Cuma, Ekim 17, 2008

YENİ DÜNYA DÜZENİ KRİZİ


Bugün canı yanan, batan, yok olan firmalar 2001’den beri dünyanın canını acıtarak para kazananlar değil mi? Cumhuriyetçiler, son dört yıldır varlığı bilinen krizi, W’nun başkanlık döneminin sonuna dek taşımayı başardı. Şu anki planları da olsa olsa, Demokratların kesin zaferi ile sonuçlanacak gibi görünen başkanlık seçimi sonucunda iktidara gelecek Demokrat başkanı, başkanlık yapacağı dört yıl boyunca bu krizin pisliklerini temizlemekle meşgul edip yıpratmak. İkinci kez seçilmesini engellemek ve dört yıl sonraki başkanlık seçimini almak.


Dünya ABD merkezli ekonomik krizle sarsılıyor. Daha önceki Asya, Rusya merkezli krizleri fırsata dönüştüren çokuluslu finans şirketleri birer ikişer dökülüyor. Ya devletleştiriliyorlar ya da ayakta kalmayı beceren sağlamcı kurt eski-dostları tarafından yutuluyorlar.

Tüm bunların teknolojiyle ne ilgisi var? Aslında bu krizin nedenini ve ardından gelecek yeni dünyayı düşündüğümüzde soru biraz daha anlamlı gelecektir. Malum ABD’de başkanlığının parti değiştirdiği her dönemde global anlamda dramatik değişiklikler de beraberinde geliyor.

Benim anımsadığım “Yeni Dünya Düzeni” kavramından ilk bahseden “Baba Bush” idi. Birinci Irak Savaşı’nı TV’den izledik. Ardından iki dönemlik Demokrat Clinton başkanlığında dünya ekonomisi yepyeni bir olgu ile tanıştı : Internet.

Bildik, klasik ticaret ve ekonomi dünyası aşağılandı. Onun yerine başına e- getirilen yeni kavramlar sükse yaptı: e-ticaret, e-ekonomi, e-eğitim vb. Aslında bu dönüşüm de Demokratların vizyonundaki “Yeni Dünya Düzeni” idi. Ancak ne yazık ki Demokratlar, biraz da Clinton’ın sansasyonel gönül ilişkileri nedeniyle üçüncü dönemi kazanamadılar. Al Gore, valiliğini şu anki başkanın kardeşinin yaptığı Florida eyaletinde seçimleri bir kaç yüz oyla kaybetti. Seçim o denli atbaşı gidiyordu ki Florida’yı kazanan, tüm ülkeyi kazanmış oldu. Böylece “W” Bush dönemi başladı.

Seçildikten altı ay sonra desteği dibe vuran Bush’un daha birinci yılı dolmadan Cumhuriyetçilerin Yeni Dünya Düzeni’nin ikinci versiyonu devreye girdi. Bu kez çok daha ciddi bir oyun sahneleniyordu. Terör ABD’den içeri girdi. Dünya TV’den bu kez 11 Eylül saldırılarını izledi.

Ardından gelen Afganistan, Irak savaşları ve dünyanın o bildik, konvansiyonel, “yık-yeniden yap-o arada sömür-para kazan” modeline yeniden zorlanması.

Bugün canı yanan, batan, yok olan firmalar 2001’den beri dünyanın canını acıtarak para kazananlar değil mi? Cumhuriyetçiler, son dört yıldır varlığı bilinen krizi, W’nun başkanlık döneminin sonuna dek taşımayı başardı. Şu anki planları da olsa olsa, Demokratların kesin zaferi ile sonuçlanacak gibi görünen başkanlık seçimi sonucunda iktidara gelecek Demokrat başkanı, başkanlık yapacağı dört yıl boyunca bu krizin pisliklerini temizlemekle meşgul edip yıpratmak. İkinci kez seçilmesini engellemek ve dört yıl sonraki başkanlık seçimini almak.

Petrol sanayii bunu güzelce gerçekleştirdi. 30 dolarlık petrolun fiyatını neredeyse 200 dolara çıkardı. O fiyattan yapılan işlemlerin yarısından fazlası gelecek yıllardaki “petrol rekoltesi” ile ilgili kağıt üzerinde yapılan alım-satımlardı. Bugün elinde örneğin 2011 yılının Nijerya petrolünü 170 dolardan almış olanlar, 2011’de petrolün reel fiyatı 50 dolar olursa, 120 dolar zarar etmiş olacak yani.

Sonuçta kıyasıya bir mücadele söz konusu. Dünyanın refahı neye dayandırılacak? 20. yüzyıl vahşi kapitalizmin silinmez izleri ile geçti. 31 sene içinde (1914-1945) toplam on sene süren iki tane dünya savaşı, kritik doğal kaynakların ya da stratejik konumların dibinde çıkarılan sayısız bölgesel savaşlar.

Birileri 21. yüzyılın da böyle geçmemesi için savaşırken, başka birileri eski tas eski hamam devam etmesi için elinden geleni yapıyor. Değişim isteyenler teknolojiye, bilime, bilişime, genetik bilimine, yenilenebilen alternatif enerji kaynaklarına yönelmek istiyor. Başka birileri ise elinin zayıflaması anlamına gelecek bu sıçramayı reddiyor.

Bugün global ekonomi sahnesinden çekilenleri, elinin zayıflamaması için direnenlerin, bu sıçramayı reddedenlerin ekonomik kanadı olarak yorumluyorum. Onların yerini yenileri alacak. Fatura çoktan çok, azdan az olacak şekilde herkese kesilecek (kimse “ama ben bir şey yapmadım” demesin, demokrasinin güzelliği burada, bu pisliği yaratanlar yetkiyi halkların oylarıyla aldılar).

Evin sımarık çocuğu evin kaynakları tüketti ve geriye evin sorumlu çocuğunun herkesin gözünden ırak biriktirdiği kaynaklar kaldı. Mecburen o kaynaklar da eritilecek. Ancak bu kez şımarık çocuk evden kovulacak gibi görünüyor. En azından dünyada böyle oluyor.

Biz ne yapmalıyız? Ne vurup yıkanların yanında olup bundan istifade edebiliyoruz, ne de taş üstüne taş koyup yeni bir şey icat edebiliyoruz.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 17 10 2008

Pazartesi, Ekim 13, 2008

GOOGLE : 10 YILDA 1 TRİLYON SAYFA


Bugün Google da dahil hiç bir arama motoru indeksledikleri web sayfalarının içindeki kelimelerin semantik düzeyden ne anlama geldiklerini bilmemektedir. Bu tıpkı bilmediğiniz bir lisanda yazılmış metinlere bakmaya benzer. Metnin ne anlama geldiğini bilmezsiniz ama aynı işaretlerin aynı şeyi ifade ettiğini kolaylıkla anlayabilirsiniz.


Google 10. yaşını kutluyor. Bu aralar google.com sayfasına giderseniz Google’ın geçen bu on yıllık tarihçesinin kilometre-taşlarını yıl yıl görebilirsiniz. Onuncu yılında Google’ın internet üzerinde yaptığı tarama sonucunda indekslemiş olduğu toplam web sayfa sayısının 1 trilyona ulaştığı da yine bu tarihçenin sonlarına doğru yer alıyor.

Uzmanların tam “arama motoru savaşları bitti; kazanan yahoo” diye açıkladıkları bir sırada (90ların ikinci yarısı) sislerin arasından çıkıp gelen iki genç tüm resmi alt üst etti. Mücadele yeniden başladı ancak bu hiç de birinci dönemdeki kanlı savaşlara benzemiyordu. Google en güçlü rakibi olan Yahoo’ya bile daha ilk günden itibaren öyle bir fark attı ki ikinci arama motoru savaşları neredeyse kansız bir şekilde sona erdi.

Bugün pek çok kişi bilgisayarını açıp da internete bir şey aramak ya da araştırmak için giriyorsa ilk gittiği sayfa Google.com.

Şüphesiz Google’un bu başarısının ardında yatan temel öge arama modelinin liberalliği. Arama sürecinin en kritik iki ögesi doğru sayfaların bulunması ile listede ilk çıkacak sayfaların hangi sırada yer alacağıdır. Google’dan önce bu ikinci ögeyi oluşturan listede üst sıralarda yer almak daha ziyade arama motoru dünyasının en değerli ürünü olarak pazarlanıyordu. Parayı veren adını üste yazdırabiliyordu.

Google ile birlikte bu listenin oluşumu belli bir mantığa göre sistematiğe bağlandı. Bu mantık ise bugün yaygın bir şekilde Web 2.0 diye adlandırılan akımın temelinde yer alan mentalite ile aynı aslında: Yani listeyi kullanıcıların yapmasını sağlamak!

Google arama metodolojisinde bu durum, bir arama yapıldığında listelenecek web sayfalarının sırasının, aynı aramanın daha önce yapıldığı durumlarda en çok hangi web sayfalarına gidildiğine bakılarak oluşturulması. “ODTÜ” diye yapılan aramalar sonucunda kullanıcılar en çok http://www.odtu.edu.tr/ (ve Ingilizcesi olan http://www.metu.edu.tr/) sitesine gitmiş olduklarından dolayıdır ki bugün siz de google’a gidip odtü diye arama yaparsanız ilk sırada ODTÜ’nün bu web siteleri gelecektir.

Web 2.0 diye adlandırılan içinde bulunduğumuz dönemde bu mentalite web sitelerinin içeriğine taşındı. Öyle ki web sitelerinin içeriği artık o sitenin yöneticileri tarafından değil, doğrudan kullanıcı tarafından doldurulmakta. Örnek olarak bugün Türkiye hariç dünyanın diğer ülkelerinden erişilen youtube.com sitesinin devasa video klip içeriği, o sitenin sahipleri ya da personeli tarafından değil kayıtlı kullanıcıları tarafından siteye yüklenmekte.

Arama motoru dünyasında yukarıda altını çizdiğim iki ögeden ilki bugün hala sorunlu durumunu koruyor. Yani yapılan bir aramada arzu edilen doğru web sitelerinin listelenebilmesinin sağlanması. Doğruluk yanlışlık olgusu belki iki düzeyde incelenebilir. Birinci seviyedeki temel hatalı durum bugün aşılmış durumdadır. Yani ne google ne yahoo ne de başka bir arama motoru siz “bugün tv’de ne var” diye aradığınızda Paraguay’daki seçimlerle ilgili bir web sayfasını listelemez.

Öte yandan yaptığınız arama ya da araştırma çok spesifik değilse, bu durumda ekranda listelenecek sayfalar içinde sizin asıl aradıklarınızı ayıklamak sorun yaratmaya bugün de devam etmekte. Sevdiğim müzisyenlerden Fish’i örnek olarak ele alalım. Marillion topluluğunun eski solisti olan şov dünyasında kendisine Fish adını takmış olan Derek William Dick ile ilgili Google’da bir arama yaptığınızda karşınıza müzisyen Fish ile ilgili web sayfalarından çok (fish kelimesi İngilizce’de balık anlamına geldiğinden) balıklarla ilgili web siteleri listelenecektir.

Bugün Google da dahil hiç bir arama motoru indeksledikleri web sayfalarının içindeki kelimelerin semantik düzeyden ne anlama geldiklerini bilmemektedir çünkü. Bu tıpkı bilmediğiniz bir lisanda yazılmış metinlere bakmaya benzer. Metnin ne anlama geldiğini bilmezsiniz ama aynı işaretlerin aynı şeyi ifade ettiğini kolaylıkla anlayabilirsiniz.

Arama motorları da benzer bir körlükte çalışır. Fish diye aradığınızda içinde “fish” kelimesi yer alan tüm sayfalar en popülerinden başlayarak sıralanır.

Webin mucidi Sir Tim Berners Lee’nin başını çektiği bir grup internet öncüsü son yıllarda bu konuya odaklanmış durumdalar. Semantik Web adını verdikleri bu dalga belki de web’in üçüncü kuşağını oluşturacak. Ben de o zaman şarkıcı Fish diye aradığımda akvaryumlarla ilgili web sayfalarını ayıklamak zorunda kalmayacağım.

Doğum günün kutlu olsun Google! Bakalım on yıl sonra herkes nerede olacak...

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 10 10 2008

Çarşamba, Ekim 08, 2008

BİLGİNİN SIVI HALİ


Dijital yerliler bilginin sıvı halini yaşıyor; şeffaf dogma kalıpları içinde kirlendikçe onları döküp temiziyle yeniden doldurabiliyor. Bilginin katı halini yaşan dijital göçmenler için dogma kalıbı ile katılaşmış bilgi olan dogmatik düşünce aynı şey. Onu oradan çıkarıp atması ve yerine yeni ve daha temizini yerleştirmesi ne yazık ki çok zor.


Sonuçta tüm dünya bir kez daha Türk’ün dediğine geliyor. Önce matbaayı sınırlarından içeri yüzyıllarca sokmadığı için sonra da atalarından devraldığı bu mirası kitap okumama şeklinde sürdürdüğü için suçlanan, eleştirilen Türk insanı meğer 21. yüzyılın bilgi çağını daha o yıllarda görmüş de ondan dolayı böyle davranıyormuş.

Internetin, özellikle de webin son onbeş yılda dünya sathında yayılması, dünyada okuma alışkanlıklarını da değiştirmeye başladı. Yapılan araştırmalarda insanların artık uzun makale ya da kitapları okuyamadıkları, konsantrasyonlarının giderek çok daha kısa sürede dağılmaya başladığı tespit ediliyor.

Dijital Kültür’ün dünyaya nüfuz etmesiyle birlikte gündeme Dijital Yerli ve Dijital Göçmen olguları geldi. Dijital Yerli; dijital kültürün içine doğmuş gençler ya da çocuklar. Bugün en yaşlıları üniversite çağındalar. Dijital yerliler doğduğunda evlerinde bilgisayar vardı, cep telefonu vardı. Dolayısıyla onlar için bilgisayar, internet, cep telefonu, dijital iletişim, dijital kültür adapte olunması gereken bir engel değil.

Ancak dijital yerlilerin ebeveyni ya da daha yaşlı akrabaları durumunda olanlar için bu olgular gerçekten de “mertlik bozan tüfek” statüsünde, ortaya sonradan çıkan şeyler. Ancak boynuz kulağı öyle bir geçti ki dün yeni dünyalar yaratan bu insanlar, bugün yaratmış oldukları o yeni dünyalara adapte olmakta zorluk çeken birer dijital göçmen durumuna düştüler.

Ne paradoks! Bugün dijital göçmen statüsüne giren yirmili yaşlardan büyük ötekiler, son kırk yıllarını aslında bugün dijital kültür denilen olgunun altyapısını, donanımını, yazılımını, haberleşmesini icat etmekle geçirdiler. Interneti, webi, epostayı, chatleşmeyi, cep telefonunu, SMS ile haberleşmeyi icat eden kuşaklar, bugünün dijital yerlileri (kendi çocukları ya da torunları) tarafından ikinci sınıf vatandaş olarak sınıflandırılıyor. Evinde teknoloji bilgisizliği nedeniyle çocuğundan ya da torunundan fırça yememiş bir ebeveyn var mı?

İşte bu yeni dijital dünyanın temel ögelerinden birisi de webin ortaya çıkmasıyla kendini gösteren hiper-metin (hypertext) olgusu. Hiper-metin, metnin içine bir yandan her türlü (görsel, işitsel) ögenin girmesini sağlamakta ve metni sadece kelime ve tümcelerle sınırlamamakta; diğer yandan ise metnin statik ve yukarıdan aşağıya doğru sabit bir yönde ilerlemesi olgusunu yerle bir etmektedir.

Bugün bir web sitesini açıp da bir paragraf okurken, linklenmiş bir kelimeyi tıklayarak bambaşka bir sayfaya geçebilir ve bambaşka bir metni okurken bulabilirsiniz kendinizi. Ya da metnin altına eklenmiş link sizi bir video klibine götürebilir; o video klibinin altında ise o kliple benzer özellikler içeren başka klipler bulabilir ve o kliplerin sayfalarına yelken açabilirsiniz.

Nerede kaldı yukarıdan aşağıya okuma?

Evet sınıfta kaldı. Artık kimse uzun uzun metinleri, yukarıdan aşağıya doğru okumak istemiyor. Onun yerine araya girmiş bir videoyu izlemeyi, bir resme bakmayı, belki o görsel malzemenin anımsatacağı başka bir şeyi yapmak üzere başka bir web sayfasına dallanmayı tercih ediyor. İşin ilginci dijital yerliler için bu çok doğal bir “okuma” serüveniyken benim gibi dijital göçmenler için konsantrasyonun yok olmasına neden olan tek ve en büyük tehlike nedeni.

Dijital yerliler bilginin hızlı bir şekilde aynı anda birden fazla çoklu ortamdan ekranına gelmesini tercih ederken, dijital göçmenler bilginin yavaş ve kontrollü bir şekilde ve sınırlı kaynaklardan akmasını bekliyor. Hal böyle olunca göçmenler için internet güvenilirlikten uzak bir bilgi kirliliği.

Biz göçmenlerin zihni bugün, gündelik hayatımızda pek de işe yaramayan, ama güvenilir ve doğru pek çok bilgi ile dolu. Yerlilerin sahip olduğu bilgi ise belki bizimki kadar temiz ve doğru değil ama pratik yaşamlarına derhal kanalize edebildikleri bilgiler bunlar ve doğrusu yeri geldiğinde kirli olanı temiziyle değiştirme konusunda çok yetenekliler.

Dijital yerliler bilginin sıvı halini yaşıyor; şeffaf dogma kalıpları içinde kirlendikçe onları döküp temiziyle yeniden doldurabiliyor. Bilginin katı halini yaşan dijital göçmenler için dogma kalıbı ile katılaşmış bilgi olan dogmatik düşünce aynı şey. Onu oradan çıkarıp atması ve yerine yeni ve daha temizini yerleştirmesi ne yazık ki çok zor.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 03 10 2008

KÖR DÖĞÜŞÜ


Tüm bu ihbarlar sonuçta 5,987 ayrı web sitesiyle ilgili. Yapılan değerlendirme sonucunda bu yaklaşık altı bin web sitesinden 853 tanesine erişim engellenmiş durumda. Bu 853 web sitesinden sadece 241 tanesi mahkeme kararıyla kapatılmış. Kalan 612 tanesi ise re’sen.


Geçtiğimiz günlerde tesadüfen İngiliz Prof. Dr. Richard Dawkins’e ait web sitesinin mahkeme kararıyla kapatıldığını öğrendim. Dawkins son dönemde Türkçe’ye “Tanrı Yanılgısı” adıyla çevrilen kitabıyla, daha doğrusu kitap adına açılan davayla gündeme gelmişti. Yayıncısı mahkemeye verilmiş ancak daha sonra beraat etmişti.

Dawkins, kendince “yeni bir ateist” akımın destekleyicilerinden. Yukarıda anılan kitabında da ateist bir bakış açısıyla konuyu irdeliyor. Kitabı edindim ve okudum. Okuma amacım; öne sürülen fikirlerin ne kadar tutarlı, ne kadar nesnel olduğunu irdelemek, konuyla ilgili kişisel düşüncelerimi bir tür elekten geçirmekti.

Dürüst olmak gerekirse kitap benim için büyük bir hayalkırıklığıdır. Bugün her ülkede her dinle ilgili görülebilecek kökten-dinci yaklaşım, kendi dini inançları çerçevesinde dini ve tanrıyı hangi muhafazakar bakış açısıyla yorumluyorsa Dawkins de ateizmi ve tanrıtanımazlığı aynı muhafazakarlıkla savunmakta. İnanıyorum ki kitap bu haliyle hiçbir deisti ya da agnostiği ateist yapamaz.

Sitenin kapatılma nedenine gelince... Anlaşılan o ki sitenin forum kısmında yer alan bir haber ve bu haberle ilgili üyelerin yazmış oldukları yorum; habere konu olan kişinin kişilik haklarını zedelediğinden mahkeme bu yönde bir karar almış durumda.

Bu yasakçı zihniyetin sorumlusu, daha önce de belirttiğim gibi, ne yargı süreci ne de yargı sürecine başvuranlar. Sorun, yargıyı böyle bir durum karşısında böyle bir karar almaya mecbur bırakan yasal düzenlemeler.

Bugün ne yazık ki hangi sitelerin, hangi sebeple, hangi mahkeme tarafından hangi tarih itibariyle kapatıldığını inceleyebileceğimiz halka açık resmi bir web sitesi yok. Sadece Guvenliweb.org.tr isimli Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı bir web sitesi var. Bu web sitesi kendilerine çeşitli kanallarla yapılan ihbarlarla ilgili bir istatistiği duyurmuş durumda.

Buna göre 18 Ağustos 2008 itibariyle 21.738 ihbar/şikayet başvurusu yapılmış. Bunun 11.494 adedi ihbar. Bu figürün %55’i yani 6,411 adedi müstehcenlikle ilgili yapılan ihbarlardan oluşuyor. Bunu 1,335 ile çocukların cinsel istismarı, 1,309 adetle de Atatürk aleyhine işlenen suçlarla ilgili. Tüm bu ihbarlar sonuçta 5,987 ayrı web sitesiyle ilgili. Yapılan değerlendirme sonucunda bu yaklaşık altı bin web sitesinden 853 tanesine erişim engellenmiş durumda. Bu 853 web sitesinden sadece 241 tanesi mahkeme kararıyla kapatılmış. Kalan 612 tanesi ise re’sen.

Demek ki bir web sitesinin kapatılması için illa ki bir mahkeme kararı gerekmiyor. Bakanlık gelen bir ihbarı değerlendirerek kendi başına bir web sitesini de engelleme hakkına sahip.

Tüm bu istatistiklere baktığımızda eksik olan bir bilgiyi görüyoruz. O da şudur: Kapatılan bu 853 web siteleri hangileridir? Bunlardan hangilerini, hangi sebeple Bakanlık re’sen, mahkeme kararı olmadan, kapatmıştır? Mahkeme kararı ile kapatılan 241 web sitesi, hangi mahkeme kararları itibariyle ve hangi tarihten beri kapalıdır? Bugün hepimizin youtube.com sitesinin kapalı olduğunu biliyoruz; ama geriye kalan 852 web sitesinin hangileri olduğunu bilmiyoruz.

Öte yandan herhangi bir web sitesinin, yukarıdaki ihbar/değerlendirme/mahkeme kararı vb süreci olmadan, belki de yetkili personel tarafından görevini kötüye kullanmak kaydıyla, keyfi olarak kapatılmamış olduğunu nereden bileceğiz? Koy oraya bir “Bu site mahkeme kararıyla kapatılmıştır” yazısı; kapat siteyi olsun bitsin. Kim nereden bilecek bir mahkeme kararı ya da re’sen alınmış bir karar olup olmadığını?

Bu sorunlar, ancak bireylerin oluşturacağı baskı unsurlarının kararlı çabalarıyla giderilebilir. Yoksa “oraya bir sürü adam seçip gönderdik, yapsınlar” demekle; yapmadıkları için yakınıp bir sonraki seçimde aynı kişileri seçmekle giderilmez.

Prof.Dr. Dawkins’e göre ateist; a-teist değil, öyle ya da böyle bir tanrı olgusunu resmin içine alan herşeye karşı olmakla ilgili. Sadece teist değil deist ve agnostikler de dahil. Oysa kitap tam bir teisti tuzağa düşürecek, nesnellikten uzak, militan pasajlarla dolu. Hal böyle olunca en çok tepkiyi teistlerden alması da normal.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 26 09 2008

AĞIN SOSYALLEŞMESİ


Sosyal ağ oluşturma siteleri bir yandan ucu nereye varacağı belli olmayan bir teşhircilikle bireyleri esir almışken, diğer yandan da yatırımcılarını “acaba nereden para kazanabilirim” diye kara kara düşündürüyor.


Internete erişenlerin karşılarında hazır web siteleri bulmak yerine içi boş web sitelerini doldurmaya başlamasıyla ortaya çıkan Web 2.0 kod adlı dalga sonunda kendine uygun bir isim buldu : Sosyal Ağ Oluşturma (Social Networking).

Bu tür sitelerde ister uzun uzun metinler yazın, ister video klip paylaşın, ister şu anda ne yapıyor olduğunuzu tüm dünya ile paylaşın; fark etmez. Yeter ki siz de deli danalar gibi ağa bir şeyler ekleyin. Kendinizden.

İnsanlar şu an akın akın bu dalganın peşinden sürükleniyor. Hal böyle olunca iki konu öne çıkıyor. Birincisi bireylerin kendi özel hayatlarını bu şekilde şeffaflaştırmasının sonunun nereye varacağı. İkincisi ise bu işe para yatıranların nereden para kazanacağı.

Bir yanda bireyler özel yaşamlarını herhangi bir sıkıntı duymadan tüm dünya ile kolayca paylaşabiliyor ve bunun sosyal boyutlarının yeryüzü kültürünü nasıl değiştireceği konusunda kimsenin bir fikri yok. Söyle desen söylemeyecekleri şeyleri iş teşhirciliğe geldiğinde gönüllü bir şekilde gerçekleştiriyorlar. Demek ki insanları konuşturma konusunda yıllarca yanlış metodlar uygulanmış. Teşhirciliğe hitap eden bir metod geliştirilmiş olsaymış daha yüksek verim elde edilirmiş.

Tabii bu pek de etraflıca düşünülmüş de yapılmış bir yorum değil. Son yıllarda toplumsal yaşamdaki değişiklikleri de resmin içine dahil etmek gerekir. Öteki her alanda yaşamın hızı katlanarak artmışken kişinin kendisiyle ya da yakın çevresiyle sınırlı tutmak isteyebileceği bir özel hayatının kalmaması ilintili konular. Bir yandaki zorlama diğer yanda bulduğu supaplarla dengelenmeye çalışılıyor. İnsanlar neden böyle bir şeye gereksinim duyduklarının bile farkında değiller.

Gelelim ikinci hususa. Bu işe ciddi paralar yatırılmakta ve doğrusu daha bu sosyal ağ oluşturma sitelerinden nasıl para kazanılacağı konusundaki altın kural keşfedilebilmiş değil. Herkesin ağzına sakız olan web sayfalarına reklam alma durumu webin ilk gününden beri orada duruyor. Ancak bu webin her evresinde yatırımcıları pek de tatmin etmeden bugünlere dek geldi.

Bunun da basit bir nedeni var. Sanal dünyanın özünde “bilgi özgür olmak istiyor” ruhu var. O nedenle sanal dünyada, internette doğrudan para kazanma yolları arayanlar sürekli hüsrana uğramakta.

Internette herşey daima ucuzluyor. Bu ucuzlama süreci internet dışına da taşıyor.

Bugün iki saatlik bir sinema filmini ya da bir müzik albümünü dünyanın öbür ucuna bedavaya gönderme imkanı varken, yanıbaşınızadaki kişiye cep telefonunuzdan SMS göndermenizin paralı olması henüz bu konuda daha katedilecek çok yolun olduğunun basit bir göstergesi.

Internetin getireceği ucuzluk dalgası sadece bilgisayar ya da telekom sektörü ile sınırlı da değil. İş sürecini internete taşıyan her şirket, her sektör burada farklı bir fiyatlama yapması gerektiğini ya kolay ya da zor yolla öğreniyor. Zor yolla öğrenenler bunun bedelini maddi olarak ödemiş oluyor.

İş sosyal ağ oluşturma sitelerine geldiğinde belki de temel sorun popüler olduğu için oradan illa ki para kazanmam gerekiyor bakış açısı ile yaklaşıyor olmakta yatıyor. Neden illa ki para kazanmak gerekiyor? Elbette ki bu sitelerin de giderleri var. Hem de azımsanmayacak derecede önemli meblağlarda. Ancak şimdiye dek izlenen halka arz, satış gibi metodlarla elde edilen paralar bu giderlerin çok çok üstünde.

Bakalım “delikanlı” bir sosyal ağ oluşturma sitesi çıkıp da “benim stratejim giderim kadar gelir elde edecek bir modeldir; bundan fazlasını da kazanmak istemiyorum” diyebilecek mi? İncelemeleri gereken güzel bir örnek de Türkiye’de var. Sanal olmayan gündelik yaşantımızda. Nedir o? Mizah dergileri.

Gırgır ekolünden gelen bildiğim kadarıyla hiçbir dergi, Oğuz Abi’lerinin kemiklerini sızlatıp da dergilerine reklam almadılar. Almadan ayakta durmaya da devam ediyorlar.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 19 09 2008

KANDİLLİ SAHİLİNİN HACKER’LARI


Madem bu iş bu kadar kolay neden herkes yapmıyor? Bu soruya bilgisayar dünyasından değil de gündelik hayatımızdan bir örnek ile cevap vereyim. Bir dükkana girip hırsızlık yapmak da çok üstün yetenekler istemiyor; ama herkes de dükkanlara girip hırsızlık yapmaya kalkmıyor!


Aslında bilgisayar korsanlığı ile ilgili her haber çıktıktan sonra “hacker” kimdir “bilgisayar korsanı” kimdir diye yazıp, ikisini ayırt etmeye çalışmaktan ben sıkıldım. Ancak gördüğüm kadarıyla medya bu ikisi hatalı kullanmaktan, bilgisayar korsanlarına inatla “hacker” diye hitap etmekten sıkılmadı.

Geçtiğimiz günlerde yine bir bilgisayar korsanlığı haberi manşetlerde idi. Türk ve Rus korsanların karıştığı olay çerçevesinde binlerce Amerikalı banka müşterisinin bilgilerini ele geçirip, bu kişilerin hesaplarından milyonlarca doları boşaltmış oldukları belirtiliyordu.

Hacker bilgisayar dünyasında bilişim konularında ortalamanın çok ötesinde bilgi, deneyim ve beceriye sahip kişilere takılan bir sıfat. Yani işin kompetanı, üstadı anlamında. Ancak kompetan ya da üstad sıfatlarının bu deneyimini olumlu anlamda icra edenler için kullanılması gibi hacker sıfatı da (illa ki kullanılacaksa) bilgisayar, bilişim alanındaki üstün becerilerini olumlu anlamda değerlendirenler için kullanılması gerekir. Sanırım hırsızlık yapmak bu kategorilerin içinde yer alamaz!

Öte yandan medyaya yansıyan olaylar incelendiğinde bunların teknik anlamda üstün bilgisayar becerileri gerektiren türden korsanlıklar olmadığı da anlaşılacaktır. Kabaca incelendiğinde yapılmış olan şey, binlerce kişiye eposta gönderip, o kişileri banka bilgilerini değiştirmek amacıyla sahte bir web sitesine yönlendirmeye sevk etmek ve oltaya takılıp da o siteye gidenlerin ekrandan girecekleri kullanıcı adı ve şifre bilgilerini bir dosyada saklamak.

Bu süreçte kişinin o epostayı gerçekten de kendi bankasından geliyor olarak algılaması için yapılan hiçbir teknik girişim yok. Sadece ve sadece kişinin zokayı yutup yutmamasına bağlı bir korsanlıktır bu. Keza sahte olarak kurulmuş olan web sitesine girilecek bilgileri bir yere saklamak ve sonra onları kullanmak da üstün teknik beceri gerektirmez.

Tabii burada akla şöyle bir soru gelecektir. Madem bu iş bu kadar kolay neden herkes yapmıyor? Bu soruya bilgisayar dünyasından değil de gündelik hayatımızdan bir örnek ile cevap vereyim. Bir dükkana girip hırsızlık yapmak da çok üstün yetenekler istemiyor; ama herkes de dükkanlara girip hırsızlık yapmaya kalkmıyor!

Demek ki dikkat edilmesi gereken husus bu tür korsanlıkları yapma nedeninin bilgisayar becerilerine sahip olup olmamakla değil etik kurallara saygılı olup olmamakla ilgili olduğudur.

Bu tür korsanlıklarda belki de teknik anlamda en kritik olarak değerlendirilebilecek konu eposta adreslerinin nasıl ele geçirildiği olabilir. Bunun değişik yolları var. Yine teknik anlamda bir beceri gerektiren senaryo birilerinin bu eposta bilgilerinin saklı olduğu firma bilgisayarlarına yasadışı yollardan erişip, bilgilerin bir kopyasını almasıdır.

Belki de ekibin işbölümü bu şekilde yapılıyordu. Birileri işin bu zor kısmını gerçekleştiriyor; tetikçi düzeyindeki diğerleri de bu epostaları sağa sola gönderip birilerinin oltaya takılmasını bekliyordu.

Bugün Nijerya’nın genç nüfusunun önemli bir kısmı her gün internet kafelerde akşama dek birilerinin bu tür oltalara takılmasını bekliyor. Yılda bir kişiyi avlasalar bile kazançlı çıkabiliyorlar.

Peki gerçekte hacker olarak adlandırabileceğimiz kişiler kimlerdir? Neden medyada onların isimlerini ve yapmış oldukları olumlu işleri göremiyoruz? Son dönemden bir örnek vereyim. Youtube’u ya da Facebook’u kuran gençler; bir gecede dolar milyarderi oldukları bilgisini bize vermekten öte medyanın ne kadar ilgisini çekebiliyor? Oysa bu gençlerin gerçekleştirmiş oldukları hayalleri tüm dünyayı bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde dönüştürmekte.

Ayrıca “erbab”, “üstad”, “hacker” olmak sadece belli bir alanla ilgili değildir. Örneğin Kandilli’ye gittiğinizde, vapur iskelesinin kapalı olduğu zamanlarda bile denize girmek isteyen çocukların iskelenin kilitli kapılarını nasıl “hack”leyerek, yüzmek üzere iskelenin ucuna dek gidebildiklerini görebilirsiniz. Kapılara hiçbir zarar vermeden!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 12 09 2008

TAKIYYENİN DANİSKASI


Bugün AB’ye girmeyi en çok savunur görünen hükümet ve onu oluşturan siyasi oluşum hiçbir AB ülkesinde uygulanmayan bir şeyi fiilen icra etmektedir. 21 yüzyılın ilk bölümünde bireylerin özgürlüğünün en önemli göstergelerinden birisi haline gelmiş olan interneti sansürleyerek (sansürlemeye çalışarak).


Fatih Altaylı’nın TV’de yayınlanan programında “Atatürk’ü seviyor musunuz?” diye sorulması üzerine “Atatürk’ü sevmiyorum” diyen iki kişi hakkında açılan davada Cumhuriyet Savcısı Muzaffer Yalçın takipsizlik kararı verdi. Savcı mütalasında şöyle yazmış:

“Onlar sevmiyor diye Atatürk değerinden hiçbir şey kaybetmez. Mustafa Kemal Atatürk ulusal bir kahramandır. Türk tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ve dünya tarihinde ulusal kahraman, devrimci olarak hak ettiği yeri almıştır. Atatürk, birisi kötü söz söyledi diye ne küçülür, ne de değerini korumak için özel kanunlara ihtiyaç duyar. Atatürk’ün hilafetçiler, şeriatçılar, bölücüler tarafından istenmediği, sevilmediği bir gerçektir. Sevmek ya da sevmemek bir gönül işidir, yani yürektedir. Eğer şüpheliler Atatürk’ü sevmiyorlarsa, Atatürk değerinden hiçbir şey kaybetmez.”

Oldukça mantıklı ve modern bir açıklama ve karar. Peki benzer şekilde bir kişinin Atatürk ile ilgili Youtube’a eklemiş olduğu birkaç videodan dolayı tüm Youtube sitesine (Atatürk ile, Türkiye Cumhuriyeti ile uzaktan yakından ilgisi olmayan milyonlarca video klibini içeren bir siteye) neden tüm Türkiye’nin erişmesi engelleniyor?

İki kadın altmış milyonun önünde kişisel görüşünü belirtebiliyor. Modern bir demokraside yaşandığı için de mahkemeler demokratik bir karar veriyor. (Örneğin bugün iki kadın bir Arap ülkesinde kendi ülkesinin (yaşayan ya da ölmüş) bir lideri hakkında benzer bir yorumda bulunabilir mi?) Peki youtube sitesine eklenen bir video Atatürk’ün değerini mi düşürüyor ki site o videolar erişime kapatıldığı halde aylardır toptan yasaklanmış, sansürlenmiş durumda?

Kendimizi aldatmayalım. Youtube sitesinin kapatılma nedeni bireylerin haber alma imkanlarının kısıtlanmasıyla ilgilidir. Kontrolün, sansürün her türlüsünü reddeden bir doğaya sahip, bu haliyle doğrudan demokrasinin yeryüzündeki her bir birey tarafından tam olarak idrak edilmesini sağlama potansiyeli olan internet bir ülkede yasaklanmaya çalışılıyorsa durup düşünmek lazım.

Cumhuriyet Savcısı “Atatürk, değerini korumak için özel kanunlara ihtiyaç duymaz” diyor. Atatürk’ün değeri, yapay bir şekilde, yandaşlarının ya da ardından gelenlerin icat ettiği propaganda ya da lobi faaliyetleriye oluşturulmamıştır. Atatürk değerini yaptıklarından ve onları yapış biçiminden alır. Atatürk hem bir ülkenin işgalden kurtulmasını sağlamıştır, hem ardından modern bir demokrasi kurmuştur hem de bunları halkıyla birlikte omuz omuza, göğüs göğüse yapmıştır. Atatürk’ün halkın içinde olduğu hangi fotoğrafında çevresinde insandan bir koruma duvarı olduğu görülmektedir? Hiçbirinde. Atatürk halkıyla içiçedir. Bugün de hepimizin gönlündedir. Dünya da dursa onu oradaki taçlandırılmış yerinden aşağı indirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Türkiye bir yanda Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyor. Ağızlara sakız yapılmış bu tümce aslında gerisinde barındırdığı sonuçlar açısından önemlidir. Avrupa Birliği’ne girmek Türkiye’nin o birlik içindeki ülkelerde bireylerin sahip olduğu yaşam kalitesine ulaşmayı istemesi, kendi vatandaşlarını da en az o kalite düzeyine layık görmesiyle ilgilidir. Ya da ancak böyle olduğu sürece AB’ye girmek bir anlam ifade eder.

Bugün AB’ye girmeyi en çok savunur görünen hükümet ve onu oluşturan siyasi oluşum hiçbir AB ülkesinde uygulanmayan bir şeyi fiilen icra etmektedir. 21 yüzyılın ilk bölümünde bireylerin özgürlüğünün en önemli göstergelerinden birisi haline gelmiş olan interneti sansürleyerek (daha doğru bir ifadeyle sansürlemeye çalışarak).

AB’ye bu denli destek veren bir hükümet yargı sürecinde böyle bir kararın ortaya çıktığı anda derhal olayı incelemeye almalı ve konunun yasamayla, yürütmeyle ilgisini irdelemeliydi. Acaba bu sonuç bayatlamış ya da yanlış yorumlamaya açık kapı bırakmış bir kanun nedeniyle mi ortaya çıkmıştır diye (ki öyle!). Bunu tespit ettiğinde de kendi sorumluluk alanı olan yasama/yürütme sürecinde gerekli değişiklikleri yapmalı ve bu tür kaotik ortamların doğmasını engellemeliydi.

Böyle bir doğal refleksi olmayan yürütme merciinin AB’yi destekler tonda çaldığı müziğin tınısı ne kadar kulağa hoş gelse de ezeli hocaları geçtiğimiz günlerde net bir değerlendirme yaptı: “Onlar her zaman kardeşimiz, talebemiz, evlatlarımız, taraftarımızdır”.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 05 10 2008

BİLGİ TOPLUMU İÇİN ALTILI KRİTERİ


Nasıl ki söz konusu olan şey cahillikten kurtulmak olduğunda en temeldeki gereksinim okuma/yazma bilmek ise söz konusu bilgi toplumu olduğunda en temelde sahip olunması gereken beceriler nelerdir?


“İnternet sanıldığı gibi bilgiye ulaşma aracı olarak kullanılmıyor. Şimdi internet-evlerindeki insanlar bundan bir kaç yıl önce kütüphanelerde değildi ki. ...”

Bu yorum, internete gönül vermiş sivil toplum örgütlerinin başlatmış olduğu INTERNETE SANSÜR DEĞİL SÜRAT GEREK isimli kampanya kapsamında açılmış olan web sitesine NEVBİDA isimli kullanıcı tarafından gönderilmiş. “İnternet”, “bilgi toplumu” gibi olguların ülkemizdeki halini ne güzel açıklıyor.

Bilgi Toplumu olmak kolay mı? Internet erişim figürleri kendi başına “bilgi toplumu olgunluğunun” ne düzeyde olduğunu açıklamak için yeterli mi? Elbette ki erişim sayısı önemli bir gösterge ama ne yazık ki “verimi” ölçme açısından hiçbir değer ifade etmiyor. Erişim kadar önemli olan bir diğer olgu da internete “ne için” erişildiğidir.

Internet erişimi sonuçta “bir değer katamıyorsa” daha ziyade “eğlenceye” yönelik faaliyetler için kullanılıyorsa, bu tablo ülkemizin “bilgi toplumu” olma yolunda bir arpa boyu yol alamadığının da açık bir göstergesi olacaktır.

“Bilgi Toplumu” olmak için pek çok kriter, kıstas ya da standard var. Ancak bunlar ne yazık ki daha ziyade yukarıda erişim örneğinde olduğu gibi işin “operasyonuna” yönelik. Kurulan o altyapıların, imkanların hangi amaçlarla kullanıldığının tespiti nispeten göz ardı ediliyor.

Temelde eksikliğini duyduğumuz şey ise kurulan bu altyapılarından verimli olarak istifade etmek için hangi bilgi donanımına sahip olmamızın gerekliliği. Nasıl ki söz konusu olan şey cahillikten kurtulmak olduğunda en temeldeki gereksinim okuma/yazma bilmek ise söz konusu bilgi toplumu olduğunda en temelde sahip olunması gereken beceriler nelerdir?

1990 yılında iki kütüphane uzmanının geliştirmiş olduğu ve Büyük Altılı (The Big Six) olarak bilinen bir metodoloji bu soruya cevap arandığında ilk akla gelenlerden. Robert Berkowitz ile Michael Eisenberg’in Bilgi Problemleri Çözümü (Information Problem Solving) adıyla kaleme aldıkları kitapta açıklanan bu altı aşamalı metod, dijital cahillikten kurtulmak isteyenlerin sahip olması gereken asgari becerilerin ne olması gerektiğini açıklıyor.

Bu altı aşama şunlardır:

1. İşin Tanımlanması, Gereksinim Duyulan Bilginin Belirlenmesi
2. Bilgi Arama Stratejileri
3. Tespit etme ve Erişim
4. Bulunan Bilginin Kullanılması
5. Sentezleme
6. Değerlendirme

Bu altı aşamayı irdelemek gerekirse; bugünün bilgi toplumunun üyesi olan bir vatandaşın şu becerilere sahip olması gerekmektedir:

Bilgiye gereksinim duyma nedeninin tam olarak belirlenmesi. Hangi sorunu çözmek ya da hangi kararı almak için bilgiye gereksinim duyuyorsunuz? Bunun için sahip olmadığınız bilgiler nelerdir? Bu bilgilere nasıl erişebilirsiniz? Ne tür bilgi kaynakları vardır? Bu bilgi kaynakları nelerdir; nerelerdedir; nasıl erişilebilir? Erişimin bedeli (zaman, para vb açıdan) nedir? O bedeli ödemeye değer mi? Birden çok kaynak söz konusu ise hangi durumda hangi kaynağı kullanmak daha verimlidir? Bilgiye ulaşıldığında bu bilginin aranan bilgi olduğunun ayırt edilebilmesi. Tespit edilen bilginin doğru ve sağlıklı bilgi olması; safsata olmaması. Bulunan bilgilerin bir araya getirilmesi, sentezlenmesi ve orijinal amaç için nasıl kullanılabileceğinin değerlendirilmesi. Bu süreç sonucunda arzu edilen amaca ulaşıldığından emin olunması (sorunun çözülmesi ya da kararın alınması).

Buna ek olarak bilgiye ulaşma ve kullanma sürecinin verimliliğinin de değerlendirilmesi gerekir. Acaba geçmiş olduğunuz yol en verimli yol muydu? Daha hızlı, daha ucuza vb yapabilir miydiniz?

Bir an için bu sürecin bir değerlendirme kriteri olduğunu varsayın ve gerek kendinizi, gerek çevrenizdeki bireyleri gerekse de içinde yaşadığınız toplumu, toplulukları değerlendirin. Şimdi de şu soruya cevap arayın: Bilgi Toplumu olma yolunda birey olarak, topluluk olarak, toplum olarak neredesiniz?

Interneti sansürlediklerini sananları, başlarına gelen felaketleri “taktir-i ilahi” olarak yorumlayanları bir de bu açıdan değerlendirin!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 29 08 2008

DANONE ve BİLMEK/İNANMAK


Tek eksiğimiz, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bir konuda bile zihnimizin anında fikir üretmeye başlaması ve nesnel bilgiyi arayıp öğrenmek yerine ürettiğimiz o öznel fikirlere inanmak istemesi.


Danone Firması’nın akşamları eve giderken arabada dinlediğim radyo kanallarına vermiş olduğu bilgilendirici reklam olmasaydı, belki de geçtiğimiz günlerde eposta kutuma düşen “spam mesajını” dikkate almadan silecektim.

Reklamdan da belli olduğu üzere birileri oturup Danone firmasının aleyhine bir eposta oluşturmuş ve bunu internet üzerinde yaymış. Hatta anlaşılan bu eski bir hikaye ama bu aralar yeniden alevlendirilmeye çalışılıyor.

Gelen spam mesaja baktığımda, altında ziraat fakültelerimizden birinde hocalık yapan bir profesör doktorun adının yazdığını ve firmanın ürünlerinin güya laboratuvarlarda yapılan testler sonucunda yiyenlerin gelişimini olumsuz yönde etkileyecek maddeler içerdiği açıklamasını gördüm.

Bu mesaj bu haliyle tıpkı şuna benzemekte: Elinize bir kağıt kalem alın, gözünüze bir özel banka kestirin ve kağıda şöyle bir şey yazın: “Bu kağıdı getiren vatandaşa ne kadar para istiyorsa verin”. Sonra da bu mesajın altına o bankanın patronunun ismini yazın. İsmin altına sahte imza atmaya bile yeltenmeyin.

Bu kağıdı o bankanın bir şubesine götürdüğünüzde size inanıp da ne kadar para istediğinizi soracak kaç tane şube müdürü ya da personeli çıkar? Hiç! Böyle bir şeyi yaptığında başına bir bela gelmeyeceğine, dilediği parayı alabileceğine inanan kaç kişi çıkar? Yine hiç!

Benim anlamakta güçlük çektiğim şey böyle bir olayı dijital ortama taşıdığımızda bir anda bu mesaja inanan, sonra da onu sağa sola yollayıp “başkaları da öğrensin” diyen azımsanmayacak bir kitlenin olması. Ki gerek firma reklamlar vererek, hukuki yollara başvurarak bu durumu düzeltmeye çalışıyor gerekse de ismi kendi bilgisi dışında böyle bir sahte eposta gönderme işine karışan sayın profesörümüz ta 2006 yılında konuyla ilgili olarak web sitelerine vermiş olduğu mülakatta günde düzinelerce eposta ve telefon aldığını ve her birine de tek tek cevap vererek konuyla ve orada belirtilen açıklamalarla bir ilgisinin olmadığını belirtiyor ve “internetin özgürlüğü hayatımı kararttı” diyor.

Sayın profesörün hayatını karartan şey aslında internetin özgürlüğü değil de o özgürlüğü idrak edemeyen bireylerin bilgi eksikliği sonucunda gerçekleştirdikleri hatalı eylem.

Aldığı bu mesajı, aslını astarını araştırmadan adres defterindeki herkese yollayan ve böylece bilgi çağında üstüne düşeni yaptığına inanan kişilerden birisi acaba yukarıdaki farazi bankanın bir şube çalışanı olsa elinde öyle bir kağıtla karşısına gelen bir vatandaşa da istediği parayı verir miydi?

Peki böyle bir mesaj aldığınızda yapılacak en kolay şey nedir? Şudur: O da mesajın içindeki anahtar kelimeleri Google’a girip ufak bir araştırma yapmak.

Böyle bir şey yaptığınızda daha ilk sayfada Danone’nin kendi web sitesinde ilgili mesajda adı geçen profesörün açıklamasının yayınlandığı bir linki göreceksiniz. O linki tıkladığınızda da profesörün konuyla ilgisi olmadığını ve mesajda yazan şeylerin asılsız olduğunu öğrenebilirsiniz.

Hatta bunu bile firmanın bir hilesi olarak değerlendirebilecek araştırmacı şüpheciler için profesörün başka web sitelerine vermiş olduğu mülakatlar var.

Üç dört tıklama yaparak bu sayfaları okuyup, hangi bilginin daha doğru olduğuna kanaat getirdikten sonra o epostayı gönderen kişiye gönderdiği şeyin asılsız olduğunu bildiren bir eposta göndermek çok mu zor? Çok mu insanlık dışı? Çok mu ütopik?

Hayır ne zor; ne insanlık dışı; ne de ütopik. Tek eksiğimiz, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bir konuda bile zihnimizin anında fikir üretmeye başlaması ve nesnel bilgiyi arayıp öğrenmek yerine ürettiğimiz o öznel fikirlere inanmak istemesi (“böyle bir eposta geliyorsa doğrudur”). Ve derhal bunun savunuculuğunu üstlenerek aslında suça ortak olmak (asılsız epostayı sağa sola göndererek).

İnanç olgusu dini konulardan dışarı çıkıp dünyevi konulara da hükmetmeye başladığında işte karşımıza böyle (sorgulamayan) bireyler çıkarıyor. İlk bakışta hiç ilgisi yokmuş gibi görünüyor değil mi?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 22 08 2008

Salı, Ağustos 19, 2008

BILL GATES’TEN SONRA YAŞAM


AIDS ya da sıtmayı dünya tarihinden silecek bir aşıyı bir ilaç şirketinin geliştirmesini beklemek o kadar imkansız mı? Hayır belki de değil. Ancak zihninde hiçbir düşünsel engelin olmadığı “o alanda yeni yetme birisinin” cesaretinin getireceği yaratıcılık da belki hiçbirisinde yok.


Sevseniz de sevmeseniz de Bill Gates ve onun önderliğindeki Microsoft firması, dünyanın her yerinde birey ve toplum bazında bilgisayarlaşmanın en büyük dinamosu oldu. 90lı yıllarında ortasında gelen internet dalgasına kadar kişisel bilgisayar dünyası dendiğinde herkes dönüp Microsoft’a bakıyordu; acaba ne yapacak diye.

Haziran sonu itibariyle Bill Gates Microsoft’taki tüm aktif görevlerini bıraktı. Artık zamanını bütünüyle kendisi ve eşi adına kurmuş olduğu vakıfın işlerine adayacak. Açıklandığına göre yönetim kurulu başkanı olarak haftada bir gününü Microsoft’ta geçirecek ancak bu pratikte ne anlama gelecek, birlikte göreceğiz.

Gates’in vakfının konsantre olduğu iki büyük alan AIDS ve sıtma. Her ikisinin ortak özelliklerinden birisi de tıbbın henüz kalıcı bir çözüm üretememiş olması. Basitçe birer aşı. Bu belki de Gates’in internet dalgasından çıkardığı en önemli derslerden birisi.

Bilimsel Devrimlerin Yapısı eserinde paradigma olgusunu öne süren Thomas Kuhn’un da belirtmiş olduğu gibi bir alanda yeni bir paradigmanın gerçekleşmesi, daha ziyade mevcut koşullarda avantajlı bir konumda olanlardan beklenmez. O pozisyondakiler o avantajlı konumlarını koruma yönünde doğal bir reflekste bulunur ve bu nedenle de paradigmasal sıçramalar yapmayı ıskalar. Beklentiyi mevcut koşullarda herhangi bir avantajlı durumu olmayanlar gerçekleştirir.

World Wide Web’i CERN araştırma laboratuvarlarında çalışan ve bilgisayar endüstrisi içinde kişisel bir çıkarı ya da beklentisi olmayan birisi icat etti. Internetin itici gücü haline gelen webin kitlelere ulaşmasını Mosaic (sonraki adı Netscape) yazılımını geliştiren bir doktora öğrencisi sağladı (sonra da milyarder oldu).

1995-2001 yılları arasında tüm dünyada irili ufaklı yaşanan dot-com balonunu sektörde hiçbir rolü olmayan genç girişimcilerin fikirleri şekillendirdi. Belki de her bin macaradan bir tanesi bugün anlamlı bir ürün ya da hizmet haline geldi ancak o gelenler de global bilgi teknolojileri dünyasında paradigmasal değişikliklerin yaşanmasını sağladılar.

Gates belki de bu nedenle artık Microsoft bünyesinde bir sonraki büyük şeyin mimarı olamayacağını gördü. Microsoft’un kaybedecekleri o kadar büyük ki bundan sonra ancak irili ufaklı da olsa evrimsel adımlarla ilerlemekten başka bir şey yapamaz.

Bu da Gates’i tatmin etmez. Çünkü o devrim yapmış birisi.

O halde ne yapmalı? Mevcut koşullarda kaybedecek hiçbir şeyinin olmadığı alanlarda bu tür büyük maceralara girmek bir çözüm olamaz mı? Evet her ne kadar kaybedecek müthiş bir parası olsa da o para artık şahsen onun değil; vakfının.

AIDS ya da sıtmayı dünya tarihinden silecek bir aşıyı bir ilaç şirketinin geliştirmesini beklemek bu kadar imkansız mı? Hayır belki de değil. Ancak zihninde hiçbir düşünsel engelin olmadığı “o alanda yeni yetme birisinin” cesaretinin getireceği yaratıcılık da belki hiçbirisinde yok.

Ben açıkçası çok kısa bir süre içinde olmasa da Gates vakfının içinde olduğu bir girişimin bu hastalıkların kökünü kazıyacak çözümleri üreteceğine inanıyorum. Herşeyin ötesinde üç beş ülkeyi dolaşıp, açlıktan ya da hastalıktan kırılan sekiz on köyü gezip birer çek yazmak için ayrılmamıştır ofisinden Gates. O kadarı ona yetmez.

Microsoft’a gelince. O resmin içine gelene dek liderliği elinde bulunduran IBM’e ne oldu? Yok olup tarihe mi karıştı? Hayır. Microsoft belli bir kategoride elinden bayrağı almış olsa da IBM varlığı sürdürdü; bir ara tökezledi ama doğru yönetim ve yöneticilerle bu sıkıntılı dönemi atlattı. Bugün aslına bakarsanız Microsoft’tan çok daha büyük ciroya ve kara sahip bir şirket oldu.

Yarın aynı şey Microsoft’un da başına gelecek. Belki Google onun yerini alacak ama Microsoft kendi güçlü olduğu alanlarda para kazanmaya, “büyük kalmaya” devam edecek. Belki de bir süre sonra bugün Microsoft için söylediklerimizi Google için söylüyor olacağız.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 15 08 2008

İKİ İDDİANAME ve BİLGİ TOPLUMU


“(Elimdeki güç yettiği kadar) Benim fikirlerim nesnel bilgilerdir” mottosu bireylerin zihnine şırınga edilmektedir. O halde bu bireylerin işlediği adi suçlardan medyada gördüğümüz seviyesiz tartışmalarına kadar her şeyin özünde de bu tohumu görmek bizi neden rahatsız ediyor? Yoksa bizi bu hale “bir kereden bir şey çıkmaz” zihniyeti mi getirdi?


Bilgi olgusu ele alındığında genelde bilgiden nasıl istifade edilebileceği, bunun için teknolojiden ve diğer araçlardan nasıl yararlanılabileceği, sürecin sonuçlarının birey ve toplumun yaşam kalitesini nasıl artırabileceği gibi hususlar gündeme gelir.

Oysa bilgi olgusunu Türkiye gerçeğinden incelediğimizde şu dilemmadan bir türlü kurtulamadığımızı görürüz : Nesnel bilgiler mi şahsi fikirler mi?

Bilgi olgusunun en güçlü kalelerinden birisi hukuk sistemidir. Matematiği çok iyi bilen birisi sanırım hukuk sisteminin işleyiş modelini de çok iyi kavrayacaktır (bu tümce bilimsel bir değere sahip olursa acaba toplum olarak hukukla aramızdaki sorunu da aydınlatmış olur mu?).

Hukuk sisteminde yürürlükte olduğu sürece eğilip bükülmemesi gereken olgular bütünü vardır. Bunlar yasalardır. Yapılan ve adalate yansıyan bir eylem bu yasalarda belirtilen önermelere göre değerlendirilir. Basit bir örnek vermek gerekirse yasada “beyaz renkli bir duvarı farklı renklerle karalamak suçtur ve cezası da şudur” deniyorsa hukuk sistemindeki tüm elemanların (savcı, hakim, avukat) söz konusu bir eylemi bu önermeye göre değerlendirmesi gerekir.

Birisi eğer sarı renkli bir duvarı karalamışsa yukarıdaki önermeye göre bu suç olamaz. Ancak bu kez kamu vicdanının rahat edip etmemiş olması söz konusu olur. Ha sarı ha beyaz fark etmez; duvarı kirletmenin cezalandırılmasının istendiği (ve yukarıdaki yasaya sahip) bir toplumda sarı duvarı kirletmiş birisi cezasız kalır ve bu yargı açısından doğrudur (yasada sarı duvar demiyor) ama yasama açısından hatalıdır (yasa önermesinde “duvarın rengi ne olursa olsun fark etmez” demek yerine “beyaz” denmiş).

Yasamadaki bu eksikliğin yargı tarafından çözülmeye çalışılması hukuki açıdan ne kadar sağlıklıdır bilemem. Ancak benim kişisel görüşüm yasamadaki eksikliklerin yargı süreciyle bertaraf edilmesinin çok daha büyük kaos yaratma potansiyeline sahip olduğudur.

Öte yandan adalet sisteminin ya da hukuk düzeninin güvenilirliği ya da kalitesi yasamadaki güdüklükleri bertaraf etme kapasitesinde aranmak yerine hızlı ve doğru kararlar vermesinde aranır. Bu da temelde süreçleri hakkını vererek icra etmeyi gerektirir.

Önümüzde şu an iki tane iaddianame var. Birisi AKP’yi kapatma davası kapsamında hazırlanmış bir iddianame. Diğeri ise Ergenekon rumuzlu dava kapsamında hazırlanmış olan iddianame.

Kapatma davasıyla ilgili süreç daha erken başladığından daha fazla yol katedildi. Elimizde bazı veriler var. Örneğin AKP yaptığı savunmada iddianamenin “kalitesizliğinden” dem vuracak somut deliller sunamadı. Onun yerine başsavcının Cumartesi günü oturup google’dan gazete arşivlerini taramış olduğuna atıfta bulundu. Daha ziyade iddianameye değil de topyekun böyle bir davanın açılmasına yoğun tepki verildi; bunun hukukla ilgili olmadığı ve siyasi olduğu söylemine başvuruldu. (Yani yasamada sorun olduğunu ve yargının bu sorunu çözmesi gerektiği istendi).

İddianamesi henüz yeni kabul edilmiş olan Ergenekon rumuzlu davada ise tüm gözler, belki de 2455 sayfa olmasından dolayı, iddianameye çevrildi. İddianamenin tek bir tümce ile ifade etmek gerekirse “hukuksal anlamda kalitesi” sorgulanıyor.

Kapatma davasına yapılan siyasi olma eleştirisinin bu kadar zaman ve hacim kaplamasını bir türlü anlayamıyorum. Matematiksel formül bazına indirgenebilecek bir sistem olan hukuk düzeninde yürürlükte olan kanunları baz alarak harekete geçen bir avukat, hakim ya da savcının eleştirilmesi bilgi toplumu olmak isteyen bir toplumu nasıl etkiler?

Ya da mensubu olduğu bir hukuk sisteminin kalitesini düşürecek türde çalışma yapan bir hakim, avukat ya da savcı bilgi toplumu olmak isteyen bir toplum üzerinde nasıl bir etki bırakacaktır? Şöyle: “(Elimdeki güç yettiği kadar) Benim fikirlerim nesnel bilgilerdir”.

Bu motto bireylerin zihnine şırınga edilmektedir. O halde bu bireylerin işlediği adi suçlardan medyada gördüğümüz seviyesiz tartışmalarına kadar her şeyin özünde de bu tohumu görmek bizi neden rahatsız ediyor? Yoksa bizi bu hale “bir kereden bir şey çıkmaz” zihniyeti mi getirdi?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 08 08 2008

Pazar, Ağustos 03, 2008

DİJİTAL EVRENİN BOYUTLARI


2007 yılı sonu itibariyle Dijital Evrenin büyüklüğü 2,25 x 10 üzeri 21 ya da 281 exabyte ya da 281 milyar kere milyar byte. Daha popüler ölçülerle ifade etmek gerekirse tüm evren müzik dosyalarından oluşsaydı 281 trilyon dakikalık müzik dosyasına karşılık gelirdi.


Diyelim ki dört arkadaşınıza ekinde 1 Mb (megabyte yani bir milyon küsur harf) büyüklüğünde dosya olan bir eposta gönderdiniz. Yapmış olduğunuz bu işlemin dijital evrende ne kadarlık bir yer işgal ettiğini tahmin edebilir misiniz? İpucu vermek gerekirse cevap dört ya da beş misli (yani 4 ya da 5 Mb) değil.

EMC firmasının sponsorluğunda IDC firmasının Dijital Evren ve onun büyüme hızı ve hacmiyle ilgili yayınlamış olduğu rapora göre cevap tam 51 buçuk misli. Nasıl mı? Açıklaması fazla teknik detaya girmeden şöyle: Dosya epostaya eklenince orijinal yerinden silinmiyor, ortalama olarak epostaya dosya dışında yazılan açıklama metni için de %10 ilave ediliyor. Eposta gönderildiğinde bir kopyası gönderenin bilgisayarında bir kopyası da eposta hizmeti veren sunucu bilgisayarda kalıyor. Gönderilen bilgisayarın yedeği, eposta sunucu bilgisayarının başına kötü bir şey gelirse diye onun tıpatıp aynısı bir kopyası daha. Bir de bu iki sunucu bilgisayarın yedekleri. Bunları topladığımızda 9,5 Mb ediyor.

Dört kişiye gönderilen epostaların yedeği, alıcı kişinin bilgisayarına giden kopya, bunların arşivleri, toplandığında 22 Mb ediyor. Epostaların bu dört kişiye gönderilmesi için telekomünikasyon düzeyinde oluşan dijital hacim ise 20 Mb. Bunların hepsi toplandığında ortaya 51 buçuk Mb’lık bir hacim çıkıyor.

Yukarıda bahsettiğim rapor bu çerçevede global anlamda oluşan dijital trafiği araştırmış ve bu çerçevede dijital evrenin boyutları konusunda çeşitli bilgiler üretmiş durumda.

Buna göre;

2007 yılı sonu itibariyle Dijital Evrenin büyüklüğü 2,25 x 10 üzeri 21 ya da 281 exabyte ya da 281 milyar kere milyar byte. Daha popüler ölçülerle ifade etmek gerekirse tüm evren müzik dosyalarından oluşsaydı 281 trilyon dakikalık müzik dosyasına karşılık gelirdi.
2006’da 180 extabyte düzeyinde olan dijital evren 2011’de ise bunun on katına yani 1,800 exabyte düzeyine ulaşması tahmin ediliyor.
İşin ilginci 2007 yılında ilk kez dijital evrenin hacmi yeryüzünde bulunan dijital saklama ünitelerinin kapasitesini aşmış durumda (yukarıdaki hesaplama mantığından da anlaşılacağı üzere dijital evren sadece saklanan byte’lardan, dijial bilgilerden oluşmuyor; iletişim hatlarından geçen bilgiler de bu evrene dahil). Keza 2011’deki 1,800 exabyte’lık evrenin de ancak yarısı kalıcı olarak saklama ünitelerinde korunan bilgilerden oluşacak.
Tüm evrenin %70’i bireyler, %30’u kurumlar tarafından oluşturulmaktadır.
Bireylerin üretmiş olduğu dijital evren hacminin yarısı doğrudan kişilerin yaptıklarından oluşmakla birlikte (örneğin dijital fotoğraf makinesiyle çekilen fotoğraflar, gönderdikleri epostalar vb) kalan yarısı kişilerin dahil olduğu faaliyetler çerçevesinde oluşan dijital gölge işlemlerden oluşmakta (örneğin güvenlik kameraları, web arama tarihçeleri gibi).
Kurumsal anlamda üretilen dijital evren ise sektörden sektöre değişiklik göstermekte ve teknolojiye yapılan yatırımla doğru orantı oluşturmamakta. Örneğin finans sektörü global anlamda yapılan teknoloji yatırımlarının %20’sini oluştururken, dijital evrende ancak %6’lık bir yer işgal edebilmekte.

EMC’nin konuyla ilgili web sayfasına gittiğinizde (web linki aşağıdadır) sizi bir sayaç karşılamakta. Bu sayaç 1 Ocak 2008’den itibaren üretilmekte olan dijital evrenin büyüklüğünü canlı olarak sunmakta. Şu an 262 exabyte düzeyinde olan dijital evrenin 2008 sonunda 500 exabyte düzeyine ulaşması beklenmekte.

Siz de dijital evrene ne kadar katkıda bulunduğunuzu tespit edebilirsiniz. İlgili web sitesinden indireceğiniz program önce size bazı sorular soracak (günde kaç eposta gönderiyorsunuz, dijital fotoğraf makinesiyle kaç fotoğraf çekiyorsunuz, kaç film indiriyorsunuz vb). Bunların sonunda saniyede dijital evrene kaç byte’lık katkıda bulunduğunuz ortaya çıkmakta.

Bu veriler çerçevesinde tıpkı web sitesindeki gibi bir sayaç bilgisayarınızda çalışmakta ve canlı olarak katkınız artarak sürmekte. Örneğin bu yıl benim dijital evrene katkım şimdiye dek 686 Gigabyte (686 milyar) düzeyinde.

http://www.emc.com/leadership/digital-universe/expanding-digital-universe.htm

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 01 08 2008

TELEFONUM OLMADAN ASLA - NOMOPHOBIA


Cep telefonu ile erişilemez bir noktada olmak neden bu denli korku verici bugünün modern bireyi için? Demek ki bugünün modern yaşamı kendisini bir şeyin parçası olarak göremeyen birey için dayanılmaz bir ortam sunuyor. Demek ki toplumsal yaşam daha acımasız, daha tehlikeli, daha katlanılmaz, vb.


21. yüzyılda hastalıklar da değişiyor. Bir yanda kanser ya da AIDS gibi çözüm bekleyen ölümcül hastalıklar dururken öte yanda insanı düşündürmeden edemeyen ilginç hastalıklar da ortaya çıkmıyor değil.

Daha önce Japonya’da ve İngiltere’de başgösteren bir hastalıktan bahsetmiştim. Hikikomori isimli bu hastalığa yakalanan evin (çoğunlukla) büyük oğlu odasına kapanıyor ve değil evden odasından bile aylarca çıkmıyor.

Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de yapılan bir araştırma ortaya yeni bir fobinin de çıktığını gösterdi. Bu fobinin adı nomophobia. “No mobile phobia”nın kısaltılmış olan nomophobia mobil telefonunuzla erişim sağlayamama fobisi olarak tanımlanıyor. Çalınma, kontür bitmesi ya da kapsama alanı dışında kalma gibi nedenlerle cep telefonunuzla erişemez veya erişelemezseniz “vay başıma neler gelecek” fobisi yani.

İngiltere’de iki bini aşkın kişiyle yapılmış bir araştırmanın sonucunda katılımcıların %53’ünde böyle bir fobi olduğu tespit edilmiş. Nomophobia’ya sebep olan temel neden ise aile ya da yakın arkadaşlara ulaşamama korkusu. Diyelim ki telefonunuzun pili bitti ve tam da evi arayıp çocuğunuzun okuldan gelip gelmediğini teyid edeceksiniz. Bu durumda ne yapacaksınız?

İşte bu erişememe riskleri günümüz insanında bu tür korkular yaratıyor. Acaba dün neden böyle sorunlarımız, korkularımız yoktu? Ya da vardı da biz mi bilmiyorduk? Bu model bana Kaos Teorisi’ni anımsattı. Genel geçer fizik kuralları çerçevesinde “ihmal” edilen durumlar ihmal edilmeyip de ilgilenildiğinde ortaya “Çin’deki bir kelebeğin kanat çırpmasının Florida sahillerine tayfun getirebildiği” gerçeğini çıkabilmesi gibi.

Biz bunu bilmeden önce de kelebekler tayfuna sebep oluyordu. Değişen şey biz sadece “bilmediklerimiz alanını” biraz daha daralttık ve bunu bilebilir hale geldik. Bilinçlendik.

Dün de çocuğunun acaba zamanında ve kazasız belasız eve gelip gelmediğini merak eden ebeveynler vardı. Ancak o zamanın bilgi alanı içinde bunu öğrenmek ya imkansız ya da çok zordu. Ya sokaktaydı, ya evde telefon hattı yoktu vb. O nedenle de o bilgiden yoksun olarak geçen birkaç saat ile yaşamaya alışılmıştı.

Şimdi bilmediklerimizin alanı biraz daha daraldı. Elimizde cep telefonları var. O halde dilediğimiz an dilediğimiz kişiye ulaşabilir ve iletişim kurabiliriz.

Öte yandan bugün de “kabul ettiğimiz” bazı eksiklikler var. Örneğin telefonla konuşurken karşımızdakini görebilmek daha henüz yeni sınırı aştı; gerçekleşmek üzere. Ama örneğin telefon konuşması yaparken birbirimize dokunabilme imkanı hala o erişilemez bölgede. Hal böyle olunca biz de bugün telefon görüşmesi yaparken karşımızdakine dokunamamayı, onu öpememeyi vb bir eksiklik olarak görmüyoruz. Ne zaman ki bu imkan da sağlanacak onu da büyük bir eksiklikmiş gibi görecek ve bu eksikliği gidermek için derhal kullanmaya başlayacağız.

O halde elele giden iki durum söz konusu. Bir yanda yokluğunu bilmediğimiz şeyleri var edecek teknolojiler ortaya çıktığında o yokluktan kurtulma zorunluluğu. Diğer yanda ise kurtulamadıkça ortamın daha da dayanılmaz bir hale geldiği realitesi.

Yukarıdaki örneğe geri dönersek. Cep telefonu ile erişilemez bir noktada olmak neden bu denli korku verici bugünün modern bireyi için? Demek ki bugünün modern yaşamı kendisini bir şeyin parçası olarak göremeyen birey için dayanılmaz bir ortam sunuyor. Demek ki toplumsal yaşam daha acımasız, daha tehlikeli, daha katlanılmaz, vb.

Demek ki cebimizde telefon sayesinde bağlı olduğumuz o sanal iletişim ağı bile bize bir yere ait olma duygusunu veriyor. Eskiden yolda başımıza bir şey gelse sağdan soldan geçen hiç tanımadığımız insanlar bile kurtulmamıza yardımcı olabilirlerdi. Yani eskiden adı konmamış grupların doğal üyesiydi bireyler (mesela insanlık grubunun).

Bugün bu doğallığın yerini teknolojik çözümler alıyorsa bu biraz da o doğal üyeliklerin sona ermesinden ileri geliyor olsa gerek. Her ne kadar yukarıda anılan anket işin bu yönünü irdelememişse de zamanında “sosyal devletin öldüğünü” ilan edenler aslında bunları da söylemişler de kimse duymamış!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 25 07 2008

Perşembe, Temmuz 24, 2008

LEZZETLİ KELİMELER DÜNYASI


Siber sosyalleşmeyi sağlayan blogosfer altyapısı ve bunun etrafında dönen imkanlar sayesinde yeryüzündeki insanların birbiri ile farklı (sanal) bir etkileşim ve iletişim içine girmeleri, birbirlerinin deneyimlerinden istifade etmeleri, kendileri ile benzerlik gösteren, ortak özelliklere sahip bireylerle tanışma imkanlarına sahip olmaları bugünün interneti içinde standard özellikler halini almakta.


Blogosferle ilgili sürdürdüğümüz dizinin bu bölümünde bloglara eklenen yazıların okunurluluğunu artırmada önemli bir faktör olan “tag” kavramını ele alacağız. Bloga bir yazı eklenirken, o yazıyı en iyi özetleyecek anahtar kelimeleri de sisteme tanıtmak mümkün. Bu anahtar kelimelere tag denmekte.

Böylece yüzlerce binlerce yazı bulunan bir blogda belli bir konuyu arıyorsanız, tag listesine başvurarak aradığınız konuya en yakın anahtar kelimelere göre yazılara erişmeniz mümkün. Diyelim ki İstanbul’da yaz aylarında verilen konserlerle ilgili bir blogda özellikle Aya İrini’de gerçekleştirilen etkinlikleri incelemek istiyorsunuz. “Aya İrini” anahtar kelimesini seçtiğiniz zaman, tag listesine Aya İrini de eklenmiş tüm yazılar alt alta ekranda belirecektir.

Anahtar kelimelerin faydası sadece bir blog içinde arama yapmayla ilgili değildir. Genel anlamda blogosferde de arama yaptığınızda, arama motorları bu anahtar kelimeleri de endekslemekte ve arama sonuçları kapsamına bunları da dahil etmekteler.

Öte yandan anahtar kelime olgusuna yeni bir bakış açısı getiren bir hizmet de internette ücretsiz olarak blog okur-yazarlarına sunulmuş durumda. http://del.icio.us/ gibi yazması zor bir web sitesinde sunulan bu “lezzetli hizmete” göre (delicious İngilizce lezzetli demektir) takip ettiğiniz web sitelerini ya da blogları del.icio.us sitesinde kendi adınıza tahsisli ortamda saklayabilirsiniz (favoriler listesinin muadili).

Favori listesinin bilgisayarda değil de böyle bir web sitesinde saklanmasının çeşitli avantajları var. Bunların başında dünyanın neresine giderseniz gidin bu siteye erişebildiğiniz sürece favori listenize erişmenizin mümkün olması (tarayıcı programındaki favorilerim bölümüne sakladığınız taktirde o programın üzerinde çalıştığı bilgisayardan başka bir bilgisayarı kullanarak internete erişirseniz, favorilerim listenize erişemezsiniz – o liste o bilgisayara özgüdür).

Buna ek olarak bir yandan favorilerinizi anahtar kelime ile saklama imkanınız da bulunmaktadır. Bu hizmetin dağıtık olarak bilgisayarlarda değil de merkezi bir web sitesinde saklanmasının doğal bir sonucu olarak, favorileriniz ve anahtar kelimeleriniz sitenin diğer üyeleri tarafından da paylaşılabilmekte. Böylece aynı anahtar kelimeye sahip olup da başkasının favori listesinde olan ancak sizin haberdar olmadığınız bir web sitesinin varlığından haberdar olabilir, o siteyi ziyaret edebilir, aradığınızı orada bulabilirsiniz.

Bu açıdan bakıldığında del.icio.us sitesinin de kendisini sosyal yönü olan bir web hizmeti olarak lanse etmesi normal.

http://del.icio.us/ sitesinin sunduğu hizmetlerden bir tanesi de favorilerim listesine en çok eklenmiş web sayfalarının ya da blogların neler olduğunu sürekli sunmasıdır. Bu sayede del.icio.us imkanını kullanarak beğenilen web sitelerinin neler olduğunu yakından izleme imkanı da tüm üyelere sağlanmış olmaktadır.

Benzer şekilde sadece favoriler listesine eklenen web sayfaları değil, en çok kullanılan anbahtar kelimeler de listelenmektedir. Bu sayede de gerek en popüler gerekse de en son eklenen taglerin (anahtar kelimelerin) neler olduğunu görmek, bu kelimelerden herhangi birisini seçmek, o kelime seçildiğinde onunla irtibatlandırılmış web sayfalarının neler olduğuna erişmek, bu listeyi belli bir üyeye ait sayfalar için sınırlamak gibi imkanlardan istifade etmek mümkün.

Görüldüğü üzere siber sosyalleşmeyi sağlayan blogosfer altyapısı ve bunun etrafında dönen imkanlar sayesinde yeryüzündeki insanların birbiri ile farklı (sanal) bir etkileşim ve iletişim içine girmeleri, birbirlerinin deneyimlerinden istifade etmeleri, kendileri ile benzerlik gösteren, ortak özelliklere sahip bireylerle tanışma imkanlarına sahip olmaları bugünün interneti içinde standard özellikler halini almakta.

Bu imkanlar yeryüzünün internete açık her köşesinde şu an ve her an yaşanmakta. Yaşanan bu deneyimlerden sonuçlar üretilmekte, aksiyonlar alınmakta, gündelik yaşama uygulanmakta. Bir de bu imkanları altyapısızlıktan ya da daha vahimi yasakçı zihniyetler nedeniyle ıskalayanlar var.


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 18 07 2008

BLOGLARDAN BESLENME - RSS


Takip ettiğiniz blogların web sitesine gidip düzenli olarak ilgi çekici yeni bir malzeme var mı yok mu diye araştırmak yerine bunları RSS imkanı sayesinde merkezi bir noktaya toplamak çok pratik ve verimlidir.


Bir süredir üzerinde durduğumuz blog dünyası bugün 70 milyon blog adedi ile inanılmaz bir boyuta ulaşmış durumda (2003’te bu rakam daha hala 2 milyonun altında idi). Günde ortalama 100 bin yeni blog oluşturuluyor. Dikkatinizi çekerim; bunlar mevcut bloglara yeni yazılan yazıların adedi değil. Yepyeni açılan blog adedi. Son üç yıldır blogosfer ortalama altı ayda iki katına çıkarak büyümekte.

Böyle bir hacmin altında ezilmeden nasıl yaşanabilir? Diyelim ki yirmi tane blogu düzenli olarak takip etmeniz gerekiyor. Her gün yirmi farklı web sitesine gidip bu bloglara yeni eklenen bir yazı var mı diye bakmak belki pek çoğumuz için zor gelmeyecektir ama siberuzayın yerlileri için bu seyahatler çok yorucu ve verimsiz. Onun yerine şöyle takip ettiğim tüm blogları tek bir yerde toplanmış görsem; yeni eklenen bir blog yazısı varsa oradan okusam.

Bu kadar düzgün tanımlanmasından tahmin edileceği üzere bu hizmet blogosferde tüm blogculara ve blog okurlarına ücretsiz olarak sunulmuş durumda. Bunlardan en popüler olan RSS (Really Simple Syndication).

Bir blogda RSS imkanı varsa o bloga eklenen her yeni yazının sizin sanal kapınıza kadar otomatik uyarsı sistemi ile gelmesi (“feed”) yani sizin o blogdan beslenmenizin sağlanması ücretsiz bir şekilde mümkün demektir.

Bu besinlere iki yerden ulaşabilirsiniz. Ya sörf yaptığınız tarayıcı yazılımdaki favoriler bölgesinden ya da kimi yazılım şirketlerinin özel olarak geliştirmiş olduğu besin okuma (feed reader) ortamlarından.

Birinci opsiyonda, tıpkı favori web sitelerinizi sakladığınız gibi tarayıcı yazılımınıza favori bloglarınızın RSS besinlerini de saklayabiliyorsunuz. Ne zaman ki yeni bir besin var mı, takip ettiğim bloglardan herhangi birine yeni bir şey eklenmiş mi diye merak ederseniz bu favori bölgesine eriştiğinizde başlıkları görebilirsiniz. Varsa yeni gelmiş bir besin maddesine ulaşmak için ilgili linki seçtiğinizde karşınıza ilgili blogun sayfası gelir.

Besin okuyucular içinde ise en favori olan Google’un sunduğu imkan. iGoogle imkanı sayesinde kendinize bir Google ana sayfası oluşturabilir ve bu ana sayfaya Google okuyucusu ile uyumlu bir şekilde yayın yapabilen bloglardaki yenilikleri ekleyebilirsiniz. Google dışında başka besin okuyucular da mevcut olduğundan, bir blogun RSS beslemesini iGoogle ortamınıza almak için o blogun ana sayfasındaki RSS linklerinde Google Reader linkinin yer alıp almadığını araştırmanız gerekir.

Eğer takip etmek istediğiniz blogun kullandığınız besin okuyucusu ile uyumu yoksa en pratiği standard RSS kayıdı yaparak blogu tarayıcı yazılımı içindeki favoriler bölümüne almanızdır.

Özellikle araştırma yapan bireyler için RSS türü imkanlar oldukça kritiktir. Çünkü araştırma derinleştikçe beslenilen blog sayısında da artma olacaktır. Öte yandan takip edilen her bloga eklenen her yeni malzeme illa ki merakla beklenen, ilgi çeken bir içerik olmayabilir. Tıpkı haber sitelerine her eklenen malzemenin ilgi çekmemesi gibi.

O nedenle blogun web sitesine gidip düzenli olarak ilgi çekici yeni bir malzeme var mı yok mu diye araştırmak yerine bunları RSS imkanı sayesinde merkezi bir noktaya toplamak çok pratik ve verimlidir.

Yaşı 90lı yıllardaki internet eğilimlerine yetenler anımsayacaktır o dönemde bir süre oldukça popüler olan bir imkan vardı. PointCast firmasıyla özdeşleşen haberlerin bilgisayarınıza pompalanması (Push Teknolojisi). Bu teknoloji sayesinde ekran koruyucusu türünde bir yazılım bilgisayara kuruluyordu ve bu yazılım düzenli aralıklarla internete bağlanıp, güncel bilgileri indiriyordu. Bu bilgiler de haber başlıkları vb oluyordu. Bu sayede ekran koruyucusu devreye girdiğinde indirilmiş olan haberler animasyon mantığına uygun olarak ekranda uçuşmaya başlıyordu.

RSS (ve blogger.com sitesindeki muadili olan ATOM) teknolojileri de 90lı yıllardaki push (itme) teknolojisinin reforme edilmiş ve blogosfere uyarlanmış hali. Blogosferde okumak ya da yazmak RSS/ATOM imkanları olmadan her zaman eksik ve verimsiz kalacaktır.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 11 07 2008

ZİHİNDEKİ BLOKLARI BLOG KIRAR


Beynimizdeki ve kalbimizdeki yaraları artık birer gizli hazine olarak görmeyelim. Onlar ancak paylaştıkça bir hazine haline gelebilir. Paylaşılan bilgi azalmaz çoğalır. Küçültmez yüceltir.


Bireylerin kendini doğrudan ifade etmesinde sanal dünyadan azami istifade etmesinde 2002 yılı önemli bir dönemeç olarak ele alınıyor. Teknolojik konulardaki eğilimleri, moda akımları fiziksel dünyadaki eğilimlerden izole ederek irdelediğimizde her zaman anlamlı tanımlar, açıklamalar bulamayabiliyoruz.

Ancak blogosferin böyle bir dönemde oluşmaya başlaması ile 11 Eylül 2001’de ABD’de gerçekleştirilen terör saldırısının sonrasında dünyanın içine girmiş olduğu yeni evrenin irtibatlandırılması pek de hatalı olmasa gerek.

Devletler daha totoliter bir yönetim modeline başvurmak zorunda kaldılar ve bunun sonucu olarak yaşların yanında haksız yere yanan kurular, belki de bunun direkt ve dolaylı (olumsuz) sonuçlarını kendi bireysel yaşamlarında daha derinden hissetmeye başladılar; yaşadılar.

Buna karşılık olarak da kendilerini sanal dünyaya attılar. Bloglar patladı.

Bugün 2008 yılında blogosfer diye adlandırılan blog dünyası artık içinde ne ararsanız bulunan bir dijital ekosistem halini almıştır ve bu sayede de yeni problemler ortaya çıkmaktadır. Bunlardan bir tanesi de bir blogun okunmasının, popüler olmasının nasıl sağlanacağı hakkındadır.

Blogosfer o denli büyüdü ki artık sadece blog dünyasıyla sınırlı arama yapma imkanları ortaya çıktı. Herhangi bir konuda Google’un blog arama ortamında bir arama yapın, karşınıza yüzlerce binlerce blog çıkacaktır.

Bloglar bugün söyleyecek bir sözü olan herkesin sahip olması gereken, zamanından başka harcayacak hiçbir şeye gerek duymayan ücretsiz sanal bir imkan. Öte yandan bir blogun okunurluluğunun sağlanması için de yeni araçlar ortaya çıkmış durumda.

Öncelikle blogun sürekli güncel kalması gerekmekte. Periyodu ne olursa olsun, düzenli olarak blogunuzu güncel tutmanız “olmazsa olmaz” koşullardan bir tanesidir. Artık bloglar sadece yazı yazma ile sınırlı birer ortam olmaktan çıktı. Örneğin çektiğiniz fotoğrafları da bloglarınıza ekleyebilir ya da flickr gibi fotoğraf paylaşım ortamlarıyla blogunuzu birbirine bağlayabilirsiniz. Yani flickr sitesine yüklediğiniz fotoğraflarınızı blogger.com sitesindeki blogunuzda gösterebilirsiniz; ikinci kere yükleme yapmadan. O nedenle yazı yazmayı sevmiyor olmak artık blog sahibi olmama sürecinde bir bahane olmaktan çıktı.

Okunurluluğu sağlayacak önemli konulardan birisi de blogun technorati.com gibi blog uzmanı sitelerden erişilebilir hale getirilmesi. Bu imkan eskiden web sitelerinin kendilerini yahoo.com arama sitesine eklemesinin blogcası. Bu tür blog arama sitelerine kendi blogunuzu tanıttığınızda blogunuzla ilgili okunurluk ve referans gösterme türü konularda istatistiki bilgilere ulaşabiliyorsunuz.

Türkçe’yi blogunuzun okunurluluğu açısından bir sorun olarak görüyorsanız yeniden düşünün. Çünkü 2008 yılında siberuzayda en çok kullanılan dillerden bir tanesi de örneğin Farsça. Demek ki İngilizce dışındaki dillerin de internette bir şansı var.

eBay’in yakın zamanda yapmış olduğu bir araştırmaya göre bugün Türkiye’de 7,5 milyon ADSL abonesi 26 milyon internet kullanıcı var. Bunları iyimser rakamlar olarak düşünsek bile bugün Türkiye internet kullanıcısı açısından dünyanın onbirinci ülkesi konumunda.

Böyle bir hacimden taş üstüne taş koyan blogların çıkmasını beklemek hayal olmasa gerek. Tabii taş üstüne taş koymayı pratik metrikler açısından tanımlıyorum. Yani Türkçe blogların global istatistiklere girebilecek düzeyde trafik çekebilmesi.

Şu an ülkemizde blog-kavramının-keşfedilmesi halkası dışında eksik bir şey kalmamış durumdadır. Bilgisayarsa bilgisayar, internet kullanımı ise internet kullanımı, ucuza ADSL erişimi ise ucuza ADSL erişimi. Hatta ve hatta konuşma ihtiyacı ise konuşma ihtiyacı.

Sadece 12 Eylül sonrası sendromu bile bloglara taşınsa sanırım 2009 yılında yapılacak blogosfer istatistiklerinde Türkçe bloglar da dünya çapında istatistiklere girmeyi başarır. Bugüne dek bu tür konularda açık iletişim kurmayı tu-kaka olarak damgalamış olan birinci elden tanıklarda yavaş yavaş gözlenmekte olan tavır değiştirme süreci belki de bir umut ışığı olabilir.

Beynimizdeki ve kalbimizdeki yaraları artık birer gizli hazine olarak görmeyelim. Onlar ancak paylaştıkça bir hazine haline gelebilir. Paylaşılan bilgi azalmaz çoğalır. Küçültmez yüceltir.


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 04 07 2008

Cuma, Haziran 27, 2008

VELEV Kİ...


Biz boşuna “Internet Yaşamdır” diye yırtınıp duruyoruz. Bu mentaliteye göre internet olsa olsa çocuk oyuncağıdır. “Ciddi devlet meseleleri” söz konusu olduğu zaman internet gibi bir çocuk oyuncağına başvurmak işi ciddiyetinden uzaklaştırmaktadır.


AKP’nin 16.6.2008’de Anayasa Mahkemesi’ne sunmuş olduğu Esas Hakkındaki Cevaplar metninin 18. sayfası:

“Yargılama hukukunun temel ilkesi delillerden sonuca gitmek iken, partimiz hakkında açılan davada bu ilke tersine çevrilmiş görünmektedir. Önce dava açmaya karar verilmiş, daha sonra da bunun için delil toplanmıştır. Nitekim iddianameye ek olarak sunulan dosyalarda yer alan gazete haber ve yorumlarının büyük bir kısmı bunların yayınlanmasından yıllarca sonra internet yoluyla derlenmiştir. Bu nedenle bu dava adeta bir “google davası”dır. Başsavcı, çok sayıda haber ve yorumu dava açma tarihine yakın bir zamanda anahtar kelime yazarak “google” arama motorundan arama yapmak suretiyle elde etmiştir. Örneğin, iddianamenin 10, 14, 29, 74, 93, 95, 97, 100 nolu eklerinde yer alan bazı deliller bunlardan sadece birkaçıdır. Bu şekilde internetten elde edilen gazete haber ve yorumlarının 2 Şubat 2008 Cumartesi ve 3 Şubat 2008 Pazar günleri indirildiği görülmektedir. Bu durum Başsavcılığın partimiz hakkında dava açabilmek için hafta sonu tatilinde bile yoğun bir mesai yaptığını göstermektedir.”

Bu metindeki bilgi düzeyi, bilgi derinliği ve konuyu yorumlama yaklaşımı çok düşündürücü. Öncelikle “google davası” nitelendirmesi ile verilmek istenen olumsuzluk, hafiflik mesajı karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum.

Eğer bu doğru bir nitelendirme ise biz boşuna “Internet Yaşamdır” diye yırtınıp duruyoruz. Bu mentaliteye göre internet olsa olsa çocuk oyuncağıdır. “Ciddi devlet meseleleri” söz konusu olduğu zaman internet gibi bir çocuk oyuncağına başvurmak işi ciddiyetinden uzaklaştırmaktadır.

Cumhuriyet Başsavcısı’nın Google’ı kullanma nedeni neymiş? Yıllar önce yayınlanmış gazete haberlerini bulup, kağıda basarak dava dosyasına koymak. Burada eleştirilen şey ne? Efendim eğer sen kapatma davası açacaktıysan, gazete haberlerini günü gününe takip etmeli ve elinde makasla bunları keserek güzelce arşivlemeli ve günü geldiğinde de dosyana koymalıydın. Yok eğer onun yerine hele bir de Cumartesi Pazar günleri oturup da Google’dan arama yaparak delil topladıysan vay haline!... (Buna karşılık Sayın Yalçınkaya “Velev ki...” diye başlayan bir cevap verse acaba ne diyecekler?).

Şimdi merak ediyorum tabii... Dünün gazeteleri makasla kesip kupürleri dava dosyasına delil olarak eklenmesiyle bugünün Google’dan arama yaparak bulunan kupürleri kağıda basıp dosyaya eklenmesi arasında içerik olarak ne fark var?

Eleştirilen şey davaya delil olarak eklenmiş bazı bilgilerin elde ediliş şekli. Yanlış anlaşılmasın, AKP kendi savunmasında bu delillerin gerçek dışı olduğunu filan savunmuyor. Bunların elde ediliş şeklini eleştiriyor.

Şimdi biz böyle mentaliteye sahip yürütme organlarımızın ülkemizde interneti en stratejik konulardan biri olarak algılayıp, ona göre yatırım yapmalarını mı bekleyeceğiz?

Bu tür durumlarda başvurulan bir yöntem var. Sanırım burada da o devreye girecektir. Şimdi bu savunma çerçevesinde Cumhuriyet Başsavcısı her açıdan eleştiri bombardımanına tutmak gerekiyor ya ele geçirilen her şey en ince detayına dek bu uğurda kullanılacaktır. Mesela internetten ulusal gazetelerimizin sanal arşivine ulaşarak daha önce yayınlanmış haber ya da makalelere ulaşmak çerçevesinde internet de bu yolda feda edilir.

Ertesi gün diyelim ki Türkiye’de internetin kuruluşu kutlanırken ya da uzaya bir Turksat uydusu gönderilirken, efendim interneti elli kat hızlandıracak altyapılar kuruyoruz diye bu kez o günün gündemine uygun olarak internet yeniden yorumlanır.

Altın kural şudur: Tutarlı olmak zorunda değilsin. Bugün beyaz dediğine yarın siyah ertesi gün şeffaf diyebilirsin.

Bu kuralı çok rahat bir şekilde hiç utanıp sıkılmadan uygulamanın da bir altyapısı var. O da amaçlar, hedefler. O amaç ve hedeflere giderken bunların dışında kalan herşey (insanlar, olgular, fikirler) birer araçtır. Ve araçlar nasıl istenirse o şekilde kullanılır. Bir gün öyle bir gün böyle. O nedenle başkasının “takıyye yapıyorlar” dediklerine “biz yolumuzda yürüyoruz” demeleri boşuna değil.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 27 06 2008

SANAL OKUR YORUMLARI


Dijital kültür bireylere şu mesajı vermekte. Dilediğin her şeyi söyleyebilirsin; ama ne başkalarının da bir şey söylemesini engelleyebilirsin, ne seninle aynı fikirde olmayanları bu platformdan kovabilirsin, ne de bu platformun kurallarını sadece senin gibi düşünenlerin, konuşanların yer alabileceği diğerlerinin ise yer alamayacağı şekilde değiştirebilirsin.


Ülkemizdeki pek çok problemin kaynağına indiğimizde eğitimsizlik ortak paydasına ulaşıyoruz. Dikkat ederseniz “öğretim” değil “eğitim” ! Ansiklopedilerde yazan bilgileri daha çok bilmekle sorunlarımızı aşamayız ama “farklı olanlarla bir arada yaşayabilmeyi”, “farklı düşüncelerin de dile getirilebileceğini”, “herkesin bizim gibi düşünmek zorunluluğunun olmadığını” idrak edebilsek pek çok sorunumuz sorun olmaktan çıkacaktır.

Neden böyle bir kültürel yapıya sahip olduğumuz sosyologların araştırması gereken bir konu ancak bu süreçte internetin, sanal dünyanın, dijital kültürün iletişim olgusuna getirdiği yenilikler farklı açılımların ortaya çıkmasına imkan tanıyor.

Örneğin “farklı düşüncelerin de dile getirilebilmesi”. Önceleri televizyonlarda gerçekleştirilen açık oturum, forum türü programlar bireylerin bu konuda antrenman yapmasını sağladı. Bugün senkron ya da asenkron olarak dijital dünya üzerinde topluluk içinde iletişim kuran bireyler bu konudaki “yapay eksikliği” giderme konusunda azami çaba harcıyorlar.

Bu eksiklik neden yapay? Çünkü Türk kültürü, Anadolu tarihi incelendiğinde aslında tolerans olgusunun en yaygın yaşandığı toprakların Türklerin yönettiği yerler olduğu kolayca görülecektir. Osmanlı zamanında Balkan ve Avrupa halklarının Türklerin yönetimine girme arzusunun özünde de bu tolerans yatmaktaydı.

Ne olduysa, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan ve Atatürk sahneden çekildikten sonra kültürümüze yapay uyuşturucular şırınga edilmeye başladı. Yüzyıllarca yanyana yaşamış insanlar, topluluklar bir anda dinlerinin, etnik kökenlerinin farklı olmasının birbirleriyle zıtlaşmayı, kavga etmeyi gerektirdiğini düşünmeye başladı.

Sanal dünya bu anlamsız pürüzleri ortadan kaldırıyor. Başlangıçta doğal olarak sokaktaki mentalite sanal dünyaya da aktarılmaya çalışılacak; ancak dijital kültürün kendine özgü nitelikleri bu yapaylıkların kısa sürede ortadan kalkmasına neden olacak.

Bunun en mikro, en basit modellerinden birini haber ya da web 2.0 modeline göre tasarlanmış sitelerdeki okur yorumlarına bakarak görmek mümkün. En ağıza alınmaz küfürleri edenler de, konuyla dalga geçenler de, ciddi bir şekilde tezini savunup düzeysizlere ağzının payını verenler de dijital kültür platformunda yanyana gelebiliyor.

Örneğin geçtiğimiz günlerde sansasyonel bir haber göze çarptı Türk medyasında. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’da erkekler Nazilere karşı savaş verirken, kadınların pek çoğunun Nazi subaylarıyla birlikte olduğunu belgeleriyle doğrulayan bir Fransız yazara Fransa’da ödül verildiği belirtiliyordu haberde.

Konuyla doğrudan alakası olmayan Türk okurlar ise haberin altını yorumlarıyla doldurmaktan çekinmemişler. Bazıları Almanların savaşı kaybetmelerinin nedenini şimdi daha iyi anladığını belirten esprili yorumlarda bulunurken, bazıları bunu derhal Türkiye ve Türk Kadını ile kıyaslamış; Türk ve müslüman olduğumuz için şükretmiş. Buna karşılık başka bazı okurlar da bu irtibatlandırmayı ilintisiz bulmuş.

Dijital kültür bu imkanları sayesinde bireylere şu mesajı vermekte. Dilediğin her şeyi söyleyebilirsin; ama ne başkalarının da bir şey söylemesini engelleyebilirsin, ne de seninle aynı fikirde olmayanları bu platformdan kovabilirsin, ne de bu platformun kurallarını sadece senin gibi düşünenlerin, konuşanların yer alabileceği diğerlerinin ise yer alamayacağı şekilde değiştirebilirsin.

Sanal dünya işte bu temel özellikleri nedeniyle “konuşma özgürlüğü”nün en doğal ve en güçlü olarak hissedildiği, idrak edildiği, uygulandığı platformdur.

Sanal dünya işte bu nedenle işine gelmeyenlerin, elindeki gücü kullanarak, platformun kurallarını değiştirmesine imkan vermez; bunu doğal bir hak olarak bireylerin sahip olduğunu savunmaz!

Bugünün Türkiyesine bir bakalım. Toleransın alasını yaşamış, yaşatmış bu topraklar üzerinde tolerans olgusu üzerinden toleransı bütünüyle ortadan kaldıracak uygulamalar kamu kurumları aracılığıyla tüm toplumun yaşamına zorla uygulatılmak istenmekte.

Hiçbir demokrasi, demokrasiyi yok etmek isteyenlere demokrasinin nimetlerinden istifade etmesi hakkını tanımaz. Demokrasiyi idrak etmiş, özümsemiş hiç kimse de demokrasiyi başka bir sistem için değiştirmeye yeltenmez. Bu son tümce tersten de okunduğunda doğrudur. Yani bu tür değişiklikler yapmak isteyenlere de demokrat denmez!

Ne yazık ki dünya üzerinde ondört onbeş yaşlarındaki milyonlarca sanal dünya müdaviminin çok doğal bir olgu olarak idrak edip şu an yaşamlarına uyguladıkları bu temel değerleri idrak edemeyenler nedeniyle ülkemiz geriye gitmeye devam ediyor.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 20 06 2008

DÜNYADAKİ BİREYLER BİRLEŞİYOR !


Blogosfer aslında tüm dünyayı koca bir köye çeviriyor. Fiziksel olarak bir araya gelme imkanları olmasa bile yüzlerce birey, ırk, din, dil ayrımı gözetmeden, sadece ortak paydalarda buluşarak, birbirleriyle etkileşim içine girebiliyorlar.


Hikaye Kevin Costner’in başrol oynadığı Field of Dreams (Düşler Tarlası) filmiyle başlıyor. Çiftçi Ray (K.Costner) bir gün gaipten kulağına şöyle bir şey fısıldandığını duyuyor: “Eğer inşa edersen, o gelecek”. (“if you build it, he will come”).

Bu slogan internetin ve webin ilk patladığı yıllarda derhal web dünyasına taşındı. If you build it they will come! Yani “Eğer [web siteni] inşa edersen, [internete bağlananlar siteni ziyarete] gelecekler”. Bu slogandaki temel mesaj herkesin, özellikle de her firmanın illa ki bir web sitesinin olması gerekliliğinin altını çizmekti. Çünkü o yıllarda (90lı yılların başı) firmalar hala “neden bir web sitem olsun ki?” diye interneti sorguluyorlardı.

Bugün web sitesine sahip olmak firmalar için artık bir tereddüt unsuru olmaktan çıktı. Ancak web sitesine sahip olma süreci bireylerde nispeten daha yavaş ilerledi. Bunun da temel nedeni web sitesi yapmak için bazı teknik bilgilere sahip olma zorunluluğu idi. Bu sıkıntı önce web üzerinde basit de olsa web sayfası oluşturma imkanı veren web siteleri sayesinde aşılmaya başladı.

Daha sonra da bu ilkel örneklerin gelişmiş hali olarak ortaya çıkan weblog (blog) yapısı bireylerin webi yeniden keşfetmesini sağladı. Ancak blogosferdeki dinamizm, yani çok hızlı ve kolay bir şekilde sayfa içeriğini değiştirme, ekleme imkanı sayesinde bireysel web diyebileceğimiz bloglar, web site içeriğini oluşturma nedenlerinde de ciddi bir değişikliğin yaşanmasına neden oldu.

Bugün hemen hiçbir firma kendi web sitesinde, şirkette olan biteni gün be gün web sitesine yansıtmıyor; buna en yakın içerikler ya HABERLER köşesi oluyor ya da ANKET türü etkileşimler.

Ancak bireylerin webini oluşturan blogosfer, bireyin her gün her dakika yaptıklarını dilediği şekilde webe taşıma imkanı getirdi. Internet adeta milyonlarca netizenin devasa bir günlüğü haline geldi.

Ancak yine de blogosferin bildiğimiz anlamda günlükten bir farkı var. O da okurların yazılanla ilgili görüş bildirebilmesi. Bir başka deyişle bireyler arasında bugün yeryüzünde her zamankindan daha yüksek düzeyde bir etkileşim söz konusu.

İletişim uzmanlarının bu konuda bilimsel araştırma yapmakta olup olmadığı bilmiyorum. Ancak görünen o ki internet bireyler arasındaki iletişimi, bildiğimiz haliyle iletişim sorunlarının tamamını olmasa bile önemli bir kısmını ortadan kaldırıyor ya da başka bir forma dönüştürüyor.

Örneğin iki bireyin fiziksel ortamda bir arada bulunmalarının yarattığı iletişimsizlik sorunu yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bireyler karşılarında gözlerini dikmiş insanların olmadığı ortamda, bu kişilerle (MSN, chat gibi imkanlarla senkron ya da eposta, blog yazılarına yorum ekleme vb gibi imkanlarla asenkron) çok daha kolay iletişim kurabilmekte. Düşüncelerini çok daha açık bir şekilde ifade edebilmekte.

Elbette ki bu tüm iletişim sorunlarının çözülmesi anlamına gelmemekte. Hatta belki de iletişimin bu yeni formu nedeniyle yeni kategoride sorunların ortaya çıkmasına da neden olabilecek. Ancak yaşanan bu değişimin paradigmasal bir sıçrama olduğunun da altını çizmek gerek.

Blogosfer (internetteki bloglar dünyası) 21. yüzyılın bireyinin tüm dünya ile kolayca iletişim içine girmesini sağlamakta. Bugün doğal olarak, “daha karşı dairedeki komşusunu tanımadığı” için bireyler eleştirilirken, bunun temelinde eski anlayışın, “eski paradigmanın” yer aldığını ve paradigmaların da zamanla değiştiğini unutuyoruz.

İçinde kırk elli ailenin yaşadığı apartmanlar her ne kadar o eski mahalle ortamını ortadan kaldırdıysa da insanlar arasındaki iletişimi ortadan kaldırmadı. Apartmanlarda yaşayan ailelerin yine dostları, arkadaşları var; birbirleriyle yine iletişim kurabiliyor; etkileşimde bulunabiliyorlar.

Blogosfer aslında tüm dünyayı koca bir köye çeviriyor. Fiziksel olarak bir araya gelme imkanları olmasa bile yüzlerce birey, ırk, din, dil ayrımı gözetmeden, sadece ortak paydalarda buluşarak, birbirleriyle etkileşim içine girebiliyorlar.

Sahi öteden beri de istenilen, arzu edilen bir şey değil miydi bu?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 13 06 2008

Pazartesi, Haziran 09, 2008

YOUTUBE TEORİLERİ


Dijital dünyanın gerçek müdavimleri, gaza, dolduruşa, ajitasyona gelmiyorlar. Hani 1 Mayıs’larda dolduruşa gelen kitleler var ya; hani o nedenle meydanların insanlara açılması sakıncalı ya ülkemizde. Internet söz konusu olduğunda allahtan benzer bir durum söz konusu değil. Herkes öz-değerlerine sahip çıkıyor. Sahip çıkabiliyor. Kimsenin dolduruşuna da gelmemesini biliyor.


Youtube’a yasak getiren 13 tane ülke varmış. Bunlardan birkaç tanesi uygunsuz içeriği bahane ederek kapatmış. Suudi Arabistan gibi ülkeler kapatma sebebi göstermeyi gerekli bile görmüyorlar. Ancak en ilginç açıklama Suriye’ninki. Efendim ülkenin internet altyapısı youtube trafiğini kaldıracak düzeyde değilmiş. O nedenle anlaşılan internet tamamen çökmesin diye youtube’a erişim vermiyorlar.

Ne düşünceliler. Yakında belki altyapları facebook’u da kaldıramaz hale gelir. O zaman onu da kapatırlar. Efendim? Neden altyapı kapasitelerini artırma yoluna gitmiyorlar mı? İlginç bir bakış açısı !...

Gelelim bizim bu onüç ülkenin arasına girme nedenimize. Malum Atatürk ile ilgili siteye eklenen hoş olmayan video klipler yüzünden bu listelerde adımız geçiyor. Bu konuyu daha önce de bu köşede gündeme getirmiş ve orantısız güç kullanımı şeklinde bir yorumda bulunmuştum.

Geçtiğimiz günlerde youtube’un sahibi Google firmasının yetkilileri de benzer bir açıklama yaptılar. Bu tür video klipleri konusunda hassas olduklarını ve kendilerine başvurulması halinde bu klipleri siteden doğrudan silmekte olduklarını bildirdiler. Yani bir mahkeme kararı almaya ve tüm siteyi komple kapatmaya gerek yok. Böylece dünyaya rezil olmaya da...

Peki neden bu yolu seçmiyoruz?

Geçtiğimiz günlerde bir eposta aldım. Birisi üşenmemiş; Atatürk aleyhtarı video kliplerine (youtube’u açık bulduğu bir sırada ve videolar silinmeden önce) gelen yorumları incelemiş. Görünen o ki gerek o video kliplerini oraya yükleyen şahıslar gerekse de ona destek çıkan mesajları yazanlar, güzelce ağızlarının payını almışlar.

Bir başka deyişle dijital dünyanın gerçek müdavimleri, gaza, dolduruşa, ajitasyona gelmiyorlar. Hani 1 Mayıs’larda dolduruşa gelen kitleler var ya; hani o nedenle meydanların insanlara açılması sakıncalı ya ülkemizde. Internet söz konusu olduğunda allahtan benzer bir durum söz konusu değil. Herkes öz-değerlerine sahip çıkıyor. Sahip çıkabiliyor. Kimsenin dolduruşuna da gelmemesini biliyor.

Peki hal böyleyken neden bu konu sürekli gündeme getiriliyor?

Öncelikle şunu tespit etmek gerekir. Bu tür kararlar nedeniyle sürekli olarak Atatürk hakkında aleyhte video kliplerinin olduğunun da bedava reklamı yapılmış olmuyor mu? Belki de bu videolar Atatürk lehindeki videolara orantılandığında binde bir ya da yüzde bir. Ama leyhteki videoların hiçbir değeri yok; ama işte o tek video; müthiş bir gündem yaratıyor.

İnsanların zihnine böylece şöyle bir bilgi yerleştirilmiş oluyor. Atatürk aleyhinde video da yapılabilirmiş demek. İkinci adım, bu merakı gidermek. Böylece bu tür videolar, yapılması gerektiği gibi sessiz sedasız site yönetimine başvurularak sildirilmek yerine davulla tüfekle kurşuna dizildiğinden, merakla aranır hale getirilmekte.

Ayrıca şu realitenin de altını çizmek lazım: Bu tür video klipler mahkeme marifetiyle site kapatılıp da sildirilene kadar zaten izleyen izlemiş, polemiğini yapan yapmış oluyor.

Bir de şu boyutu değerlendirelim. Youtube’u kapatmanın temelinde gerçekten de Atatürk aleyhindeki videolar mı etken oluyor? Yoksa acaba daha başka şahsiyetler mi söz konusu? Youtube gibi bir ortamdan bireylerin etkileşim içine girip, bazı konulardaki bazı gerçekleri öğrenmeye imkan vermeyi engellemeye çalışan...

Her bir Atatürk aleyhtarlığı yapan video için Türkiye’den youtube’u kapatma cezası uygulamak, bunu değiştirmek için ilgili hiçbir kamu görevlisinin, kurulunun, kuruluşunun devreye girmemesi, herkesin söz birliği etmişcesine kulağının üstüne yatması... Bunlar tesadüf mü? İhmalkarlık mı? Önem vermeme mi? Yoksa başka bir şey mi?

Bu sorunun çözümü mahkeme yoluyla tüm siteyi kapatmak yerine, kamu yönetiminde bu konuda görevli olarak atanmış kişilerin Google firması ile temasa geçerek, ilgili videoyu en hızlı şekilde siteden silinmesini sağlamak olmalıdır.

Tabii kültürümüz güvensizlik üzerine oturtulmuş olduğundan; “Böyle bir yol izlendiği taktirde o görevlilerin canlarının isteyeceği video klibi sildirmeye kalkmayacağından nasıl emin olabiliriz?” diye de sorabilirsiniz. Ne yazık ki güvensizlik varsa hiçbir araç çözüm olamaz.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 06 06 2008