Salı, Ağustos 19, 2008

BILL GATES’TEN SONRA YAŞAM


AIDS ya da sıtmayı dünya tarihinden silecek bir aşıyı bir ilaç şirketinin geliştirmesini beklemek o kadar imkansız mı? Hayır belki de değil. Ancak zihninde hiçbir düşünsel engelin olmadığı “o alanda yeni yetme birisinin” cesaretinin getireceği yaratıcılık da belki hiçbirisinde yok.


Sevseniz de sevmeseniz de Bill Gates ve onun önderliğindeki Microsoft firması, dünyanın her yerinde birey ve toplum bazında bilgisayarlaşmanın en büyük dinamosu oldu. 90lı yıllarında ortasında gelen internet dalgasına kadar kişisel bilgisayar dünyası dendiğinde herkes dönüp Microsoft’a bakıyordu; acaba ne yapacak diye.

Haziran sonu itibariyle Bill Gates Microsoft’taki tüm aktif görevlerini bıraktı. Artık zamanını bütünüyle kendisi ve eşi adına kurmuş olduğu vakıfın işlerine adayacak. Açıklandığına göre yönetim kurulu başkanı olarak haftada bir gününü Microsoft’ta geçirecek ancak bu pratikte ne anlama gelecek, birlikte göreceğiz.

Gates’in vakfının konsantre olduğu iki büyük alan AIDS ve sıtma. Her ikisinin ortak özelliklerinden birisi de tıbbın henüz kalıcı bir çözüm üretememiş olması. Basitçe birer aşı. Bu belki de Gates’in internet dalgasından çıkardığı en önemli derslerden birisi.

Bilimsel Devrimlerin Yapısı eserinde paradigma olgusunu öne süren Thomas Kuhn’un da belirtmiş olduğu gibi bir alanda yeni bir paradigmanın gerçekleşmesi, daha ziyade mevcut koşullarda avantajlı bir konumda olanlardan beklenmez. O pozisyondakiler o avantajlı konumlarını koruma yönünde doğal bir reflekste bulunur ve bu nedenle de paradigmasal sıçramalar yapmayı ıskalar. Beklentiyi mevcut koşullarda herhangi bir avantajlı durumu olmayanlar gerçekleştirir.

World Wide Web’i CERN araştırma laboratuvarlarında çalışan ve bilgisayar endüstrisi içinde kişisel bir çıkarı ya da beklentisi olmayan birisi icat etti. Internetin itici gücü haline gelen webin kitlelere ulaşmasını Mosaic (sonraki adı Netscape) yazılımını geliştiren bir doktora öğrencisi sağladı (sonra da milyarder oldu).

1995-2001 yılları arasında tüm dünyada irili ufaklı yaşanan dot-com balonunu sektörde hiçbir rolü olmayan genç girişimcilerin fikirleri şekillendirdi. Belki de her bin macaradan bir tanesi bugün anlamlı bir ürün ya da hizmet haline geldi ancak o gelenler de global bilgi teknolojileri dünyasında paradigmasal değişikliklerin yaşanmasını sağladılar.

Gates belki de bu nedenle artık Microsoft bünyesinde bir sonraki büyük şeyin mimarı olamayacağını gördü. Microsoft’un kaybedecekleri o kadar büyük ki bundan sonra ancak irili ufaklı da olsa evrimsel adımlarla ilerlemekten başka bir şey yapamaz.

Bu da Gates’i tatmin etmez. Çünkü o devrim yapmış birisi.

O halde ne yapmalı? Mevcut koşullarda kaybedecek hiçbir şeyinin olmadığı alanlarda bu tür büyük maceralara girmek bir çözüm olamaz mı? Evet her ne kadar kaybedecek müthiş bir parası olsa da o para artık şahsen onun değil; vakfının.

AIDS ya da sıtmayı dünya tarihinden silecek bir aşıyı bir ilaç şirketinin geliştirmesini beklemek bu kadar imkansız mı? Hayır belki de değil. Ancak zihninde hiçbir düşünsel engelin olmadığı “o alanda yeni yetme birisinin” cesaretinin getireceği yaratıcılık da belki hiçbirisinde yok.

Ben açıkçası çok kısa bir süre içinde olmasa da Gates vakfının içinde olduğu bir girişimin bu hastalıkların kökünü kazıyacak çözümleri üreteceğine inanıyorum. Herşeyin ötesinde üç beş ülkeyi dolaşıp, açlıktan ya da hastalıktan kırılan sekiz on köyü gezip birer çek yazmak için ayrılmamıştır ofisinden Gates. O kadarı ona yetmez.

Microsoft’a gelince. O resmin içine gelene dek liderliği elinde bulunduran IBM’e ne oldu? Yok olup tarihe mi karıştı? Hayır. Microsoft belli bir kategoride elinden bayrağı almış olsa da IBM varlığı sürdürdü; bir ara tökezledi ama doğru yönetim ve yöneticilerle bu sıkıntılı dönemi atlattı. Bugün aslına bakarsanız Microsoft’tan çok daha büyük ciroya ve kara sahip bir şirket oldu.

Yarın aynı şey Microsoft’un da başına gelecek. Belki Google onun yerini alacak ama Microsoft kendi güçlü olduğu alanlarda para kazanmaya, “büyük kalmaya” devam edecek. Belki de bir süre sonra bugün Microsoft için söylediklerimizi Google için söylüyor olacağız.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 15 08 2008

İKİ İDDİANAME ve BİLGİ TOPLUMU


“(Elimdeki güç yettiği kadar) Benim fikirlerim nesnel bilgilerdir” mottosu bireylerin zihnine şırınga edilmektedir. O halde bu bireylerin işlediği adi suçlardan medyada gördüğümüz seviyesiz tartışmalarına kadar her şeyin özünde de bu tohumu görmek bizi neden rahatsız ediyor? Yoksa bizi bu hale “bir kereden bir şey çıkmaz” zihniyeti mi getirdi?


Bilgi olgusu ele alındığında genelde bilgiden nasıl istifade edilebileceği, bunun için teknolojiden ve diğer araçlardan nasıl yararlanılabileceği, sürecin sonuçlarının birey ve toplumun yaşam kalitesini nasıl artırabileceği gibi hususlar gündeme gelir.

Oysa bilgi olgusunu Türkiye gerçeğinden incelediğimizde şu dilemmadan bir türlü kurtulamadığımızı görürüz : Nesnel bilgiler mi şahsi fikirler mi?

Bilgi olgusunun en güçlü kalelerinden birisi hukuk sistemidir. Matematiği çok iyi bilen birisi sanırım hukuk sisteminin işleyiş modelini de çok iyi kavrayacaktır (bu tümce bilimsel bir değere sahip olursa acaba toplum olarak hukukla aramızdaki sorunu da aydınlatmış olur mu?).

Hukuk sisteminde yürürlükte olduğu sürece eğilip bükülmemesi gereken olgular bütünü vardır. Bunlar yasalardır. Yapılan ve adalate yansıyan bir eylem bu yasalarda belirtilen önermelere göre değerlendirilir. Basit bir örnek vermek gerekirse yasada “beyaz renkli bir duvarı farklı renklerle karalamak suçtur ve cezası da şudur” deniyorsa hukuk sistemindeki tüm elemanların (savcı, hakim, avukat) söz konusu bir eylemi bu önermeye göre değerlendirmesi gerekir.

Birisi eğer sarı renkli bir duvarı karalamışsa yukarıdaki önermeye göre bu suç olamaz. Ancak bu kez kamu vicdanının rahat edip etmemiş olması söz konusu olur. Ha sarı ha beyaz fark etmez; duvarı kirletmenin cezalandırılmasının istendiği (ve yukarıdaki yasaya sahip) bir toplumda sarı duvarı kirletmiş birisi cezasız kalır ve bu yargı açısından doğrudur (yasada sarı duvar demiyor) ama yasama açısından hatalıdır (yasa önermesinde “duvarın rengi ne olursa olsun fark etmez” demek yerine “beyaz” denmiş).

Yasamadaki bu eksikliğin yargı tarafından çözülmeye çalışılması hukuki açıdan ne kadar sağlıklıdır bilemem. Ancak benim kişisel görüşüm yasamadaki eksikliklerin yargı süreciyle bertaraf edilmesinin çok daha büyük kaos yaratma potansiyeline sahip olduğudur.

Öte yandan adalet sisteminin ya da hukuk düzeninin güvenilirliği ya da kalitesi yasamadaki güdüklükleri bertaraf etme kapasitesinde aranmak yerine hızlı ve doğru kararlar vermesinde aranır. Bu da temelde süreçleri hakkını vererek icra etmeyi gerektirir.

Önümüzde şu an iki tane iaddianame var. Birisi AKP’yi kapatma davası kapsamında hazırlanmış bir iddianame. Diğeri ise Ergenekon rumuzlu dava kapsamında hazırlanmış olan iddianame.

Kapatma davasıyla ilgili süreç daha erken başladığından daha fazla yol katedildi. Elimizde bazı veriler var. Örneğin AKP yaptığı savunmada iddianamenin “kalitesizliğinden” dem vuracak somut deliller sunamadı. Onun yerine başsavcının Cumartesi günü oturup google’dan gazete arşivlerini taramış olduğuna atıfta bulundu. Daha ziyade iddianameye değil de topyekun böyle bir davanın açılmasına yoğun tepki verildi; bunun hukukla ilgili olmadığı ve siyasi olduğu söylemine başvuruldu. (Yani yasamada sorun olduğunu ve yargının bu sorunu çözmesi gerektiği istendi).

İddianamesi henüz yeni kabul edilmiş olan Ergenekon rumuzlu davada ise tüm gözler, belki de 2455 sayfa olmasından dolayı, iddianameye çevrildi. İddianamenin tek bir tümce ile ifade etmek gerekirse “hukuksal anlamda kalitesi” sorgulanıyor.

Kapatma davasına yapılan siyasi olma eleştirisinin bu kadar zaman ve hacim kaplamasını bir türlü anlayamıyorum. Matematiksel formül bazına indirgenebilecek bir sistem olan hukuk düzeninde yürürlükte olan kanunları baz alarak harekete geçen bir avukat, hakim ya da savcının eleştirilmesi bilgi toplumu olmak isteyen bir toplumu nasıl etkiler?

Ya da mensubu olduğu bir hukuk sisteminin kalitesini düşürecek türde çalışma yapan bir hakim, avukat ya da savcı bilgi toplumu olmak isteyen bir toplum üzerinde nasıl bir etki bırakacaktır? Şöyle: “(Elimdeki güç yettiği kadar) Benim fikirlerim nesnel bilgilerdir”.

Bu motto bireylerin zihnine şırınga edilmektedir. O halde bu bireylerin işlediği adi suçlardan medyada gördüğümüz seviyesiz tartışmalarına kadar her şeyin özünde de bu tohumu görmek bizi neden rahatsız ediyor? Yoksa bizi bu hale “bir kereden bir şey çıkmaz” zihniyeti mi getirdi?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 08 08 2008

Pazar, Ağustos 03, 2008

DİJİTAL EVRENİN BOYUTLARI


2007 yılı sonu itibariyle Dijital Evrenin büyüklüğü 2,25 x 10 üzeri 21 ya da 281 exabyte ya da 281 milyar kere milyar byte. Daha popüler ölçülerle ifade etmek gerekirse tüm evren müzik dosyalarından oluşsaydı 281 trilyon dakikalık müzik dosyasına karşılık gelirdi.


Diyelim ki dört arkadaşınıza ekinde 1 Mb (megabyte yani bir milyon küsur harf) büyüklüğünde dosya olan bir eposta gönderdiniz. Yapmış olduğunuz bu işlemin dijital evrende ne kadarlık bir yer işgal ettiğini tahmin edebilir misiniz? İpucu vermek gerekirse cevap dört ya da beş misli (yani 4 ya da 5 Mb) değil.

EMC firmasının sponsorluğunda IDC firmasının Dijital Evren ve onun büyüme hızı ve hacmiyle ilgili yayınlamış olduğu rapora göre cevap tam 51 buçuk misli. Nasıl mı? Açıklaması fazla teknik detaya girmeden şöyle: Dosya epostaya eklenince orijinal yerinden silinmiyor, ortalama olarak epostaya dosya dışında yazılan açıklama metni için de %10 ilave ediliyor. Eposta gönderildiğinde bir kopyası gönderenin bilgisayarında bir kopyası da eposta hizmeti veren sunucu bilgisayarda kalıyor. Gönderilen bilgisayarın yedeği, eposta sunucu bilgisayarının başına kötü bir şey gelirse diye onun tıpatıp aynısı bir kopyası daha. Bir de bu iki sunucu bilgisayarın yedekleri. Bunları topladığımızda 9,5 Mb ediyor.

Dört kişiye gönderilen epostaların yedeği, alıcı kişinin bilgisayarına giden kopya, bunların arşivleri, toplandığında 22 Mb ediyor. Epostaların bu dört kişiye gönderilmesi için telekomünikasyon düzeyinde oluşan dijital hacim ise 20 Mb. Bunların hepsi toplandığında ortaya 51 buçuk Mb’lık bir hacim çıkıyor.

Yukarıda bahsettiğim rapor bu çerçevede global anlamda oluşan dijital trafiği araştırmış ve bu çerçevede dijital evrenin boyutları konusunda çeşitli bilgiler üretmiş durumda.

Buna göre;

2007 yılı sonu itibariyle Dijital Evrenin büyüklüğü 2,25 x 10 üzeri 21 ya da 281 exabyte ya da 281 milyar kere milyar byte. Daha popüler ölçülerle ifade etmek gerekirse tüm evren müzik dosyalarından oluşsaydı 281 trilyon dakikalık müzik dosyasına karşılık gelirdi.
2006’da 180 extabyte düzeyinde olan dijital evren 2011’de ise bunun on katına yani 1,800 exabyte düzeyine ulaşması tahmin ediliyor.
İşin ilginci 2007 yılında ilk kez dijital evrenin hacmi yeryüzünde bulunan dijital saklama ünitelerinin kapasitesini aşmış durumda (yukarıdaki hesaplama mantığından da anlaşılacağı üzere dijital evren sadece saklanan byte’lardan, dijial bilgilerden oluşmuyor; iletişim hatlarından geçen bilgiler de bu evrene dahil). Keza 2011’deki 1,800 exabyte’lık evrenin de ancak yarısı kalıcı olarak saklama ünitelerinde korunan bilgilerden oluşacak.
Tüm evrenin %70’i bireyler, %30’u kurumlar tarafından oluşturulmaktadır.
Bireylerin üretmiş olduğu dijital evren hacminin yarısı doğrudan kişilerin yaptıklarından oluşmakla birlikte (örneğin dijital fotoğraf makinesiyle çekilen fotoğraflar, gönderdikleri epostalar vb) kalan yarısı kişilerin dahil olduğu faaliyetler çerçevesinde oluşan dijital gölge işlemlerden oluşmakta (örneğin güvenlik kameraları, web arama tarihçeleri gibi).
Kurumsal anlamda üretilen dijital evren ise sektörden sektöre değişiklik göstermekte ve teknolojiye yapılan yatırımla doğru orantı oluşturmamakta. Örneğin finans sektörü global anlamda yapılan teknoloji yatırımlarının %20’sini oluştururken, dijital evrende ancak %6’lık bir yer işgal edebilmekte.

EMC’nin konuyla ilgili web sayfasına gittiğinizde (web linki aşağıdadır) sizi bir sayaç karşılamakta. Bu sayaç 1 Ocak 2008’den itibaren üretilmekte olan dijital evrenin büyüklüğünü canlı olarak sunmakta. Şu an 262 exabyte düzeyinde olan dijital evrenin 2008 sonunda 500 exabyte düzeyine ulaşması beklenmekte.

Siz de dijital evrene ne kadar katkıda bulunduğunuzu tespit edebilirsiniz. İlgili web sitesinden indireceğiniz program önce size bazı sorular soracak (günde kaç eposta gönderiyorsunuz, dijital fotoğraf makinesiyle kaç fotoğraf çekiyorsunuz, kaç film indiriyorsunuz vb). Bunların sonunda saniyede dijital evrene kaç byte’lık katkıda bulunduğunuz ortaya çıkmakta.

Bu veriler çerçevesinde tıpkı web sitesindeki gibi bir sayaç bilgisayarınızda çalışmakta ve canlı olarak katkınız artarak sürmekte. Örneğin bu yıl benim dijital evrene katkım şimdiye dek 686 Gigabyte (686 milyar) düzeyinde.

http://www.emc.com/leadership/digital-universe/expanding-digital-universe.htm

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 01 08 2008

TELEFONUM OLMADAN ASLA - NOMOPHOBIA


Cep telefonu ile erişilemez bir noktada olmak neden bu denli korku verici bugünün modern bireyi için? Demek ki bugünün modern yaşamı kendisini bir şeyin parçası olarak göremeyen birey için dayanılmaz bir ortam sunuyor. Demek ki toplumsal yaşam daha acımasız, daha tehlikeli, daha katlanılmaz, vb.


21. yüzyılda hastalıklar da değişiyor. Bir yanda kanser ya da AIDS gibi çözüm bekleyen ölümcül hastalıklar dururken öte yanda insanı düşündürmeden edemeyen ilginç hastalıklar da ortaya çıkmıyor değil.

Daha önce Japonya’da ve İngiltere’de başgösteren bir hastalıktan bahsetmiştim. Hikikomori isimli bu hastalığa yakalanan evin (çoğunlukla) büyük oğlu odasına kapanıyor ve değil evden odasından bile aylarca çıkmıyor.

Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de yapılan bir araştırma ortaya yeni bir fobinin de çıktığını gösterdi. Bu fobinin adı nomophobia. “No mobile phobia”nın kısaltılmış olan nomophobia mobil telefonunuzla erişim sağlayamama fobisi olarak tanımlanıyor. Çalınma, kontür bitmesi ya da kapsama alanı dışında kalma gibi nedenlerle cep telefonunuzla erişemez veya erişelemezseniz “vay başıma neler gelecek” fobisi yani.

İngiltere’de iki bini aşkın kişiyle yapılmış bir araştırmanın sonucunda katılımcıların %53’ünde böyle bir fobi olduğu tespit edilmiş. Nomophobia’ya sebep olan temel neden ise aile ya da yakın arkadaşlara ulaşamama korkusu. Diyelim ki telefonunuzun pili bitti ve tam da evi arayıp çocuğunuzun okuldan gelip gelmediğini teyid edeceksiniz. Bu durumda ne yapacaksınız?

İşte bu erişememe riskleri günümüz insanında bu tür korkular yaratıyor. Acaba dün neden böyle sorunlarımız, korkularımız yoktu? Ya da vardı da biz mi bilmiyorduk? Bu model bana Kaos Teorisi’ni anımsattı. Genel geçer fizik kuralları çerçevesinde “ihmal” edilen durumlar ihmal edilmeyip de ilgilenildiğinde ortaya “Çin’deki bir kelebeğin kanat çırpmasının Florida sahillerine tayfun getirebildiği” gerçeğini çıkabilmesi gibi.

Biz bunu bilmeden önce de kelebekler tayfuna sebep oluyordu. Değişen şey biz sadece “bilmediklerimiz alanını” biraz daha daralttık ve bunu bilebilir hale geldik. Bilinçlendik.

Dün de çocuğunun acaba zamanında ve kazasız belasız eve gelip gelmediğini merak eden ebeveynler vardı. Ancak o zamanın bilgi alanı içinde bunu öğrenmek ya imkansız ya da çok zordu. Ya sokaktaydı, ya evde telefon hattı yoktu vb. O nedenle de o bilgiden yoksun olarak geçen birkaç saat ile yaşamaya alışılmıştı.

Şimdi bilmediklerimizin alanı biraz daha daraldı. Elimizde cep telefonları var. O halde dilediğimiz an dilediğimiz kişiye ulaşabilir ve iletişim kurabiliriz.

Öte yandan bugün de “kabul ettiğimiz” bazı eksiklikler var. Örneğin telefonla konuşurken karşımızdakini görebilmek daha henüz yeni sınırı aştı; gerçekleşmek üzere. Ama örneğin telefon konuşması yaparken birbirimize dokunabilme imkanı hala o erişilemez bölgede. Hal böyle olunca biz de bugün telefon görüşmesi yaparken karşımızdakine dokunamamayı, onu öpememeyi vb bir eksiklik olarak görmüyoruz. Ne zaman ki bu imkan da sağlanacak onu da büyük bir eksiklikmiş gibi görecek ve bu eksikliği gidermek için derhal kullanmaya başlayacağız.

O halde elele giden iki durum söz konusu. Bir yanda yokluğunu bilmediğimiz şeyleri var edecek teknolojiler ortaya çıktığında o yokluktan kurtulma zorunluluğu. Diğer yanda ise kurtulamadıkça ortamın daha da dayanılmaz bir hale geldiği realitesi.

Yukarıdaki örneğe geri dönersek. Cep telefonu ile erişilemez bir noktada olmak neden bu denli korku verici bugünün modern bireyi için? Demek ki bugünün modern yaşamı kendisini bir şeyin parçası olarak göremeyen birey için dayanılmaz bir ortam sunuyor. Demek ki toplumsal yaşam daha acımasız, daha tehlikeli, daha katlanılmaz, vb.

Demek ki cebimizde telefon sayesinde bağlı olduğumuz o sanal iletişim ağı bile bize bir yere ait olma duygusunu veriyor. Eskiden yolda başımıza bir şey gelse sağdan soldan geçen hiç tanımadığımız insanlar bile kurtulmamıza yardımcı olabilirlerdi. Yani eskiden adı konmamış grupların doğal üyesiydi bireyler (mesela insanlık grubunun).

Bugün bu doğallığın yerini teknolojik çözümler alıyorsa bu biraz da o doğal üyeliklerin sona ermesinden ileri geliyor olsa gerek. Her ne kadar yukarıda anılan anket işin bu yönünü irdelememişse de zamanında “sosyal devletin öldüğünü” ilan edenler aslında bunları da söylemişler de kimse duymamış!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 25 07 2008

Perşembe, Temmuz 24, 2008

LEZZETLİ KELİMELER DÜNYASI


Siber sosyalleşmeyi sağlayan blogosfer altyapısı ve bunun etrafında dönen imkanlar sayesinde yeryüzündeki insanların birbiri ile farklı (sanal) bir etkileşim ve iletişim içine girmeleri, birbirlerinin deneyimlerinden istifade etmeleri, kendileri ile benzerlik gösteren, ortak özelliklere sahip bireylerle tanışma imkanlarına sahip olmaları bugünün interneti içinde standard özellikler halini almakta.


Blogosferle ilgili sürdürdüğümüz dizinin bu bölümünde bloglara eklenen yazıların okunurluluğunu artırmada önemli bir faktör olan “tag” kavramını ele alacağız. Bloga bir yazı eklenirken, o yazıyı en iyi özetleyecek anahtar kelimeleri de sisteme tanıtmak mümkün. Bu anahtar kelimelere tag denmekte.

Böylece yüzlerce binlerce yazı bulunan bir blogda belli bir konuyu arıyorsanız, tag listesine başvurarak aradığınız konuya en yakın anahtar kelimelere göre yazılara erişmeniz mümkün. Diyelim ki İstanbul’da yaz aylarında verilen konserlerle ilgili bir blogda özellikle Aya İrini’de gerçekleştirilen etkinlikleri incelemek istiyorsunuz. “Aya İrini” anahtar kelimesini seçtiğiniz zaman, tag listesine Aya İrini de eklenmiş tüm yazılar alt alta ekranda belirecektir.

Anahtar kelimelerin faydası sadece bir blog içinde arama yapmayla ilgili değildir. Genel anlamda blogosferde de arama yaptığınızda, arama motorları bu anahtar kelimeleri de endekslemekte ve arama sonuçları kapsamına bunları da dahil etmekteler.

Öte yandan anahtar kelime olgusuna yeni bir bakış açısı getiren bir hizmet de internette ücretsiz olarak blog okur-yazarlarına sunulmuş durumda. http://del.icio.us/ gibi yazması zor bir web sitesinde sunulan bu “lezzetli hizmete” göre (delicious İngilizce lezzetli demektir) takip ettiğiniz web sitelerini ya da blogları del.icio.us sitesinde kendi adınıza tahsisli ortamda saklayabilirsiniz (favoriler listesinin muadili).

Favori listesinin bilgisayarda değil de böyle bir web sitesinde saklanmasının çeşitli avantajları var. Bunların başında dünyanın neresine giderseniz gidin bu siteye erişebildiğiniz sürece favori listenize erişmenizin mümkün olması (tarayıcı programındaki favorilerim bölümüne sakladığınız taktirde o programın üzerinde çalıştığı bilgisayardan başka bir bilgisayarı kullanarak internete erişirseniz, favorilerim listenize erişemezsiniz – o liste o bilgisayara özgüdür).

Buna ek olarak bir yandan favorilerinizi anahtar kelime ile saklama imkanınız da bulunmaktadır. Bu hizmetin dağıtık olarak bilgisayarlarda değil de merkezi bir web sitesinde saklanmasının doğal bir sonucu olarak, favorileriniz ve anahtar kelimeleriniz sitenin diğer üyeleri tarafından da paylaşılabilmekte. Böylece aynı anahtar kelimeye sahip olup da başkasının favori listesinde olan ancak sizin haberdar olmadığınız bir web sitesinin varlığından haberdar olabilir, o siteyi ziyaret edebilir, aradığınızı orada bulabilirsiniz.

Bu açıdan bakıldığında del.icio.us sitesinin de kendisini sosyal yönü olan bir web hizmeti olarak lanse etmesi normal.

http://del.icio.us/ sitesinin sunduğu hizmetlerden bir tanesi de favorilerim listesine en çok eklenmiş web sayfalarının ya da blogların neler olduğunu sürekli sunmasıdır. Bu sayede del.icio.us imkanını kullanarak beğenilen web sitelerinin neler olduğunu yakından izleme imkanı da tüm üyelere sağlanmış olmaktadır.

Benzer şekilde sadece favoriler listesine eklenen web sayfaları değil, en çok kullanılan anbahtar kelimeler de listelenmektedir. Bu sayede de gerek en popüler gerekse de en son eklenen taglerin (anahtar kelimelerin) neler olduğunu görmek, bu kelimelerden herhangi birisini seçmek, o kelime seçildiğinde onunla irtibatlandırılmış web sayfalarının neler olduğuna erişmek, bu listeyi belli bir üyeye ait sayfalar için sınırlamak gibi imkanlardan istifade etmek mümkün.

Görüldüğü üzere siber sosyalleşmeyi sağlayan blogosfer altyapısı ve bunun etrafında dönen imkanlar sayesinde yeryüzündeki insanların birbiri ile farklı (sanal) bir etkileşim ve iletişim içine girmeleri, birbirlerinin deneyimlerinden istifade etmeleri, kendileri ile benzerlik gösteren, ortak özelliklere sahip bireylerle tanışma imkanlarına sahip olmaları bugünün interneti içinde standard özellikler halini almakta.

Bu imkanlar yeryüzünün internete açık her köşesinde şu an ve her an yaşanmakta. Yaşanan bu deneyimlerden sonuçlar üretilmekte, aksiyonlar alınmakta, gündelik yaşama uygulanmakta. Bir de bu imkanları altyapısızlıktan ya da daha vahimi yasakçı zihniyetler nedeniyle ıskalayanlar var.


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 18 07 2008

BLOGLARDAN BESLENME - RSS


Takip ettiğiniz blogların web sitesine gidip düzenli olarak ilgi çekici yeni bir malzeme var mı yok mu diye araştırmak yerine bunları RSS imkanı sayesinde merkezi bir noktaya toplamak çok pratik ve verimlidir.


Bir süredir üzerinde durduğumuz blog dünyası bugün 70 milyon blog adedi ile inanılmaz bir boyuta ulaşmış durumda (2003’te bu rakam daha hala 2 milyonun altında idi). Günde ortalama 100 bin yeni blog oluşturuluyor. Dikkatinizi çekerim; bunlar mevcut bloglara yeni yazılan yazıların adedi değil. Yepyeni açılan blog adedi. Son üç yıldır blogosfer ortalama altı ayda iki katına çıkarak büyümekte.

Böyle bir hacmin altında ezilmeden nasıl yaşanabilir? Diyelim ki yirmi tane blogu düzenli olarak takip etmeniz gerekiyor. Her gün yirmi farklı web sitesine gidip bu bloglara yeni eklenen bir yazı var mı diye bakmak belki pek çoğumuz için zor gelmeyecektir ama siberuzayın yerlileri için bu seyahatler çok yorucu ve verimsiz. Onun yerine şöyle takip ettiğim tüm blogları tek bir yerde toplanmış görsem; yeni eklenen bir blog yazısı varsa oradan okusam.

Bu kadar düzgün tanımlanmasından tahmin edileceği üzere bu hizmet blogosferde tüm blogculara ve blog okurlarına ücretsiz olarak sunulmuş durumda. Bunlardan en popüler olan RSS (Really Simple Syndication).

Bir blogda RSS imkanı varsa o bloga eklenen her yeni yazının sizin sanal kapınıza kadar otomatik uyarsı sistemi ile gelmesi (“feed”) yani sizin o blogdan beslenmenizin sağlanması ücretsiz bir şekilde mümkün demektir.

Bu besinlere iki yerden ulaşabilirsiniz. Ya sörf yaptığınız tarayıcı yazılımdaki favoriler bölgesinden ya da kimi yazılım şirketlerinin özel olarak geliştirmiş olduğu besin okuma (feed reader) ortamlarından.

Birinci opsiyonda, tıpkı favori web sitelerinizi sakladığınız gibi tarayıcı yazılımınıza favori bloglarınızın RSS besinlerini de saklayabiliyorsunuz. Ne zaman ki yeni bir besin var mı, takip ettiğim bloglardan herhangi birine yeni bir şey eklenmiş mi diye merak ederseniz bu favori bölgesine eriştiğinizde başlıkları görebilirsiniz. Varsa yeni gelmiş bir besin maddesine ulaşmak için ilgili linki seçtiğinizde karşınıza ilgili blogun sayfası gelir.

Besin okuyucular içinde ise en favori olan Google’un sunduğu imkan. iGoogle imkanı sayesinde kendinize bir Google ana sayfası oluşturabilir ve bu ana sayfaya Google okuyucusu ile uyumlu bir şekilde yayın yapabilen bloglardaki yenilikleri ekleyebilirsiniz. Google dışında başka besin okuyucular da mevcut olduğundan, bir blogun RSS beslemesini iGoogle ortamınıza almak için o blogun ana sayfasındaki RSS linklerinde Google Reader linkinin yer alıp almadığını araştırmanız gerekir.

Eğer takip etmek istediğiniz blogun kullandığınız besin okuyucusu ile uyumu yoksa en pratiği standard RSS kayıdı yaparak blogu tarayıcı yazılımı içindeki favoriler bölümüne almanızdır.

Özellikle araştırma yapan bireyler için RSS türü imkanlar oldukça kritiktir. Çünkü araştırma derinleştikçe beslenilen blog sayısında da artma olacaktır. Öte yandan takip edilen her bloga eklenen her yeni malzeme illa ki merakla beklenen, ilgi çeken bir içerik olmayabilir. Tıpkı haber sitelerine her eklenen malzemenin ilgi çekmemesi gibi.

O nedenle blogun web sitesine gidip düzenli olarak ilgi çekici yeni bir malzeme var mı yok mu diye araştırmak yerine bunları RSS imkanı sayesinde merkezi bir noktaya toplamak çok pratik ve verimlidir.

Yaşı 90lı yıllardaki internet eğilimlerine yetenler anımsayacaktır o dönemde bir süre oldukça popüler olan bir imkan vardı. PointCast firmasıyla özdeşleşen haberlerin bilgisayarınıza pompalanması (Push Teknolojisi). Bu teknoloji sayesinde ekran koruyucusu türünde bir yazılım bilgisayara kuruluyordu ve bu yazılım düzenli aralıklarla internete bağlanıp, güncel bilgileri indiriyordu. Bu bilgiler de haber başlıkları vb oluyordu. Bu sayede ekran koruyucusu devreye girdiğinde indirilmiş olan haberler animasyon mantığına uygun olarak ekranda uçuşmaya başlıyordu.

RSS (ve blogger.com sitesindeki muadili olan ATOM) teknolojileri de 90lı yıllardaki push (itme) teknolojisinin reforme edilmiş ve blogosfere uyarlanmış hali. Blogosferde okumak ya da yazmak RSS/ATOM imkanları olmadan her zaman eksik ve verimsiz kalacaktır.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 11 07 2008

ZİHİNDEKİ BLOKLARI BLOG KIRAR


Beynimizdeki ve kalbimizdeki yaraları artık birer gizli hazine olarak görmeyelim. Onlar ancak paylaştıkça bir hazine haline gelebilir. Paylaşılan bilgi azalmaz çoğalır. Küçültmez yüceltir.


Bireylerin kendini doğrudan ifade etmesinde sanal dünyadan azami istifade etmesinde 2002 yılı önemli bir dönemeç olarak ele alınıyor. Teknolojik konulardaki eğilimleri, moda akımları fiziksel dünyadaki eğilimlerden izole ederek irdelediğimizde her zaman anlamlı tanımlar, açıklamalar bulamayabiliyoruz.

Ancak blogosferin böyle bir dönemde oluşmaya başlaması ile 11 Eylül 2001’de ABD’de gerçekleştirilen terör saldırısının sonrasında dünyanın içine girmiş olduğu yeni evrenin irtibatlandırılması pek de hatalı olmasa gerek.

Devletler daha totoliter bir yönetim modeline başvurmak zorunda kaldılar ve bunun sonucu olarak yaşların yanında haksız yere yanan kurular, belki de bunun direkt ve dolaylı (olumsuz) sonuçlarını kendi bireysel yaşamlarında daha derinden hissetmeye başladılar; yaşadılar.

Buna karşılık olarak da kendilerini sanal dünyaya attılar. Bloglar patladı.

Bugün 2008 yılında blogosfer diye adlandırılan blog dünyası artık içinde ne ararsanız bulunan bir dijital ekosistem halini almıştır ve bu sayede de yeni problemler ortaya çıkmaktadır. Bunlardan bir tanesi de bir blogun okunmasının, popüler olmasının nasıl sağlanacağı hakkındadır.

Blogosfer o denli büyüdü ki artık sadece blog dünyasıyla sınırlı arama yapma imkanları ortaya çıktı. Herhangi bir konuda Google’un blog arama ortamında bir arama yapın, karşınıza yüzlerce binlerce blog çıkacaktır.

Bloglar bugün söyleyecek bir sözü olan herkesin sahip olması gereken, zamanından başka harcayacak hiçbir şeye gerek duymayan ücretsiz sanal bir imkan. Öte yandan bir blogun okunurluluğunun sağlanması için de yeni araçlar ortaya çıkmış durumda.

Öncelikle blogun sürekli güncel kalması gerekmekte. Periyodu ne olursa olsun, düzenli olarak blogunuzu güncel tutmanız “olmazsa olmaz” koşullardan bir tanesidir. Artık bloglar sadece yazı yazma ile sınırlı birer ortam olmaktan çıktı. Örneğin çektiğiniz fotoğrafları da bloglarınıza ekleyebilir ya da flickr gibi fotoğraf paylaşım ortamlarıyla blogunuzu birbirine bağlayabilirsiniz. Yani flickr sitesine yüklediğiniz fotoğraflarınızı blogger.com sitesindeki blogunuzda gösterebilirsiniz; ikinci kere yükleme yapmadan. O nedenle yazı yazmayı sevmiyor olmak artık blog sahibi olmama sürecinde bir bahane olmaktan çıktı.

Okunurluluğu sağlayacak önemli konulardan birisi de blogun technorati.com gibi blog uzmanı sitelerden erişilebilir hale getirilmesi. Bu imkan eskiden web sitelerinin kendilerini yahoo.com arama sitesine eklemesinin blogcası. Bu tür blog arama sitelerine kendi blogunuzu tanıttığınızda blogunuzla ilgili okunurluk ve referans gösterme türü konularda istatistiki bilgilere ulaşabiliyorsunuz.

Türkçe’yi blogunuzun okunurluluğu açısından bir sorun olarak görüyorsanız yeniden düşünün. Çünkü 2008 yılında siberuzayda en çok kullanılan dillerden bir tanesi de örneğin Farsça. Demek ki İngilizce dışındaki dillerin de internette bir şansı var.

eBay’in yakın zamanda yapmış olduğu bir araştırmaya göre bugün Türkiye’de 7,5 milyon ADSL abonesi 26 milyon internet kullanıcı var. Bunları iyimser rakamlar olarak düşünsek bile bugün Türkiye internet kullanıcısı açısından dünyanın onbirinci ülkesi konumunda.

Böyle bir hacimden taş üstüne taş koyan blogların çıkmasını beklemek hayal olmasa gerek. Tabii taş üstüne taş koymayı pratik metrikler açısından tanımlıyorum. Yani Türkçe blogların global istatistiklere girebilecek düzeyde trafik çekebilmesi.

Şu an ülkemizde blog-kavramının-keşfedilmesi halkası dışında eksik bir şey kalmamış durumdadır. Bilgisayarsa bilgisayar, internet kullanımı ise internet kullanımı, ucuza ADSL erişimi ise ucuza ADSL erişimi. Hatta ve hatta konuşma ihtiyacı ise konuşma ihtiyacı.

Sadece 12 Eylül sonrası sendromu bile bloglara taşınsa sanırım 2009 yılında yapılacak blogosfer istatistiklerinde Türkçe bloglar da dünya çapında istatistiklere girmeyi başarır. Bugüne dek bu tür konularda açık iletişim kurmayı tu-kaka olarak damgalamış olan birinci elden tanıklarda yavaş yavaş gözlenmekte olan tavır değiştirme süreci belki de bir umut ışığı olabilir.

Beynimizdeki ve kalbimizdeki yaraları artık birer gizli hazine olarak görmeyelim. Onlar ancak paylaştıkça bir hazine haline gelebilir. Paylaşılan bilgi azalmaz çoğalır. Küçültmez yüceltir.


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 04 07 2008

Cuma, Haziran 27, 2008

VELEV Kİ...


Biz boşuna “Internet Yaşamdır” diye yırtınıp duruyoruz. Bu mentaliteye göre internet olsa olsa çocuk oyuncağıdır. “Ciddi devlet meseleleri” söz konusu olduğu zaman internet gibi bir çocuk oyuncağına başvurmak işi ciddiyetinden uzaklaştırmaktadır.


AKP’nin 16.6.2008’de Anayasa Mahkemesi’ne sunmuş olduğu Esas Hakkındaki Cevaplar metninin 18. sayfası:

“Yargılama hukukunun temel ilkesi delillerden sonuca gitmek iken, partimiz hakkında açılan davada bu ilke tersine çevrilmiş görünmektedir. Önce dava açmaya karar verilmiş, daha sonra da bunun için delil toplanmıştır. Nitekim iddianameye ek olarak sunulan dosyalarda yer alan gazete haber ve yorumlarının büyük bir kısmı bunların yayınlanmasından yıllarca sonra internet yoluyla derlenmiştir. Bu nedenle bu dava adeta bir “google davası”dır. Başsavcı, çok sayıda haber ve yorumu dava açma tarihine yakın bir zamanda anahtar kelime yazarak “google” arama motorundan arama yapmak suretiyle elde etmiştir. Örneğin, iddianamenin 10, 14, 29, 74, 93, 95, 97, 100 nolu eklerinde yer alan bazı deliller bunlardan sadece birkaçıdır. Bu şekilde internetten elde edilen gazete haber ve yorumlarının 2 Şubat 2008 Cumartesi ve 3 Şubat 2008 Pazar günleri indirildiği görülmektedir. Bu durum Başsavcılığın partimiz hakkında dava açabilmek için hafta sonu tatilinde bile yoğun bir mesai yaptığını göstermektedir.”

Bu metindeki bilgi düzeyi, bilgi derinliği ve konuyu yorumlama yaklaşımı çok düşündürücü. Öncelikle “google davası” nitelendirmesi ile verilmek istenen olumsuzluk, hafiflik mesajı karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum.

Eğer bu doğru bir nitelendirme ise biz boşuna “Internet Yaşamdır” diye yırtınıp duruyoruz. Bu mentaliteye göre internet olsa olsa çocuk oyuncağıdır. “Ciddi devlet meseleleri” söz konusu olduğu zaman internet gibi bir çocuk oyuncağına başvurmak işi ciddiyetinden uzaklaştırmaktadır.

Cumhuriyet Başsavcısı’nın Google’ı kullanma nedeni neymiş? Yıllar önce yayınlanmış gazete haberlerini bulup, kağıda basarak dava dosyasına koymak. Burada eleştirilen şey ne? Efendim eğer sen kapatma davası açacaktıysan, gazete haberlerini günü gününe takip etmeli ve elinde makasla bunları keserek güzelce arşivlemeli ve günü geldiğinde de dosyana koymalıydın. Yok eğer onun yerine hele bir de Cumartesi Pazar günleri oturup da Google’dan arama yaparak delil topladıysan vay haline!... (Buna karşılık Sayın Yalçınkaya “Velev ki...” diye başlayan bir cevap verse acaba ne diyecekler?).

Şimdi merak ediyorum tabii... Dünün gazeteleri makasla kesip kupürleri dava dosyasına delil olarak eklenmesiyle bugünün Google’dan arama yaparak bulunan kupürleri kağıda basıp dosyaya eklenmesi arasında içerik olarak ne fark var?

Eleştirilen şey davaya delil olarak eklenmiş bazı bilgilerin elde ediliş şekli. Yanlış anlaşılmasın, AKP kendi savunmasında bu delillerin gerçek dışı olduğunu filan savunmuyor. Bunların elde ediliş şeklini eleştiriyor.

Şimdi biz böyle mentaliteye sahip yürütme organlarımızın ülkemizde interneti en stratejik konulardan biri olarak algılayıp, ona göre yatırım yapmalarını mı bekleyeceğiz?

Bu tür durumlarda başvurulan bir yöntem var. Sanırım burada da o devreye girecektir. Şimdi bu savunma çerçevesinde Cumhuriyet Başsavcısı her açıdan eleştiri bombardımanına tutmak gerekiyor ya ele geçirilen her şey en ince detayına dek bu uğurda kullanılacaktır. Mesela internetten ulusal gazetelerimizin sanal arşivine ulaşarak daha önce yayınlanmış haber ya da makalelere ulaşmak çerçevesinde internet de bu yolda feda edilir.

Ertesi gün diyelim ki Türkiye’de internetin kuruluşu kutlanırken ya da uzaya bir Turksat uydusu gönderilirken, efendim interneti elli kat hızlandıracak altyapılar kuruyoruz diye bu kez o günün gündemine uygun olarak internet yeniden yorumlanır.

Altın kural şudur: Tutarlı olmak zorunda değilsin. Bugün beyaz dediğine yarın siyah ertesi gün şeffaf diyebilirsin.

Bu kuralı çok rahat bir şekilde hiç utanıp sıkılmadan uygulamanın da bir altyapısı var. O da amaçlar, hedefler. O amaç ve hedeflere giderken bunların dışında kalan herşey (insanlar, olgular, fikirler) birer araçtır. Ve araçlar nasıl istenirse o şekilde kullanılır. Bir gün öyle bir gün böyle. O nedenle başkasının “takıyye yapıyorlar” dediklerine “biz yolumuzda yürüyoruz” demeleri boşuna değil.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 27 06 2008

SANAL OKUR YORUMLARI


Dijital kültür bireylere şu mesajı vermekte. Dilediğin her şeyi söyleyebilirsin; ama ne başkalarının da bir şey söylemesini engelleyebilirsin, ne seninle aynı fikirde olmayanları bu platformdan kovabilirsin, ne de bu platformun kurallarını sadece senin gibi düşünenlerin, konuşanların yer alabileceği diğerlerinin ise yer alamayacağı şekilde değiştirebilirsin.


Ülkemizdeki pek çok problemin kaynağına indiğimizde eğitimsizlik ortak paydasına ulaşıyoruz. Dikkat ederseniz “öğretim” değil “eğitim” ! Ansiklopedilerde yazan bilgileri daha çok bilmekle sorunlarımızı aşamayız ama “farklı olanlarla bir arada yaşayabilmeyi”, “farklı düşüncelerin de dile getirilebileceğini”, “herkesin bizim gibi düşünmek zorunluluğunun olmadığını” idrak edebilsek pek çok sorunumuz sorun olmaktan çıkacaktır.

Neden böyle bir kültürel yapıya sahip olduğumuz sosyologların araştırması gereken bir konu ancak bu süreçte internetin, sanal dünyanın, dijital kültürün iletişim olgusuna getirdiği yenilikler farklı açılımların ortaya çıkmasına imkan tanıyor.

Örneğin “farklı düşüncelerin de dile getirilebilmesi”. Önceleri televizyonlarda gerçekleştirilen açık oturum, forum türü programlar bireylerin bu konuda antrenman yapmasını sağladı. Bugün senkron ya da asenkron olarak dijital dünya üzerinde topluluk içinde iletişim kuran bireyler bu konudaki “yapay eksikliği” giderme konusunda azami çaba harcıyorlar.

Bu eksiklik neden yapay? Çünkü Türk kültürü, Anadolu tarihi incelendiğinde aslında tolerans olgusunun en yaygın yaşandığı toprakların Türklerin yönettiği yerler olduğu kolayca görülecektir. Osmanlı zamanında Balkan ve Avrupa halklarının Türklerin yönetimine girme arzusunun özünde de bu tolerans yatmaktaydı.

Ne olduysa, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan ve Atatürk sahneden çekildikten sonra kültürümüze yapay uyuşturucular şırınga edilmeye başladı. Yüzyıllarca yanyana yaşamış insanlar, topluluklar bir anda dinlerinin, etnik kökenlerinin farklı olmasının birbirleriyle zıtlaşmayı, kavga etmeyi gerektirdiğini düşünmeye başladı.

Sanal dünya bu anlamsız pürüzleri ortadan kaldırıyor. Başlangıçta doğal olarak sokaktaki mentalite sanal dünyaya da aktarılmaya çalışılacak; ancak dijital kültürün kendine özgü nitelikleri bu yapaylıkların kısa sürede ortadan kalkmasına neden olacak.

Bunun en mikro, en basit modellerinden birini haber ya da web 2.0 modeline göre tasarlanmış sitelerdeki okur yorumlarına bakarak görmek mümkün. En ağıza alınmaz küfürleri edenler de, konuyla dalga geçenler de, ciddi bir şekilde tezini savunup düzeysizlere ağzının payını verenler de dijital kültür platformunda yanyana gelebiliyor.

Örneğin geçtiğimiz günlerde sansasyonel bir haber göze çarptı Türk medyasında. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’da erkekler Nazilere karşı savaş verirken, kadınların pek çoğunun Nazi subaylarıyla birlikte olduğunu belgeleriyle doğrulayan bir Fransız yazara Fransa’da ödül verildiği belirtiliyordu haberde.

Konuyla doğrudan alakası olmayan Türk okurlar ise haberin altını yorumlarıyla doldurmaktan çekinmemişler. Bazıları Almanların savaşı kaybetmelerinin nedenini şimdi daha iyi anladığını belirten esprili yorumlarda bulunurken, bazıları bunu derhal Türkiye ve Türk Kadını ile kıyaslamış; Türk ve müslüman olduğumuz için şükretmiş. Buna karşılık başka bazı okurlar da bu irtibatlandırmayı ilintisiz bulmuş.

Dijital kültür bu imkanları sayesinde bireylere şu mesajı vermekte. Dilediğin her şeyi söyleyebilirsin; ama ne başkalarının da bir şey söylemesini engelleyebilirsin, ne de seninle aynı fikirde olmayanları bu platformdan kovabilirsin, ne de bu platformun kurallarını sadece senin gibi düşünenlerin, konuşanların yer alabileceği diğerlerinin ise yer alamayacağı şekilde değiştirebilirsin.

Sanal dünya işte bu temel özellikleri nedeniyle “konuşma özgürlüğü”nün en doğal ve en güçlü olarak hissedildiği, idrak edildiği, uygulandığı platformdur.

Sanal dünya işte bu nedenle işine gelmeyenlerin, elindeki gücü kullanarak, platformun kurallarını değiştirmesine imkan vermez; bunu doğal bir hak olarak bireylerin sahip olduğunu savunmaz!

Bugünün Türkiyesine bir bakalım. Toleransın alasını yaşamış, yaşatmış bu topraklar üzerinde tolerans olgusu üzerinden toleransı bütünüyle ortadan kaldıracak uygulamalar kamu kurumları aracılığıyla tüm toplumun yaşamına zorla uygulatılmak istenmekte.

Hiçbir demokrasi, demokrasiyi yok etmek isteyenlere demokrasinin nimetlerinden istifade etmesi hakkını tanımaz. Demokrasiyi idrak etmiş, özümsemiş hiç kimse de demokrasiyi başka bir sistem için değiştirmeye yeltenmez. Bu son tümce tersten de okunduğunda doğrudur. Yani bu tür değişiklikler yapmak isteyenlere de demokrat denmez!

Ne yazık ki dünya üzerinde ondört onbeş yaşlarındaki milyonlarca sanal dünya müdaviminin çok doğal bir olgu olarak idrak edip şu an yaşamlarına uyguladıkları bu temel değerleri idrak edemeyenler nedeniyle ülkemiz geriye gitmeye devam ediyor.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 20 06 2008

DÜNYADAKİ BİREYLER BİRLEŞİYOR !


Blogosfer aslında tüm dünyayı koca bir köye çeviriyor. Fiziksel olarak bir araya gelme imkanları olmasa bile yüzlerce birey, ırk, din, dil ayrımı gözetmeden, sadece ortak paydalarda buluşarak, birbirleriyle etkileşim içine girebiliyorlar.


Hikaye Kevin Costner’in başrol oynadığı Field of Dreams (Düşler Tarlası) filmiyle başlıyor. Çiftçi Ray (K.Costner) bir gün gaipten kulağına şöyle bir şey fısıldandığını duyuyor: “Eğer inşa edersen, o gelecek”. (“if you build it, he will come”).

Bu slogan internetin ve webin ilk patladığı yıllarda derhal web dünyasına taşındı. If you build it they will come! Yani “Eğer [web siteni] inşa edersen, [internete bağlananlar siteni ziyarete] gelecekler”. Bu slogandaki temel mesaj herkesin, özellikle de her firmanın illa ki bir web sitesinin olması gerekliliğinin altını çizmekti. Çünkü o yıllarda (90lı yılların başı) firmalar hala “neden bir web sitem olsun ki?” diye interneti sorguluyorlardı.

Bugün web sitesine sahip olmak firmalar için artık bir tereddüt unsuru olmaktan çıktı. Ancak web sitesine sahip olma süreci bireylerde nispeten daha yavaş ilerledi. Bunun da temel nedeni web sitesi yapmak için bazı teknik bilgilere sahip olma zorunluluğu idi. Bu sıkıntı önce web üzerinde basit de olsa web sayfası oluşturma imkanı veren web siteleri sayesinde aşılmaya başladı.

Daha sonra da bu ilkel örneklerin gelişmiş hali olarak ortaya çıkan weblog (blog) yapısı bireylerin webi yeniden keşfetmesini sağladı. Ancak blogosferdeki dinamizm, yani çok hızlı ve kolay bir şekilde sayfa içeriğini değiştirme, ekleme imkanı sayesinde bireysel web diyebileceğimiz bloglar, web site içeriğini oluşturma nedenlerinde de ciddi bir değişikliğin yaşanmasına neden oldu.

Bugün hemen hiçbir firma kendi web sitesinde, şirkette olan biteni gün be gün web sitesine yansıtmıyor; buna en yakın içerikler ya HABERLER köşesi oluyor ya da ANKET türü etkileşimler.

Ancak bireylerin webini oluşturan blogosfer, bireyin her gün her dakika yaptıklarını dilediği şekilde webe taşıma imkanı getirdi. Internet adeta milyonlarca netizenin devasa bir günlüğü haline geldi.

Ancak yine de blogosferin bildiğimiz anlamda günlükten bir farkı var. O da okurların yazılanla ilgili görüş bildirebilmesi. Bir başka deyişle bireyler arasında bugün yeryüzünde her zamankindan daha yüksek düzeyde bir etkileşim söz konusu.

İletişim uzmanlarının bu konuda bilimsel araştırma yapmakta olup olmadığı bilmiyorum. Ancak görünen o ki internet bireyler arasındaki iletişimi, bildiğimiz haliyle iletişim sorunlarının tamamını olmasa bile önemli bir kısmını ortadan kaldırıyor ya da başka bir forma dönüştürüyor.

Örneğin iki bireyin fiziksel ortamda bir arada bulunmalarının yarattığı iletişimsizlik sorunu yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bireyler karşılarında gözlerini dikmiş insanların olmadığı ortamda, bu kişilerle (MSN, chat gibi imkanlarla senkron ya da eposta, blog yazılarına yorum ekleme vb gibi imkanlarla asenkron) çok daha kolay iletişim kurabilmekte. Düşüncelerini çok daha açık bir şekilde ifade edebilmekte.

Elbette ki bu tüm iletişim sorunlarının çözülmesi anlamına gelmemekte. Hatta belki de iletişimin bu yeni formu nedeniyle yeni kategoride sorunların ortaya çıkmasına da neden olabilecek. Ancak yaşanan bu değişimin paradigmasal bir sıçrama olduğunun da altını çizmek gerek.

Blogosfer (internetteki bloglar dünyası) 21. yüzyılın bireyinin tüm dünya ile kolayca iletişim içine girmesini sağlamakta. Bugün doğal olarak, “daha karşı dairedeki komşusunu tanımadığı” için bireyler eleştirilirken, bunun temelinde eski anlayışın, “eski paradigmanın” yer aldığını ve paradigmaların da zamanla değiştiğini unutuyoruz.

İçinde kırk elli ailenin yaşadığı apartmanlar her ne kadar o eski mahalle ortamını ortadan kaldırdıysa da insanlar arasındaki iletişimi ortadan kaldırmadı. Apartmanlarda yaşayan ailelerin yine dostları, arkadaşları var; birbirleriyle yine iletişim kurabiliyor; etkileşimde bulunabiliyorlar.

Blogosfer aslında tüm dünyayı koca bir köye çeviriyor. Fiziksel olarak bir araya gelme imkanları olmasa bile yüzlerce birey, ırk, din, dil ayrımı gözetmeden, sadece ortak paydalarda buluşarak, birbirleriyle etkileşim içine girebiliyorlar.

Sahi öteden beri de istenilen, arzu edilen bir şey değil miydi bu?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 13 06 2008

Pazartesi, Haziran 09, 2008

YOUTUBE TEORİLERİ


Dijital dünyanın gerçek müdavimleri, gaza, dolduruşa, ajitasyona gelmiyorlar. Hani 1 Mayıs’larda dolduruşa gelen kitleler var ya; hani o nedenle meydanların insanlara açılması sakıncalı ya ülkemizde. Internet söz konusu olduğunda allahtan benzer bir durum söz konusu değil. Herkes öz-değerlerine sahip çıkıyor. Sahip çıkabiliyor. Kimsenin dolduruşuna da gelmemesini biliyor.


Youtube’a yasak getiren 13 tane ülke varmış. Bunlardan birkaç tanesi uygunsuz içeriği bahane ederek kapatmış. Suudi Arabistan gibi ülkeler kapatma sebebi göstermeyi gerekli bile görmüyorlar. Ancak en ilginç açıklama Suriye’ninki. Efendim ülkenin internet altyapısı youtube trafiğini kaldıracak düzeyde değilmiş. O nedenle anlaşılan internet tamamen çökmesin diye youtube’a erişim vermiyorlar.

Ne düşünceliler. Yakında belki altyapları facebook’u da kaldıramaz hale gelir. O zaman onu da kapatırlar. Efendim? Neden altyapı kapasitelerini artırma yoluna gitmiyorlar mı? İlginç bir bakış açısı !...

Gelelim bizim bu onüç ülkenin arasına girme nedenimize. Malum Atatürk ile ilgili siteye eklenen hoş olmayan video klipler yüzünden bu listelerde adımız geçiyor. Bu konuyu daha önce de bu köşede gündeme getirmiş ve orantısız güç kullanımı şeklinde bir yorumda bulunmuştum.

Geçtiğimiz günlerde youtube’un sahibi Google firmasının yetkilileri de benzer bir açıklama yaptılar. Bu tür video klipleri konusunda hassas olduklarını ve kendilerine başvurulması halinde bu klipleri siteden doğrudan silmekte olduklarını bildirdiler. Yani bir mahkeme kararı almaya ve tüm siteyi komple kapatmaya gerek yok. Böylece dünyaya rezil olmaya da...

Peki neden bu yolu seçmiyoruz?

Geçtiğimiz günlerde bir eposta aldım. Birisi üşenmemiş; Atatürk aleyhtarı video kliplerine (youtube’u açık bulduğu bir sırada ve videolar silinmeden önce) gelen yorumları incelemiş. Görünen o ki gerek o video kliplerini oraya yükleyen şahıslar gerekse de ona destek çıkan mesajları yazanlar, güzelce ağızlarının payını almışlar.

Bir başka deyişle dijital dünyanın gerçek müdavimleri, gaza, dolduruşa, ajitasyona gelmiyorlar. Hani 1 Mayıs’larda dolduruşa gelen kitleler var ya; hani o nedenle meydanların insanlara açılması sakıncalı ya ülkemizde. Internet söz konusu olduğunda allahtan benzer bir durum söz konusu değil. Herkes öz-değerlerine sahip çıkıyor. Sahip çıkabiliyor. Kimsenin dolduruşuna da gelmemesini biliyor.

Peki hal böyleyken neden bu konu sürekli gündeme getiriliyor?

Öncelikle şunu tespit etmek gerekir. Bu tür kararlar nedeniyle sürekli olarak Atatürk hakkında aleyhte video kliplerinin olduğunun da bedava reklamı yapılmış olmuyor mu? Belki de bu videolar Atatürk lehindeki videolara orantılandığında binde bir ya da yüzde bir. Ama leyhteki videoların hiçbir değeri yok; ama işte o tek video; müthiş bir gündem yaratıyor.

İnsanların zihnine böylece şöyle bir bilgi yerleştirilmiş oluyor. Atatürk aleyhinde video da yapılabilirmiş demek. İkinci adım, bu merakı gidermek. Böylece bu tür videolar, yapılması gerektiği gibi sessiz sedasız site yönetimine başvurularak sildirilmek yerine davulla tüfekle kurşuna dizildiğinden, merakla aranır hale getirilmekte.

Ayrıca şu realitenin de altını çizmek lazım: Bu tür video klipler mahkeme marifetiyle site kapatılıp da sildirilene kadar zaten izleyen izlemiş, polemiğini yapan yapmış oluyor.

Bir de şu boyutu değerlendirelim. Youtube’u kapatmanın temelinde gerçekten de Atatürk aleyhindeki videolar mı etken oluyor? Yoksa acaba daha başka şahsiyetler mi söz konusu? Youtube gibi bir ortamdan bireylerin etkileşim içine girip, bazı konulardaki bazı gerçekleri öğrenmeye imkan vermeyi engellemeye çalışan...

Her bir Atatürk aleyhtarlığı yapan video için Türkiye’den youtube’u kapatma cezası uygulamak, bunu değiştirmek için ilgili hiçbir kamu görevlisinin, kurulunun, kuruluşunun devreye girmemesi, herkesin söz birliği etmişcesine kulağının üstüne yatması... Bunlar tesadüf mü? İhmalkarlık mı? Önem vermeme mi? Yoksa başka bir şey mi?

Bu sorunun çözümü mahkeme yoluyla tüm siteyi kapatmak yerine, kamu yönetiminde bu konuda görevli olarak atanmış kişilerin Google firması ile temasa geçerek, ilgili videoyu en hızlı şekilde siteden silinmesini sağlamak olmalıdır.

Tabii kültürümüz güvensizlik üzerine oturtulmuş olduğundan; “Böyle bir yol izlendiği taktirde o görevlilerin canlarının isteyeceği video klibi sildirmeye kalkmayacağından nasıl emin olabiliriz?” diye de sorabilirsiniz. Ne yazık ki güvensizlik varsa hiçbir araç çözüm olamaz.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 06 06 2008

“BİLGİ ÖZGÜR OLMAK İSTİYOR”


Bilginin aktif formu olan öteki herşey ve onun sahipliği dijitalleşmenin dünya kültürüne yeni bir altyapı modeli sunmasıyla yeniden tanımlanma gereği duymaktadır. Dün bir bedel ödeyerek edinilen bilgi ürünleri bugünün değişen altyapı formu çerçevesinde hala bir bedel ödenerek mi edinilmelidir?

Bu deyim ilk defa 1984 yılında Steward Brand tarafından bir konferansta dile getirilmiştir. Wikipedia’ya göre deyimin geçtiği metin aynen şöyledir: “Öte yandan bilgi pahalı olmak istiyor çünkü çok değerli. Doğru zamanda doğru bilgi yaşamınızı değiştirebilir. Öte yandan bilgi özgür olmak istiyor çünkü onu elde etme maliyeti her daim azalmaktadır. Böylece ortaya birbiri ile kavga halindeki bu iki olgu çıkmaktadır”.

Bilgi değişik formlarda olabilir. Cep telefonu bir bilgidir. Her yeni modeli çıktığında Brand’ın yukarıdaki saptamasına uyacak şekilde belli bir bedelden satışa sunulur (ki bu bedel nispeten pahalıdır), zaman içinde o pahalı bedel düşmeye başlar.

Bilgi dediğimizde pek çoğumuzun aklına zihinlerde ya da kitaplarda saklanan pasif bilgi formu gelmektedir. Gerek duyduğunuzda açıp baktığınız, sonra da bir kenara atıp unuttuğunuz. Mesela vapur tarifesi ya da 2006 Dünya Kupası’nı kimin kazandığı bu türden bilgilerdir.

Bu “pasif” bilgi çoğunlukla değersiz addedilir. Tıpkı sağlık gibi. İnsan sağlığın çok değerli bir şey olduğunu ne zaman idrak eder? Sağlığını yitirdiği zamanlarda. Bir başka deyişle sağlığına gereksinim duyduğunda. Bu pasif bilgi de gereksinim duyulduğunda bir anda değeri tavan yapan bir olgu haline gelir. Örneğin birisi çıkıp da “1974 Dünya Kupası hangi ülkede yapıldı ve kupayı kim kazandı” diye sorsa ve bilene yüzbin lira vereceğini açıklasa; iki kere “Almanya” demek bir anda yüzbin lira değerinde bir meta haline gelir.

Bilginin değerini belirleyen başka boyutlar da vardır. Bu boyutların farkına varmak için ise paradigmasal dönüşümler yaşamak gerekir. Bu tıpkı gazete dediğimiz şeyin ne olduğunu dijital kültürün ortaya çıkmasıyla yeniden tanımlama gereği duymamıza benziyor. Dijital kültür olmadan önce gazete dediğimizde neyi kastettiğimiz konusunda genel bir fikir birliği vardı. Oysa bugün gazeteyi oluşturan içeriğin kağıt denilen altyapı olmadan da var olabileceğini bize paradigmasal olarak ispat eden dijital kültür sayesinde gazete dediğimizde “daha doğru” bir tanım yapabiliyoruz.

Bu daha doğru tanım gazete denildiğinde içeriğin kast edildiğini, o içeriğin var olabilmesi için gerekli olan altyapıların ise (ister kağıt olsun ister web siteleri olsun) farklılıklar gösterebileceğini bize anlatıyor.

Bu paradigmasal dönüşümlerin bilginin özgürlük araması saptamasıyla ilişkisi nedir? Bilginin aktif formu olan öteki herşey ve onun sahipliği dijitalleşmenin dünya kültürüne yeni bir altyapı modeli sunmasıyla yeniden tanımlanma gereği duymaktadır. Dün bir bedel ödeyerek edinilen bilgi ürünleri bugünün değişen altyapı formu çerçevesinde hala bir bedel ödenerek mi edinilmelidir?

Ünlü müzisyenimiz Mazhar Alanson geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada kendisinin de internetten bedava müzik indirdiğini açıkladı ve bugüne dek yaptığı müzikten telif anlamında bir gelir elde etmemiş olduğunu, elde ettiği geliri konser gibi, reklam gibi diğer yollardan sağladığını ekledi.

Bu yaklaşım bir süredir dijital kültürde yer almış olan yepyeni ekonomi modelinin de özünde yer alan bir olgudur. Ben bu olguyu şöyle tanımlıyorum: “Bugün paralı olan bir bilgiyi (bilgi ürününü) bedavaya getirecek bir şey icat edin; sonra da onun referansı ile size gelir getirecek bir oluşum gelip kapınızı çalsın”.

Ancak bu formulün çalışması için bir de ön koşul var. Kişisel amacınız birinin gelip kapınızı çalmasını beklemek olmamalıdır. Eğer bu yola bu amaç için çıkarsanız yolun sonunu getiremezsiniz. Yola çıkma nedeniniz formülün birinci kısmında belirtilen şeydir; bir bilgi ürününü bedava haline getirecek bir şey icat etmek.

Bilgi özgür kalmak istedikçe onu kontrol altına kimler ne için almak istiyor? Elinde herhangi bir nüfuz olan (olmasını isteyen) herkes bilgiyi kontrol altına almak ister. Amacı de özde nüfuzunu artırmaktır. Dijital kültür yeryüzünde kendini gösterene kadar bu böyleydi. Şimdi onun sağladığı lojistik kolaylık sayesinde yeni bir paradigmasal dönüşüm yaşanmakta.

Her paradigmasal dönüşümde olduğu gibi burada da birilerinin canı yanacak, birileri sıfırdan göklere çıkacak, canı yanma potansiyeli olanlar bu sürece karşı çıkacak, kaybedecek bir şeyi olmayanlar bu süreci gönülden destekleyecek.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 30 05 2008

TELİF OLGUSUNA DİJİTAL BAKIŞ


Kulaktan kulağa pazarlamanın göz ardı edilen yanı şu: Aslında bu olgu da telif değeri olan bir şeydir. Sırf ben, herhangi bir ticari kaygı beklemeden, kendi arzum çerçevesinde, kendi çevreme, tavsiye yayını yapıyorum diye bunu telif değeri olmayan bir olgu olarak yorumlamak, artık bugünün dijital dünyasında, ne kadar doğrudur?


Malum konu; internetten bedava müzik indirmek telif haklarına aykırı bir olgudur diye tüm dünyada tu-kaka ilan edildi; pratikte bir şey değişmemiş olmakla birlikte vicdanlara pranga vurulmuş oldu. “Eğer bedava müzik indiriyorsan, suç işliyorsun”.

Peki bir de şu açıdan bakalım. Lost dizisi Türkiye’de düzenli olarak gösterilmediği halde, internet üzerinden yapılan indirmeler sayesinde çok geniş bir izleyici kitlesi oluşturdu. Öyle ki dizinin kahramanlarından bir tanesi bir reklam filmi çekimi için Türkiye’ye getirildi. Türkiye’de en popüler programlarda canlı yayın konuğu oldu. Şimdi Lost’un bir sinema filmi çekilse sanırım Türkiye’de (de) çok ciddi bir gişe geliri elde eder.

Peki bu popülaritenin gerisinde ne yatıyor? Türkiye’de de, ABD dahil pek çok ülkede olduğu üzere, dizinin internet üzerinden, korsan bir şekilde indirilerek izlenmesi. İzleyenlerin, diziyi kendi arkadaş çevrelerine tavsiye etmesi ve bunun bir çığ etkisi yaratarak artması.

Bu süreçte göz ardı edilen temel bir olgu var. O da “kulaktan kulağa” tavsiye müessesesi. Bu olguyu bireyler pek ciddiye almıyor olabilirler ama pazarlama dünyasında çok ciddi bir yere ve öneme sahip bir araçtır bu “kulaktan kulağa pazarlama”.

Kulaktan kulağa pazarlamanın göz ardı edilen yanı şu: Aslında bu olgu da telif değeri olan bir şeydir. Sırf ben, herhangi bir ticari kaygı beklemeden, kendi arzum çerçevesinde, kendi çevreme, tavsiye yayını yapıyorum diye bunu telif değeri olmayan bir olgu olarak yorumlamak, artık bugünün dijital dünyasında, ne kadar doğrudur?

Madem bir müzik parçasını indirmek telif olgusuyla çelişiyor, o zaman kulaktan kulağa tavsiye sürecinin de bedeli olmalı ve bu bedel sahibine ödenmelidir.

Dijital kültür ögeleri, bildiğimiz kültürel ögelerden biraz farklı çalışıyor. O nedenle burada telif haklarıyla ilgili global anlamda bir yasalar silsilesinin çıkarılması için mücadele etmek ve bunun resmi olarak (?) telif haklarına dahil etmek, olaya ancak konvansiyonel dünyadan bakınca çizilecek bir tablo olabilir. Dijital kültüre uymaz!

Dijital dünyada bu süreç kendi içinde yerini zaten bulmuş durumdadır. Güya suç işleyerek bir eseri indiren kitleler, o esere fayda sağlayacak faaliyetleri, dijital yaşamlarının doğal bir parçası olarak, gerçekleştirerek aslında telif bedelini dolaylı da olsa eser sahibine ödemekteler.

Telif eser ile bu eserin cisimleştirilmiş halinin telifi aynı şey değildir. Bir müzik albümü ile bir müzik albümü CD’si aynı şey değildir. Bir müzik CD’sinden en çok kazanan da ne yazık ki o müziğin bestecisi değildir.

Dijital dünya, tanım gereği bir müzik CD’sini çoğaltamaz; çünkü o anlamda cisimlerin paylaşılmasına imkan vermemektedir. Ancak o CD’nin içindeki müzik paylaşılabilir ki bu da direkt bestekarın telifi ile ilgili bir durumdur. Aynı durum kitap için de film için de geçerli.

Herkesin de bildiği üzere bir eser sahibi, eserinden çok onun yan ürünlerinden daha çok gelir elde etmektedir. Örneğin reklam gelirleri, ödül gelirleri, konser vb etkinlik gelirleri gibi.

Bu çerçeveden bakıldığında aslında bir eseri internetten ticari bir kaygı gütmeden (yani onu alıp cisimselleştirip satışa sunma amacı olmadan) edinmenin telifi, doğrudan ya da dolaylı yoldan o eserin reklamı yapılarak ödenmektedir.

Belki konuyu daha da ileri götürmenin zamanı geldi. Yani acaba cisimselleştirilmiş hali yirmi lira olan bir eseri dijital ortamdan edindikten sonra “kulaktan kulağa pazarlama” yoluyla ona sağlanan katkı gerçekten de sadece yirmi lira düzeyinde midir? Yoksa çok daha fazla mıdır?

Belli ki fazladır. Peki o zaman dijital kültürün müdavimleri bu teliflerini hangi ajanstan tahsil edecekler?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 23 05 2008

Cuma, Mayıs 16, 2008

YEPYENİ EKONOMİ - VİKİNOMİ


Web 2.0’ın ortaya çıkmasıyla birlikte e-ticaret faaliyetlerinde de bir deri değiştirme sürecine girildi. Web 2.0 kavramının dijital kültüre getirmiş olduğu “izleyicinin de aktif katılımcı olarak rol alma hali” e-ticaret faaliyetlerine de yansımaya başladı.


Internetin 90lı yıllardaki patlaması gündeme yepyeni bir olguyu getirmişti. Yeni Ekonomi. Dijital dünya, sanal dünya, internet adı her neyse ancak bilgisayar ağları üzerinden yapılması hedeflenen tüm ekonomik faaliyetler bu isimle adlandırıldı. Ancak o zaman bir ekonomik faaliyetin kağıtla, telefonla, faksla vb yapılmasının ayrı ayrı adlandırılabileceği gerçeği de ortaya çıkmış oldu.

Neyse. Faks ya da telefonla yapılan faaliyetler ne yazık ki treni kaçırmış oldular. Onların hepsi topyekun eski ekonomi olarak sınıflandırıldı. Fakat gerek perakende gerekse de toptan, yeter ki internet (ya da bazı özel durumlarda kapalı devre extranet denilen ağlar) üzerinden yapılan ticaret yeni ekonomi ya da e-ticaret oldu.

Internet balonu patladıktan sonra bile ayakta kalan birkaç faaliyetten birisi bu e-ticarettir. Göz önünde olan perakende e-ticaret siteleri (amazon, ebay vb) işin reklamını yapmaya devam ederken toptan ticaret alanında da pek çok yüksek montanlı işlem yapan siteler varlıklarını sürdürmekteler.

Web 2.0’ın ortaya çıkmasıyla birlikte e-ticaret faaliyetlerinde de bir deri değiştirme sürecine girildi. Web 2.0 kavramının dijital kültüre getirmiş olduğu “izleyicinin de aktif katılımcı olarak rol alma hali” e-ticaret faaliyetlerine de yansımaya başladı.

Kısacası Web 2.0’ın e-ticaret bölgesindeki izdüşünümün artık yeni bir adı var: Vikinomi (wikinomics). İsmin de çağrıştırdığı üzere bu kavram “wiki” altyapısının popülaritesini baz almaktadır. Wiki altyapısının bildik en popüler uygulaması Wikipedia “liberal” ansiklopedi sitesi. Bilindiği üzere bu ansiklopedi sitesine dileyen herkes ansiklopedi maddesi ekleyebilmekte ya da mevcut maddelerdeki açıklamalara ekleme ya da düzeltme yapabilmektedir.

Öte yandan “wiki” kendisi bir yazılım altyapısı olup, dileyenler bu yazılımdan istifade ederek, kendi Web 2.0 sitesini kurabilirler. Örneğin Lost dizisinin fanatikleri Lostpedia’yı kurdular. Wikipedia’ya göre Wiki altyapısı aslında ilk kez wikiwikiweb adlı bir sitede uygulandı. Bunun geliştiricisi olan Ward Cunningham, wiki adını, Hawaii dilinde “hızlı” anlamına gelen wiki kelimesinden almış; her ne kadar sonradan wiki’nin “bildiğim şu ki” şeklinde tercüme edilebilecek “what I know is” deyiminin kısaltması olduğu atıfından bulunulmuş olsa da.

Vikinomi’nin en önemli özelliği tüm bireylerin o ekonomik faaliyetin içinde aktif olarak rol alması. Bu deyimin ilk ortaya atıldığı ve Türkçe’ye de Vikinomi olarak çevrilmiş olan kitabın girişinde verilen bir örnek oldukça çarpıcı.

Kanadalı bir altın arama firması başkanı, firmasının tam da zor durumda olduğu bir dönemde, tesadüfen, açık yazılım dünyasının önde gelen isimlerinden Linux isimli işletim sisteminin geliştiricisi olan Linus Tornvalds’ın bir seminerine katılıyor ve orada Tornvalds’ın nasıl geliştirmiş olduğu yazılımın kodlarını tüm dünyaya açtığını, tüm dünyadaki gönüllü katılımcıların da buna karşılık yeni kodlamalar yaparak sisteme yeni özelliklerin eklendiğini öğreniyor.

Bunu altın arama sürecine uygulayan başkan, yıllardır arama yaptıkları halde bir türlü altın bulamadıkları bir bölgede altın madenini tespit etmek üzere, o bölgeyle ilgili ellerindeki tüm bilgileri web sitesine yüklüyorlar ve bir yarışma düzenliyorlar. Buna göre altın madeninin nerede olabileceğini bilen ya da en doğru şekilde tespit edene büyük bir para ödülü vaad ediliyor.

Başarılı olup olmayacağı tereddütle bakılan bu olay sonucunda firma gerçekten de yıllardır arayıp da bulamadığı madeni çok kısa bir sürede buluyor ve şirket iflastan kurtuluyor.

Vikinomi kavramının içinde gizli olan ekonomik faaliyeti herkesle birlikte gerçekleştirme olgusu, başlangıçta önemli bir psikolojik engelle karşılaşabilir: Sahip olan telif bilgileri, gizli bilgileri, hassas bilgileri herkesle paylaşmanın getiri/götürü analizi. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi bir altın arama firmasının onyıllardır yapmış olduğu çalışmayı internete açması çok radikal bir karar.

Ticari kaygıları olan bir firmanın rekabet avantajı yaratmada en önemli silahı olarak gördüğü “deneyimini” rakiplerinin de görebileceği bir uzaklığa koymaları ne kadar sağlıklı? Peki şu soruya ne dersiniz: Bir firmanın böyle yapmaması ve sonuçta yok olup gitmesi daha mı iyi?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 16 05 2008

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

INTERNETE BLOGLAMA DALIŞ


Bugün bloglar bir yandan bireylerin kendini tüketim toplumuna, şov dünyasına gönüllü kurban etmesi anlamına geliyorsa diğer yandan da başka şekilde paylaşılamayan dosyaların meraklıları arasındaki dağıtım merkezi halini almış durumda.


Bloglar ilk çıktığında çok daha “ciddi” konularda bireysel görüşleri yansıtabilmenin dijital kültürdeki tek adı olmuştu. Ancak son dönemdeki içerikleri ciddiyetten uzaklaşmaya başladı.

Bugün bloglar bir yandan bireylerin kendini tüketim toplumuna, şov dünyasına gönüllü kurban etmesi anlamına geliyorsa diğer yandan da başka şekilde paylaşılamayan dosyaların meraklıları arasındaki dağıtım merkezi halini almış durumda.

Geçtiğimiz günlerde medyaya yansıyan bir haberde dünyanın en çok izlenen blogunun uzak doğulu bir şov dünyası üyesinin (sanatçı dememeyi tercih ediyorum) kişisel blogu olduğu bilgisi yer alıyordu. Blogun içeriği bu yıldızın gündelik hayatında yaptıkları vb ile ilgiliydi.

Öte yandan dosya paylaşım imkanlarının özellikle müzik dünyasındaki telif konusunu suistimal etmeye başlamasıyla değerini yitirmesi sonucu ortaya çıkan boşluğu yine bloglar doldurmakta. Bugün gerek ülkemizden gerekse de dünyanın pek çok ülkesinden oluşturulan bloglara bakıldığında bunların müzik ya da film dosyalarını paylaşmak amacıyla oluşturulduğu gözlenmekte.

Sağolsun büyük dosya paylaşım imkanı veren siteler! Yeni blogçuların yaptıkları şey çok basit ama etkili ve verimli. Önce paylaşılacak dosya, lokal bilgisayardan yüklenecek hale getiriliyor (dosyalar birleştiriliyor ve tek bir dosyaya dönüştürülüyor). Akabinde büyük dosya saklama imkanı veren ve pek çoğu ücretsiz olan web sitelerinden birisine yükleniyor. Bu yükleme sonucunda site bu dosyaya erişim için gerekli olan web linkini otomatik oluşturuyor.

Geriye bir tek şey kalıyor. Bu linki meraklısı ile paylaşmak. İşte bloglar bu amaç için kullanılmakta. Bloga yazılan basit bir açıklama, hatta alenen eklenen bir kaç görsel malzeme (mesela bu bir film ise filmin afişi) ve en kritik bilgi olan dosyaya erişilmek için gerekli olan o web link.

Peki bununla nasıl mücadele edilecek? İki temel yol var. Birincisi böyle linklerin yayınlandığı blogları o blogları yöneten siteye şikayet etmek. Şikayetler çok ciddi olarak değerlendiriliyor ve bir suistimal söz konusu ise o blog yayına kapatılıyor. Peki bu yeterli mi? Hayır. Çünkü blogu kapatılan bir kişi ertesi gün yeni bir kullanıcı adı ve blog adı ile kendisine yeni bir blog oluşturabilir ve web linklerini yayınlamaya oradan devam edebilir.

Dijital kültürde her ne kadar bu tam bir çözüm olmasa da çok önemli bir etkiye sahip. Bunun da nedeni bugünün dijital yerlileri olan gençlerin dün varken bugün yok olmuş bir blogun peşine düşüp ona ne olduğunu, kapatıldıysa yerine açılan yeni blogun nerede olduğunu arayacak zamanının ve motivasyonunun olmaması. O blog kapatılmışsa iş bitmiştir.

Yine de ikinci ve biraz daha etkili bir çözüm de yok değil. O da dosyaya erişmek için oluşturulmuş olan o linkin işaret ettiği dosyayı, büyük dosya paylaşma sitesinden sildirmek. Dosyanın kendisi sildirildikten sonra onun web linkinin bloglarda yaşamaya devam etmesinin hiçbir anlamı kalmamaktadır. Çünkü o web linke tıklayacak birisi, dosya silinmiş olduğu için, dosyaya erişemeyecek ve böylece kendisine bir kopya indiremeyecektir.

Büyük dosya saklama hizmeti veren web sitelerinin yönetimleri de bu konuda blog sitelerinin yöneticileri kadar hassaslar. Yani bir web linkinin işaret ettiği dosyanın silinmesi için kendilerine başvurulduğunda, ortada bir telif hakkı ihlali söz konusu ise dosyayı derhal silmekte ve o web linklerini ölü hale getirmekteler.

Tabii soru şu: Bu kalıcı bir çözüm mü? Cevap ne yazık ki yine “kesinlikle evet” değil. Çünkü zamanı olan ve işi inatlaştıran bir yükleyici için dosyası silindiğinde yapılacak şey bellidir. Dosyayı yeniden yüklemek. Yeniden yüklendiğinde sistem otomatik olarak yeni bir link yaratacaktır. Yaratılan bu yeni link bloglara yeniden servis edildiğinde başa dönülmüş olacaktır.

Ancak burada da aynı dijital kültür ögesi devrede. O dosyayı bir kere yükledikten sonra silindiğini gören bir dijital dünya yerlisi dosyayı zaman ayırıp bir kez daha yükleme konusunda çok istekli olmamakta.

Hayat dijital ortamda da kendisine bir yol bulmakta yani...

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 09 05 2008

Salı, Mayıs 06, 2008

TÜRK USULÜ İNTERNET


Interneti bir fırsat olarak algılayan ülkeler bu konuda stratejik yatırımlar yapacak. Onu bir türlü bu düzeyde bir gündem maddesi olarak algılayamayanlar ise kendilerini nehrin akışına bırakacak.


Mustafa Akgül’ün 15.04.2008’de Cumhuriyet’te yayınlanan, Internet Yaşamdır isimli makalesindeki, Türkiye’de internet kullanımı ile ilgili kimi istatistiki bilgileri okurken aklıma on yıl kadar önce bir ABD TV’sinde izlediğim şov geldi.

Hani bizde de oluyor ya; elinde mikrofon sokağa çıkmış muhabir yoldan geçenlere öyle bir soru soruyor ki cevabı hem çok kolay hem de herkesin net bir şekilde söyleyemediği ve komik duruma düştüğü türden.

ABD kanalında muhabir, o zamanlar internet için kullanılan “bilgi otobanı” (information superhighway) ifadesini kullanarak, o otobanın ne olduğunu soruyordu. Pek çok kişi de kastedilen şeyin bir otoban olduğu ve onun nerede olduğu soruluyormuşcasına, ya nerede olduklarını bilmedikleri cevabını veriyorlardı; ya da en yakın otobanı tarif ederek, oranın bilgi otobanı olduğunu belirtiyorlardı.

Türkiye’de nüfusun %22’si interneti hiç duymamış; ne olduğu konusunda bir fikre sahip değil. Ulusal medyamız sağolsun, bu tür istatistikler bizde öyle bir ruh hali yaratıyor ki sanki örneğin ABD’de bu rakam yüzde birmiş de geride kaldığımız için hayıflanıyoruz.

Elbette ki bu figürden daha parlak durumda olan ülkeler var. Ancak bir o kadar da bizden daha kötü durumda olan ülkeler var. Dijital uçurum dünyanın her yerinde, her noktasında varlığını sürdürüyor. Dijital uçurum sadece İstanbul ile Adıyaman arasında yok; dijital uçurum İstanbul’da semtler arasında var. Aynı semtteki sokaklar, evler arasında da var.

Zaten işte bu nedenle büyük bir şehrin göbeğinde bazen öyle ilginç olaylar oluyor ki dudağımız uçukluyor. Evlerin arasındaki bir atölyedeki yanıcı madde binayı havaya uçuruyor ve biz nasıl oluyor da böyle bir imalathanenin evlerin bu kadar dibinde faaliyet gösterebildiğini algılayamıyoruz.

Tıpkı öteki olgularda olduğu gibi internet için de her ülke kendi sosyal ve kültürel birikimi çerçevesinde onu değerlendiriyor ya da ıskalıyor. Bunu yaparken pek çoğu öne geçmek için adil olmayan yollara başvuruyor; başvuracak. Interneti bir fırsat olarak algılayan ülkeler bu konuda stratejik yatırımlar yapacak. Onu bir türlü bu düzeyde bir gündem maddesi olarak algılayamayanlar ise kendilerini nehrin akışına bırakacak.

ABD’de internete bu kadar önem verilmesinin temelinde devrin başkan yardımcısı olan Al Gore’un kişisel çabaları yatmaktadır. Yoksa internet artık hepimizin ezberlediği gibi kökeni ta 60lı yıllara kadar uzanan bir altyapı olduğu halde 90lı yılllara dek keşfedilememiştir.

Bu tür keşfedilmeyi bekleyen daha pek çok olgu var. Internet son büyük durak değil. Yenilenebilir enerji, nano-teknoloji, karbon salınımı kriterleri, gelecek onyıllarda bu konular daha çok önplana çıkacak.

Gördüğümüz kadarıyla biz de ülke olarak bu tür yeniliklere çok sıkı bir şekilde hazırlanıyoruz. Öncelikle kılık kıyafetimizden başladık işe. Onu halletikten sonrası çocuk oyuncağı. Seksen yıllık cumhuriyet döneminde sanırım aşırı sol dışında iktidar olmamış; onun nimetlerinden istifade etmemiş hiçbir ideoloji, parti kalmadı. Sonuç? Görülen o ki herkes kendine yonttu ve bunun faturasını kendine yontamayanlara çıkardı. İşin ilginci bu faturayı gösterme ve tahsil etme konusunda global dünyada o kadar güzel çözümler üretilmiş durumda ki Türkiye’nin dört yüz milyar dolar borcu var dendiğinde, kimse bunu üstüne almıyor. Sanılıyor ki orada Ankara’da Türkiye isminde bir şahıs var; bu borçları o ödeyecek.

Internet kullanım istatistikleri iç karartıcı değil ancak o kullanımın sebepleri ve sonuçlarına baktığımızda internetin hızla bir tüketim malzemesi haline geldiğine şahit oluyoruz. Kahvede, meyhanede, hamamda, kadınlar gününde yapılan “geyik muhabbeti” sanal dünyaya taşınmış durumda.

Her daim kaldırımları yıkıp yenisini yapma eğilimi internette. Bir felaket olduğunda olay yerine gidip en ciddi sözleri veren sonra da sözlerinin ardında duramayan kamu yönetimi internette. Sonra? Sonra bütün suç internette!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 02 05 2008

İKİ YÜZLÜ MÜYÜZ NE?

- Pippa Bacca için

Yoksa bizim için müthiş denilebilecek düzeydeki stratejiler, dışarıdan bakınca görülemeyecek kadar güdük mü kalıyor? Bir başka deyişle elli yıldır yaşadıklarımız; dar görüşlülüğün demokrasiyi iğfal etmesinden başka bir şey değil mi? Bir de kalkmış, dünyaya “barış” mesajı vermek üzere gelinlikle otostop yapan İtalyan kadına tecavüz edip, öldürdüğü için adamı sapıklıkla suçlayıp, ondan iğrendiğimizi bas bas bağırıyoruz.


Nihayet internetin bir faydasını görebildik. Geçtiğimiz günlerde gazetelere yansıyan bir habere göre neredeyse zaman aşımına uğrayacak bir dava ile ilgili olarak bir türlü kendilerine ulaşılamayan iki kişi, savcının pratik zekası sayesinde bulunmuş, ifadelerine başvurulmuş.

Savcının yaptığı şey; Google’a girip aranılan ama yıllardır bir türlü nerede oldukları bilinmeyen iki kişinin adını yazarak basit bir arama yapmak. Karşısına gelen web sayfaları sayesinde kişilerin izine rastlamış ve kendilerine ulaşmış. Kişiler ise kendileri hakkında böyle bir mahkeme olduğunun bile farkında değil. Yani bilinçli bir şekilde mahkemeye gelmeme gibi bir durum yok ortada. Zaten savcının davetine de icabet edip ifadelerini vermişler.

Geçtiğimiz günlerde gündeme gelen bir başka olay yine bir arama işi ile ilgiliydi. Sarıyer Belediyesi, kendi yetki alanı içinde yapılmakta olan bir gökdelen inşaatını adresini tespit edemediği için nerede olduğunu bilemiyor ve bu nedenle de gidip gerekli müdahaleyi yapamıyordu. Şaka gibi ama değil. Koca bir gökdelen inşaatı ve nerede olduğu bulunamıyor. O halde akla gelen şey şu oluyor: Acaba gerçekten bulunamıyor mu yoksa bulunmak mı istemiyor?

Bir süredir gündemde olan “elitist demokrasi” tartışmaları herkesin eşit haklara sahip olması olgusunun zafiyete uğratılmasının ne gibi olumsuz sonuçlar doğuracağı konusunda medya sütunlarında gereğinden fazla yer buldu. Ancak nedense elitist filan olmayan düz demokrasinin dar görüşlülüğün eline düşmesinin (doğuracağı değil) doğurduğu zafiyetler konusunda kimse bir kelime etmedi; etmemeye özen gösteriyor.

Neden? Elitist demokrasinin getireceği dengesizlik ne kadar kabul edilmezse, dar görüşlülüğün, ilkelliğin, çapsızlığın kıskacına düşmüş demokrasinin getireceği tahammül edilmez kalitesizlik ya da dayatmalar da o denli kabul edilemez değil mi?

Görülen o ki bal tutanın parmağını yalaması nedeniyle temsili demokrasi yüzyıllardır pek çok ülkede bu sorunu çözmek için yeterli olamadı. Belki de pek çok demokrasi aşığının bugüne dek susmasının ya da yeterince şiddetli eleştiride bulunmamasının temelinde yatan şey temsili demokrasiden daha iyi bir alternatifin ortaya çıkamamış olmasıydı.

Artık var! Doğrudan demokrasi. Temsil yok. Herkes fikir beyan etmesi gereken yerde kendisi fikir beyan edecek. Aracı kullanmayacak.

Bu imkan internet gibi bir lojistik imkan sayesinde teorik olarak var. Pratikte hayata geçebilecek mi? İnanıyorum ki bazı ülkelerde geçecek. Bunun için bir kıstasım bile var. Interneti, dijital kültürü bugün hangi ülkeler el üstünde tutuyor? Hangi ülkeler onu iğdiş edip, paramparça etmeye çalışıyor? Hangi ülke bilginin doğrusunun da eğrisinin de olabileceği bilincini bireylere verip, bunları nasıl ayırt edebileceklerini anlatıyor? Hangi ülke “internet mi inanma yalandır” mesajını toplumun bilinçaltına yerleştiriyor? Hangi ülke getirdiği yasalarla kendini komik duruma düşürecek yasakları internete uyguluyor; hangileri yasaklama olgusunu kamu vicdanını rahatsız etmeden uygulayacak çözümler üretiyor?

Tabii bir de şunu sormak lazım: Hangi ülkenin vatandaşı, yasaları eğip bükerek kendi lehine çevirip, kendi pirelerinden kurtulmak için ülkenin yorganının yakılmasına neden oluyor? Hangi ülkenin vatandaşı böyle davranmayı kendisini yönetenlere bakarak öğreniyor?

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi ziyaret eden General Electric firmasının efsanevi yöneticisi Jack Welsch Türkiye’nin bir stratejisi olmadığı yolunda bir saptama yaparak, “taktik düzeyde ne kadar iyi performans gösterilirse gösterilsin stratejinin olmadığı yerde pek bir işe yaramaz” mesajını sade bir dille ifade etmiş.

Acaba gerçekten de bir stratejimiz yok mu? Yoksa bizim için müthiş denilebilecek düzeydeki stratejiler, dışarıdan bakınca görülemeyecek kadar güdük mü kalıyor? Bir başka deyişle elli yıldır yaşadıklarımız; dar görüşlülüğün demokrasiyi iğfal etmesinden başka bir şey değil mi? Bir de kalkmış, dünyaya “barış” mesajı vermek üzere gelinlikle otostop yapan İtalyan kadına tecavüz edip, öldürdüğü için adamı sapıklıkla suçlayıp, ondan iğrendiğimizi bas bas bağırıyoruz.

Ah Pippa Ah! Biz her gün iğfal edip, iğfal ediliyoruz; her gün öldürüp, öldürülüyoruz. Lütfen kişisel alma diyeceğim ama bunun ne kadar ironik olduğunun bilinciyle susuyorum...

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 25 04 2008

ORANTISIZ GÜÇ KULLANMA ARZUSU


Anlaşılıyor ki Google’daki yazışma gruplarının birisinde bir kişinin kişilik haklarını rencide edici yazışmalar yapılmış. Bu durumda cezalandırılması gereken o yazışmanın yapılmış olduğu grup olmalıdır. Ancak çıkan karar şudur : Google’daki tüm gruplara erişim engellensin.


Burma, Çin, Türkiye. Bu üç ülkenin ortak özellikleri nedir? Belki Çin ile Türkiye arasında pek çok ortak özellik bulabiliriz. Hatta Burma ile Çin arasında da bulunabilir sanırım. Ancak üçü bir araya geldiğinde, ortak bir özellik bulmak o kadar kolay değil.

Yine de zoru başardık. Daha önce Burma ve Çin’de uygulanan internetle ilgili bir yasaklama uygulamasını Türkiye de gerçekleştirdi ve adı bu iki ülkenin yanında anılmaya başladı. Ama ne yazık ki “yasakçı ülkeler” türünden bir kategorinin altında.

Dünyanın bir numaralı arama motoru sitesi Google’ın, ortak bir payda çevresinde toplanan bireylerin bilgi alış verişinde bulunmalarını sağlamak üzere kurmuş olduğu Google Grupları hizmeti Nisan ayı başında, tam da Türkiye’de Internet’in doğum gününü kutlarken, mahkemeye yapılan bir şikayet üzerine mahkemin aldığı kararla kapatıldı.

Grup hizmeti genelde belli bir konuya ilgi duyanların biraraya gelmelerini ve o konu hakkında haberleşmelerini sağlamaktadır. Bunun özde epostadan pek de bir farkı bulunmuyor. Diyelim ki siz Tibet’e Özgürlük konusunda bir grup oluşturmak istiyorsunuz. Bunu eposta kullanarak da yapabilirsiniz ve bu konuya merak duyacak kişilere eposta ile mesaj gönderebilirsiniz. Bu mesajı alanlardan bir tanesi de kendi görüşünü bildirmek isterse benzer şekilde o mesaja cevap yazarak herkesin cevabını okumasını sağlayabilir. Zaman içinde alıcılardan bazıları kendi çevrelerinde de konuya ilgi duyan kişilere bu epostaları gönderebilir.

Bu silsileyi daha pratik hale getirmek için kurulmuştur grup hizmetleri. Yukarıdaki örnekten devam etmek gerekirse TibeteOzgurluk diye bir grup kurarsınız ve konuya ilgi duyacak kişileri yine grubun bir hizmeti olan davet epostası ile gruba davet edersiniz. Davete eposta ile olumlu cevap verenleri grup altyapısı kurmuş olduğunuz gruba otomatik olarak üye yapar.

Grubun bir eposta adresi vardir (örneğin TibeteOzgurluk@googlegroups.com). Bu eposta adresine göndereceğiniz her eposta tüm üyelere ulaşır. Üyelerden birinin vereceği cevap da tüm üyelere ulaşır.

Grupları inceleyen ve sizin hiç tanımadığınız kişiler de konuya ilgi duyarlarsa gruba üye olmak isteyebilirler. Yeni üyelikleri ister otomatik tanımlayabilirsiniz ister grubun yöneticisi olarak onayınızdan geçecek şekilde.

Keza bazı gruplar sadece ilan türünde olabilir. Bu tür gruplarda üyeler sadece yöneticiden gelen duyuruları okurlar. Ancak gelen duyurulara tüm grup üyelerinin okuyacağı şekilde cevap verme imkanları bulunmaz.

Üyeler birbirlerinin eposta adreslerini göremezler. Ancak birbirlerine eposta gönderebilirler. Bu sayede eposta bilgilerinin toplanması ve suistimale uğraması olasılığı enaza indirilmiştir.

Böyle bir ortamda aklınıza gelebilecek her türlü konuda grup kurulabilir. Ancak şurası kesindir ki bu grupların içinde yapılan yazışmalar o grubun üyeleri arasında gerçekleşmektedir. Üye olmayan kişiler bu yazışmalara ulaşamaz. Ancak şöyle bir istisna olabilir. Eğer üye olan bir kişi grup içinden gelen bir epostayı üye olmayan herhangi bir arkadaşına eposta ile yönlendirirse ancak o zaman üye olmayan birisi de o yazışmayı görmüş olur.

Internette bir yazışma ortamının sadece üyelere açık olması, üye olmayanların bu yazışma gruplarına erişmemesi demek, kapalı kapılar ardında dileyenin dilediği hakkında ileri geri konuşabileceği anlamına gelmez. Elbette ki kişilere, ulusal değerlere saygı her zaman her yerde istisnasız uygulanmalıdır.

Ancak bununla tezat oluşturan bir durum karşısında yapılacak şeyin ne olacağı çok önemlidir. Anlaşılıyor ki Google’daki yazışma gruplarının birisinde bir kişinin kişilik haklarını rencide edici yazışmalar yapılmış. Bu durumda cezalandırılması gereken o yazışmanın yapılmış olduğu grup olmalıdır. Ancak çıkan karar şudur : Google’daki tüm gruplara erişim engellensin.

O zaman eğer bir gazetede kişilik haklarını zedeleyici bir haber çıktığında Türkiye’deki tüm gazeteleri kapatmak gerekir. Ya da birini öldürüp otomobille olay yerinden kaçan bir katil söz konusu olduğunda Türkiye’deki tüm otomobillerin trafiğe çıkması yasaklanmalıdır.

O halde soru şu: Orantısız güç kullanmanın gerisinde yatan şey bilgi eksikliği mi yoksa başka bir şey mi?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 18 04 2008

YASAKLARIN GÖLGESİNDE BİR DOĞUM GÜNÜ


Internete özgürlük demek “rencide edici web sayfaları, video görüntüleri gibi materyalleri kanıksamak” anlamına gelmiyor. Elbette ki bir kişi ya da ulusal değeri rencide edici bir materyalin herhangi bir mecrada yayınlanması tasvip edilecek bir şey değil. Keza buna karşı “orantısız güç kullanımı” ile cevap vermek de.


12 Nisan 2008’de Internet Türkiye’de 16. yaşına giriyor. Internetin doğum gününün son on yıldır Türkiye’nin dört bir yanında çeşitli etkinliklerle kutlanması ise artık bir gelenek haline geldi. Önceleri Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde kurulmuş olan Internet Kurulu tarafından organize edilen bu etkinlikleri geçtiğimiz yıllarda Kurul’un lağvedilmesi üzerine konuya duyarlı sivil toplum kuruluşları tarafından gerçekleştirilmekte.

Bu yıl onbirincisi kutlanacak olan Internet Haftası 7-20 Nisan 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Son bir kaç yıldır Internet Haftası etkinlikleri belli hedefleri gerçekleştirmeye odaklanmış durumda. Kısaca anımsamak gerekirse;

Okullar internete bağlanmalı
Halk Kütüphaneleri internete bağlanmalı
Belediyeler bünyesinde halka açık internet evleri açılmalı
Organize sanayi bölgelerinde internet evleri açılmalı
Kültürel mirasımız internete taşınmalı
E-devlet hizmetleri başlatılmalı


Bu çerçevede sivil toplum kuruluşları, davet aldıkları her şehire temsilcilerini göndererek buralarda konferanslar vermekte, internet okur yazarlığının artması ve yukarıdaki hedeflerin gerçekleştirilmesi için çaba sarfetmekte.

Ancak bu yılki etkinlikler “interneti yasaklama”nın gölgesinde gerçekleştirilecek. Son bir yılda çeşitli vesilelerle yaşadığımız youtube.com gibi global web sitelerine geçici dahi olsa kısıtlama getirilmesi oldukça düşündürücü.

Sorun ile buna yönelik olarak üretilen çözümün yanlışlığı Türkiye’yi dünyanın önünde ikinci kümeye itiyor. Bu açıdan Türkiye’nin adı demokrasinin yerleşmemiş olduğu, çeşitli isimler altında ancak sonuçta bir tür dikta rejimleri ile yönetilen ülkelerin isimleriyle aynı listelerde yer alıyor. Çünkü Türkiye’den başka ne yazık ki sadece bu tür ülkeler internete bu tür yasaklamalar getiriyor.

Yasaklamaya sebep olan şey, basitçe bir web sitesinde rencide edici bir içeriğin yer alması. Internete özgürlük demek “bu tür rencide edici web sayfaları, video görüntüleri gibi materyalleri kanıksamak” anlamına gelmiyor. Elbette ki bir kişi ya da ulusal değeri rencide edici bir materyalin herhangi bir mecrada yayınlanması tasvip edilecek bir şey değil. Ancak ne yazık ki buna karşı mahkeme marifetiyle getirilen cezai uygulamalar bir dönemin ünlü tabiriyle “orantısız güç kullanımı” şeklinde gerçekleştiriliyor.

İlgili web sayfasının silinmesi için o web site yöneticilerine yapılacak bir başvuru ile çözülecek sorun tüm web sayfasına mahkeme kanalıyla kapatma cezası getirilmesi şeklinde olunca sonsuz bir suistimal olasılığı da ortaya çıkmış oluyor.

Eğer bir web sitesinin kapatılmasını istiyorsanız, hele hele bir de bu web sitesi Web 2.0 kültürel özelliklerine haizse (yani sizin de o web sitesine bir sayfa ekleme imkanınız varsa) yapacağınız iş çok kolay. Anonim bir isimle (diyelim ki XY2008) kendinize o web sitesinde bir kullanıcı ismi oluşurun. Rencide edici bir sayfayı (örneğin bir video klibi) o adı kullanarak web sitesinde yayınlayın. Sonra da mahkeme başvurup, “birisi böyle bir sayfa hazırlamış, bu beni rencide ediyor” diyerek şikayette bulunun. Mahkeme de sadece o sayfanın değil tüm web sitesinin erişimine kapatma kararı alsın.

Kültürümüze yerleşmiş pek çok konu için “böyle gelmiş böyle gider” demekten öte bir şey yapamayacak kadar kanıksanmış olgular, akımlar var. Ancak sanal kültür Türkiye’de daha 15 yaşında. Bunun da ancak son beş yılında ADSL imkanları sayesinde kullanıcı patlaması yaşanıyor. Nasıl oluyor da kanıksanmış hiçbir olgusu olmayan bir kültürel değer, bu hale getirilebiliyor?

Cevap basit: Bilgi eksikliği. İki birimlik bilgi ile tüm sorunları çözmeye kalkıyoruz ve sonuçta bu tür suistimaller ya da hak etmediğimiz kararlara, muamelelere maruz kalıyoruz. O halde bilgimizi neden artırmıyoruz?

Konu hakkında yasa yapanlar neden bilgilerini artırmıyorlar? Konunun kullanıcısı pozisyonundaki kamuoyunun önüne neden yüksek bir çıta getirmek yerine herkesin çiğneyip geçeceği güdük bir resim çıkarıyorlar ortaya?

Internet Haftası’nın hedeflerini gerçekleştirmek işte bu nedenle çok önemli. Kamuoyu bilinçlenmezse dileyen dilediği yasağı uygulayabilir; uygulatabilir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 11 04 2008

Cuma, Nisan 04, 2008

MUTASYON ETKİSİ

- İlhan Selçuk için

Önemli olan “daha doğru olan” mı yoksa “çoğunluğun ne dediği” mi? Çoğunluğun her dediği “daha doğru” ise burada özümüzü oluşturan doğayla, yaşamla, evrenle, yaradanla çelişiyoruz demektir. Çoğunluğun dediğini topluluğun tamamı için doğru kabul eden toplum o denilen şeye tehdit oluşturan yeterince ciddi bir anti tez karşısında “bütünüyle” tuş olur; yok olup gider.

Deterministik doğa, evrenin tamamında ilk andan beri yer alan devinimi kendisine “evrim” olarak uyarlarken, belki de en kritik süreçte kararlı davranmayarak, yaşamın milyarlarca yıldır ayakta kalabilmiş ve kalabilecek olmasını da garanti etmiş oluyor. Hücre bölünmesi sırasında gözlenen mutasyonlar!

Konunun uzmanı değilim ama sanırım mutasyon olgusu basitçe bölünen hücre ile onun yerine ortaya çıkan iki hücrenin çekirdek veya DNA yapısının bire-bir aynı olmama olasılığı olarak tanımlanabilir. Eğer bu olasılık olmasaydı yeryüzünde ortaya çıkan canlılar hep tek tip kalırdı. Canlılık farklı ve ileri formlara ulaşamazdı.

Yaşam için mutasyon, topyekun ölümcül problemlerle karşılaştığında daha değerli bir hal alıyor. O ölümcül problem ortamdaki canlıların “tamamını” yok etmek yerine “neredeyse tamamını” yok edebilir; bir miktar canlı ayakta kalır ve ancak bu sayede yaşam yoluna devam edebilir.

Mikrokozmozda ne varsa makrokozmozda da aynısı var ışığında bu biyolojik olguyu bugünün en karmaşık canlı formu olan insanların oluşturduğu topluluklardaki toplumsal yaşama ve olaylara uyarlayalım.

Her toplumda sanırım onu oluşturan insanların çoğunluğunun mevcut koşulların değişmeden kalmasını istemesi bir norm. Yine buna karşılık, toplumu bulunduğu yerden alıp daha ileri götürme gayreti, azmi, arzusu içinde bulunan azınlıkların mevcudiyeti de bir norm. Bu azınlık başarılı olduğu ölçüde o toplumda yaşam ileri doğru götürülebilir; kalan çoğunluk ise destek olsa da olmasa da sonuçta ulaşılan yeni koşullara adapte olup, yaşamını sürdürmeye devam eder (ikibin sene öncesinin kimi kurallarını değişmeden uygulamak isteyenler de bugünün teknolojisinden istifade etmekte).

Toplumu daha ileriye götüren bu “mutasyon”lara sanırım yerine göre önder, lider, sanatçı, bilim insanı, entellektüel vb diyoruz.

Öte yandan mutasyonların değişim taleplerine olumlu cevap vermeyen bir çoğunluğun varlığı bu davranış biçimini suistimal etmek isteyenlerin de ortaya çıkmasını sağlayabilmekte. Her ne kadar özde bu manipülatörler de “mutasyon” özelliklere sahip olsalar da onların “metodolojileri ve amaçları” daha farklı.

Örneğin bir bilim insanının topluma yön verme tarzı ve nedeni sahtekar bir siyasi liderin yön verme tarzı ve nedeniyle aynı kefeye konabilir mi? Bir tanesi yeri geldiğinde toplumun tamamı tarafından kabul edilmiş bir olgunun yanlış olduğunu bilimsel olarak ispat etmişse bu tezini savunmak için sonuna dek mücadele etmekten kaçınmazken; diğeri toplumun o anki ruh haline göre davranıp prim yapabilir, kitleleri arkasından sürükleyebilir.

Kritik nokta şu ki olgular, değerler gösterilmeyen gizli amaçlara alet edilebilir. Sahtekar bir mutasyon (bir bilim insanı, din adamı, önder, sanatçı) bilimi, dini, demokrasiyi ya da sanatı kendisine nüfuz, çıkar, maddi manevi tatmin amacıyla kullanıyorsa çoğunluk bunun ayırdına nasıl varacak?

Önemli olan “daha doğru olan” mı yoksa “çoğunluğun ne dediği” mi? Çoğunluğun her dediği “daha doğru” ise burada özümüzü oluşturan doğayla, yaşamla, evrenle, yaradanla çelişiyoruz demektir. Çoğunluğun dediğini topluluğun tamamı için doğru kabul eden toplum o denilen şeye tehdit oluşturan yeterince ciddi bir anti tez karşısında “bütünüyle” tuş olur; yok olup gider.

Çevrenize bir bakın! Herşeyin ve herkesin tek tip ve bir örnek olduğu canlı ya da cansız bir toplum, topluluk, olgu var mı? Yok! Bu yaşamın, doğanın, evrenin kendini sigortalama modelidir. Yaşam, evren ortaya çıkacak tehditler karşısında ancak bu şekilde yoluna devam edebilme alternatifini ayakta tutabilmektedir.

Tarih boyunca bu “tek tip olmaya” kafa tutan ilk mekanizma herkesin bilgiyi edinebilmesi imkanı olmuştur. Okul, matbaa bu imkanın en somut araçlarıdır. Internet bugün aynı yolda en güçlü araç olarak ortaya çıkmakta. Internetin, “içindeki bilgilere güven olmaz” imajıyla zedelenmeye çalışılması boşuna değil!

DNA zincirindeki proteinlerin birbirine ikili olarak sarılması gibi, bu araçlar da aklı hür, vicdanı hür, gelişmek isteyen bireylerin oluşturduğu açık toplumlarla eşleşebilirse sonuç alınabilir.
“Tehlikenin farkında mısınız?” sorusunu bir de bu açıdan değerlendirin.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 04 04 2008