Pazartesi, Mayıs 29, 2006

GENÇLER İÇİN LAPTOP


Anımsanacağı üzere Cumhuriyet Bilim Teknik’te daha önce birkaç kez 100 dolara laptop projesini gündeme getirmiş ve bunun sonucunda da olumlu gelişmeler gözlemiştik. Milli Eğitim Bakanlığı, sembolik adetlerde de olsa, bu konuya yatırım yapacağını açıklamıştı.

Bu arada geçtiğimiz aylarda ülkemizi de ziyaret eden Bill Gates bir yandan 100 dolara laptop projesinde odakta olan cihazı bir bilgisayar olmaktan ziyade bir oyuncağa daha yakın bulduğunu belirtti. Ancak bunun yanısıra Microsoft’un da bu konuda muadil projeleri olduğunu belirtmeden de edememişti.

Şimdi zincire yeni bir halka daha ekleniyor. Görünen o ki Intel firması da ucuza laptop trenine biniyor. Şimdilik 400 dolar düzeyinde bir ücrete laptop tasarlayacağını açıkladı firma.

Dünya İleriye projesi çerçevesinde üretilen İleriye Sıçra sloganı çerçevesinde firma dünyada bir milyar dolarlık bir yatırımla gelişmekte olan ülkeleri bilgisayarlaştırma sürecine katkıda bulunmayı stratejik olarak benimsemiş durumda.

Bu tür alternatiflerin ortaya çıkması oldukça faydalı. Sonuçta 100 dolara satılacak laptoplar herkesin bilgisayar gereksinimi karşılayacak düzeyde olmak zorunda değil (Konuyu ilk ortaya atan MIT Media Labs.’tan Prof. Nicholas Negreponte’nin çıkış noktası ilköğretim çağındaki öğrencilerdi). Ancak bu vesile ile görüyoruz ki kapsam alanı ilköğretim çağındaki öğrencilerden yavaş yavaş çıkmakta ve tüm taşınabilir bilgisayar kullanım gereksinimi duyan kişilere doğru yayılmakta.

Bu çerçevede öncelikli olarak hareket halindeki kullanıcılar bu tür cihazlardan istifade edeceklerdir. Hareket halinde olmanın temelde iki nedeni olabilir: İşi gereği hareket halinde olmak, ya da hareket halinde olma gereksinimi içinde olunduğu için hareket halinde olmak.

İlk grubu adreslendirmek kolay. Zaten bugün laptop kullanıcılarının çoğunluğu da bu gruba girmekte. Ancak göz ardı edilmemesi gereken ikinci grup da var. Bu gruba girebileceklerden bir profil örneğin lise/üniversite öğrencileri olabilir.

İlk bakışta bu gençlerin laptop gibi yanlarından ayıramayacakları bir bilgisayara o denli gereksinimleri olduğu söylemek mantıklı gelmeyebilir.

Ancak gerek yaşları gerekse de hayat karşısındaki duruşları itibariyle aslında delifişek ve sürekli hareket halinde olan bu kullanıcıların birer laptop sahibi olabilmeleri en az işsel sebeplerden dolayı yanlarında laptop taşıyanlar kadar gerekli ve zorunludur.

Zaten bu sebepten olacak bizim ülkemiz de dahil pek çok ülkede kimi üniversiteler öğrencilerine ücretsiz laptop vermekte ve kampüs içinde kablosuz internet erişimi sunmakta.

400 dolar ya da altında ücretlerle piyasada bulunabilecek laptop bilgisayarlar bu profili oluşturan kullanıcılar için bulunmaz bir fırsat olacaktır. Ayrıca unutulmaması gerekir ki dijital kültürün en yoğun yaşandığı yaş grubu da istisnasız tüm ülkelerde bu gençlerin oluşturduğu gruptur.

ODTÜ Ankara Kampüsü içinde açılmış olan Teknoloji Müzesi, pek çok şeyin yanısıra şahsen bizim 20 yıl önce bilgisayar laboratuvarında kullandığımız IBM PC jr, XT, AT serisi, kişisel bilgisayarların ilk modellerini de sergilemekte.

Matrix filmlerinden anımsanacak siyah ekran, yeşil harfler modelinde olan ekranlara sahip bu bilgisayarların belleği 64 Kilobyte (şu anki tipik bir laptop’un bellek kapasitesi, bunun üç bin katıdır) idi. İşlemcisi ise birinci kuşak olarak addelirse, bugünkü bilgisayarlarda sekizinci kuşak işlemciler kullanılmakta.

20 sene önce iki bilgisayar arasında iletişim kurabilmek bile bir dertti ve bilimsel amaçlar için yapılabilirdi. Bırakın chat imkanını eposta bile yoktu. Ancak o zaman da gençlerin dinamik bir hayatı vardı, o zaman da sürekli iletişim içinde olmak istiyorlardı.

Gençliğin bu gereksinimleri hep var olacak; böyle oldukça da onların hayatını daha da hızlandırmaya yarayan teknolojiler her daim revaçta olmaya devam edecek.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (13 05 2006)

Salı, Mayıs 23, 2006

SANAL ŞANS OYUNLARI ve HALİMİZ


Las Vegas’ta başrolde doğal olarak şans oyunları vardır. Bunu eğlenceler, şovlar izler. Amsterdam’da ise şehrin göbeğinde oldukları halde casinoları bulmanız, görmeniz, oyun oynamanız çaba gerektirir.

Internetin evlere girmesiyle birlikte, evlere öteki herşeyle birlikte şans oyunları da girdi. Daha ziyade öteki şeylerle birlikte, oyun oynayabilme “imkanı” da. Oynayıp oynamamak kişiye (ve mali gücüne) kalmış.

Bir yanda tahmin siteleri var diğer yanda ise casinolarda oynanan oyunların sanal versiyonlarını sunan web siteleri.

Her zamanki gibi burada da kamusal düzenlemeler realitenin arkasından geliyor. Hal böyle olunca da ortaya resmi bir düzenleme çıkana kadar pratikte olan oluyor.

Neyi nasıl yapmayı bir kenara bırakırsak, öncelikle konunun özüne bakmakta fayda var. Konunun özünde evin içinde kaplumbağa hızında yetiştirdiğimiz nesiller ile evin dışındaki yaşamın hızı arasında bir çelişki var.

Bir başka deyişle açık toplum olmak, kağıt üzerinde kabul etmekle olabilecek bir şey değil (ya da reddetmekle). Önemli olan onun getireceği şeyleri idrak edebilecek, ondan olumlu anlamda istifade edebilecek kuşaklar yetiştirebilmek.

Görünen o ki biz ülkemizde bu kuşakları yetiştirmek yerine bu talepleri yetiştiriyoruz. Nesilleri sürekli baskı ya da dar sınırlar içinde tutarak, belki de gereğinden fazla bir talep etme hali yaratıyoruz. Başta böyle bir sınırla karşılaşmasaydı bu kadar talepkar olmazdı durumunda olacak bireyler yerine artık herşeyi talep eden insanlar olduk.

Herşeyi talep edince de bu taleplerin ne kadarı demokrasi ile bağdaşıyor, ne kadar ülkemizin kültürüne, geleneklerine, deneyimine paralel, bu boyutlar gözardı ediliyor.

Tıpkı magazin programlarının sunduğu yaşamın sanki tüm ülkede yaşandığı yanılsaması gibi, ortaya çıkan bu durumda da sanki talep edilen herşey demokrasi, özgürlük kapsamında arz edilebilecek kavramlarmış gibi bir yanlış-algılama yerleşti topluma.

Globalleşme sadece ekonomik anlamda kendini hissettirmiyor. Yaşamın her alanında globalleşme söz konusu. Bunu yaratan, buna hızlıca adapte olan azınlıkların yanında adaptasyonu uzun zaman alan bir çoğunluk var. Teknolojik gelişmeler açısından bakıldığında buna Dijital Uçurum adı verildi bile. Artık sadece gelir uçurumundan bahsetmeyeceğiz, dijitalleşme açısında da toplum içinde bir uçurumdan bahsediyor olacağız. Tabi aradaki irtifa farkında kimlerin nerede yer alacağını tahmin etmek zor değil.

Burada doğal olarak eğitim sistemine büyük iş düşüyor. Artık yetişmekte olan genç beyinleri muhakeme yapabilme yeteneği ile güçlendirmemiz gerek. Nedeni basit? Sokaktaki (dünyanın tüm sokaklarındaki) yaşam konvansiyonel eğitim modeliyle verebileceğimiz deneyim-tabanlı, ben-senden-dahi-iyi-bilirim-senin-için-iyi-olan-şeyi merkezli modelleri çırak çıkarmaya başladı bile.

Bu açıdan baktığımızda bir kaç tık ile karşımıza gelecek bir şans oyunları sitesi oturma odasındaki bilgisayarın ekranındayken ne yapabiliriz? Anne baba olarak? Eğitim kurumları olarak? Devlet olarak?

Öncelikle artık her koyunun kendi bacağından asıldığı (kaçınılmaz) realitesini kabul edelim; onu hazmedelim. Bu her ne kadar sosyal devletin ölümün tesciliyse de pratikte olan bu.

Yetişmekte olan nesilleri, ne ile karşılaşacağına hazırlayabilmemiz gerek. Aksi taktirde popüler olan bir TV dizisi okulları çetecik yuvalarına dönüştürür, birkaç magazin programı gençlerin yoldan çıkmasına neden olur.

İçimizde herşeyi yapma nedeni varken bunun nedeni olarak kendimizden başka herşeyi sebep olarak göstermek de eğitim düzeyimizle ilgili bir şey. Tebaa zihniyetindeki eğitim modeli doğal olarak kendi-başına-karar-alma-yetisinden-yoksun yığınlar üretiyor.

Şimdi gelin de internetin evin içine soktuğu her türlü olumsuzluğa karşı kendinizi sorumlu hissedin. Ne gereği var. Zamanında bunu ülkeye kim soktuysa suçlu onlar. Tıpkı, sınıf arkadaşını bıçaklayan liselinin sebep olarak mafya dizilerinden etkilendiğini göstermesi gibi.

Sürekli ortaya çıkan sorunlara konsantre oluyoruz da merak ediyorum acaba bu sorunları yarın ortadan kaldırmaya yönelecek ne tür yatırımlar yapıyoruz?

Kesin olan bir şey var; konuya bu açıdan bakmamak için hepimizin (sebepsiz) o kadar çok nedeni var ki...

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (06 05 2006)

BİLGİ ÇAĞI MI KATILIM ÇAĞI MI?


Açık Sistemler, internet teknolojilerinin öncülerinden olan Sun Microsystems’in vizyoner başkanı Scot McNeally, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada Bilgi Çağı’nın sona erdiğini, artık Katılım Çağı’na girildiğini belirtmiş.

Katılım Çağı’ndan kastedilen, her gün milyonlarca kişinin sanal aleme katılmakta olduğu. Bu model çerçevesinde McNeally’nin çizdiği stratejik yol da “paylaşımcılıktan” geçiyor. Paylaşılabilecek altyapılar, yazılım vb.

Aslında bu uzun yıllardır Sun’ın “Ağın Kendisi Bilgisayardır” vizyonunun biraz isim değiştirmiş hali. Ağın kendisinin bilgisayar olması aslında bir yerde bilgisayar üreticilerine zararı dokunacak bir kavram. Sun 90lı yıllarda Java Device ile bu savaşa girmeye çalışmış ancak bir sonuç elde edilememişti.

Buradaki temel motivasyon neydi? Masanın üstündeki cihazı mümkün olduğunca basitleştirmek (böylece ucuzlatmak) ve gündelik hayatta bir bilgisayardan beklenen gereksinimleri internet üzerinden erişilen hizmetlerle sağlamak.

Örneğin bir makale mi yazmak istiyorsunuz? Net üzerinden erişeceğiniz bir kelime işlemci yazılım (yani MS Word’ün muadili) size bu hizmeti verebilir. Ya da sabit diskinizde kişişsel dosyalarınızı mı saklıyorsunuz? Buna gerek yok. Net üzerinde, fiziksel olarak nerede olduğunuzu bilmeniz gerekmeyen bir yerde sizin adınıza bir disk var. Herşeyinizi oraya saklayabilirsiniz.

Bugün bence hala dünya bu vizyona hazır değil. Hazır olmaması talepten ziyade arz kanadındaki iş stratejileriyle ilgili bir konu. Belki birkaç on yıl sonra holografik teknolojiler gelişip de bilişim için silikona gereksinim kalmadığında ağın kendisinin bilgisayar hale gelmesi, getirilmesi de pratik olarak gündeme gelebilecek.

O güne kadar içinde bulunduğumuz çağa bilgi çağı demek ile katılım çağı demek arasında bence pazarlama faaliyeti ötesinde bir fark yok. Pazarlama dünyasının her gün yeni bir manşetle karşımıza çıkması gerekliliği var. Manşetin işaret ettiği şeyin uzun zamandır zaten orada duruyor olması başkalarının sorunudur – pazarlamacıların değil.

Evet bilgi çağı tanımı gereği insanları internete, sanal dünyaya katılmaya zorluyor. Katılımcılık bu açıdan bakıldığında bilgi çağı araçlarının doğal olarak bireyleri ve firmaları atmaya zorladıkları bir adım. Tıpkı globalleşme stratejisinin bilgi çağı zorunlu adımını attırdığı gibi.

Ancak yine de katılımcılığı bir çağ olarak değerlendirmek bana biraz kolay tanım gibi geliyor. Bir başka deyişle ortaya atılan yeni bir alternatif. Eğer yeterince ses getirirse gerçekten de bir anda hepimiz katılım çağı demeye başlayabiliriz. Getirmezse de diğerlerinin mezarlıktaki yerlerinin yanında yerini alacak. Tıpkı ölüp giden “Bilgi Otobanı” gibi...

Bu açıdan bakınca insan biraz şaşırıyor. Ne yani birileri gelişmelere bakıp buna şu adı verelim diyor da kabul görürse gerçekten de o isim o devri tanımlar hale mi geliyor ? Bunun daha “ciddi” bir süreci yok mu?

Görünen o ki yok. Bilgi Çağı kavramı da aslında bir yerde globalleşme gibi daha tüyleri diken diken eden olguyu gölgesinde saklamak ve biraz olsun şimşekleri üstüne çekmekten korumak için icat edilmiş bir kavram değil mi?

Sonuçta baktığınızda bilgi çağı olgusunun empoze ettiği şey bir yerde global anlamda devinim sağlamayı gerektirici faaliyetlerde bulumak (bu faaliyetler ticari olabilir, siyasi olabilir, eğitim ya da başka bir konuyla ilgili olabilir – ama artık hepimizin zihninin bir kenarında şu imaj silinmez bir şekilde yer alıyor : Globali, globaleşmeyi dikkate almadan hareket etme).

Türkiye özelinde bu globalleşme lafı ile Avrupa Birliği süreci lafı atbaşı gidiyor. Hatta çoğu zaman ikincisi önde. Öyle ki AB süreci olmasa biz hiçbir şeyi yapabilecek beceride, motivasyonda, bilgi düzeyinde vb değiliz. Böyle bir tablo çiziliyor.

O nedenle bilgi çağını kaçırdık, bari katılım çağını yakalayalım vb gibi tedirginliklere gerek yok. Bugün bırakın bilgi çağını daha sanayi çağını yakalayamamış olan bölgeler, insanlar bizim ülkemizde de var – ABD’de de, Avrupa’da da.

Hazmetmeden ilerlemeye çalışmak bizi başkalaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda içinden geçtiğimiz süreci de idrak etmemizi engelleyici bir unsur haline geliyor.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (29 04 2006)

KAOTİK BİLİŞİM 2020


Microsoft’un İngiltere’deki bir araştırma laboratuarının geçtiğimiz haftalarda yayınladığı 2020 Yılı Bilimine Doğru başlıklı araştırması, gelecek yıllarda bilişim teknolojilerinin bilime ne şekilde katkıda bulunacağı konusunda bazı temel ipuçlarını sunması açısından ilgi çekti.

Buna göre artık bilişim teknolojisi bilime sadece yardımcı olmanın ötesine geçebilecek. Bazı bilimsel çalışmaları insan dahli olmadan gerçekleştirebilecek, verileri kıyaslayabilecek, bilgi üretecek ve karar verebilecek.

Bu konudaki temel itici unsur da mevcut bilgisayar altyapılarından farklı özelliklere sahip olacak kuantum bilgisayarları. Her ne kadar görünürde kuantum bilgisayarlarının evlerimizdeki PC’lerin yerini alması beklenmiyorsa da çok daha güçlü günümüz (sunucu ya da süper) bilgisayarlarının yerini alması ve onlardan kat kat hızlı çalışması söz konusu.

Bu bana 1975 yapımı James Caan’ın başrolde oynadığı Rollerball (Ölüm Pateni) filminden bir sahneyi anımsattı. 2018 yılında geçen filmin bir sahnesinde Caan, İsivçre’de bir bilgisayar merkezine gidip, burada dünyanın tüm bilgilerini saklayan ve işleyen bilgisayara cevabını merak ettiği bir soruyu soruyor (herşeyin ardında yer alan, dünyayı yöneten şirkette karar alma mekanizması nasıldır?)

Bilgisayardan çok akvaryuma benzeyen ve sözlü iletişim kurulan bilgisayar bu soruya cevap vermeyerek laboratuarın yöneticisi sıradışı adamı da çileden çıkarıyor (adam bilgisayar uslansın da cevap versin diye cihaza eliyle ve ayağıyla vuruyor).

Acaba geleceğin kuantum bilgisayarları da böyle mi olacak? Kararlı olmaktan ziyade kararsız olma eğilimindeki durumlarla ilgili çalışmaların bildiğimiz anlamda kararlı düzenek üzerine kurulu bilgisayarlarda çözümlenmeye çalışılması yerine, kuantum bilgisayarlarında çözülmesi daha mı pratik sonuçlar üretecek?

Kuantum bilgisayarlarında, mevcut bilgisayarlardaki gibi birler ve sıfırlar olmayacak. Onun yerine benzer işlevi gören qubitler olacak. Bunlar bir atom ya da iyonun duruma göre farklılık gösterebileceğinden mevcut bilgisayarlardan çok daha hızlı “çalışabilecekler”.

Ancak kuantum modelindeki kararsızlık ya da sürekli hal değiştirme durumu, hata oranının yüksek olmasına neden olabilecek. Bunun için de özel hata düzeltici sistemler geliştirilmekte.

Ben şahsen her ne kadar başlangıçta özel amaçlar için çalıştırılmak üzere geliştirilecek olsalar da bu yüzyıl bitmeden herkesin kullandığı bilgisayarların bu tür teknoloji düzeyine ulaşacağına inanıyorum.

Bu kaçınılmaz.

Tıpkı çevremizdeki tüm kaotik olayları, belli bir kısmını ihmal ederek, onları kararlı sistemlermiş gibi varsaydığımız gibi, bilgisayarlardaki mevcut bir-sıfır düzeneğinin de zorlama bir kararlılık olduğuna inanıyorum. Bu dünyanın doğasına uygun değil. Daha ziyade doğasında kaotik hal olan bir sistem çevremizdeki kültüre, doğaya, dünyaya (ve bunlarla ilgili sorunları çözmeye) daha uygun.

Sorun daha ziyade adım adım ilerlemekte olan günümüz bilim ve bilişim teknolojilerinin bunu henüz keşfetme düzeyine gelmemiş olması.

Bazı Sümer tabletlerinde, tartışmalı da olsa, yer alan resimlerden yola çıkarak, Sümerlerin binlerce yıl önce, Mezopotamya’da, yani önemli bir kısmı şu an Türkiye toprakları içinde olan bölgede, içinde yakıt olarak hava bulunan uçan cihazları kullandığına dair ipuçları var.

Biz de şu an doğal olarak en ucuz ve en kolay sistemi kullanıyor ve fosil tabanlı yakıtları baz alan cihazlar üretiyoruz. Zaman gelecek fosil tabanlı enerji kaynakları mutlak olarak tükenmeye başladığında yeni çözümler bulacağız.

Tıpkı milyonlarca yıl sonra yok olacak güneş sahneden çekilmeden önce insanoğlunun Samanyolu’nu çoktan terk etmiş olacağı gibi.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (22 04 2006)

Pazartesi, Nisan 17, 2006

eTİCARETTE GELİNEN NOKTA


Ticaretin normali elektroniği kalmadı artık. Bir hevesle internete sarılanların çoğu yok oldu gitti. Bir kısmı basiretli davrandı; ayakta kaldı. İlk furya geldi kılını kıpırdatmayan bir grup ise bekledi gördü ve uygun zamanda hamlesini yaptı. Onlar da şimdi daha sakin bir ortamda öğrene öğrene ilerliyor.

Internet üzerinden ticaret görünürde perakende ticaret şeklinde devam ediyor. Zaten bunun dışındaki tür ticari ilişkileri de bilenlerin dışında birilerinin bilmesine gerek yok.

Perakende ticarete baktığımızda beş sene öncesine göre ne gibi değişiklikler söz konusu? Gerek ülkemiz açısından gerekse de global açıdan.

Öncelikle bu alanda yatırım yapacak olanlar, belli bir yatırımı başlangıçta yapmadığı taktirde ciddi bir hacim üretemeyeceklerini gördüler. Belki de 3 Teorisi burada da geçerli olacak. Belli bir alanda üç büyük ve onun yanında pazarın geriye kalan çok dar bir kısmını paylaşan marjinal satıcılar kalacak.

Büyükler grubuna girenler hizmetlerini iki boyutta ilerletiyorlar. Birincisi çeşit açısından sürekli yeni kategorileri de resmin içine dahil ediyor ve giderek ABD devi Wal-Mart-vari bir modele yaklaşıyorlar.

Diğer yanda ise verilen hizmetin kalitesi sürekli artmakta. Örneğin tek bir paket içinde sipariş verdiğiniz altı parça malın dört parçası temin edilmişse; diğer ikisini beklemeden o dört parça yola çıkarılıyor ve zamanın etkin kullanımı sağlanıyor. Bu arada ikinci paket için ek bir masraf talep edilmiyor.

Öte yandan kargo firmaları ile altyapı konuşurluluğu sağlanmış durumda. Böylece bir paketiniz yola çıktığında akibeti hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Paketin o sırada tam olarak nerede olduğunu tespit edebiliyorsunuz.

Öte yandan bu tür web sitelerinin son dönemde üzerinde en çok yoğunlaştıkları konulardan bir tanesi de size profilinize uygun hizmet verebilmek (nam-ı değer müşteri ilişkileri yönetimi).

Siteye girdiğinizde nereleri gezdiğinizi ya da o sırada incelemekte olduğunuz ürünü alanlar başka hangi ürünleri almış bilgilerini bir kenara bırakın, siteye her girişinizde size uygun olabilecek ürünlerin promosyonlarını da (size özel) görebiliyorsunuz.

Ne alacağınızı bilmiyorsanız bu çok yardımcı olabilir. Ama direkt belli bir şey almak için dolaşıyorsanız bütün bu kargaşanın içinden sıyrılıp aradığınız ürüne ulaşmak için yine can kurtaran şey sitede arama yapma imkanı oluyor.

Belki de cinsiyeti de bu modelin içine parametre olarak dahil etmeliler. Erkekler çoğunlukla hedefe atış yapmak üzere bir mağazadan içeri girerken bayanlar için o sürecin tamamı kaliteli zaman geçirmenin bir parçası, amaç, olduğundan onların yaklaşımı daha farklı olabiliyor.

Gördüğüm kadarıyla web siteleri henüz bu tür sosyal olguları işin içine katmaya başlamamış. Seçme hakkı kapsamında önyargılı yaklaşmak istemiyor olabilirler ancak bir kişinin daha önceki alışkanlıklarına bakarak gelecekle ilgili tahmin yaparken hiç mi varsayımda bulunmuyorlar?

Örneğin ben bir önceki ziyaretimde new age türü müzikleri incelemişsem bir sonraki gelişimde illa ki new age ile ilgili bir çarpraz satış bombardımanına niye tutulayım ki? Belki de bu kez kitap almak için siteye gittim?

Elbette ki bu tür olasılıkların sonu yok. Ancak pazarlama dünyasının nihai müşteri segmentasyon hedefi olan bir kişilik profiller modeline ulaşmanın da başka yolu yok (bir kişilik profil, kabaca sizi öte herkesten ayırt edebilmeyi ve buna göre size özel hizmetler sunabilmeyi hedefler).

İkibinli yılların ilk on yılının yarısı geride kaldı ve sanal ortamda ticari faaliyet göstermeye devam edenler, önemli bir merhaleyi aşmış oldu. Bundan sonraki dünyada, doğru strateji izlemeye devam ettikleri taktirde bu isimleri duymaya devam edeceğiz.

Ve giderek göreceğiz ki, gerçek hayattaki modellerden, kurallardan, metodlardan başka bir şey kullanılmıyor aslında.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (15 04 2006)

Pazartesi, Nisan 10, 2006

INTERNETİN DOĞUM GÜNÜ


12 Nisan Türkiye’de Internet’in doğum günü. 1993 yılında Türkiye ilk kez internet ağına 12 Nisan’da bağlandı.

Bu vesile ile Internet Kurulu, 1998 yılından beri her yıl Nisan ayında Türkiye sathına yayılacak şekilde Internetin doğum gününü kutluyor. Bu etkinlikler topyekun Internet Haftası olarak adlandırılıyor. Bu yıl da Internet Haftası 10-23 Nisan arasında kutlanacak.

Kendi il ya da ilçelerinde etkinlik yapmak isteyen kamu kurum ya da kuruluşlarının talebi üzerine internet kurulunda birşeyler yapma gayretlerini ilk günden beri yitirmeyen bir grup gönüllü, etkinlik boyunca oradan oraya koşarak, çırpınıp didiniyor.

Ülkemizin en ucra köşesinde bile interneti kitlelere anlatabilmek, dijital uçurumun açılmasını engellemek, insanların hayatlarına farklı bir boyut katabilmek için.

Etkinliğin web sitesine (www.internethaftasi.org.tr) şöyle bir baktım. Yüzlerce destekleyici kişi, kurum ya da kuruluşun web site adreslerinin listesi ülkemizin dört bir yanındaki internet meraklılarının, internetle ilgilenenlerin, internetin katma değerini algılamış olanların aslında kısa bir özeti.

Örneğin dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar Şuhutlular, http://www.suhutlum.com/ web sitesini kullanarak birbirleri ile iletişim kurabiliyor, ilçelerinde olup bitenler hakkında anında bilgi sahibi olabiliyorlar. Bir başka deyişle “memleketin havasını” nerede olurlarsa olsunlar alabiliyorlar. Abdullah Umurhan’ın yönetimindeki ekibin ellerine sağlık.

Buyrun bir başka gönüllüler, vizyonerler: Uşak Banaz ilçesine bağlı Büyük Oturak Kasabası (http://www.buyukoturak.com), Zonguldak Çaycuma ilçesi (http://www.caycuma.gen.tr), Çorum Atatürk Lisesi (http://www.ataturklisesi.biz), İvrindi Eğitim ve Öğretmenler Sitesi (http://ivrindi.sitemynet.com), Keçiborlu Meslek Yüksek Okulu (http://www.keciborlumyo.net). Ve burada adını anamadığım düzinelerce başkaları.


Internet Kurulu bu yıl şu ana konuların altını çizmek istiyor:

Kendi okulunu internete taşı; okulunun web sitesi olsun.
Bir Halk Kütüphanesi’nin internete bağlanmasının sağlanması (böylece o bölge insanının ücretsiz olarak internete erişim imkanına sahip olması)
Belediyeler bünyesinde halka açık internet evlerinin açılması (bir yandan belediyenin hizmetleri internete taşınırken diğer yandan halka internet erişimi imkanı sağlanması)
Organize Sanayi Bölgelerinde internet evlerinin açılması (KOBİ’lerin internetten etkin bir şekilde istifade etmelerinin sağlanması)
Kültürel mirasımızın internete taşınması
Bir e-devlet hizmetinin başlatılması

Görüldüğü üzere bunlar çok net hedefler ve toplumdan her kesimin elbirliği ile yapabileceği şeyler. Bugün ülkemizde hızlı internet erişimi geometrik olarak artarken, örneğin mahalli bir firmanın, yakınındaki Halk Kütüphanesi’ne bir internet erişimi imkanı için sponsor olması zor olmasa gerek. Aylık sabit gideri olan bu tür bir hizmet, sponsor olacak firmaya beklenmedik faturalar ödeme kabusu da yaşatmayacaktır.

Keza çocuğunun gittiği okula bir hizmet vermek isteyen bir veli, okulun webden erişilebilir hale getirilmesine katkı sağlayabilir.

Kültürel konularda faaliyet gösteren bir vakıf, bir kültür mirasımızın internetten erişilerek dünyanın her yerinden izlenmesine, incelenmesine olanak tanıyabilir.

Internet Haftası kapsamında halihazırda pek çok şehirde organizasyonlar yapılmış durumda.

Örneğin Ağrı’da Telekom’un sponsorluğunda 10 ve 11 Nisan’da sunumlar yapılacak. Ayrıca Telekom’un kazandırdığ herkese açık ücretsiz internet evinden Ağrılılar internete erişebilecekler.

Ya da Muğla Üniversitesi’nde seminerler, konferanslar bir hafta boyunca gerçekleştirilecek ve bu kapsamda ülkemizde geliştirilen işletim sistemi Pardus’tan tutun da ebeveynlere ve öğretmenlere yönelik internet güvenliği konusunda uzmanlar açıklayıcı oturumlarda konuşacaklar.

Samsun’da ise Internet Kurulu üyelerinin de katılacağı ve yerel TV kanalı Kanal S’de 9 Nisan akşamı Türkiye’de Internet konulu bir panel düzenlenecek. Ayrıca hafta boyunca Eren Bilgi Akademisi’nde halka ücretsiz internet hizmeti sunulacak.

Internetten her birey, her il, her kurum, her kuruluş, kendi hedefleri çerçevesinde istifade edebilmeli, interneti gündelik hayatlarının bir parçası haline getirebilmeli. Bunun için bir yandan bu tür faaliyetleri destekleyebilecek kamu ya da özel sektördeki kurum ya da kuruluşlar aktif olarak görev almalı diğer yandan ise gönüllü olarak ülkemizin dört bir yanına gitme konusunda davet edilmekten başka hiçbir beklentileri olmayan bu internet gönüllülerinden çok daha fazla istifade edilmeli.

Internet Yaşamdır! Internetin 14. doğum günü kutlu olsun!

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (08 04 2006)

Cumartesi, Nisan 01, 2006

O e-POSTAYI KİM GÖNDERDİ


Geçtiğimiz günlerde Ermeni Meselesi kapsamına gündeme gelen bir polemik, e-posta ya da benzeri yazışmalarla bunların güvenliği kavramını yeniden gündeme getirdi.

Kısaca anımsamak gerekirse, Vatan Gazetesi’nden Sayın Ruhat Mengi, Sabancı Üniversitesi öğretim üyelerinden Sayın Prof. Dr. Halil Berktay’ın ABD’deki Minnesota Üniversitesi’ne bir e-posta gönderdiği ve bu e-postanın içinde belli bazı önerilerde bulunduğu yönünde bir iddia ortaya attı; Berktay da bunların doğru olmadığı yönünde bir açıklama yaptı.

Prof. Dr. Berktay’ın açıklamasına göre de konu internet üzerinde konuyla ilgili bir tartışma listesine, temelde “herkesin kendi görüşünü savunma hakkını desteklediği” yönde bir mesaj yazmış olmasından ibaret.

Burada gündeme e-posta altyapısının bu tür iddialar söz konusu olduğundan ne kadar güvenliği olduğu geliyor.

Konuyla ilgili olmayan kullanıcıların bilmediği üzere standard e-posta sisteminde herhangi bir güvenlik unsuru yoktur. Bir başka deyişle, posta kutunuza gelen bir epostanın gerçekten de gönderici satırında yazan adresten gelip gelmediği konusunda tam emin olamazsınız.

Bu özellik ilk etapta size ürkütücü gelebilir. Ama bunu normal posta sistemi ile karşılaştırın. Postadan çıkan her mektubun gerçekten de gönderen olarak ismi yazılmış kişiden geldiğine nasıl emin olabilirsiniz? Bir başka deyişle bu güvensizlik olgusu posta sisteminde yüzyıllardır var.

Standard e-posta sisteminde bir epostanın gerçekten de gönderen hanesinde yazan kişi tarafından gönderilmiş olup olmadığı konusunda ipuçları verecek veriler vardır. Ancak bence hukuksal açıdan bu tatminkar kanıt olmayabilir. Şöyle ki; bir epostanın hangi eposta sunucu bilgisayarından yola çıktığını, hangi cihazları dolaşarak hangi eposta sunucu bilgisayarında son bulduğunu tespit edebilirsiniz.

Örneğin yukarıda söz konusu olan eposta Prof. Dr. Berktay tarafından gönderilmişse, bu epostanın orijinalinin ilk yola çıktığı nokta, yine Prof. Dr. Berktay’ın kullanmakta olduğu bilgisayarlardan birisi olmak zorundadır (ofisindeki, evindeki vb).

Epostanın içinde yer alan bu iz bilgileri sayesinde bazı verilere ulaşılabilir. Bundan başka o epostanın hangi sunucu bilgisayar üzerinden gönderilmişse o bilgisayardaki erişim kayıtları da incelenebilir. Böylece o epostanın hangi adresten (hangi bilgisayardan) ne zaman gönderilmiş olduğu tespit edilebilir. Tabii eğer oradan gönderilmişse.

Bir başka deyişle herkes tarafından bilinen bir eposta adresinden bu tür bir eposta göndermeniz, ruhsatlı silahınızı kullanarak ateş etmeniz gibidir. Eğer mermi gidip bir yere saplanırsa ve bu da sorun yaratacak bir durum ise, o zaman balistik inceleme sonucunda teknik anlamda merminin sizin silahınızdan çıkmamış olduğunu ispat etmeniz zordur.

Ancak bu durum mermiyi sizin sıktığınız anlamına da gelmeyebilir. Silahınız çalınmış olabilir, emanet ettiğiniz birisi sizin bilginiz dışında kullanmış olabilir vb.

Benzer durum eposta sistemleri için de geçerli. Profesörün eposta sistemine erişmek için kullandığı şifreyi bilen/çalan bir kişi sisteme erişip böyle bir eposta kaleme alabilir.

Üstünde durulması gereken bir başka nokta var. O da profesörün aslında bir eposta göndermediğini, sadece bir listeye bir destek mesajı yazmış olduğu. Bu zaten epostadan ayrı bir sistemdir. Bu tür bir ortamdan nasıl istifade edilebilir? Olsa olsa profesörün eposta adresi oradan alınabilir. Daha sonra da sanki profesörün kaleme almış olduğu izlenimi uyandıran bir eposta hazırlanıp, yönlendirme (forward) imkanı ile bu metin elden ele dolaştırılmaya başlar.

İş yönlendirilmiş epostalara gelmişse güven unsuru daha da azalmakta, suistimal olasılığı daha da artmaktadır. O nedenle o epostayı güya ilk kim(ler) aldıysa o nüshalardan birisini incelemek gerekir.

Bu tür kimlik sahteciliği Türkçe internetimizde sıkça yapılmakta. Bir dönem revaçta olan kişilerin başında Can Dündar geliyordu. Altında Can Dündar imzası olan o kadar çok eposta almaya başlamıştım ki artık topyekun hiçbirisinin Can Dündar’a ait olmadığına karar vererek, okumadan silmeye başladım.

Eposta sistemini kullanarak bir kişiye çamur atmak çok kolay. Hele bir de herhangi bir yaptırımı yoksa. Bence gerekli hassasiyeti göstermeli ve gerekli teknik inceleme yapmadan, yaptırmadan, konuyu polemik unsuru haline getirmemeli.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (01 04 2006)

Salı, Mart 21, 2006

1 LİRAYA ŞARKI


Daha önce de bahsetmiştim; müzik endüstrisi “albüm” bazlı satıştan “şarkı” bazlı satışa geçmeli ve internetten müzik indirme işini resmi hale getirmeli diye.

Apple firmasının iPod cihazları ve web sitesinden sunduğu bir dolara şarkı satın alma imkanı şimdi Türkiye’de de ele alınmış durumda. Power Grubu, PowerClub isimli bir web sitesi üzerinden 1 liraya şarkı satmaya başladı.

Sitede sadece Türk müzisyenlerin eserleri yok. Giderek yabancı müzisyenlerin eserleri de web sitesinden satın alınabilecek; bilgisayara indirilebilecek.

iPod ile müzik yönetimi yaparken, şöyle bir özellik dikkatimi çekti. iPod’u müzik arşivi olarak kullanmak pek doğru değil. Onun yerine sadece en çok sevdiğiniz şarkıları cihaza yüklemek daha pratik. Neden mi?

Nedeni basit. Herhangi bir albümdeki tüm eserleri sevebilme olasılığınız çok düşük. Hal böyle olunca ve iPod gibi bir cihazda istemediğiniz bir şarkıdan başkasına geçmek bu kadar kolay olunca, ister istemez, giderek “favori listenizi” dinleme eğilimine giriyorsunuz.

Favori liste demek, şarkı bazlı bir yaklaşım demek.

Artık Peter Hammill’in This Book isimli şarkısı dinlemek için In A Foreign Town isimli albümünde ondan önce gelen şarkıları dinlemek zorunda değilim.

1 Liraya Şarkı hizmeti, bu modele çok uymakta. Kızım, bir kaç hafta sonumu vererek, 40 Gb’lık iPod’uma müzik arşivimin ancak yarısını yüklerken çektiğim sıkıntılara bir anlam verememekte haklı. Onun açısından o sırada sevdiği birkaç düzine şarkıyı kendi iPod’una indirmesi, sıkıldığı zaman da onları silip, yenilerini yüklemesi çok daha doğru bir yaklaşım modeli.

Powerclub.com.tr sitesinin, arşivlerine bir an evvel 60lı 70li yıllarda çıkmış 45likleri, albümleri de eklemesi gerek. Sondan başa ve popülerden az popüler olana doğru gitmeleri normal. Ancak Türkiye’de müzikseverlik ya da internetkoliklik tekelinin yirmi yaşın altındaki gençlerde olmadığını da unutmamalılar.

Yabancı müzisyenlerin eserleri açısından bakıldığında, eski dönem parçalarını talep etme konusunda o kadar ısrarcı olmayacağım. Bunun nedeni de internet üzerindeki resmi ya da gayri resmi pek çok sitede ve P-2-P iletişim ağlarında bu şarkıların ücretli ya da ücretsiz olarak kolayca bulunabildiği.

Ancak Türk müzisyenlerin eserlerini bulmak o kadar kolay değil. Örneğin PowerClub’da Zerrin Özer’i araştırdığımda ilk albümlerinden olan (belki de ilk albümüdür) Sevgilerimle isimli albümünü göremedim. Oysa görseydim tüm albümü satın alacaktım (albümcülükten vazgeçebilmiş değilim henüz)


Bu sayede bit pazarına da nur yağacak. Tozlu raflar arasında kalmış eski kayıtların yeniden ortaya çıkarılması ve tercihan bunların re-master edilerek dijital ortama aktarılması gerekecek. Her ne kadar görünürde bu durum masraflı gelse de artık bir şeyi kabul edelim. Ticari hayatta, hele hele elektronik ticaret hayatında, dişe dokunur bir yatırım yapmadan, ciddi başarılar beklemek olası değil.

Bu hizmeti sunan Power yönetimi de ümit ederim, gerekli telif sorunlarını ve diğer operasyonel sorun ve yatırımları aşma konusunda kararlılık gösterir ve ortaya Türkiye’nin pop müzik arşivi çıkar. Arşiv sadece bildik popüler Türk sanatçılarından oluşmaz. Bir şarkı ya da bir albüm çıkarmış dahi olsa tüm Türk müzisyenlerinin eserlerini içerir.

Böylece Hardal grubunun yıllar önce çıkmış Nereden Nereye adlı albümünü edinmiş olup da yana yıkıla ilk albümleri olan “Nasıl Ne Zaman”ı arayanlar da bu hizmetten istifa ederler (meraklısına not: Nereden Nereye albümü ebay.com’da 400 dolara, Nasıl Ne Zaman albümü ise gittigidiyor.com’da 180 liraya açık artırmada)

Burada müzisyenlere de iş düşüyor. Bence artık albüm formatında eser üretmek yerine/yanısıra ses getirici tek şarkılar üretme modelini de ciddi ciddi gündemlerine almalılar. Bu aslında onlar için de (maliyet, zaman ve yaratım süreci açısından) avantajlı.

Geriye belki de bir tek müzik şirketleri kalıyor. Onlara naçizane önerim ise şu olacak : Bu işin içinde aktif yatırımcı olarak yer alın. Yoksa geriye bir şey kalmayacak!

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (18 03 2006)

Pazartesi, Mart 13, 2006

HOŞGELDİNİZ TÜRKÇE HARFLER


Ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi kablosuz erişim ile ADSL imkanlarının yaygınlık kazanmasıyla birlikte internet kullanımı hızlı bir artışa geçti.

Artık sadece ev ya da iş yerlerinde değil, cafelerde, restaurantlarda, havaalanlarında laptopunu açmış internete erişenleri görmek yadırganmayan bir tablo haline geliyor.

Hal böyle olunca hala şifreli kod gibi görünen web site isimlerini yazmak, akılda tutmak zorlaşıyor. http:// ön takısı ne zaman kullanılır; ne zaman gerek yoktur? Sadece www. yazarak başlasam acaba istediğim web sitesine gidebilir miyim? Hele bir de yabancı basındaki reklamlara baktığınızda göreceğiniz adresler kafanızın iyice karışmasına yol açabilir. Örneğin Nike.com yazan bir reklamdaki web sitesine gitmek için nike.com mu yazacağım; www.nike.com mu yoksa http://www.nike.com mu?

Eğer bu yeterli değilse işi zorlaştırmaya devam edelim. Ya web sitesine gitmek istediğiniz ismin içinde Türkçe harf varsa ne olacak? www. adresine bu harfleri mi yazacaksınız yoksa ş yerine s, ç yerine c gibi dönüştürme mi yapacaksınız?

Bu aşamayı da sağduyu ile geçtiğinizi varsayalım. Peki adres .com ya da .com.tr ile mi bitecek? Yoksa .gov.tr .bel.tr gibi takılar mı kullanmak zorundasınız?

Eğer internette gezmeye yeni başlıyorsanız bunların hepsinin altından kalkmak zor. Bu zorluğu şimdiye dek yenmede Google gibi arama motorları yardımcı oluyordu. Kadıköy Belediyesi'nin web site adresini bilmiyorsanız, www.google.com adresine gidip oradan kadıköy belediyesi diye arama yaptığınızda karşınıza gelecek site listelerinden birisi belediyenin resmi web sitesi olacaktır.

Öte yandan son dönemde ortaya çıkan ilginç bir durum, bu konuda da rahat bir nefes almayı engelliyor. Örneğin google'da başarısızlık anlamına gelen İngilizce "failure" kelimesini ararsanız karşınıza gelecek olan ilk site adresi ABD Başkanı George Bush'un Beyaz Saray sitesindeki resmi biyografisi oluyor. Google'un "liberal" listeleme mantığının suistimal edilmesi sayesinde.

Şimdi bu konuları, özellikle de ülkeye özgü harflerden oluşan kelimelere sahip kişi ya da kuruluşların web siteleri ile .com, .gov gibi uzantılarının akılda tutulmasına gerek bırakmayan yeni bir hizmet tüm dünyayla birlikte ülkemizde duyuruldu.

Basitçe web tarayıcınızın adres satırına gitmek istediğiniz kişi, kuruluş ya da web sitesinin orijinal adını yazıyorsunuz. Tarayıcınız sizi doğrudan ilgili siteye yönlendiriyor. Yukarıdaki örneğe geri dönersek, adres satırına sadece kadıköy belediyesi yazmanız (ö harfi ile ve www gibi .bel.tr vb gibi ön ve son takıları yazmadan) yeterli. Tarayıcınız sizi doğrudan, belediyenin web sitesine yönlendirecek (görecesiniz ki bu sitenin tam (teknik) adresi http://yeni.kadikoy.bel.tr/ imiş).

Bunun için, tarayıcınıza ek bir yazılım yüklemeniz gerekmekte. Bu hizmeti sunan Netpia firmasının web sitesinden (www.netpia.com.tr) indirip yükleyeceğiniz bu program sayesinde artık com.tr lere http lere güle güle diyebilirsiniz.

Zaman içinde bu hizmetin yaygınlaşması sayesinde bu ek yazılıma gerek bile kalmayabilir. Çünkü internete bağlanmak için abonesi olduğunuz internet firması kendi ana bilgisayarlarında bu düzelemeyi yaparlarsa binlerce milyonlarca internet kullanıcısının bu yazılımı kendi bilgisayarına yüklemesine gerek bile kalmayacak. Ancak şimdilik, internet firmanızın bu yazılımı yüklemesini beklemek yerine siz doğrudan Netpia'nın web sitesinden yazılımı ücretsiz olarak bilgisayarınıza indirip yükleyebilirsiniz.

Ufak bir not : Yüklemeyi tamamlandıktan sonra, varsa açık olan tarayıcılarınızı kapatıp yeniden açmalısınız. Yeniden açtığınızda yazılım çalışmaya başlayacaktır.

İlk etapta pek de gerekli bir imkan gibi görünmeyebilir. Ancak gerçek yaşamda adını bilip de web sitesini bilmediğiniz pek çok yerin internet sitesine bu yolla erişebilirsiniz.

Böylece artık firmaların reklamlarında uzun uzun web sitesi adresleri görmemiz, onları aklımızda tutmamız gerekmeyecek. Gerçek dünyada adı neyse internette de aynı isimle o web sitelerine ulaşabileceğiz.

Netpia firması kelimeleri iki gruba ayırmış. Doğrudan ilgisi olmayan kişilerin bazı isimleri çıkar amaçlı kullanmasını engellemek için bir grup kelime, isim rezerve edilmiş. Örneğin Burgaz Adası diye arama yaparsanız firmanın ilgili uyarı mesajı ile karşılaşıyorsunuz. Ancak cumhuriyet kelimesini girdiğinizde tarayıcı sizi doğrudan Cumhuriyet Gazetesi'nin web sitesine yönlendirmekte.

http://www.netpia.com.tr

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (11 03 2006)

Pazartesi, Mart 06, 2006

SİZİN ŞİFRENİZ NE?


Kasa sırasında şöyle bir sahneye tanık oldum: Önümdeki müşteri öğle yemeği için tepsisine aldığı yemeklerin parasını banka kartı ile ödemek istedi. Kasadaki görevli, kasanın biraz gerisindeki POS cihazını kullanırken, müşteriye şifresini sordu. Bayan müşteri şifresini yüksek sesle görevliye söyledi. Görevli işlemi tamamladı, kartı iade etti.

Banka kartlarının ilk çıktığı 80li yıllardan beri varolan bir imkan (bankadaki hesabınızda duran parayı kullanarak doğrudan ödeme yapmak) son aylarda TV'lerde çıkan reklamlar vesilesiyle yepyeni bir imkan ya da hizmetmiş gibi tanıtılmakta ve tüketicileri cüzdanlarında nakit taşımak yerine banka kartı kullanmaya sevk etmekte.

Aklınıza ilk gelen soru şu olabilir: Madem yıllardır bu imkan vardı; neden kimse bugüne dek bundan bahsetmedi (ne oldu da şimdi birden revaçta) ?

Bu sorunun temel cevabı enflasyon! Birkaç yıl öncesine kadar bankadaki vadesiz hesabınızda ortalama kaç para tuttuğunuzu anımsayın. Büyük bir olasılıkla mevduatınızı ya bono, dövizde ya da gecelik repoda tutuyordunuz. Aksi taktirde paranız her gün değer kaybediyordu.

Oysa enflasyonun son dönemde tek haneli değerlere düşmesi ile vadesiz hesapta daha çok para tutma "olasılığı" da yükseldi. Bu durumda nakit taşıma (ve onu kaybetme, çaldırtma) riskine karşılık banka kartı kullanmak, önemli bir avantaj olarak karşımıza çıkmakta.

Elbette bir noktayı atlamadan! Şifre.

Yukarıdaki örnekte de olduğu üzere şifrenin uluorta söylenebilecek bir kavram olarak değerlendirilmesi devam ederse inanıyorum ki kısa sürede sokaklardaki kapkaç olayları kadar sıklıkta yeni bir hırsızlık olayını da gündeme getirecek : Şifre kaptırma!

SORUN NEREDE?

Öncelikle konunun çok basit bir sebepten kaynaklandığını belirtmek gerek. Şifre girmek için POS cihazının yanısıra tuş-takımına da gereksinim olması. Alışveriş yaptığınız dükkanların kasa bölümüne baktığınızda ne görüyorsunuz? Bir sürü POS cihazı.

Neden bir tane değil de bir sürü? Çünkü o dükkan birden çok banka ile çalışıyordur ve her bankanın taksit uygulamasından istifade edebilmesi için o bankaya ait POS cihazını edinmesi gerekir.

Hal böyle olunca ve işin içine bir de şifre girmek için tuş takımı aparatı da eklenince mağaza yöneticileri şöyle pratik çözümler üretmeye başladı. Bu cihazları müşterinin kasada ödeme yaparken erişebileceği bir yere koymak yerine dükkanın o kısmında uygun bir yere koymak. O uygunluk müşterinin tuş takımının başına gelip şifresini kendisinin girmesini engellediğinden de havada uçuşan şifreler...

Kart şifresinin evinin anahtarı kadar değerli bir şey olduğunu henüz bilmeyen ya da kavrayamayan müşteri için bu durum ciddi sorunlar doğurabilir. Nasıl mı? Basit bir örnek vereyim: Şifrenizi söylediğiniz kasiyer onu bir kenara not edebilir. Siz o mağazadan çıktıktan sonra, kasiyerin işareti ile sizi takibe alacak birileri uygun bir anda içinde kartınızın da olduğu çantayı kap-kaçlayabilir.

Kartınız da şifreniz de artık hırsızların elinde. Siz bankanızı arayıp kartınızı iptal ettirene kadar hırsızlar en yakın ATM'ye gidip işlem yapabilir ve böylece hesabınızdaki parayı çekebilir.

Doğru kart ve doğru şifreyi alan ATM parayı hırsızlara verecektir ve bu durumda siz parayı çekenin kendiniz olmadığını bankanıza ispat edemeyeceksiniz.

Nerede hata yaptınız? Şifrenizi yüksek sesle yabancı birine söylemekle.

Oysa şifrenizin bilinmediği durumda kapkaççılar kartınızı çalsa bile banka kartı kredi kartı gibi şifresiz kullanılamayacağından hesabınızdaki paranın çalınma ihtimali olmayacaktı.

O halde ne yapmalısınız?

Çekingenlik gösterip de şifre girecek cihaz arkalarda bir yerde diye şifrenizi herhangi bir kimseye söylemeyin. Bunu kesinlikle yapmayın. Gerekirse o mağazayı bankanıza şikayet edin ama şifrenizi kesinlikle başkasına söylemeyin.

Banka kartınız, şifresi bilinmediği sürece kredi kartından daha güvenlidir. Banka kartınızı çaldırsanız bile şifresini bilmeyen hırsız onunla bir şey yapamaz. Oysa kredi kartınızı çalan birisi kimliğinizi, imzanızı taklit ederek, sizi (ya da bankanızı) zarara uğratabilir.

Bilinçli olmak bu tür kazaların başınıza gelmesini enaza indirecektir. Bilinçli olmak ise doğal olarak bilgi sahibi olmaktan geçmektedir.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (04 03 2006)

GATES'İN TÜRKİYE SEFERİ


Bill Gates’i ilk kez 1995 yılında Las Vegas ABD’deki Comdex Konferansı’nda izleme imkanım olmuştu. Internete bir yıl geç girmenin farkını kapatmak üzere bir yandan Internet Explorer’i anlatıyordu, diğer yandan da MS Office imkanlarını kullanarak gündelik hayatın nasıl kolaylaştırılabileceğini.

Geçtiğimiz günlerde Gates bu kez İstanbul’daydı ve “Canlı yazılımdan” tutun da dijital uçuruma kadar pek çok konuda bilgi sundu; yön almak isteyenlere ipuçları verdi.

Ben bu konuşmadan iki şey çıkardım : Birincisi Gates’in sorulan soruları, kendi bakış açısına göre cevaplama yeteneği diğeri ise stratejik olarak önem verdiği temel noktanın ne olduğu.

Önce ikincisi. Görünen o ki Gates şu an bireyleri bilgisayarlandırmak, internetlendirmekten öte bunu bireylerin yapacağı doğal bir refleks haline getirmek istiyor. Yani öyle bir şeyin yapılmasını sağlayayım ki birey bilgisayar sahibi olma, hızlı internet erişimi sahibi olma gerekliliği konusunda herhangi bir pazarlama satış faaliyetiyle beyninin yıkanmasına gereksinim duymasın.

Nedir o? Ülkelerin en ucra köşelerine dahi telekom altyapısının götürülmesi. Katılımcıların soruları her ne kadar bilgisayarların, internet erişiminin nispeten pahalı olması, bunun da dijital uçurumu açma konusunda olumsuz etkiye sahip olacağı noktalarında dönse de Gates’in bakış açısına göre daha kritik olan konu telekom altyapısının ülkenin her noktasına ulaşabilmesi.

Ki bireyler internete erişmek zorunda hissetsinler kendilerini. Ki böylece bunun için gerekli olan aracı (bilgisayar) alsınlar.

Bu açıdan bakıldığında telekom altyapılarının (kablolu, kablosuz, vb) ne kadar önem arz ettiğini bir kez daha algılıyoruz. Bu durumda gelecek dönemde bu alanda ciddi yatırımların artarak devam edeceğini bekleyebilir miyiz? Göreceğiz.

Diğer temel nokta olan Gates’in sorulara verdiği cevaplardaki dehası müthişti. Bir tür şu hissi uyandırdı: Gates’i hiçbir soru ile köşeye sıkıştıramazsınız. Sorduğunuz sorunun içerdiği konu hakkında mutlaka kendi lehine olabilecek bir nokta bulacaktır ve cevabını bununçevresine kuracaktır.

Örneğin katılımcılardan bir tanesi, Negreponte’nin, bu köşede de yayınlanan, 100 dolara laptop projesini sordu. Gates de konuyu alıp, kolla çalışan bir cihazın ne kadar faydalı olabileceği noktasına düğümledi. Öyle bir imaj yarattı ki sanki cihaz sadece çevirmeli kol marifetiyle çalışacak ve kullanıcı bir süre kolu çevirerek enerji üretecek sonra da o enerji bitmeden hızla yapması gerekeni yapacak (oysa o imkan, elektriğin kesilme durumuna karşı geliştirilmiş, alternatif enerji üretim modeli – yoksa cihaz elektrik ile çalışacak!)

Gates’in iki aşamalı Türkiye çıkarması sonucunda elle tutulur ne gibi sonuçlar aldık ülke olarak? Bunu henüz bilmiyorum. Yakın gelecekte medyaya yansıyan konular hakkında ne gibi gelişmeler olacağını izleyip göreceğiz. Bu etkileşimden ümit edelim ki Türkiye’nin istifade edeceği olumlu sonuçlar doğsun.

Elbette ki bu sadece Microsoft’tan ya da Gates’ten beklenecek bir şey değil. Türkiye’nin de kendi üstüne düşen şeyleri yerine getirmesi gerekir. Bunu yaparken de kendisi için en uygun olan koşullara göre karar vermek zorunda. Yoksa Gates ya da başkası, sonuçta bunlar ticari firmalar; mahalle arasında ya da global anlamda kar etmek için var. Devletlerin var olma amacı ise daha farklı.

Çokça konuşulan iki konu ülkemizde Silikon Vadisi benzeri bir oluşumun hazırlanması (ki bunun sadece Microsoft firması ile ne ilgisi var anlamadım) diğeri ise Microsoft’ta daha çok Türkün çalışması (tercihan Türkiye sınırları içinde Microsoft’un yapacağı yatırımlarda).

Yıllar önce Microsoft, Türkiye’de yeni mezun üniversite öğrencileri ile mülakatlar yapmaya başlamıştı; firma standardlarına uyan kalibredeki gençlere ABD’de iş imkanı yaratmak için. Bildiğim kadarıyla sonuçta alınan verimin düşüklüğü nedeniyle bundan vazgeçildi.

Yani bir yandan eğitim şart derken diğer yandan Microsoft’u Türkiye’de yatırım yapmaya davet etmek bana çelişkili geliyor. Daha Türk firmaları ülkemizin her bir şehrinde ticari yatırımlar yapma konusunda tereddütteyken.

Bu tür ilişkiler küçük adımlarla başlar ve giderek büyüyerek ses getirici başarılara dönüşür. Bu silsilenin bu şekilde olması her ne kadar bizim bakış açımıza uymasa da daha çok verim bu modeli izlemekle alınmakta – global dünyada.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (18 02 2006)

OLGUN INTERNET


90lı yılların ikinci yarısı. Seattle-ABD’de bir arkadaş ziyaretindeyim. Sabah kalkıp TV’yi açıyorum ve karşıma Bill Clinton’ın eBay temsilcilerine yaptıkları hizmetlerden dolayı bir ödül verişi çıkıyor. Canlı yayın.

Internetin patlama yaptığı yıllar. Her yerde internet konuşuluyor. Internetle ilgili hazırlanan herhangi bir sunumda, Amazon.com, eBay, yahoo!’nun adları geçmezse sunum eksik kabul ediliyor. Al Gore ben internetin babasıyım derken her ne kadar pek çok teknoloji gurusu bıyık altından gülerken, diğer yandan da interneti kitlelere açan hükümetin de Clinton-Gore hükümeti olduğunu çok iyi biliyorlar.

Yıl 2006. Yine ABD’deyim. Bu kez yolum California’nın güneyine düşüyor. Internet nerede? Televizyonda internetle ilgili herhangi bir şey yok – bırakın başkanın çıkıp birine bir ödül vermesini.

Varsa yoksa hızlı internet bağlantısı. Ama her yerde para ile. Starbucks’a gittiniz, kahvenizi içiyorsunuz, sanmayın ki bilgisayarınızı açıp internete girebilirsiniz. Önce T-Mobile’dan bir abonelik almanız gerekiyor.

Kalacağınız hotele gittiniz. Internet erişimi mi? Elbette ki var. Ancak bir şartla; iki dakikası bir dolar.

ABD’nin herhalde yerleşim bölgesi olan hemen her köşesinde mutlaka bir kablosuz iletişim ağı vasıtasıyla internete erişmeniz olası. Ancak bunların hepsi de ücretli. Evinize hızlı internet almak istiyorsanız, bunun da bedeli aylık 15 dolar düzeyinde.

Uzun lafın kısası, internet çılgınlığı bitmiş. Birkaç istisna dışında kazananlar yine bildik isimler. Sadece internet kullanıcısı iseniz kimin neyi kazandığı sizi pek de ilgilendirmiyor aslında.

Bakın kullanıcı olarak internet size ne tür imkanlar sağlıyor?

Hotelinizi internet üzerinden rezerve ederseniz, diyelim ki 180 dolarlık bir odada 60 dolara kalabilirsiniz. Keza araba kiralayacaksanız, günlük 100 dolara kiralayabileceğiniz bir arabayı 30 dolara kiralayabilirsiniz.

Söz araç kiralamadan açılmışken, ilginç bir güven olgusuna da burada değinmeden edemeyeceğim. Hiçbir yükümlülük altına girmeden, oto kiralama firmasından otonuzu kiralamak üzere rezervasyon yapabilirsiniz. Firma sizin kiralamak üzere belirttiğiniz noktaya gitme olasılığınızı, gitmeyerek onları kandırmış olma olasılığınızdan daha yüksek görerek, o noktada istediğiniz aracı hazır bekletiyor.

Daha önce de dediğim gibi; eğer randevu yerine gitmezseniz, kaybedecek bir kuruşunuz bile olmuyor – çünkü sizden kredi kartı istemiyorlar internetten rezervasyon yaparken. Operasyonel akış itibariyle zaten büyük bir olasılıkla sizin gideceğiniz noktada aradığınız türden en az bir araç olacağından, sizin kandırıkçılık oynamanız firmayı pek de etkilemiyor anlaşılan. Bir başka deyişle firmalar aslında operasyonel süreçlerinin yaratmış olduğu kaçınılmaz kaynak israfını, müşteriye katma değerli hizmet olarak yansıtıyor.

Son dönemde internetin yeni gözdesi malum Google oldu. Her ne kadar geçen hafta içinde ABD’de borsanın düşüşe geçmesiyle Google da %10’luk bir değer kaybına uğradıysa da Google’un bu balayı süreci bir süre daha devam edeceğe benziyor.

Google doğal bir hazine şeklinde. Bir yandan size aradığınızı bulup getirirken, diğer yandan kimin neler aradığını da bir kenara not ediveriyor. Örneğin Kasım ayında Türkiye çıkışlı google aramalarında en çok “oyun” kelimesi aranmış. Listede Fenerbahçe, Galatasaray, Gamze Özçelik gibi popüler isimler de var.

Öte yandan internet gibi ortamların terör vb olumsuz amaçlarla kullanılması sürecinde Google da “vatandaşlık görevini” yerine getirebilir. Kimin neyi aramakta olduğu bilgisi bugün sadece devletler için değil, ticari kuruluşlar için de çok değerli bir bilgi. Google’un kendisi bugün tek başına bir “müşteri ilişkileri yönetimi” yapmaya yetecek veri ile dolu.

Gelecek yıllarda beklenmedik gelişmeler ile teknolojinin başdöndürücü gelişimine tanık olmaya devam edeceğiz. Her ne kadar artık internet kelimesinde birleştirdiğimiz teknolojik devrimin gençlik devrini kapatıp olgunluk dönemine girdiğini kabul etsek de krallığı devam ediyor.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (11 02 2006)

KAĞIDA (HATALI) DÖNÜŞ (MÜ?)


Son dönemde ABD’de sadece internet üzerinden yayın yapan bazı dergilerin, kağıda basılı versiyonlar çıkarmaya başlaması bu soruyu yeniden gündeme getirdi : Kağıda dönüş mü?

Bu bana elma ile armudu kıyaslamaya çalışıp, birinden sıkıldıkça, aslında ötekisinin daha uygun olduğuna karar veren tahterevalli zihniyetini çağrıştırıyor. Şöyle ki:

Kağıt ortamında bir basılı yayın üretmenin dezavantajları nedir? Temel olarak o yayını meydana getiren (içerikle ilgili entellektüel emek hariç) üretim sürecinin uzun, pahalı, dertli olması. Buna karşılık muadil bir yayını sanal ortamda üretmek tüm bu üretim sürecinin çok daha ucuzlatmakta ve kısaltmakta.

Peki ne pahasına? Bunun bir bedeli yok mu?

Aslında var. Dijital ortamda dergi, kitap üretilmeye başlandığı ilk günden beri var olan bir durum, hala devam ediyor. O da bugünün dijital altyapısında kitap, dergi gibi yayınların, kağıt üzerinde bulunan muadilleri ile aynı görsel ve hobisel hazzı vermiyor olması.

Bir dergi ya da gazetenin web sitesine gittiğinizde, orada gördüğünüz şey bir dergi ya da gazete değil. Çünkü insanlar yıllardır dergi ya da gazete dedin mi, kağıt üzerinde bulunan o format neyse ona alışmış – ona kalıplanmış.

Derginin bir baş sayfası vardır, onu izleyen ardışık sayfalar vardır. Sayfaları çevirirsin; içiçe girmiş yazı ve resimleri görürsün. Ön sayfaya sığmayan bir yazı, arkalarda bir sayfada kaldığı yerden devam etmektedir vb.

İşin ilginci tüm bu okuma, algılama süresince gözlerin elektriksel bir ortamın ürettiği yorgunluğa da maruz kalmamaktadır. Bırakın illa ki bir koltuğa oturup, küçüklü büyüklü bir ekranın karşısına mahkum kalmayı...

Bir başka deyişle sorun, elektronik ortama aktarılan basılı yayının kullandığı elektronik altyapı bileşenlerinin arzu edilen ergonomik düzeye henüz gelememiş olmasıyla ilgilidir. Bu o kadar ciddi bir sorun ki, çevreye karşı bu kadar duyarlı olan ülkeler ya da bireyler bile edindiği bir kitap, dergi ya da gazete için yok edilen ağaçları görmezden gelebilmekte.

Web üzerinden elektronik yayın yapan gazetecilik ya da dergicilik, bugünkü gazetecilik ya da dergiciliğin geleceği değildir. Bu olsa olsa bir geçiş döneminin yaratmış olduğu kendine has özel bir durumdur. Teknoloji yeterince geliştiğinde bu özel durum da yavaş yavaş etkisini yitirecektir.

Teknolojinin yeterince gelişmesi, daha önce de burada bahsedildiği üzere, ilk etapta, kağıdın yerini alacak bir materyal olacaktır. Öyle ki kağıda basılı gazete, derginin verdiği hazzı okuruna verebilecek, ama bunu yaparken bir tek ağacın bile yok edilmesine gerek kalmayacak.

Elektronik-kağıt denilebilecek bu teknoloji de elbette ki yolun sonu değil. Şu an görülebilen gelecekte bu tür materyaller de yerini holografik yapılara terk edecektir. Bu holografik yapıları kullanabilmek için (onları okuyabilmek, onlarla etkileşim kurabilmek için) bence ilk etapta vücudumuza ek zamazingolar takmamız gerekecek. Örneğin bir gözlük, bir yüksük.

Bu teknoloji de geliştiğinde belki de varlığını hissetmeyeceğimiz boyutlarda elektronik bir yonga vücudumuzda bir yere sabitlenerek bu ek malzemeye gerek duymadan çevremizle elektronik etkileşim kurmamızı sağlayabilecek.

O zaman ne bilgisayara, ne cep telefonuna, ne klavyeye, ne mouse’a ihtiyaç duyulacak. O zaman geldiğinde belki insanlar birbirleriyle iletişim içi ağızlarını açmaya, dillerini döndürmeye, konuşmaya da gereksinim duymaz olacaklar. Beyinsel enerji ile gerçekleştirilebilecek telepatik iletişim öteki her türlü iletişimin yerini alabilecek.

Ticari açıdan bakıldığında bu aşamaların her biri, pek çok şirketin kapanması, para kaybetmesi, öteki pek çok şirketin de kurulması, para kazanması demektir. Stadyuma maç seyretmeye giderken amacınız sonuçta tuttuğunuz takımın kazanmasıdır ama stadın kapısında tezgah açmış satıcının amacı sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar satabildiği kadar çok mal satmaktır.

Alt kattaki satıcı, cirosunu ve karını daha da artırmak için neler yaparım diye didinirken, üst kattaki vizyoner, yeryüzü kültürüne yepyeni bir şey katabilmek için yaratma sürecinin ağır sancılarını çekiyor.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (21 01 2006)

KUTSAL BİLGİ KAYNAĞIMIZ EKŞİ SÖZLÜK


Şu internetin çağı geldi geçiyor, biz Türkler olarak dijital kültüre ne gibi bir katkı sağladık, Mahir’in “I kiss you” esprisinden başka geride başka hangi izi bıraktık diye düşünüyor ve bir şey bulamadığınız için hayıflanıyorsanız (ki benim başıma zaman zaman gelir) işte içinize su serpecek bir imkan. Kendi deyimleriyle “kutsal bilgi kaynağı” Ekşi Sözlük.

Ekşi Sözlük, adından da anlaşılacağı üzere, bir sözlük. Ama öyle bildiğiniz türden bir sözlük değil. Bir kere yazarları binlerce. Ayrıca konuları da kelime kelime belirlenmek zorunda değil. Ekşiği oradan geliyor olsa gerek.

Ekşi Sözlük, liberal bir sözlük. Dileyen yazar, dilediği konu hakkında “tanımını” yapabiliyor. Bakın bazı örnekler:

Avrupa Birliği : (1) Fazla naz aşık usandırır sözünü hatırlatan kurum. (4) Yüzyıllarca beylik formatında yaşamış avrupalıların dünyayla rekabet edebilmek amacıyla kurmaya çalıştıkları birlik. (9) Her yeri ayrı oynayan garip bir birlik.

Orhan Pamuk : (1) kara kitap gibi hayata dair başarılı bir kitap yazmış yazar. (3) kardeşi kendisinden daha karizmatik olan insan (8) ayrıntı çöplüğünde boğulan yazar müsveddesi. (9) dürüst ve samimi olduğuna inandığım yazar.

İstanbul: (2) şehr-i harabem. (6) silüeti olan tek şehir. (8) dünyanın merkezi.

ODTÜ : (1) orta doğu teknik üniversitesi. (2) eskiden oradan okumuş bir hocamızın Otur Düşün Taşın Üşüt şeklinde açılımını yaptığı üniversite. (5) vaktiyle Güner Ümit’in Turnike programında açılımını sorduğu ve yarışmacı bayanın Ot Derleme Toplama Ünitesi cevabını uygun bulduğu kısaltma.

Yücel Aşkın: (1) çok yönlü bir sanatçı. belgesel sinemacı, fotoğrafçı, dağcı ve iyi bir müzik adamı. yüzüncü yıl üniversitesi rektörü de olan yücel aşkın, şiir ve sinema bilen tek rektördür. derinliğine ve duyarlılığına koşut olarak mütemadiyen sert ve soğuk iklimlerde, bulutların üzerinde yanlız yaşar. severiz sayarız. (16) suclandıgı tarihi eser kacakcılıgından sucsuz bulunmustur. zira bulunan butun eserlerin muzeye kayıtlı oldugu ortaya cıkmıstır. simdi de ihaleye fesat karıstırmak ile suclanıyor. suclu ise cezasını tabiiki ceksin. fakat insan dusunuyor , rektor bir tarikat lideri falan olsa , adelet bakanlıgı nasıl tavır alırdı. (18) yolsuzluk iddialarına karşı kendi açtırdığı soruşturma sonucu tutuklanan rektör. Enteresan

1 (sayısı) : (2) optimal tanrı adedi. (4) mağrur sayı (5) hayatın ta kendisi (11) trigonometrik çemberin yarıçap uzunluğu (17) olasılıkta; erişilebilecek en büyük olasılıktır.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Yukarıdaki gibi çeşitli konularda akla ilk gelebilecek örneklerin yanısıra; “denizden babam çıksa güvenmem”, “kurisk”, “yugoslavya istiklal marşı”, “iskoç aksanını sevdiren insanlar”, “yüzeysel hatiplerde ifadeleri yineleme saplantısı”, “düşündüklerin bunlarsa başka bir yerde söyle”, “yarım kalmış duvar yazıları” gibi ifadelerin de tanımlarını, açıklamalarını bu sözlükte bulmak mümkün.

Ekşi Sözlük’ü çekici kılan doğal olarak, sıradan bir sözlükte bulamayacağınız tanımları içeriyor olması. Bir sayısına başka hangi sözlük “mağrur sayı” der? Ya da her yeri ayrı oynayan garip birlik olarak hangi sözlük tanımlar Avrupa Birliği’ni?

Bu tür orijinal fikirler, ülkemizde de dijital kültürün gelişmesini sağlayacak potansiyelin olduğunu gösteriyor. Peki iş gelişmeye, kendimizi tanıtmaya, geride kalmışlığımızı aşmaya geldiğinde neden bu tür girişimler görülmüyor, bulunmuyor, desteklenmiyor?

Bu tür soruların cevabını hepimiz biliyoruz. Ancak görünen o ki bu özelliklerimizden sıyrılmadan da AB’ye girmek için geçmesini “beklediğimiz” o süre bitmek bilmeyecek. Çünkü yapmamız gereken zamanın geçmesini beklemek değil, farkı kapatmak için o zamandan istifade etmek.

Ooof Off Line köşesinin de Ekşi Sözlük’te yer aldığını düşünmemiştim hiç. Ancak şu tanımla yerini almış. Ne yalan söyleyeyim mutlu oldum. Demek ki doğru bir şeyler yapıyor bu köşe.

Ooof Off Line: (2) ooof off line cumhuriyet bilim teknikte internetin ve internet ile alakalı teknolojilerin anlatıldığı ileri görüşlü bir köşe yazısıdır. 14. sayfasındadır.

http://sozluk.sourtimes.org/

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (14 01 2006)

HERKES SİZİ İZLİYOR


Geçtiğimiz günlerde Genel Kurmay Başkanlığı’nın internet kanalıyla (e-posta ya da web siteleri) dezenformasyon denilen yanlış bilgilerle propaganda yapılmasına yönelik basın açıklaması, internet ve bilgi kalitesi kavramlarına bir kez daha mercek tutulması gerektiğini göstermiş oldu.

Internetin popüler olmaya ilk başladığı 90lı yıllarda “information super highway” (bilgi otobanı) yakıştırması bir dönem kullanıldı ancak geçerli sebeplerden dolayı bu kavram fazla popüler olmadan unutuldu gitti.

Bu sebeplerin en temelinde de “information” (enformasyon, bilgi) kavramı ile internet üzerinde bulunan bilgi kırıntılarının ne kadar ilişkilendirilebileceği ile ilgiliydi.

Bugün internete baktığımızda gördüğümüz tablo şudur:

1- Internette, bireyleri ya da kuruluşları harekete geçirecek, karar almalarını sağlayacak düzeyde bilgi (knowledge) hazır olarak yoktur.
2- Bunun yerine internette kişi ya da kuruluşları bu tür bilgilere ulaşmalarını sağlamak için gerekli olan veri ya da enformasyon kırıntıları yer almaktadır.
3- Internette bu düzeyde bulunan bilgi kırıntılarının tamamı da güvenilir değildir.

Kavramlara gereğinden fazla önem vermede Akdenizliliğimiz tezcanlı davranmamıza neden olur ya konu internet olunca da farklı bir durum yok ortada. Düne kadar internetsizliğin ne demek olduğunu dahi bilmezken bugün internetten öğrendiğimiz her şeye dört elle sarılıp onu doğru olarak kabul etme konusunda da nedensiz bir eğilim var.

İçinde bulunduğumuz çağ bilgi çağı. Hal böyle olunca da en basit mantıkla bu çağdaki en değerli şeyin bilgi olduğunu idrak etmek zor olmasa gerek. Peki bilgi bu denli değerliyse nasıl oluyor da internet gibi bir ortamda bedava ekranımıza kadar geliyor? Bunda bir hin oğlu hinlik yok mu?

Şu örnekleri inceleyelim:

Nijerya aldatmacası denilen epostalar. Daha önce de bu köşede bahsedilmişti. Güya bir Afrika ülkesindeki bir bankada milyonlarca dolarlık bir servet var ve siz o servetin tek varisi olarak parayı tahsil etmeye çağrılıyorsunuz.
E-posta içindeki pazarlama yöntemini kullanarak, hemen ilk ay içinde binlerce dolar kazanmanızı sağlayacak ürünler elinizin altında; yeter ki kabul edin.
Size gönderilmiş olan epostayı en kısa süre içinde en az bilmem kaç kişiye gönderirseniz, Microsoft’un bilgisayarınızda yüklü olan gizli ajan programı size her kişi için yüzlerce dolar para gönderecek – durmayın.

Bu tür bir eposta aldığında bir kişinin şunu düşünmesi lazım; neden ben? Bu soruya verilecek özel bir cevap yoksa bu şu demektir; sizin gibi yüzlercesine, binlercesine daha bu eposta gitti. Bu ne demek? Afrika bu kadar zengin bir kıta mı her gün binlerce kişi varis olarak bir servet almaya kalksın? Ya da onu sizinle paylaşmak isteyen kişi bu kadar çaresiz mi ki hiç tanımadığı birisi ile milyonlarca doları paylaşmak istesin.

Böylece şu temel noktaya ulaşmış oluyoruz: Eğer çevremizde olup bitenler hakkında temel bir bilgiye sahip değilsek, konu ne olursa olsun, aldatılma, oyuna getirilme riski var.

Eğer bilgi çağı deyip durursak ancak bunun ne anlama geldiğini kitlelere izah edemez de 512 hızıyla evlerine ADSL bağlamaları için kendilerini cesaretlendirirsek, bu çocuğun eline tabanca vermekle eş anlama gelir.

Pazardan iki kilo sebze almadan önce üç dört tezgaha bakıp fiyat ve kalite araştırması yapıyoruz da posta kutumuza gelen bir epostanın tuzağına düşüp, onun peşinden gidiyorsak, kabahat biraz da bizde demektir.

Peki ne yapmalı?

Cevap basit.

Bilgi çağındayız. O halde öğreneceğiz. Önce bilgi çağının ne demek olduğunu öğrenmeliyiz ki nasıl hareket edeceğimizi bilelim. İlk defa gireceğiniz bir ortam için önce ne yaparsınız? O ortam hakkında bilgi edinirsiniz ki sakil bir davranışta bulunmayasınız.

Bilgisayarın karşısında tek başınıza internete girerken nasılsa kimse görmüyor diye bilgi çağı kavramını ıskalamaya çalışmayın. Aslında koskoca dünyanın huzuruna çıkıyorsunuz ve herkes sizi izliyor. Gülümseyin; ama kendinizi komik bir duruma sokmayın.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (07 01 2006)

Pazartesi, Ocak 02, 2006

E=mC2 100 YAŞINDA


Ne anlama geldiğini bilmese de dünyada herhalde bu formülü bilmeyen, görmemiş olan pek az insan vardır. İşte dünyanın bu en ünlü formülü 2005 yılında yüzüncü yaşını kutluyor.

Albert Einstein bu formülü, Görelilik (İzafiyet) Teorisi adlı makalesinde 1905 yılında dünyaya sundu. O yıl bu makalesinin yanısıra dört makale daha sunmuştu ve belki de tahmin edilenin aksine 1921 yılında Nobel ödülü kazanması bu formül (ya da ifade ettiği teori) nedeniyle değil, ışığın dalga değil de fotonlardan oluştuğu ile ilgili diğer bir makalesi nedeniyleydi. Hatta 1905’te makalelerini bir arkadaşına gönderirken üstüne düştüğü nottan kendisinin de aynı fikirde olduğu anlaşılabilir: “Sana bazı makaleler gönderiyorum. İçlerinden sadece bir tanesi devrimsel nitelikte. Fotoelektirikle ilgili olanı”.

Einstein teorisine, aslında “değişmez sabitler teorisi” gibi bir isim vermeyi düşününüyordu (theory of invariants). Değişmez sabitlerden kast edilen, hangi koşulda olursa olsun değişmez özellik gösteren şeylerdi. Örneğin bir daire dönme sırasında değişmezdir – yani bir daireyi ne kadar döndürürseniz döndürün hep daire olarak görünür. Bu kare için de geçerlidir. Yeter ki dönmesi 90 derece ya da katları şeklinde yapılsın.

Einstein, devrinin düşünürlerinden farklı olarak, zamanın değil de ışık hızının değişmez sabit nicelik olduğunu ispatladı. Böylece bir nesne ışık hızına ulaştığında artık ondan daha hızlı hareket edemeyecektir. Einstein bunu 1905’te yazdığı ilk makalesinde açıkladı.

Einstein aynı zamanda daha sonra kuantum mekaniği olarak adlandırılacak çalışmaların da öncüsü niteliğindedir. Her ne kadar bu iki teori ilk bakışta çelişkili görünseler de hacimsel açıdan bakıldığında duruma bir açıklama getirilebilmektedir. Görelilik Teorisi büyük boyutlardaki nicelikler için geçerliylen quantum mekaniği mikroskobik büyüklükteki nicelikler için geçerlidir.

Einstein 1932 yılında şöyle demişti: “Araştırmalarımın temel amacı teorik fiziği basitleştirmek ve tek bir hale indirgemektir”. İkincisini yapamadı ama ilkini yaptığının delili bu yazının başlığında duruyor. E=mc2 formülünü ilköğretim almış herkes biliyor.

Peki bu formülde temel olarak belirtilen olguyu idrak etmek için Einstein kadar olmasa bile onun doktora öğrencisi olacak kadar teorik fizik mi bilmek gerekir. Basitçe aritmetik biliyor olmak bazı şeyleri anlamak için yeterli olmaz mı?

Nedir bu basitçe anlaşılacak realite?

Eşitlik bir açıdan bakıldığında iki olgunun birbiriyle aynı olduğunun ipucunu da verir. İki elma iki armuda eşit mi? Nicelik açısından evet. İkisinden de iki tane var. Ama nitelik açısından değil. Elma başka, armut başka.

Peki bir ay otuz güne eşittir denildiğinde bu eşitlik neyi ifade etmektedir? İki farklı niteliğin (ay ve gün) birbirine dönüştürülebilir nitelikler olduğunu. Nitelik farklılığının üstünden nasıl gelinir? Niceliği farklı miktarlarda kullanarak. Bir ay bir güne eşittir dersek yanlış olur. Ama gün niteliğinden otuz adet kullanırsak, belli durumlar (ayın otuz çektiği durumlarda) eşitliği yakalamış oluruz.

Bütün bunların E=mc2 formülü ile ne ilgisi var? Bu formül iki farklı niceliğin birbirine dönüşebileceğini göstermesi açısından çok büyü önerm arzetmektedir. O da kütlenin enerjiye dönüşebileceği gerçeği.

Kütle denilen şey evrende var olan herşey demektir.

Yani evrende var olan her şey enerjinin dönüşmüş başka bir halidir. Özde hepsi de enerjidir.

Sadece farklı niteliklerde yani görüntüler, formlardadır. Ağaçtır – kalemdir – insandır.

Bu konuda tereddütünüz mü var? İşte size daha berrak bir bakış açısı. Bir ceviz ağacındaki cevizi düşünün. Görüntüsü nasıldır? Yeşil sert yuvarlak bir şey. Ama onu soyduğunuzda içinden daha ince kahverengi kabuklu bir şey çıkar. Onu da itina ile kırarasanız içinden daha da ince kahverengi bir zarla kaplı ceviz yemişi çıkar. Soymaya devam edin. O kahverengi zar da soyulacaktır. Karşınızda bembeyaz haliyle ceviz meyvesi. Peki bu yolun sonu mu? Bazısı için evet.

Ama biz devam edelim. Ceviz yemişini ezip, sıkarsanız ondan ceviz yağı elde edersiniz. O yağı incelerseniz, onun atomlardan, moleküllerden oluştuğunu tespit edersiniz. O yağ kuvveti, enerjiyi barındırır içerisinde. Ceviz gibi yemişleri yediğimizde bu süreç kimyasal bir reaksiyon olarak hücrelerimizde gerçekleşmemekte midir? Bize yaşama enerjisi vermemekte midir?

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (31 12 2005)

Pazartesi, Aralık 26, 2005

HASAN CEMAL’İ GOOGLE-LADIM



Yanlış anlaşılmasın; Google’lamak, Uzay Yolu’ndaki ya da Star Wars’taki türden bir ışın silahı ile kötü bir şey yapmak değil. Internette bir kelimenin nerelerde kaç defa geçtiği ile ilgili basit bir nicelik analizi.

Hasan Cemal’in malum kitabı çıkınca baktım, kitabın kaç sayfa olduğu bile köşelere konu olabiliyor; bu kadar bereketli konu hakkında ben de bir şeyler yazayım da payıma düşeni alayım bari dedim.

Internetin 2000li yıllardaki nimeti olan Google sayesinde (www.Google.com) dilediğiniz herhangi bir konu hakkında internette kim ne demiş, kime sövüp saymış, ya da kimden ne alıntılamış öğrenebilirsiniz. Doğru, yanlış.

Ayrıca bu tür arama işlemi Echelon gibi varolduğu bilinen ama ispat edilemeyen güvenlik sistemleri nezdinde kendi kendinizi ihbar etmek için de güzel bir araçtır. Çünkü aradığınız kelimeler hayatta nelere ilgi duyduğunuz konusunda güzel ipuçları verir(siniz). Dinleyen kulaklar için.

Tüm yazıyı okuyacak kadar uzuun zamanı olmayanlar için sonucu hemen söyleyeyim. Hasan Cemal’a müjdem var. Internet ondan yana.

Google’a girip de tırnak içinde “Hasan Cemal” diye aradığınızda karşınıza 94 bin gibi bir figür çıkıyor. “İlhan Selçuk” diye aradığımızda ise 60 bin 500. Genel olarak bu, internette içinde o kelimelerin (tırnak içinde belirtince yanyana gelmesini sağlamış oluyorsunuz) o kadar kez bulunduğu anlamına gelir. Ancak burada birbirini tekrar etme olasılığı da var. Mesela tek bir web sayfasında elli yerde Hasan Cemal kelimeleri geçerse bu toplama 50 olarak giriyor. Ancak bu tek sayfadır derseniz, tabii o zaman adetler düşüyor. Düşen adetlere baktığımızda da tablo aynı: Hasan Cemal : 472, İlhan Selçuk: 442.

Google bir imkan daha veriyor. İlk listede “birbirine benzer” sayfaları göstermiyor. Ama isterseniz, son sayfaya geldiğinizde onları da listeleyebiliyorsunuz. Bu durumda figürlere baktığımızda; Hasan Cemal: 997 İlhan Selçuk : 986.

Hay allah, yoksa aradaki fark yeterli değil mi? 94 bine 60 bin iyi bir farktı ama; 472’ye 442 (fark 30), hele hele 997’ye 986 (sadece 9). Onca emek, çaba sadece 9 fark için mi?

Hemen “sadece ingilizce” sayfalardaki duruma bakalım. Hasan Cemal: 159 – İlhan Selçuk: 103. Yaa nasıl olur? Benim bildiğim İlhan Selçuk Ağabey ne bir mülakat verir, ne ilginç bir yurtdışı toplantısına gider (haa bu arada bakın Hasan Cemal’in 2004 Bilderberg konferansında çekilmiş güzel bir fotoğrafını buldum internette). 103 yerde nasıl İlhan Selçuk adı geçer? Allah allah.

Google’lama işini biraz daha genişletelim. Mesela şunları arayalım: Kaç yerde hem “Hasan Cemal” hem de “genel yayın yönetmeni” kelimeleri geçiyor (ikisi de aynı sayfada olacak şekilde). Cevap toplam 455 adet. 174 farklı sayfada.

Bunun karşılığında İlhan Selçuk Ağabey için ne aramalı? Şu anki resmi sıfatı ile bir arama yaptım. Yani “İlhan Selçuk” ve “İmtiyaz Sahibi”. Sonucu Hasan Cemal’e söylemeyin. Toplam 13 bin 700 adet. 184 farklı sayfada.

Peki diyelim ki bu biraz adil bir kıyaslama olmadı. Gelin biraz daha spekülatif bir arama yapalım. Kırmızı köşede “İlhan Selçuk” ve “Cumhuriyet”, turuncu köşede “Hasan Cemal” ve “Cumhuriyet”. Hah işte şimdi oldu. Üzgünüm İlhan Ağabey ama kaybettin. Senin adın Cumhuriyet ile birlikte 38 bin 500 yerde anılıyorken, Hasan Cemal 84 bin 600 yerde anılıyor. Internet külliyatı bile Hasan Cemal ile Cumhuriyet’i yanyana koymayı tercih ediyor. İstersen bu sayıların toplam kaç farklı sayfada geçtiğine bakmayalım. Çünkü orada 386-311 bir üstünlüğü var İlhan Ağabey’in. Yok yok bakmayalım.

Dip not olarak Hasan Cemal ile Sabah ve Milliyet kelimelerinin ayrı ayrı kaçar kez anıldığına da söylemeden edemeyeceğim. Sabah ile 30 bin 200 (291 sayfada), Milliyet ile 67 bin 200 (218 sayfada). Evet evet internet hala Hasan Cemal’in Cumhuriyet’ten ayrıldığını kabullenememiş. Onun adını Sabah ya da Milliyet’in yanında anmayı hala reddediyor.

Tartışmanın ötesine geçmek bu yazının amacını aşar. Ama yedi yıldır bir köşesinde gönüllü yazarcıklık yaparak Gazete’sine bir katkı sağlamaya çalışan, 26 yıldır ise onun okuru olan 38 yaşında birisi olarak, gerek içerik, gerek üslup, gerek lansman biçimi, gerekse de (bilinçli ya da bilinçsiz) bunun bu hali ile nerelere çekilebileceğini tahmin edebilecek düzeyde birisi olan Hasan Cemal’in böyle bir kitap yazmış olması beni o kadar üzdü ki böyle bir yazıyı kaleme alarak duyduğum tepkiyi paylaşmadan da edemedim.

Not: Bu istatistikler 15.12.2005 itibariyle geçerlidir. Siz bu yazıyı okuduğunuzda benzer googlelamalar yaparsanız, internete yeni sayfalar eklenmiş olabileceğinden, figürlerde değişiklik söz konusu olabilir.
Not : Söz ettiğim fotoğrafın bulunduğu web sayfası : http://www.bilderberg.org/photos04.pdf

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (24 12 2005)

Pazartesi, Aralık 19, 2005

YARININ YEPYENİ MÜZİK DÜNYASI


Geçtiğimiz günlerde SONY BMG’nin bu yıl içinde çıkardığı kimi müzik CD’lerinin içine gizli bir program eklemiş olmasının ortaya çıkmasıyla firma global müzik piyasası önünde zor bir duruma düştü.

Rootkit adını taşıyan bu program, eğer müzik CD’si bilgisayara takılıp da dinlenmek ya da bilgisayara kopyalanmak istediğinde kullanıcıyı uyarmadan “gizlice” bilgisayara yükleniyor ve CD’den bilgisayara müzik parçalarının birden çok kereler kopyalanmasını engelliyor.

Bu tür programlara, amacı ne olursa olsun, spyware deniyor. Ajan-program olarak mı çevirmeli bunu Türkçe’ye? Bu tür ajan-programların temel özelliği şu: Bilgisayar kullanıcısının farkında olmadan bilgisayara yerleşmek ve özellikle internet bağlantısı olduğu zamanlarda kendisine yüklenmiş görevi yerine getirmek (örneğin hangi web sitelerinde dolaştığınız bilgisi fişlenip, programı sizin bilgisayara yükleyen firmaya internet üzerinden iletmek).

Tabii her ajan-programın görevi bu kadar masum olmayabilir.

Öte yandan ajan-programların oluşturduğu bir risk de bilgisayarınıza virüs bulaştırmasına önayak olabilmesidir. Bu tür programların özelliklerinden ya da açıklarından istifade eden virüs-geliştiriciler, bu programın olduğu bir bilgisayara yerleşebilecek virüs programları hazırlayabilirler.

Ajan-programlarından kurtulmanın yolu yok mu? Elbette var. Bilgisayarınızda tarama yaparak ajan-programların varlığını tespit eden ve bunları temizleyen, anti-virus programlarına benzer programlar (anti spyware programları) geliştirildi bile.

Dönelim müzik CD’lerinde ortaya çıkan duruma. Sony BMG anlaşılan kaş yapayım derken göz çıkardı.

Bu da temelde dijital kültüre karşı bildik kültür paradigması ile mücadele etme inatçılığından kaynaklanıyor. Paradigma kavramında temel bir olgu vardır: Yeni bir paradigma ortaya çıktığında eski paradigmaya göre avantajlı durumda olan avantajını kaybededebilir; ya da dezavantajlı durumda olan avantajlı konuma geçebilir (yani mevcut durum yeni dünyaya birebir taşınmak zorunda değil).

Şimdi müzik piyasasına bakalım. Dijital kültür öncesi dönemde 60lı yıllardan itibaren müthiş bir patlama yapan müzik endüstrisi önce plak, sonra kaset şimdi de CD medyasını kullanarak müziği kitlelere ulaştırmakta. Ve bu işten de ciddi paralar kazanmakta. Bugün bir CD’nin toptan maliyeti birkaç cent düzeyinde. Oysa bir müzik CD’si 10-20 dolar arasında satılmakta.

Bu satış rakamının maliyet ve kar kalemlerini bilmiyorum. Ama ortada bir gerçek var. Dijital kültür ile birlikte müzik üretimi ve müzikseverlere ulaştıma modeli (paradigması) değişmekte. Eğer dünya devi müzik firmaları kendi pozisyonlarını buna göre ayarlarlarsa yeni dünyada da hakim konumlarını sürdürebilirler.

Oysa müziğin m-sini bilmeyen Apple firması iPod ürünü ile yukarıda belirttiğim paradigma değişikliğinden istifade etti ve şu an internet üzerinden yasal olarak en çok müzik parçası satan firma/site haline geldi.

Mevcut konumunun avantajlı durumunun felç edici etkisinde kalmasaydı herhalde Sony gibi bir elektronik firmasının Apple gibi bir bilgisayar firmasından önce iPod gibi walkman’in yeni kuşak devamı olan bir cihazı yapması gerekirdi.

Oysa Apple Sony ve ötekilerden erken davrandı ve şimdi piyasayı domine ediyor. Artık müzik sektöründe ürün birimi bir müzik albümü olmaktan çıktı çıkıyor. Onun yerine 99 cente sadece bir şarkı alma devri başladı.

Bu müzisyenler için de yeni bir paradigma. Bir tane hit parça yapıp onu satmak için yanına yedi sekiz tane fason şarkı yapmaları gerekmiyor. Son kullanıcı olan bizlerin de bir şarkı için 10-20 dolar düzeyinde bir para ödememiz ortadan kalkıyor.

Dijital kültürde bu değişimler dönüşümler yaşanırken, müzik firmalarının CD’lerin içine kopyalama önleyici yazılımlara yatırım yapması bütünüyle konuyu yanlış anlamış oldukları anlamına geliyor.

Yarınla ilgili planlar yaparken planın detaylarını yarının dünyasına göre değerlendirmek gerekir; bugünün dünyasına göre değil. Çünkü bugünün dünyası bugünde kalacak; yarın bambaşka bir dünya olacak!

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (17 12 2005)

Pazartesi, Aralık 12, 2005

KİTAPLARINIZI ÖZGÜRLEŞTİRİN


Hiç düşündünüz mü (düşündüm mü) kütüphanenizde pineklemekte olan kitaplar aslında bir açıdan prangalı mahkumlar gibidir. Orada öylece birinin onu alıp okumasını, incelemesini bekler. Sonra onunla işimiz bitince mahkum hayatına iade ederiz. Ta ki yaşlanıp sararana dek ya da bir yerden başka bir yere taşınma zamanı gelinceye kadar...

Şimdi bu gönüllü mahkumları kanatlandırıp uçurma, onları özgürlüklerine kavuşturma imkanı çıktı. Orijinal adı Bookcrossing; Türkiye’de Gezgin Kitap diye anılıyor. Bu yaklaşıma göre sahip olduğunuz kitapları sokaklara salıyorsunuz; hiç bilmediğiniz insanlar onları alsın, okusun diye. Ama sahiplenme yok. Okuduktan sonra yine sokaklara salmaları, başkalarının da okumalarını sağlamaları şartıyla.

İş oldukça planlı programlı yapılması gereken ciddi bir iş. Öncelikle ilgili web sitelerinden birine gidip üye olmanız ve sokaklara salacağınız kitapla ilgili bazı hazırlıklar yapmanız gerek. Bu kapsamda her kitap için ona özel bir numara ürettirmelisiniz. Ayrıca web sitelerinde bulabileceğiniz etkiletleri yazıcınızdan çıktısını alıp, ürettirdiğiniz numarayı etiketin üstüne yazdıktan sonra etiketi kitaba yapıştırmanız gerekiyor.

Kendi kölesini özgürleştirmek için bu kadar cefaya katlanan bir “sahip” olmuş mudur bilmiyorum ama iş kitaplara gelince ve yapılan işin ciddiye alınması söz konusu olunca bunları yapmak çok önemli.

Böylece üstünde numarası yazılı etiketi kitabınıza yapıştırdıktan sonra bence işin en keyifli yanına geliyor sıra. Kitabınızı bir yere bırakmak!

Bookcrossing.com sitesinde Türkiye’de özgürleştirilmiş 32 kitabın izi var. GezginKitap.com sitesinde ise yaklaşık 100 kitap. Bu kitaplar İstanbul’da, İzmir-Selçuk’ta, Antalya’da ya da Bursa-Osmangazi’de bulunabilir.

Örneğin Osmangazi’deki kitap Tavuksuyuna Çorba serisinden. Bırakıldığı yer ise park. Üç hafta önce bırakılmış oraya. Bir başkası kitabı Nilüfer Saypa Maxima Market arkasında bulmuş. Okumuş ve Heykel-Nalbantoğlu muhtarlık binası ile yanındaki binanın duvarı arasındaki boşluğa, siyah bir poşet içinde bırakmış.

Kitabı sokağa saldıktan sonra da iş bitmiyor. Onun özgürlüğe kavuşturulmuş olduğunu yine sitede belirtmek gerek. Hem böylece arayanlara da bulanlara da güzel bir imkan oluyor. Arayan kendi çevresinde gezgin bir kitap var mı onu kontrol edebilir. Bulan ise buldum, okudum sonra da şuraya bıraktım diyebilir.

Sürecin izlerinin bu şekilde kayıt edilmesi çok önemli bir olgunun da göstergesi aynı zamanda. Bilgi! Sadece o eyleme odaklanıp, elimizdeki bazı kitapları sağa sola bırakıp kenara mı çekileceğiz, yoksa bu süreçten hem azami keyif almayı öğrenmek hem de konuyla ilgilenenlere daha çok bilgi sunarak onlara ek fayda sağlayabilmek üzere yaptığımız işi kayıt altına da alacak mıyız?

Bilgi olgusu bence kültürel olarak önem verdiğimiz doğal değerler listesinde yer almadığından (alamadığından, aldırılmadığından) katılımcılar içinden belki de süreci bu şekilde kayıt etme kaygısını sarkastik bir şekilde eleştirenler çıkacaktır. Bütün bu ritüele ne gerek var; amaç sonuçta birkaç kişinin daha o kitaplarını okumasını sağlamak değil mi; ötesine ne gerek var gibisinden.

Bu tür bir etkinliği duyduğunuzda aklınıza ilk gelen şeylerden birisi de şu olmadı mı? Kitabı bulan onu ya sahiplenir ya da yok eder. Onu okuyup tekrar sokaklara bırakması belki de diğer iki alternatife göre olma olasılığı daha düşük üçüncü bir alternatif olacaktır. Neden?

Çünkü önüne sahipsiz bir kitap çıkan kişi, onu kendi değer yargılarına göre ve üstünde herhangi bir baskı olmadan değerlendirecektir. Oysa kitabın iç kabında bir etiket bulması, onun bir numarasının olduğunu bilmesi, o numara ile kitabın nereden nereye taşındığının izlenmesi gibi özellikleri öğrendiğinde kişi o kitabı kendi değer yargılarının yanısıra bu oluşuma ön ayak olmuş kitlenin değer yargılarını da dikkate alarak ele alacaktır.

Bir başka deyişle üstünde kitabı okuyup yeniden sokaklara bırakması baskısını hissedecektir. Ayrıca imkanı varsa bu baskının hediyesi olarak, internet üzerinden kitabın tarihçesine kendi katkısını ekleyebilecektir.

Büyük şehirlerin giderek köyleşmesi de benzer sebepten kaynaklanmıyor mu? Şehrin ödünsüz koruduğu değerler ortadan kalktıkça, dışarıdan gelenler kendi köylerinde gördükleri değerleri uygulamaya devam ederek şehri köyleştirmekte.

www.BookCrossing.com
www.GezginKitap.com

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (10 12 2005)

Pazartesi, Aralık 05, 2005

BM BİLGİ TOPLUMU ZİRVESİ - TUNUS


Başlıktaki hafifi nahoş durum sizin de dikkatinizi çekmiştir. Bir yanda “bilgi toplumu” kavramı diğer yanda ise “Tunus” gibi bir ülke adı. Tunus’un nesi varmış diye sorarsanız buyrun bazı bilgiler:

Freedom House’un yayınladığı basın özgürlüğü indeksinde 194 ülke içinden 173. sırada ve “özgür değil” statüsünde (Türkiye ise 105. sırada ve kısmi özgür statüsünde).

10 milyonluk ülkede internete erişen nüfus sayısı 850 bin civarında. Bu erişim sadece kamuya açık yerlerden yapılabiliyor. Tunusluların evlerindeki telefon hatlarından internete erişim imkanları yok.

Tunus menşeili web site sayısı sadece bin 750 ve günlük hit sayısı 850 bin.

Bir başka deyişle Birleşmiş Milletler’in organize ettiği bu iki bacaklı konferansın ikinci aşaması olan 2005 oturumunun Tunus gibi bir ülkede yapılması pek de uygun değil. Denildiğine göre organizasyonun Tunus’ta yapılmasının sağladığı maliyet avantajı nedeniyle böyle bir seçime gidilmiş. Yine de 2003 Aralık’ta Cenevre’de yapılan birinci oturum sırasında, Tunus’ta gerçekleştirilecek olan etkinliğe atıfta bulunularak, “konuşma özgürlüğü” konusunda katılımcılar ve delegelerin herhangi bir sorun yaşamayacakları beklentileri yüksek sesle dile bile getirilmiş.

Gelelim asıl konuya: Birlemiş Milletler’in “bilgi toplumu” zirvesi düzenlemesinin gerisinde yatan şey ne? Cevap basit : Internet’in (Birleşmiş Milletler bünyesinde) bir mekanizma tarafından yönetilmesini sağlamak.

Bugün dünyada Internet’i kim yönetiyor? Cevap: Hiç kimse. Bu tür bir sorumluluğa en yakın kuruluş, kar amacı gütmeyen ICAAN isimli bir ABD kurumu. Bu kurumun da temel işlevi web alanadı isim dağıtma işini organize etmek.

Bunun dışında konu konuşma özgürlüğü, içerik yönetimi, elektronik ticaretten vergi alınması gibi kavramlara geldiğinde, ortada eski, klasik dünyamızdan bildiğimiz bir bürokrasi mekanizması yok.

Internetin “özgür ruh”una uygun olan da bu zaten.

Internet henüz idrak edemeyen pek çokları için bir teknoloji altyapısı olarak değerlendiriliyor ama pratik hiç de öyle değil. Internet bugün, insanların yönetilmesi için geliştirilmiş en iyi çözüm olan demokrasinin kabuk değiştirmesini sağlayacak bir etki olarak yerini almak üzere. Nedir bu kabuk değiştirme?

Bugün demokrasi sözde lojistik sebeplerden dolayı “temsili” bir modelde icra ediliyor. Güya kendi kendini yönetme hakkına sahip bireyler, kendilerine birer temsilci seçiyorlar ve bu temsilciler (milletvekilleri) meclise gidip bireyler adına bireyleri ve ülkeyi yönetiyor.

Pratikte bu süreç ne kadar bireyleri ve ülkeyi daha iyi yaşama taşımayı olanaklı kılıyor?

Bu soruya verilecek olumsuz cevabın gerisinde temsili modelin kendi içinde defolara sahip olması da yatmakta.

Gelelim intermetin getireceği dramatik değişikliğe. Internet gibi bir imkan, daha ilk günden, onun tasarımcıları tarafından geliştirilen ve korunan bir ruh ile, “doğrudan demokrasiyi”, “özgürce konuşma” imkanını savunuyor.

Hal böyle olunca kendilerine verilen temsil yetkisinden istifade edenler ellerindeki bu imtiyazları kaybetmek istemiyor ve kurulu düzeni bozabilme gücüne sahip olan interneti sistemin içine dahil etmek istiyor.

Internetin bildik bir model marifetiyle Birleşmiş Milletler ya da benzeri bir çokuluslu kurum çatısında yönetilmeye, özgür ruhu boyunduruk altına almaya çalışmanın temelinde yatan şey budur.

Peki bu gerçekleştirilebilir mi? Internetin orijinal tasarlayıcıları dışında hangi kişi, kurum ya da devletlerin bu özgür ruh’u desteklediklerini, desteklemek isteyeceklerini bilemiyorum. Yukarıda bahsettiğim özgür basın listesinin en başında gelen İskandinav ülkeleri mi? ABD mi? Avrupa Birliği mi? Ya da üstlerinde özgür konuşma ile ilgili baskıyı politik arenaya çekerek konuyu orada manipüle etmeye çalışan Çin gibi ülkeler mi? (Çin, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesidir – reddettiği hiçbir konuda konsey karar alamaz).

Ne kadar farkındayız bilmiyorum ama dünya medeniyetinin yönetilme modelinde yepyeni bir aşamaya giriyoruz. Doğrudan, katılımcı demokrasi!

Türkiye’nin AB’ye girme sancıları çektiği bu dönemde dünya da aslında katılımcı demokrasiye geçme sancıları yaşıyor. Tıpkı bizim yaptığımız gibi, kendisi katılımcı demokrasiye riayet etmek yerine onu kendine benzetmeye çalışarak...

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (03 12 2005)