKİ ARTI İKİ 11 (DE) EDER

Dogmatik düşünen kişi varlığından haberdar olmadığı o “referans sistemi”ni ya da “baz”ı aslında değişmez, tek alternatif olarak varsaymıştır. Onun dışına çıkamaz. Onun dışında kalan bir alan olabileceğini bile idrak edemez! Herşey onun içinde, onun bakış açısındadır.


Adam işyerine muhasebeci alacak; adaylarla mülakat yapar ve her birine iki artı iki kaç eder diye sorar. Sonuçta “Siz kaç olmasını istersiniz?” diye cevap veren adayı işe alır. İki artı iki dört etmez miydi? Nereden çıktı bu 11?

Eskiden yedinci sınıf matematik kitaplarında öğretilen bir olguydu “modüler matematik”. Mesela hepimizin her gün kullandığı aritmetikteki modülasyon 10’dur. O nedenle mesela 9 ile 2’yi toplamak istediğimizde sonuç olarak 1 yazıp, soluna da (“onlar” basamağı) ekstradan bir 1 yazarız.

Modulasyon sadece 10 ile sınırlı değil. Örneğin bilgisayar dünyasında ikili sistem (binary), sekizli sistem (oktal), onaltılık sistem (heksadesimal) bildik modüler sistemlerdir. İşte “bilgisayar birler ve sıfırlardan oluşur” denilen şey aslında ikili sistemin bir ifadesidir.

Şimdi başlıktaki eşitliği sağlayıp, sonra da asıl konuyla bağlayalım. Yukarıda sayılanlardan farklı olarak üçlü sistemi ele alalım (mod 3). Yani dünyasında sadece 0,1 ve 2’den oluşan bir modülasyon sistemi olsun. Bizim “toplama” diye bildiğimiz işlem bu sistemde aşağıdaki tablo baz alınarak yapılabilir :


Yanında yıldız olanlar, soluna “1” eklenmesi gereken işlemleri gösterir. Buna göre 2+1=10 2+2=11 olur. (Tıpkı “bizim” 9+1=10, 9+2=11’de olduğu gibi).

Eğer toplama işleminin bir modülasyon sistemi baz alınarak yapıldığını öğrenmemişseniz, dünyanın hiçbir yerinde iki artı ikinin 11 edeceğini kabul edemezsiniz. İşte “dogmatik düşünce” denilen şey budur. Nedenlerin öğretilmeyip sadece sonuçların ezberletildiğini öğretim sistemlerinde bireylerin dogmatik düşünceli yetişmesi doğaldır.

Dogmatik düşünen kişi varlığından haberdar olmadığı o “referans sistemi”ni ya da “baz”ı aslında değişmez, tek alternatif olarak varsaymıştır. Onun dışına çıkamaz. Onun dışında kalan bir alan olabileceğini bile idrak edemez! Herşey onun içinde, onun bakış açısındadır.

Şimdi son dönemde karşımıza çıkan iki örneği anımsayalım. Birincisi bir imzanın ıslak imza olup olmadığı, söz konusu şahısın elinden kaleminden çıkmış olup olmaması. İkincisi ise internet üzerinden servis edilen ana muhalefet partisi genel başkanıyla ilgili olduğu iddia edilen “kaset”.

Konunun uzmanlarından oluşan bilirkişilerin “hüküm”leri kamuoyundan çok daha bilimsel, objektif olmak durumdadır. İşte tam da burada yukarıdaki modülasyon mantığı devreye girmektedir. Acaba bu konularda uzman olan “bilir”kişiler kendi uzmanlık alanlarındaki en son teknolojik ilerlemeleri ne kadar biliyor? (toplamayı hangi moda göre yapıyor?)

Baz aldıkları bilgi, deneyim, teknik araç altyapısı ne kadar gelişmiş? Ya bu deneyim ve araçlar tarafından tespit edilemeyen ve yapma objeler (imza, kaset) üreten teknikler gelişmişse? Ya kesin orijinal denilen kaset kopyala/yapıştır ile oluşturulmuşsa? Ya ses kaydı denilen şey farklı tümcelerin içinde geçen kelimelerin birleştirilmesiyse? Ve bizim uzman ya da bilirkişilerimizin elindeki imkanlar ya da bilgi birikimi bunu tespit edecek düzeyde değilse?

Doğru şeyi sorgulamazsak; ulaştığımız sonucun ne önemi var!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1209) - Ooof Off Line Köşesi - 21 05 2010

RUMUZ GONCAGÜL’E VEDA !

Rumuz Goncagül’e bu duygular içinde veda ediyorum. Veda etmezsem, biliyorum, anısı lekelenecek. O arada merak etmiyor değilim: Acaba şiirin dijital kültürde karşılığı ne olacak? (Yoksa şiir tek kurtuluş ümidi olarak varlığını sürdürebilecek mi?)


Merhum Oktay Arayıcı’nın ünlü oyunu Rumuz Goncagül’de ekonomik zorluklara karşı çıkış yolu arayan dul bir kadın ile kızının hikayesi anlatılır. İnsaf Hanım kızının daha iyi şartlarda bir hayata sahip olabilmesi için Goncagül rumuzuyla gazeteye ilan vererek, hali vakti yerinde bir damat arayışına girer. Tahmin edileceği üzere olaylar farklı bir şekilde gelişecektir.

Rumuz Goncagül ile aranızda size bir şey ifade edecek kadar bir ilişki varsa (oyunu ya da filmi izlemişseniz, üzerinde düşünmüş ya da tartışmışsanız vb) bu iki sihirli kelimenin saflık, basitlik, minimalistlik, doğruluk, dürüstlük, mücadele vb gibi anlamları çağrıştırdığını kolayca tespit edebilirsiniz.

Fazla iddialı olmayan ama bu hayata bir değer katan ve bunun karşılığını arzu ettiği derecede alamayan insanların altında toplaştığı bir bayrak gibi...

Adaletsizliğin, dengesizliğin, barışçıl mücadeleciliğin, başkasına bel bağlamadan doğru bildiği yolda yürümenin bir başka ifadesi gibi...

Onca doğallık, onca duygusallık, bir başka teknolojik düşman tarafından yok edildi. Eskinin “basit” iletişim araçlarında kullanılan “rumuz” olgusu dijital kültüre “nickname” ya da kısaca “nick” adıyla dönüştü. Her ne kadar Türkçe’yi koruma konusunda kararlılık gösteren web siteleri ya da forumlar “rumuz” kelimesini kullanmaktan çekinmiyorsa da “senin nick’in ne?” sorusu barışçıl, minimalist “rumuz”un saldırgan “nick”e yenik düştüğünün tescilidir.

Yaşamımızdaki bazı olguları değerli kılan şey biraz da onların “teknoloji özürlü” olmasıyla ilgilidir. Hizmetinin kusursuz, atmosferinin eşsiz vb olduğu lokantalar örneğin yaşama bir değer katmaktadır ama bunlar hiçbir zaman salaş bir meyhanin verdiklerini veremez. Ya da hangi tür kalemle (ya da klavyeyle) yazarsanız yazın, dolmakalemle yazmanın verdiği duyguyu alamazsınız. Bunlar zamanın uğramadığı duraklardır. İyi ki de uğramamış ve inşallah daha uzun yıllar uğramaz. Çünkü uğrarsa bu ölümdür! Zaman kendini affetmez!

Rumuz Goncagül’de şifrelenen bu minimalist, haklı, onurlu, basit yaşam arayışı teknolojinin getirdiği imkanlarla her ne kadar onu çeşitlendirip daha karmaşık bir hale getirse de bu yeni yaşam anlayışı ne yazık ki bireye daha mutlu bir hayat sunamamaktadır - ne de toplumsal sorunları çözebilmektedir!

Tam tersine bireyin ve toplumun sorunları yirmi sene, otuz sene öncesine göre çok daha karmaşık hale gelmiş ve katlanarak artmıştır. Bunu altyapı düzeyinde teknolojiye, dijitalleşmeye, üst yapı düzeyinde ise globalleşmeye bağlayanlar bir nebze de olsa haklılar. Her ne kadar bunlar araçsa da bu araçlar bir amacı gerçekleştirmek üzere icat edilmektedir. Teknoloji bu tabloda kısmi bir role sahip olsa da ekonomik özgürlüğünü ilan edememiş olması, onun parayı elinde tutanların kontrolünde oradan oraya savrulmasının önüne geçememektedir. Yine de teknolojide (özellikle dijitalleşmenin sağladığı ve bireyleri de toplumları da denk hale getirme potansiyeli sayesinde) bir umut ışığı var. Araç amacın yönünü değiştirebilir.

İşte biraz da bu nedenle bilgi teknolojilerini kullanan da üreten de bu sorumluluk bilinciyle değerlendirmelidir onu. Gerek kullanırken, gerek üretirken! Kullananlar üretenlere baskı yapabilmelidir. Sonuçta üretim bu tür baskıların (talep) sonucunda şekillenmektedir.

Rumuz Goncagül’e bu duygular içinde veda ediyorum. Veda etmezsem, biliyorum, anısı lekelenecek. O arada merak etmiyor değilim: Acaba şiirin dijital kültürde karşılığı ne olacak? (Yoksa şiir tek kurtuluş ümidi olarak varlığını sürdürebilecek mi?)

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1208) - Ooof Off Line Köşesi - 14 05 2010

Pazartesi, Mayıs 10, 2010

BİLGİ TOPLUMU “OLAMAMA” YOLUNDA İLERLİYORUZ!

Türkiye Dünya Ekonomik Forumu’nun hazırladığı Global Bilgi Teknolojileri Raporu’nda düzenli olarak gerilemeye devam ediyor. 2007-2008 döneminde 55. sırada olan Türkiye bu yıl 3,68 puanla 133 ülke içinde 69. sırada. Yaşasın bilgi(çler) !


Dünya Ekonomik Forumu’nun 2009-2010 dönemine yönelik Global Bilgi Teknolojileri Raporu’na göre Türkiye Bilgi Toplumu olma yolunda gerilemeye devam ediyor.

2007 – 2008 döneminde 127 ülke içinde 55. sırada yer alan Türkiye; 2008 – 2009 döneminde altı basamak gerileyerek 134 ülke içinde 61. sıraya inmişti. Son raporda ise 133 ülke içinde 3.68 puan ile 69. sırada yer alıyor.

Rapora konu olan değerlendirme üç ana bölümden oluşuyor. Çevresel Faktörler (Pazar, politik çevre, altyapı), Hazır Olma Faktörleri (Kişisel düzeyde, iş düzeyinde, devlet düzeyinde) ve Kullanımla ilgili Faktörler (bireysel kullanım, iş dünyasında kullanım, devlet organlarındaki kullanım). Türkiye bu üç ana kategoride sırasıyla 59, 90 ve 62. sırada.

Çevresel faktörler içinde ortalamayı en çok düşüren unsurlara bakıldığında öne çıkan parametreler yatırımcı eksikliği (134 ülke içinde 107. sırada), verginin etkisi ve boyutu (121. sırada), medya özgürlüğü (124. sırada), fikri mülkiyetin korunması (105. sırada). Bu kategoride avantaj yaratan unsurların başında yeni bir işe başlamanın kaç günde gerçekleştirilebileceğiyle ilgili. Rapora göre Türkiye’de bu süre 6 gün ve bu sayede Türkiye 134 ülke içinde 12. sırada.

Hazır Olma Faktörleri incelendiğinde bireysel ve iş düzeyinde en çok avantaj yaratan faktör sabit hatların ilk bağlantı ücretleriyle ilgili. Türkiye bu kategoride bireyselde 5., iş ünitelerinde 2. sırada. Öte yandan iş üniteleri bazında aylık ödemelerde ancak 114. sırada. Devlet düzeyinde hazır olma faktörleri (üç adet) ise ortalamayı olumsuz etkileyecek şekilde. Türkiye bu kategoride 76 ile 90. sırada kendisine yer bulabiliyor.

Keza Kullanımla İlgili Faktörlerde de Türkiye gerek bireysel ve iş üniteleri gerekse de devlet düzeyinde olumsuz sıralarda yer alıyor. Bu alandaki toplam 17 alt kategoride Türkiye 31 ile 93. sırada değişen yerlerde kendisine yer bulabilmiş (yaratıcı endüstrilerdeki ihracatta 31., yüksek teknoloji endüstrilerdeki ihracatta ise 93.)

Devlet kendisiyle ilgili kategorilerde genelde olumsuz bir seyir izliyor. Örneğin devletin bilgi teknolojilerini lanse etmesi kategorisinde 87. sıradayız. BT imkanlarının devlet dairelerindeki yayılmışlığı açısından ise 60. sırada.

Görüldüğü üzere bilgi toplumu olmanın kriterleri ve her bir kriter için yapılması gereken şeylerin ne olduğu konusunda dünyanın kafası çok net. Tüm bu alanlar ölçülebilir şekilde tanımlanmış ve net olarak ölçülmekte. Ala turca bir tepkiyle bu sınıflandırmanın kendisini de sorgulamak mümkün. O nedenle işin sağlamasını yapmak üzere ilk ve son sıralarda hangi ülkeler var, onlara da bakalım. İşte ilk on:

1- İsveç (5.65), 2- Singapur (5.64), 3- Danimarka (5.54), 4- İsviçre (5.48), 5- ABD (5.46), 6- Finlandiya (5.44), 7- Kanada (5.36), 8- Hong Kong (5.33), 9- Hollanda (5.32), 10- Norveç (5.22)

Son on ülke ise şöyle sıralanmakta: 124- Nepal (2.95), 125- Nikaragua (2.295), 126- Surinam (2.92), 127- Paraguay (2.88), 128- Kamerun (2.86), 129- Burundi (2.80), 130- Timor (2.69), 131- Bolivya (2.68), 132- Zimbabwe (2.67), 133-Çad (2.57)

Bu tablolara kimse itiraz edemeyeceğine göre Türkiye’nin 3.68 puanla 69. sıradaki yeri için de tartışılacak bir şey olmasa gerek. Ölçülebilir olmanın bir dezavantajı da ak koyun ile kara koyunun kolayca ortaya çıkarılabilmesi. Onun yerine laf salatasıyla sıralama yapılabilseydi yerimiz çok daha yukarılarda olurdu!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1207) - Ooof Off Line Köşesi - 07 05 2010

Pazar, Mayıs 02, 2010

BİLGİ(ÇLER) TOPLUMU

Kolaycılığı kaçmak bu kadar popülerken daha uzun yollara başvurmaya rağbet olmamasına şaşmamalı. Bilgi toplumu değiliz ne de olsa; bilgiçler toplumuyuz! Bilgiye değil istihbarata önem veriyoruz. Damak tadı, gurme olmak gibi dertlerimiz yok; amacımız midemizi doldurmak, karnımızı doyurmak.


Geçtiğimiz günlerde gündeme gelen telefonların dinletilmesi olayında en popüler sebeplerden bir tanesi de kişilerin eşlerinin ya da sevgililerinin kimlerle konuştuğunu merak etmesiydi. Belli ki ilişkilerin ne kadar sağlıklı olduğu pek merak ediliyor. Yine belli ki bu tür soru(n)lar için öz sermayeden istifade etmek yerine (yani olayları, gelişmeleri muhakeme etmek, buna göre sonuçlar üretmek) “neyse bedeli ödeyelim; hazıra konalım” kolaycılığı ağır basıyor.

Kolaycılığı kaçmak bu kadar popülerken daha uzun yollara başvurmaya rağbet olmamasına şaşmamalı. Bilgi toplumu değiliz ne de olsa; bilgiçler toplumuyuz! Bilgiye değil istihbarata önem veriyoruz. Damak tadı, gurme olmak gibi dertlerimiz yok; amacımız midemizi doldurmak, karnımızı doyurmak.

Bilgi toplumunda etrafı saran hava gibi her yanı dolduran ve kendi başına bir anlam ifade etmeyen verileri bir araya getirip, bunlardan karar verme sürecinde yardımcı olacak enformasyonlar üretmek çok doğal bir süreç. Örneğin uçak seyahatlerinde koridora bakan koltukları tercih edenlerin başkalarına yardım etme, hayır işleri söz konusu olduğunda daha bonkör davrandıklarını biliyor muydunuz? Belki kendileri de bunu bilmiyor. Ama bu verilerden bir anlam çıkarmaya çalışan firmalar (örneğin kredi kartı firmaları, sigorta şirketleri) bunu biliyor.

Hatta bu konuda o kadar ileri gitmiş durumdalar ki bireylerin kredi kartı kullanım alışkanlıklarına bakarak, ertesi gün nerede olacaklarını bile %90 doğru tahmin edebileceklerini iddia edebiliyorlar.

Verilerden anlamlı enformasyon ve bilgi üretmek ve gündelik hayata bunu uyarlamak bir yanda çok faydalı diğer yanda da insanın tüylerini diken diken edici bir gizilgüce sahip. Örneğin ABD’deki en önemli bilgilerden bir tanesi de bir kişinin yakın bir zamanda bir yerden başka bir yere taşınmış olup olmadığını bilebilmek. Çünkü eğer taşınmışsa ona yeni taşındığı lokasyonda gereksinim duyacağı ürün ya da hizmetleri sunmak için hazırda bekleyen yüzlerce firma var. Bir kredi kartı firmasının, bir kart hamilinin taşındığını tespit etmesi bu açıdan çok önemli. Çünkü kredi kartı firmalarının katma değerli hizmet sunma kaygısı nedeniyle hazırda bekleyen bu firmalarla yaptığı ikili anlaşmalar var. Bu sayede firma potansiyel müşterilerine direkt ulaşarak, “yeni taşınmışsınız, şuna şuna gereksiniminiz olabilir; size nasıl yardımcı olabiliriz” diyebilir.

Hemen tahmin edebileceğiniz üzere bu durumun negatif yanı bireyin özel hayatına müdahale edilmiş olması. Kişi belki de çılgın kalabalıktan uzaklara gitmek ve rahatsız edilmemek isteyebilir (aslında bireyin profili çıkarılırken bu konudaki tavrı da tespit edilebilir ve rahatsız edilmek istemeyenlerin rahatsız edilmemesi sağlanabilir; sonuçta bu analizleri yapan firmaların derdi bireyin özel hayatına müdahale etmek değil; ona bir şey satarak hem ona yardımcı olmak hem de para kazanmak!)

Kredi kartı firmalarından olan Amerikan Express firması bir dönem, yaptığı analiz çalışmaları sonucunda belli bir grup müşterisine kartlarını iptal etmelerini teşvik için 300 dolar önermiş. Yani “al şu 300 doları bırak bizim kartı”. Deli mi bunlar diye sormayın. Yaptırdıkları analiz göstermiş ki bu kişiler o kredi kartlarını kullanmaya devam ederse, sonrasında ödeme güçlüğüne düşeceklerinden firmayı çok daha fazla zarara uğratabilirler.

Bunlar bilgi toplumu için doğal birer olgu; bilgiçler toplumu içinse çok anlamsız ve gereksiz!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1206) - Ooof Off Line Köşesi - 30 04 2010