Cuma, Kasım 05, 2010

REMİKS KÜLTÜRÜ

Dijital dünyada bir esere erişirken, onun bir kopyası bizim için oluşmak zorunda. Bu dinamiklik kültürün sadece-oku modelinden oku-yaz modeline dönüşmesine neden olmakta. Bugünün dijital yerlileri bir malzemeyi alıp, onu değiştirip, kendisine ait yepyeni bir malzeme haline getirmekte ve bunu yasadışı olarak algılamamakta.

ROM ya da RAM gibi kısaltmaları bilgisayar eğitimimizin ilk yıllarında öğrenmiştik. Bellek bir bilgisayarı oluşturan önemli parçalardan biridir. ROM ve RAM de bu parçanın iki farklı türüdür. Her bilgisayarda ikisi de yer alır. İlki sadece okuma yapılabilen bellektir. Sınırlı ama önemli bir işlevi vardır. İkincisi ise bilgisayar alırken “Bunun hafızası ne kadar?” diye sorduğumuzda kastettiğimiz bellektir. Tüm programlar bu bellekte çalıştırılır. O nedenle bu bellek hem okunabilen hem de yazılabilen bellektir. (ROM=Read Only Memory, RAM=Read Access Memory).

Remiks Kültürü
olgusunu araştırırken bu bellek türlerine özgülenen bir metaforun da kullanıldığını görünce önce duraksadım; sonra hak verdim. Remiks Kültürü’nü ilk öne süren Harvard Üniversitesi’nde hukuk profesörü olan Lawrence Lessig’dir. Bunu, internetten ücretsiz olarak indirebileceğiniz, Remix isimli kitabında ele almıştır.

Internetten ücretsiz indirebileceğiniz ifadesi pek çok okurun aklına bunun yasal olup olmayacağı sorusunu getirmiştir. Hemen belirteyim ki yasal!

Remiks kültürü, en basit anlatımıyla, yeni bir şey üretirken, halihazırda üretilmiş malzemelerden de istifade etmeyi doğal karşılayan kültürü işaret etmektedir. Örneğin bir süre önce ülkemizdeki televizyonlarda da sık sık yayınlanan bir video-klip vardı. George W. Bush ve Tony Blair’in konuşmaları ile Lionell Richie’nin Endless Love şarkısının remikslenmesi sonucunda oluşturulan.

Lessig, Remix kitabında, kültürü Read-Only ve Read-Write olarak ikiye ayırıyor. Sadece okunabilen kültür, biz dijital göçmenlerin yüzyıllardır bildiği kültür modeli. Bir eserle olan dialogumuz sadece onu “okuma” şeklindedir. Bir tabloyu izleriz, bir romanı okuruz, bir müzik eserini dinleriz. Bu kültür modelinde zaten bu eylemlerin ötesine geçmek yasadışı sulara girmek anlamına gelmektedir.

Oysa dijital altyapının getirdiği imkanlar sayesinde kültürde kökten bir dönüşüme neden olacak imkan da hayatımıza girmiş durumda. O da aslında dijital dünyada herhangi bir eser ya da malzemeye erişirken, onun bir kopyasının bizim için oluşmasıdır. Örneğin bir web sitesine gidip de bir sanatçının çektiği bir fotoğrafı görmek isterseniz, o fotoğrafın saklandığı sunucu bilgisayardaki dosyanın bir kopyasının sizin bilgisayarınıza indirilirmesi gerekir.

Bu basit ama dramatik değişiklik kültürel düzeyde Oku/Yaz (Read-Write) modelinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. İşte bu nedenden ötürü bugünün dijital yerlileri (Y Kuşağı) herhangi bir malzeme üzerinde oynayarak ondan yeni bir şey üretmeyi yaşamın, kültürün çok doğal bir parçası olarak algılamaktadır. Her ne kadar Sadece-Oku kültürünün mensubu olan dijital göçmenler açısından bu durum telif hakklarına aykırı, o nedenle de yasadışı olarak değerlendirilmesi gereken bir olgu olsa da.
Oku-Yaz Kültürü giderek daha da baskın hale gelmekte; çünkü dijital teknolojiler inanılmaz bir hızda değişmekte. Örneğin blogosfer gibi bir imkanın ortaya çıkması medyayı dramatik bir şekilde etkiledi. Bugün eli klavye tutan herkes bir köşe yazarı olabilir (kendisine bir blog açıp, fikirlerini tüm dünya ile paylaşabilir – hem de bedavaya). Ya da profesyonelce bu işi yapan bir kişinin dijital köşesindeki makalelerle ilgili görüşlerini yazara ve tüm okurlara iletebilir.

Oku-Yaz kültürü biz istesek de istemesek de burada ve büyük bir fanatik kitlesine sahip. Öyle ki eski köye yeni adet getirmekten, telif olgusunu günümüz dijital kültürüne göre yeniden ele almaktan başka bir seçenek kalmadı!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1233) - Ooof Off Line Köşesi - 05 11 2010

DİJİTAL TEKNOLOJİ ve KİTAP

Dijital teknolojideki gelişmelerin kitap üzerindeki etkisi sadece e-kitap dönüşümü ile sınırlı değil. Son 40 yıl içindeki gelişmelerin bu alanda ne tür değişimlere neden olduğunu daha detaylı irdelemek gerek. 2040 yılında belki de dijital kağıt üzerinde yayınlanan e-kitaplarda da selüloz tadı olabilecek. Peki selüloz bağımlılarının bu görmeye ömrü yetecek mi?

Geçtiğimiz günlerde yaptığım yurtdışı seyahati sırasında okuduğum bir kitap vesilesiyle öğrendim. Eski kitapları onaranların bir türevi olarak ortaya çıkan yeni bir meslek varmış: Eski kitapları mevcut halleriyle korumak.

Kurgu türündeki kitabın bir bölümünde neden kitabı “onarmak” yerine “mevcut halini koruma”nın tercih edilmesi gerektiğini şöyle izah ediyordu “esas kadın” : Eski bir kitabı bugünün mevcut teknolojileriyle incelediğimizde, bazı önemli izleri tespit edemeyebiliriz. Bu izler kitabın hayatı hakkında çok önemli bilgileri içeriyor olabilir. Eğer kitabı onarırsak, belki de gelecek onyıllarda ortaya çıkacak yeni teknoloji sayesinde çözüme kavuşturulacak o izleri silmiş oluruz. Böylece kitabın hayatıyla ilgili o bilgilere hiçbir zaman ulaşamayız.

Görüldüğü üzere teknolojinin kitap üzerindeki etkisi sadece kağıda basılması yerine elektronik cihazlar marifetiyle okunur hale getirilmesi ile sınırlı değil. Özellikle eski kitaplarla ilgili yapılan çalışmalarda teknolojiden ileri düzeyde istifade edilmekte.

Bu vesile ile araştırma yaparken kitapla ilgili olabilecek teknolojik gelişmeler konusunda bir “e-kitap” çıktı karşıma. Kitapları ücretsiz olarak dijital dünyaya aktarma misyonu olan Gutenberg Projesi kapsamında yer alan “Herkes için Teknoloji ve Kitaplar” adını taşıyor. Kitabın girizgahındaki kilometretaşlarından bazılarını sizlerle paylaşmak ve son 40 yılda teknolojinin bu açıdan da bakıldığında ne kadar geliştiğini göstermek istedim:

1971 : Gutenberg Projesi. İlk dijital kütüphane fikri.
1974 : Internet kalkışa geçiyor.
1977 : İlk yaygın bibliyografi formatı UNIMARC
1984 : Yazılım için yeni bir telif anlayışı : COPYLEFT
1990 : Webin yaygınlaşmaya başlaması.
1993 : Online Books Page ücretsiz e-kitap listesi.
1993 : PDF formatının piyasaya çıkması.
1994 : İlk kütüphane web sitesinin açılışı.
1994 : Yayıncıların bazı kitaplarını ücretsiz olarak internetten sunmaya başlaması
1995 : Amazon.com – ilk büyük e-kitapçı.
1995 : Medyanın internette yayın yapmaya başlaması.
1996 : Palm Pilot’un çıkışı – ilk avuçiçi bilgisayar.
1996 : Webin arşivlenmesi için Internet Archieve’in kurulması.
1997 : Internetten yayıncılığın yaygınlaşması.
1999 : Kütüphanecilerin webmaster haline gelmeye başlaması.
1999 : Open eBook formatının e-kitap standardı olması.
1999 : Yazarların internetten erişilir hale gelmesi.
2001 : Wikipedia’nın açılışı.
2001 : Telif konusunda yeni oluşum : CreativeCommons.
2003 : MIT Üniversitesinin ders içeriklerini internetten yayınlaması – OpenCourseWare.
2004 : Google Print (daha sonraki adıyla Google Books) yayında.
2005 : Open Content Alliance’ın (OCA) global dijital halk kütüphanesini açması.
2006 : Microsoft’un dijital arşivden araştırma hizmeti: Live Search Books
2007 : “Güvenilir” bir kooperatif-ansiklopedi : Citizendium.

Japonyalı fütüristler 2020 yılında kağıdın yerini katlanabilir bir malzemenin alacağını ve gazetelerin bu malzeme üzerinde yayınlanacağını öngörüyor. Keza 2040lı yıllarda da TV yayınlarının tad ve koku duyularına yönelik yayın yapabileceğini belirtiyor. Demek ki sadece yirmi yıl boyunca (2020-2040) selülozun tadından mahrum kalacağız. Sonra dijital ortamda da o tadı alabiliyor olacağız! O halde soru şu: Ömrümüz bunları görmeye yetecek mi; ya da ömrü yetecek olanlarda hala geçerli bir selüloz saplantısı kalacak mı?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1232) - Ooof Off Line Köşesi - 29 10 2010

DİKKAT ! Y KUŞAĞI GELİYOR...

Gelecek yirmi yıl içinde tüm dünyayı yönetecek olan bu kuşak mensupları, sahip oldukları özellikleriyle daha iyi sonuçlar elde edebilecekler mi? Yoksa sonuçlar daha kötü mü olacak?


Hanzade Doğan Boyner geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen İnteraktif Pazarlama Zirvesi’nde yeni kuşağı “Dot Com Nesli” olarak adlandırdı. X Kuşağı adı verilen bir önceki nesilden farklı olarak ondan sonra gelen bu yeni nesil maşallah istemediğin kadar isme sahip.

Benim karşıma çıkan bazı isimleri paylaşayım. Sizin de karşılaştığınız ve bunlara ekleyeceğiniz isimler varsa lütfen benimle paylaşın:

Y Kuşağı
Dijital Yerliler
Simular
Milenyum Kuşağı
Net Nesli
Gelecek Nesil
Echo Boomer (II. Dünya Savaşı sonrası doğan baby-boomer kuşağının çocukları)
Dot Com Nesli

Teknik ya da matematiksel görülen Y Kuşağı ifadesi bir öncekine X Kuşağı denmesinden kaynaklanıyor olsa gerek. Benzer şekilde Y Kuşağı’ndan sonra gelecek olan nesile verilecek isim de bu çerçevede hazır : Z Kuşağı. Tabii Z harfinin alfabenin son harfi olması, Z Kuşağı’nın bir tür “son kuşak” olacağı imajı yaratmıyor değil.

Bu kuşağa dijital yerli denmesinin nedeni temelde bu neslin çocuklarının dijital dünyanın içine doğmuş olmalarından geliyor. Onlar bilgisayarın, cep telefonunun, internetin olmadığı bir dünyayı bilmiyorlar. O nedenle de dijital dünyanın ilk doğal evlatları. Tabii bunun etkisi sadece sözde kalmıyor. Bu kuşakta doğanlar dijital dünyanın bu nimetlerinden de azami ölçüde istifade ediyor ve bununla da kalmayarak onlarsız yaşayamıyorlar. Öyle ki geçtiğimiz yıllarda İngiltere’de cep telefonsuz kalma korkusu diye nitelendirilebilecek bir “dijital fobi” bile tespit edildi.

Simu kelimesi simulasyondan geliyor. Fransız düşünür Jean Baudrillard’a atfedilen simülasyon ve simülakr dünyası, aslında belki de bugün içinde yaşadığımız dijital dünya. Gerçek olmayan, gerçeğin bir tür simülasyonu yani. O dünyada yaşayanlar da doğal olarak “simu” oluyor.

Bu kuşağa ne ismi verilirse verilsin, doğal olarak, önceki kuşaklardan farklı özelliklere sahipler ve bu özelliklerin temelinde dijitalleşmiş bir dünyanın varlığı var. Örneğin Y kuşağı mensupları aynı anda birden çok şey yapmakla ünlüler. Bu özellikleri, onların bir nesil büyüğü olan X Kuşağı ya da daha eski nesiller için “konsantrasyon bozukluğu” olarak nitelendirilebilecek bir özellik. Neden ? Çünkü eski nesiller aynı anda sadece tek bir şey yapmaya odaklanmışlardır. Onların paradigması bunu öğretmiş, bunu uygulatmaktadır.

Ya da uzman bir eğitimci arkadaşımın tespit ettiği üzere Y Kuşağı mensupları birbirleri ile göz teması kurmaktan kaçınırlar. Daha eski kuşaklar için bu büyük bir kayıp ya da özgüven eksikliği olarak yorumlanır. Oysa sanırım hiçbir Y Kuşağı mensubu, birisinin kendisiyle göz teması kurmaktan kaçınmasını bu şekilde algılamamakta, aksine bunu doğal karşılamaktadır.

Belki de temelde sorulması gereken soru şu : Gelecek yirmi yıl içinde tüm dünyayı yönetecek olan bu kuşak mensupları, bu özellikleriyle daha iyi sonuçlar elde edebilecekler mi? Yoksa sonuçlar daha kötü mü olacak?

Onları eleştirdiğimize göre beklentilerimiz pek de olumlu değil. Ancak dünyanın son 30 yılına baktığımızda bizim de pek matah sonuçlar üretmiş olmadığımız ortada...


Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1231) - Ooof Off Line Köşesi - 22 10 2010

Perşembe, Kasım 04, 2010

OLDUKÇA SOSYAL BİR ÜLKE OLMALIYIZ

Facebook’ta dünya dördüncüsüyüz. Dünya bizi sosyal bir toplum olarak yorumlarken, biz kendimizi nasıl yorumluyoruz? Bu yorumların yanısıra bilimsel araştırmalar yapıp da ortaya bilimsel tezler atabilmiş miyiz? Yoksa meydan başkalarına mı kalmış?

New York’taki bir konferansta Türk gazetecilerle de görüşen Facebook’un teknoloji başkanı Bret Taylor, Türkiye’nin ABD, İngiltere ve Endonezya’dan sonra dünyada en çok Facebook kullanıcısı olan dördüncü ülke olmasıyla ilgili yaptığı yorum bu : “Oldukça sosyal bir ülke olmalısınız!”

Taylor’un verilerine göre toplam 500 milyonun üstünde üyesi olan Facebook’ta 22 milyon 600 bin Türk üye var. Bir başka deyişle ülkemiz nüfusunun neredeyse %30’u Facebook’a üye.

Taylor Endonezya’nın durumunu, Endonezyalı gazetecilerle görüşüp onlara da “oldukça sosyal bir ülke” olup olmadıklarını sormuş mu bilmiyorum. Ancak benim dikkatimi bu haberi internette yayınlayan sitelere bizim Türklerden gelen yorumlar çekti. Bazı örnekler:

“Sokakta bir arkadaşı yokken face’de bin sözde arkadaşı olan bir çöpçatan sitesi”

“Sokakta arkadaşını tanımamazlıktan gelen, ikili cinsiyet ilişkilerinden çekinenlerin, söyleyecek sözü olmayan insanların üye olduğu bir site işte”

“Sahte ve geçici dostluklara bile muhtaç olduğumuzun göstergesi”

“Facebook kullanım oranı bir milletin aczini, boşluğunu, antisosyalliğini, baskı altında olduğunu, kaytarmacı olduğunu ve sevgisizliği gösterir, övünülecek bir şey değil”

“Türkiye ve Endonezya... Bastırılmış toplumlar”

“Bir ülkenin neden gelişmediğinin en büyük göstergesi”

“Ne sosyalliği millet işsizlikten bu sitede vakit harcıyor. İşsizlikte ülke kaçıncı sırada bi bakın anlarsınız”

“Sosyal olma özelliğimizden değil arkadaş, paramız yok maalesef beleş eğlence işte bir de kapalı toplumuz bir kıza söyleyemeyeceğimiz şeyleri facebooktan söylüyoruz”

Görünen o ki Taylor’ın verileri ve yorumu facebook kullanıcıları açısından bambaşka bir anlam ifade ediyor. Hatta işi iyice ilerletip, bir kişinin özellikle “kız tavlamak” için birden çok hesap açtığı da belirtilerek aslında 22 milyon 600 binlik üye sayısının 22 milyon 600 bin Türk’e karşılık gelemeyeceğini iddia eden de var.

Facebook gibi sosyal ağların belli bir açığı kapatmaya hizmet ettiği tartışılmaz bir gerçek. Bundan dolayı bu tür siteleri eleştirmek sorunu ıska geçmek anlamına gelecektir. Daha ziyade bir toplumun üyelerinin bu tür bir siteyi (Facebook ya da benzeri başka siteleri) ne amaçla kullandığını, ne kadar süre ile kullandığını, hayatlarında ne tür bir açığı kapattığını tespit etme gibi içinde yaşadığımız toplumu daha iyi anlamamızı sağlayacak hususlara odaklanılması gerekir. Bu açıdan irdelendiğinde bu siteler üniversitelerimizin sosyoloji dallarının üzerine profesyonelce eğilmesi gereken doğal birer araştırma alanıdır.

Toplumumuzu daha iyi anlamak için sosyoloji bölümleri bu bol ve bedava veriden istifade ediyor mu bilemiyorum ama ortada toplum hakkında ahkam kesme konusunda uzmanlaşmış pek çok sözde sosyologun olduğu kesin. Kendilerini her gün medyada izliyor, toplumu nasıl tanımladıklarını, onu nasıl manipüle ettiklerini ve kendi tezlerini doğrulamak için toplum üzerinde nasıl kalıcı hasar oluşturduklarını görüyoruz. Açık (ya da özgür) bir toplumda kabahatin sadece suistimal edicilere ya da beceriksizlere tahvil edilmesi ne kadar sağlıklı?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1230) - Ooof Off Line Köşesi - 15 10 2010

e-DEVLET ve BÜROKRATİK OLİGARŞİ

Bürokratik oligarşiyi eleştirirken samimi olan bir yönetim anlayışının sağlamasıdır e-devlet sürecine verilen önem. Dolayısıyla e-devlet, e-dönüşüm sürecinin performansı ilginç anlamlar da içerir!


TÜSİAD, ODTÜ’ye hazırlatmış olduğu e-Devlet Raporu’nu Eylül ayı sonunda kamuoyuna açıkladı ve kısaca e-Devlet sürecinde sınıfta kaldığımızı ilan etti.

Mevcut durumun vehametini izafi bir değerlendirme yaparak çok daha iyi anlayabiliriz. Birleşmiş Milletler’in konu hakkında her yıl düzenli olarak yayınladığı indekse göre 2010 yılında 192 ülke içinde Türkiye 69. sırada yer almıştır. Bu veriyi tek başına yorumladığımızda pek de fena sayılmaz diyebiliriz. Ancak 2003 yılında aynı araştırma indeksinde Türkiye’nin 191 ülke içinde 49. sırada olduğunu da belirtirsek tablo daha net olarak sergilenmiş olur. Son yedi yılda ilerlemek ne demek; geriye gitmişiz.

Raporun sonunda yer alan şu paragraf aslında ne yapılması gerektiği konusunu olası en yumuşak bir üslupla sunuyor: “e-Dönüşüm Türkiye projesinin dönüşüm için gerekli olan bir çok eylemin gerçekleştirilmesinin yanı sıra, yeni bir yönetim modelini zorunlu olarak gerektireceği düşünülmektedir. Söz konusu yönetim modelinin nasıl olması gerektiği ve gelişmiş ülkelerin bu bağlamda nasıl bir davranış sergiledikleri Türkiye için e-devlet yönetim modelinin oluşturulması ya da mevcut modelin iyileştirilmesi konusunda önemli girdiler sağlayacaktır”.

Bu paragraftan şu mesajlar çıkarılabilir: Bir; stratejik düzeyde bu işi beceremedik. Önce bu işi anlayan birilerinin en üst düzeyde bu işi yönetmesi ve bunu ülkemizin günlük yaşamının bir parçası haline getirmesi gerekir. İki; bunun altını doldurmak için de bizden önce yola çıkmış olanlar neler yapmış, onlardan da feyz alınabilir.

Bu işi gündelik yaşamımızın bir parçası haline getirmek demek, türbana, ergenekon gibi isimlerle adlandırılan süreçlere, et üretim ve ithalatına, dış ticaretle ilgili yapılan aktivitelere vb siyasi düzeyde ne derece önem veriyorsak, bilgi iletişim teknolojilerine de aynı düzeyde önem vermemiz demektir.

Uluslararası danışmanlık şirketleri milyon dolarlık danışmanlık projelerini sunarken müşterisi konumunda olan ve o hizmeti talep eden kurumlardan istedikleri ilk şey “üst düzey yönetici desteği”dir. Kurumsallaşmamış bir organizasyonda patronun, kurumsallaşmış bir organizasyonda ise yönetim kurulu ve genel müdürün işi sonuna dek alıp götürmesi demektir bu.

Kağıt üzerinde baktığınızda destek vermeyen bir kurum bulamazsınız. Ama bu tür projeler her zaman beklenen sonuçları üretmez. Bunun nedeni, destek olgusunun farklı algılanmasıyla ilgilidir. Köstek olmamak destek olmak anlamına gelir şeklinde algılanmaktadır. Oysa destek olmak, köstek olmamakla bitmez. Aynı zamanda sürecin istenen sonuca götürmesi için gerekli olan her şeyi yapma konusunda elini taşın altına koymayı da gerektirir. Bunun yapılmamasının temel bir nedeni vardır. Patron ya da yönetici işin ucunda mevcut imtiyazlı konumundan ödün vermesi gerektiğinin kokusunu almıştır. Oysa onun arzusu kendi konumuında bir değişiklik olmadan o sorunun halledilmesidir. Stratejik düzeyde bu ne yazık ki olası değildir.

e-Devlet sürecinde de benzer bir durum var. Mevcut siyasi vizyon, anlayış, iş yapış biçimi, yetki ve sorumluluklar vb hiçbiri değişmesin, ama öte yandan elektronikleşme süreci beklendiği şekilde sonuç versin. Bu imkansız! Bürokratik oligarşiyi eleştirirken samimi olan bir yönetim anlayışının sağlamasıdır e-devlet sürecine verilen önem. e-Devlet sınıfta kaldıysa o oligarşinin kalkmasını isteyen yok demektir. Olsa olsa el değiştirmesi arzu edilmektedir.


Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1229) - Ooof Off Line Köşesi - 08 10 2010

Çarşamba, Ekim 06, 2010

EZBER ve MUHAKEME YETENEĞİ

Türkiye’de web sitelerine erişimin yasaklanmasının gerisinde yatan temel sorun bütünüyle vergi kanunlarımızla mı ilgili? Öne çıkarılan bu sorun gerçekten de tüm resmin baş sorumlusu mu? Yoksa farkında olmadan kafamızı kuma mı sokuyoruz?

Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün Eylül ayında New York Columbia Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada “Türkiye’de internet sansürü olmadığını, bazı sitelere erişememenin vergi kanunlarımızdaki yetersizlikten kaynaklandığını” açıkladı.

Medya bu açıklamayı şaşırtıcı olarak yorumladı. Internet medyasında ise konu “Cumhurbaşkanına bu tür yanıltıcı bilgilendirmeyi kim yapıyor?” temasıyla işlendi.

En basit bir konu bile zihinlerde oluşmuş paradigmalar nedeniyle bir açmaza sürükleniyor. Hal böyle olunca da herhangi bir çözüm üretmek söz konusu değil?

“Kim”in bilgilendirdiğini bir kenara bırakarak şu iki soruya cevap arayalım: Birinci soru: Cumhurbaşkanının bu açıklaması doğru mu değil mi? Evet doğru. Geçtiğimiz aylarda Ulaştırma Bakanlığı ile Google arasında yaşanan ve medyaya da yansıyan Google’un bazı hizmetlerine erişim kısıtlaması getirilmesi konusu bakanlığın bakış açısından incelendiğinde vergisel bir özelliğe sahip. Bakanlık Google’un Türkiye kullanıcılarına sunduğu reklamlardan kazandığı parayı bir Türk firması üzerinden tahsil etmesini ve bunun da vergisini ödemesini bekliyor. Google ise bu tahsilatı dünya üzerinde bir kaç ülkede konsolide etmiş olduğu firmalar üzerinden yapıyor.

Şimdi ikinci soruyu da sorarak, işin sağlamasını yapalım: Türkiye’de şu an, Youtube da dahil olmak üzere, yüzlerce siteye erişimin aylardır, yıllardır yasal olarak engellenmiş olmasının gerisinde yatan sebep yukarıdaki Google sebebiyle aynı mıdır?

Eğer bu sorunun cevabı yasaklı web sitelerinin tamamı için olmasa bile çoğu için aynı olsaydı Cumhurbaşkanımızın New York’taki açıklaması bir devlet adamının samimi bir özeleştirisi olarak değerlendirilebilirdi. Oysa biliyoruz ki yasaklı olan tüm o web sitelerine erişimin engellenmesinin gerisinde başka sebepler yatmakta. Örneğin youtube erişimini engelleyen mahkeme kararında vergisel bir şey yok. Daha ziyade Atatürk ile ilgili bir video klibin tüm dünyadan erişimine kapatılmamasından dolayı ihtiyaten alınmış bir karar var.

Yeniden anımsamak gerekirse Youtube Atatürk ile ilgili o videonun Türkiye’den erişimini kaldırmayı taahhüt ediyor, ama tüm dünyadan erişimini kaldırmaya yanaşmıyor. Türkiye ise bunu yeterli bulmuyor.

Youtube eğer başka örneklerde de maruz kaldığı bu baskı karşısında aynı tavrı gösteriyor olsa söylenecek bir şey yok. Ancak burada Youtube’a kafa tutan tarafın gücüyle orantılı bir tepki var. Demek ki Türkiye’nin gücü Youtube’un o videoya erişimi dünya genelinde engellemesine yetmiyor. Eğer bu analiz doğruysa resmi makamlarımız kendi başarısızlıklarının faturasını kendi ülkesindeki internet kullanıcılarına çıkarmış oluyor. Youtube’a erişimi engelleyerek.

Bu tablo karşısında Cumhurbaşkanımızın açıklaması genel resmin çok küçük bir kısmı için doğrudur; ama tüm resmi yansıtmakta yetersizdir.

Bu denli basit konuları çözmek için bile aylarca, yıllarca zaman ve emek harcıyorsak (örneğin Youtube yasağı şu an AİHM’ye taşındı) en azından dürüstçe şu iki tespitten birini kabul edelim: Ya bu işten anlamıyoruz ya da bu işe yeterince önem vermiyoruz. Bu son tümcedeki “iş” kelimesi “internet, dijital kültür, bilgi çağı, konuşma özgürlüğü” gibi kavramlara işaret etmektedir.

İlginçtir bu kavramları kendi başına ele almamız gerektiğinde onun hakkında methiyeler düzmek konusunda oldukça başarılıyız. Demek ki içinde yaşadığımız bu çağın global özelliklerini, yapıtaşlarını idrak edebilmiş değiliz. Ezberimiz güçlü ama muhakeme yeteneğimiz yok!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1228) - Ooof Off Line Köşesi - 01 10 2010

İÇERİK KRALSA TEKNİK ÖZELLİKLER KRALİÇEDİR!

Bir siteyi vezir de rezil de yapan daha ziyade içerik olduğundan, herkesin erişebileceği uzaklıkta olan teknik özellik ya da yapı malzemelerinin sitenin popülerliği üzerindeki rolü haksız yere ihmal edilmektedir.


Web siteleriyle ilgili ilk günden beri popüler slogan haline gelmiş bir tespit vardır: “İçerik Kraldır!”. Yani bir web sitesi için en kritik husus içeriğinin zengin ve orijinal olmasıdır. Eğer bir web sitesinde başka yerlerde de kolayca bulunan içerik varsa, sörf yapanlar neden o başka sitelere değil de sizin sitenize gelsin ki?

İçerik olgusuna odaklanma o denli yüksek düzeyde ki bir web sitesi ya da blog sayfası yapmaya kalktığınızda sadece ve sadece içeriğe odaklanma gibi bir tekboyutlu bakış açısı genel görünümü karartabiliyor. Oysa resmin tamamı içerikten oluşmuyor.

İçerik ile birlikte ele alınması gereken diğer husus da web sitesinin yapı taşlarını oluşturan diğer teknik özelliklerdir. Örneğin tasarımı, renk seçimi, sunulan kolay kullanıma yönelik araçlar (mesela site içinde arama yapma imkanı, kolay dolaşma imkanı, anahtar kelimelerin sıralanması, siteye kolayca abone olabilme imkanı vb).

Tüm bu özellikler “içerik kraldır” sloganının altında ezilmekte, değersiz birer detay haline gelmektedir. Oysa bu yapı malzemeleri olmadan bir web sitesi tam olamaz. Ayrıca araştırmalar göstermiştir ki bir web sitesine ilk defa giden bir kullanıcının o sitede kalması ya da alternatif bir web site arayışına girmesi sadece 109 saniye içinde verdiği bir karardır. 109 saniye içinde içerik kadar görsel malzeme ve kolay kullanım imkanları da kararı etkileyici ana unsurlardandır.

Peki uzmanların içeriği öne çıkarıp da yapı malzemelerini geri plana itmelerinin sebebi nedir? Burada çok basit bir akıl yürütme var. Teknik özellikler ya da yapı malzemeleri herkesin öğrenebileceği ya da para ile sahip olabileceği şeylerdir. Dolayısıyla bunlar bir web sitesi oluşturma sürecinde herkes için eş değerde olgulardır. O halde ayırt edici özellik olamaz. Ayırt edici özellik olarak geriye içerik kalmaktadır. Bir siteyi vezir de rezil de yapan şey içeriktir. İçerin zenginliği, tazeliği, özgünlüğüdür.

Bu değerlendirme yanlış değil ancak gerçeği çarpıtacak derecede bir ihmalkarlık da içermekte. Bu ihmalkarlık nedeniyle binlerce kişi internette bir web sitesi açar açmaz zengin (ya da popüler) olacaklarını sandı. Çünkü cahil medyanın da körüklemesiyle mesaj kitlelere bu şekilde eksik ulaştırıldı. Web sitenizden başka yerde bulunamayacak bir içerik sunduğunuzda herkes gelecekti! Oysa öyle olmadı.

Web sitesi olgusunu ve teknolojilerini öğrendikçe bazı site sahipleri herşeyin içerikte başlayıp içerikte bitmediğini kavradılar. Sitelerine daha çok trafik çekmek için içeriğin yanısıra başka şeyler de yapmak zorunda olduklarını tespit ettiler. Kimisi bu teknik imkanları kendi kişisel gayretiyle sitesine dahil etti, kimisi ise bedelini ödeyip profesyonel hizmet alarak bu imkanlara sahip oldu.

İşte bu basit husus aslında internetin ya da webin eşitlikçi yanının sadece başlangıç anında çok kısa bir süre için geçerli olduğunun temel göstergesidir. Tıpkı 100 metre yarışı gibi. Atletler sadece başlama işareti verildiği anda hizada ve eşittir. Bir sonraki saniyeden itibaren herkes kendi performansına göre ilerler.

Evet satrançta oyunu bitirmek için en stratejik taş olan şahı (İngilizce’de “kral”ı) altetmek gerekir ancak şahın gücünü korumak için en güçlü hamle imkanına sahip olan, en çok çalışıp didinen taş ise vezirdir (İngilizce’de kraliçe).


Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1227) - Ooof Off Line Köşesi - 24 09 2010

Perşembe, Eylül 23, 2010

“HAKİKATİN ÇÖLÜ”

Kişinin bir fikir sahibi olması iyi birşey. Ancak bu aşırıya kaçtığında her türlü hayal mahsülü fikir, objektif bilgiden daha itibarlı hale gelebilir. Hakikatin çölünü reddetme eğiliminde olan birey için bu renkli hayal dünyası ne büyük bir nimettir! Dilediğin sebebi hayal et; olayların ardındaki gerçek o olsun!


Birkaç gün önce yazar Paulo Coelho Twitter üzerinden kendisini izleyenlere bir soru sordu : Matrix filminde “Hakikatin çölüne hoşgeldiniz” diyen karakter hangisiydi?

Hakikat neden çöle benzer? Çevremizde meydana gelen olayları ya da birilerinin söylediği bir sözü ya da aldığını bir kararı (doğrudan ya da dolaylı bizi ilgilendirdiği için) irdelememiz gerektiğini varsayalım. O olay neden oldu? O kişi neden öyle dedi? Ya da neden öyle bir karar almış?

Perdenin arkasında yatan gerçekleri ararken çok kritik bir noktadan geçeriz. Bu arama, tarama, irdeleme işini yaparken baz alacağımız temel paradigma nedir?

Bu noktayı o kadar hızlı geçeriz ki bunun bir değeri olduğunu bilmemekle kalmaz, bunun aslında tüm resmi değiştirecek güce sahip olduğunu da algılayamayız. Birisi bir vesile ile (mesela bu yazı) konunun altını çizmeye kalktığında da büyük bir olasılıkla onunla hem fikir olmamız olanaksıza yakın bir köşeye atılacaktır...

Nedir o paradigma? Basitçe, sadece kendine kapalı bir çevrede oluşmuş kişisel fikirlerimizi mi baz alacağız? Yoksa kendimizin, kendi fikirlerimizin de dışına çıkarak, başka bireylerin fikirlerini ya da daha objektif olduğu konusunda mutabakat sağlanmış fikir/bilgi kaynaklarını da resmin içine dahil edecek miyiz?

Bu kritik nokta bizim birey olarak, toplum olarak bilgi çağının neresinde olduğumuzu net bir şekilde gözler önüne serme gibi “kötü” bir özelliğe sahip!

Eğer sadece kendimiz ile sınırlı kalma yolunu seçersek; o olay, söz ya da kararla ilgili olarak fantezi dünyası önümüzde sonsuza dek açılmış olur. Hayal kurma kapasitemiz burada kendisini azami ölçüde gösterir ve inanılmaz sebepler icat ederiz. İcat edilen bu rengarenk sebeplerin ortak özellikleri de olacaktır. Mesela duruma göre bize en büyük kötülüğü yapacak olanlar gibi.

Böylece birisi bizi hiç dikkate almadan bir laf etmiş olsa bile bizim sınırsız hayal kurma dünyamız sonuçta aslında o kişinin oturup bize en büyük zararı dokunacak lafın ne olduğunu arayıp tarayıp bulmuş ve söylemiş olduğu fantezisini geliştirir.

Oysa kendi dışındaki kaynakları da resme dahil etme yolunu tercih eden birisi, o kişinin neden öyle demiş olabileceği konusunda daha objektif kaynaklara da başvurarak veri ve enformasyonu bir araya getirir ve bunlar ışığında bir bilgi üretir.

Fantezi dünyasındaki birey bunun etkisinde o derece kalabilir ki tesadüfen gerçek ile karşılaşsa bile gerçeğin çölünün renksizliği, hayalgücünden uzaklığı ona itici gelecektir. Bu çerçevede kişi gerçeğin çölünü acilen terk etmek ve kendi renkli hayal dünyasına geri dönmek ister. Böyle bir kişiye gerçeğin ne olduğunu bulmasını sağlamanın ya da anlatmanın ne anlamı olabilir ki? (Yine Matrix filminde Cypher karakterinin tüm ekibi ajan Smith’e sattığı yemek sahnesini anımsayın)

Bilgi toplumu bu açıdan bakıldığında hakikatın çölünde yaşar. Bilgiden istifade etmesini bellemiş birey de hakikatin çölünde yaşamaktan rahatsızlık duymaz. Bilgi tarih boyunca insanın gözlerine musallat olmuş aldatıcı gözlükleri çıkarıp atma eğilimindedir. Adem ile Havva’nın, cennetten kovulmalarına neden olan bilgi ağacının meyvesini yemelerinden beri. Belki de asıl husus cennet olgusuyla ilgilidir! Belki de o meyve cennete giriş anahtarıydı!


Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1226) - Ooof Off Line Köşesi - 17 09 2010

Salı, Eylül 14, 2010

MOLESKINE 2.0

Teknoloji hayal gücümüzü geliştiriyor. Ben de bir Moleskine kullanıcısı olarak gelecekte Moleskine defterlerinin nasıl olabileceğinin hayalini kurdum ve dijital Moleskine 2.0 defterini oluşturdum. Hatta 2.1 versiyonunda ne gibi gelişmeler olması gerektiğini de belirttim.


Salı öğleden sonra! İşlerim erken bittiğinden beklenmedik bir boş zaman kaldı bana. Yabancı bir şehir, gri bir hava... Cep telefonumdan internete erişip bulunduğum noktaya yakın mesafelerde ne gibi imkanlar var diye araştırdım. Birkaç yüz metre ötemde bir sanat müzesi olduğunu tespit edince önce müzeyi gezmeye karar verdim.

Wireless ortam sayesinde cep telefonumla müzenin sistemine erişip, müzeyi gezerken önemli eserlerle ilgili tanıtıcı açıklamaları dinledim; fotoğraflarını çektim. Eskiden bu işler için ayrı ayrı cihazlar gerekirdi. Müze girişinde kiralanan telefon görünüşlü özel aletlerle tanıtımları dinler, fotoğraf makinesi denilen aletlerle de fotoğraf çekerdik. Şimdi hepsi için tek bir cihaz var. Nedense buna hala “telefon” demeyi tercih ediyoruz.

Gezmekten yorulunca kendimi görkemli binanın geniş girişine bakan cafenin üst katına attım. Sıcak kahvemi yudumlarken canım biraz dergi karıştırmak istedi. Sırt çantamdan dijital kağıdımı çıkardım ve kısa bir süre önce Birleşmiş Milletler’in almış olduğu karar vesilesiyle dünyanın her yerinde ücretsiz hale gelen wireless ortamdan internete eriştim. Wired, Cigar Aficionado, Economist ve Leman dergilerini (e-)satın alarak (e-)kağıda indirdim.

Dergileri karıştırmak bir kaç saatimi aldı. Neredeyse müzede gezmeye ayırdığımdan daha çok zamanı cafede okumakla ve “yazmakla” geçirdim. Dergileri okurken, ister istemez önemli bulduğum yazıları, görsel malzemeyi ayırmak, kenarlarına not almak gereğini duyarım. Teknolojinin yeni harikası olan Moleskine 2.0 defterleri tam bu iş için geliştirilmiş sanki.

Okuduğunuz bir dijital derginin ilginizi çeken kısmını (yazı, resim, reklam) e-kağıdınız üzerinde işaretledikten sonra wireless imkanıyla direkt e-defterinize gönderebiliyorsunuz. Moleskine 2.0’ın bu ilk versiyonunda defter dijital ortamdan kendisine gönderilen malzemeleri geliş sırasıyla son kaldığınız sayfadan itibaren boş sayfalara yerleştiriyor. Defterinizi açtığınızda herşey hazır. Gönderdiğiniz kliplerin kenarına aklınızdaki notları kaleminizle yazar, çalışmanızı tamamlayabilirsiniz.

Moleskine 2.0 e-defterlerinin bu özelliği çok önemli. E-Kağıt hem dijital hem de konvansiyonel özelliklere sahip. Böylece bir yandan gelen dijital malzemeleri defterin boş sayfalarına eklerken, diğer yandan da herhangi bir kalemle üstüne yazıp çizebiliyorsunuz. Tıpkı eskiden selülozdan yapılan kağıtlara yaptığınız gibi.

Sonra aklıma geldi. Müzeyi gezerken çektiğim bazı fotoğrafları da cep telefonumdan e-defterime aktardım.

Firma yetkilileri bu ilk versiyonda geliş sırasıyla yapılan yerleştirme işinin gelecek versiyonda iki seçenekli hale getirileceğini belirtiyorlar. İkinci seçenek şöyle olacakmış: Deftere gelen dijital malzemeler önce defterin en arka sayfasında yer alan “gelen kutusu”nda birikecekmiş. Tıpkı e-posta programlarının gelen kutusu gibi. Defter sahibi gelen kutusunu açıp, oradan sıra gözetmeksizin herhangi bir dijital malzemeyi seçtiğinde o seçilen klip ilk boş sayfaya yerleşecek ve gelen kutusundan silinecekmiş.

Bu bana daha özgürce geldi. Deftere göndereceğim malzemelerin gönderme sırasına dikkat etmem gerekmiyor böylece. Ancak bence bir özellik daha olmalı. Seçilen klip illa ki ilk boş sayfaya yerleştirilmemeli. Hangi sayfaya istersem o sayfaya yerleştirebilmeliyim.

Firmanın bir konudaki tutuculuğunu ben de destekliyorum. Bir klip bir sayfaya (e-) yapıştırıldıktan sonra artık yerinden hareket ettirilmemeli bence de. Keza yeni gelen bir klip sadece boş sayfalardan birisine yapıştırılabilmeli. Daha önce yazılmış ya da çizilmiş bir sayfanın üstüne yapıştırılmamalı. Sonuçta söz uçar, ama yazı kalmaya devam etmeli !

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1225) - Ooof Off Line Köşesi - 10 09 2010

Pazartesi, Eylül 06, 2010

“DİNGİN BİR ŞİMDİKİ ZAMAN” HAYALİ!

Eğer bir ülke veri ve enformasyon içinde boğuluyor ancak bilgi üretemiyorsa gelişmemiş demektir


- Herşeyi, baştan sona herşeyi bildiğimiz zaman, daha ne öğrenmemiz gerekecek?
- Sentez sanatını !

J.C. Carriere’nin bu sorusuna verdiği cevapla Umberto Eco yaşadığımız bilgi çağında “bilgi” demekle ne kastedilmesi gerektiğini net bir şekilde ortaya koymuş durumda.

Bu model Michel Serres’ten bir alıntıyla da güçlendiriliyor: “Hafızamıza [malumat] yerleştirme çabasını artık göstermemiz gerekmiyorsa o zaman geriye sırf zekamız kalıyor”.

Bugün fazlalığından dolayı yakındığımız veri ve enformasyona ulaşmak dünün insanı için oldukça zor ve o nedenle de değerliydi. Sorun aslında bir veri ya da enformasyona ulaşıldığında bununla hayatın kalitesini nasıl artıracağını bilen insan sayısının az olmasıydı. Pek çok insan bu bilinçten yoksun olarak yaşadı.

Bugün ortalama bir insan o bilince sahip. Ancak sorunu ise veri ya da enformasyonu yalın olarak kullandığında hayatına bir değer katma imkanının olmaması. Onları kullanarak, işleyerek illa ki bir bilgi üretmesinin gerekliliği. Umberto Eco “sentez sanatı” cevabıyla bu realiteye işaret ediyor.

Bugün gelişmiş ile gelişmekte olan (yani gelişmemiş) bir ülkeyi ayırt etmede bu nokta da bir değerlendirme kriteri olabilir. Eğer bir ülke veri ve enformasyon içinde boğuluyor ancak bilgi üretemiyorsa gelişmemiş demektir (Ya da genelde gelişmiş sınıfına giren bir ülkede yaşayan herhangi bir birey ya da topluluk için de bu değerlendirme kısmi olarak yapılabilir).

Dijital kültürde bunun hoş bir adı da var : Dijital uçurum! Bu uçurumu kapatma eforu da ülkenin gelişmişliğinin bir göstergesi olabiliyor. Bazı ülkeler her haneye yüksek hızlı internet erişimi sağlamayı anayasal bir hak olarak değerlendirirken başka bazı ülkeler anayasayı değiştirmek için bambaşka motivasyona sahip olabiliyor (mesela yargının yürütme ile aynı söyleme sahip olmasını sağlamak gibi)

Eco ile Carriere’nin söyleşi formatındaki “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın” isimli kitapta kitabın geleceği de sorgulanıyor. Ancak basitçe mektup ile zarfın aynı şeyler olmadığı gibi belki de kağıdın yenileceğini ama kitabın teknolojiye yenilmeyeceğini saptıyorlar. Hatta bazı açılardan incelendiğinde kitabın format olarak bile teknolojiye üstün geldiğini tespit ediyorlar. Örneğin beş yüz sene önce yazılmış bir kitabı, dilini bildiğiniz sürece, bugün hala kolayca açıp okuyabilirsiniz. Ancak daha on yıl önce popüler olan bir saklama ünitesinde (diyelim ki diskette) yer alan bir dosyayı okumak bugün için neredeyse imkansız. Neden? Çünkü standard bir bilgisayarda artık disket okuyucusu yok!

Benzer şekilde belki CD/DVD okuyucular da yarının mükemmel bilgisayarlararının standard bir parçası olmayacaklar ve o nedenle bugün CD’lerde DVD’lerde saklanan bilgilere erişim imkanı ortadan kalkmış olacak.

Elbette ki bu ölümcül bir durum değil. Her seferinde yeni bir teknoloji çıktığında o geçiş döneminde bilgi hazinenizi yeni teknolojiye dönüştürürseniz herhangi bir kaybınız olmaz.

Ancak yine de bu durum, adı “kalıcı veri depolama ortamı” olarak anılan teknolojilerin aslında kendileriyle çelişkiye düşer gibi “geçici” oldukları gerçeğini saklayamıyor. Geçici çünkü sürekli değişiyor.

Bu değişim öyle bir hızda ki Eco’nun tespitiyle “Dingin bir şimdiki zamanı yaşayamıyoruz artık! Daima geleceğe hazırlanma gayreti içindeyiz!”

O gelecek hiçbir zaman gelmiyor ve daha da kötüsü şimdiki zamanı elimizden çalıp kaçırıyor!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1224) - Ooof Off Line Köşesi - 03 09 2010

BİR BORGES ANSİKLOPEDİSİ : WikiTlon

Ertuğrul Özkök’ün “Arta Kalan Zamanda” adlı arya seçkisinde bahsettiği o Borges öyküsünün sonunda yazar gelecek yüz yıl içinde yüz ciltlik efsanevi ansiklopedinin ikinci baskısının birisi tarafından ortaya çıkarılabileceğini umuyor. Bugün aradan 70 yıl geçmiştir ve Tlön Ansiklopedisi’nin 2. Baskısı’nın dijital kültürün sunduğu imkanlar dikkate alındığında, kısa süre içinde “bulunup” ortaya çıkarılmaması için bir neden kalmamıştır.


Ertuğrul Özkük’ün sevdiği aryalardan derlemiş olduğu Arta Kalan Zamanda isimli müzik seçkisiyle (iki yıl gecikmeyle) yeni tanıştım. Her ne kadar zürafalı bir öyküyle taçlandırılan arya favori listeme girdiyse de başka bir aryanın arasına sıkışmış olan o Borges öyküsü dikkatimi çekti.

Belki de öncelikle seçkinin formatından bahsetmek gerek. Aynı iki CD’den oluşan seçkinin ilk CD’sinde Özkök seçtiği her aryayla ilgili birer anı-öykü de eklemiş. Kenan Işık da bunları seslendirmiş. Özellikle Tuhaf isimli son kitabını okuduktan sonra bunlara anı-öykü demenin daha doğru olacağını düşündüm. Yani gerçek ile fantezinin birbirine karıştı(rıldı)ğı metinler.

Borges öyküsüne ismini belirtmeden atıfta bulunuyor Özkök. Öyküdeki bazı detayları anımsadığı kadarıyla alıntılıyor. Öykü Erzurum dolaylarında (kurulduğu sanılan) bir medeniyetten bahsediyor. İşin ilginci bu uygarlık yazarın evinde yer alan bir Britannica Ansiklopedisi’nin bir cildinin son maddesi olarak geçiyor ama o ansiklopedinin başka hiçbir nüshasında o madde yok! Bunu da daha sonra kapısına gelen bir okurla olan dialogundan anlıyoruz. Okur böyle bir ansiklopedi maddesinin olmadığını belirttiğinde, Özkök’e göre, Borges şöyle yanıtlıyor: “Hayret! Bendeki Britannica’da var”.

1986’nın bir Haziran Cumartesi günü, kısa süre önce ölmüş olması nedeniyle, Cumhuriyet’te tam sayfa kendisinden bahsedilen bir makale vesilesiyle tanışmıştım Borges ile. O gün öğleden sonra Ankara Zafer Çarşısı’ndaki bir kitapçıdan aldığım (o zamana dek Türkçe’ye çevrilmiş olan) iki Borges kitabından birisi olan Yolları Çatallanan Bahçe’de geçer Özkök’ün anımsadığı öykü.

Geçtiğimiz günlerde Thasos Adası’nda bir hafta sonu geçirmek üzere yola çıkarken sırt çantama sayfaları artık sararmış o kitabı da koydum. Adanın güney batı tarafındaki Potos kıyı kasabasında güneşin altında tembellik yaparken önce bu öyküyü okumayı tercih ettim.

Beklediğim üzere öykü Özkök’ün “anı” kısmına giriyordu; gerçekti (hatta Borges’in yazdığı ilk öykülerdendir). Ancak ansiklopedi maddesiyle ilgili detaylar gerçeğin yorgun bellek tarafından zorunlu modifiyeye tabi tutulmuş hali gibiydi; fanteziydi. Borges’in kapısına dayanan bir okuru yoktu ama başka nüshalarda bulunmayan, ancak tek bir nüshada yer alan, ansiklopedi maddesi vardı. Söz konusu ansikopledi Britannica değildi ama onun 1902 tarihli baskısının korsanı olan Anglo Amerikan Ansiklopedisi idi. “Korsan madde” Borges’in (kiraladığı) mobilyalı evdeki ansiklopedide değil, yakın arkadaşı Bioy Casares’teki nüshada yer alıyordu vs.

Öykü geliştikçe, bu uygarlığın belli bir yörede kurulmuş bir ülke (Uqbar) değil, tüm dünyaya yayılmış bir uygarlık (Tlön) olduğunu öğreniriz. Bu uygarlığı anlatan (her biri bin sayfa olan) yüz ciltlik bir başka ansiklopedinin tesadüfen bulunan XI. Cildi ise üzerinde derin araştırmalar yapmalarına vesile olur Borges ve arkadaşlarının. Böylece pek çok filozof, bilim adamı, entellektüelin bir araya gelerek, (idealize edilmiş) bir uygarlığı ve tarihini (hiç değilse kağıt üzerinde) kurduklarını öğreniriz.

Bu öyküyü okurken, dijital kültürün bugün sunduğu imkanları kullanarak Borges’in bu fantazisinin kolayca hayata geçirilebileceği düşünü kurdum. Basitçe bir wiki ortamıdır bu. Wikipedia ya da Wikileaks gibi. Belki adı da WikiTlon olacaktır. Borges’in anısına, Borges-sever aydınlar, okurlar oturup kendi meslek alanlarınınn idealize edilmiş modellerini Tlön Uygarlığı’nın o konudaki realitesiymiş gibi bu sanal ansiklopediye ekleyebilirler.

Belki de Borges’in öykünün sonunda bahsettiği ve gelecek yüz yıl içinde bulunacağına inandığı yüz ciltlik o “Tlön Ansiklopedisi’nin 2. Baskısı” internet üzerindeki bu WikiTlon olacaktır.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1223) - Ooof Off Line Köşesi - 27 08 2010

HER EVE BİR GOOGLE

Bir eposta gönderimi ile Google’da yapılan bir arama ya da bir video clip izleme trafiklerinin birinin diğerine göre öncelikle ele alınmaması, her birinin geliş sırasına göre gerçekleştirilmesi gerekir. Google daha hızlı hizmet sunmak için bu kuralı delmeden arkasından dolaşmaya mı çalışıyor?


Geçtiğimiz günlerde Google ile ABD’nin önde gelen internet servis sağlayıcısı ve mobil operatörü olan Verizon internetin nasıl düzenlenebileceği konusunda ortak bir taslak hazırlayarak kamuoyuna sundular. Her ne kadar sunulan taslak internetin eşitlikçi çalışma modeline halel getirmiyor gibi görünse de taslak karşısında farklı görüşleri olanlar da yok değil.

Tanım gereği altyapı hizmeti sunan (Verizon, TTNET, Superonline gibi) servis sağlayıcı firmalar kendi altyapılarından geçen internet trafiğini eşit şekilde taşımak zorundadır. Yani bir eposta gönderimi ile Google’da yapılan bir arama ya da bir video clip izleme trafiklerinin birinin diğerine göre öncelikle ele alınmaması, her birinin geliş sırasına göre gerçekleştirilmesi gerekir.

Günümüzde gelinen noktaya bakıldığında bazı kurum ya da kişiler bu eşitlikçi yaklaşım modelinin değiştirilmesi gerektiğini de savunmuyor değil. Buna göre örneğin birisinin izlemekte olduğu bir video clipte anlık donmalar olmaması için bir başkasının o sırada gönderdiği bir eposta varacağı yere bir kaç saniye (ya da dakika) gecikmeli gidebilir.

Olayı örneklere indirgediğinizde mantıksız görünmüyor. Ancak internet trafiğini eşitlikçi olarak yönetmediğiniz taktirde açılan o deliğin öyle bir büyüme potansiyeli var ki bugün ücretsiz alınan hizmetleri bugünkü kalitesinde alabilmek için bireylerin ek ücret ödemesi bile söz konusu olabilir.

Yukarıdaki örneği sürdürmek gerekirse, bugün gönderdiğiniz bir epostanın yerine ulaşması ücretsiz bir standard hizmet iken yarın gönderilen epostanın anında yerine ulaşması “katma değerli bir hizmet” olarak kategorilendirilebilir ve ek ücrete tabii tutulabilir. Ücretsiz eposta gönderimlerinde ise en hızlı ulaşım süresi 24 saate çıkarılabilir.

Gerek ABD’de bu konulardan sorumlu devlet kurumu olan FCC (Federal İletişim Komisyonu) gerekse de Google gibi firmalar internetin eşitlikçi çalışma modelinin değişmesini talep ediyor değil! Ancak yine de yukarıda belirtilen açıklama Google ile Verizon’un perde arkasında “bir dolaplar çevirdiği” konusunda kafalarda kuşkular oluşturdu.

Kendi blogunun yanısıra New York Times’a da yazan Robert Cringely konuya farklı bir açıdan yaklaşıyor. Ona göre Google ile Verizon’un üzerinde mutabık kaldıkları model, tamam internetin eşitlikçi yapısının bozulması anlamına gelmiyor ama, Google hizmetlerinin internet üzerinden çok daha hızlı sunulmasını sağlayabilecek nitelikte.

Nasıl mı? Bunun için Google’un arama sonuçlarını hızlı bir şekilde sunmak için ne tür bir veri ağı kullandığını bilmek gerekiyor. Mobil araçlar içine yerleştirilmiş ve Google’un veritabanının içeren merkezler Amerika’nın çeşitli yerlerine dağıtılmış durumda bir tür bölgesel konsantrasyon noktası görevi görüyor. O bölgeden birisi internette arama yaptığında talep Google’un en yakın mobil altyapısına ulaşıyor ve internette fazla dolaşmadan cevap kullanıcı ekranında beliriyor.

Cringely’e göre Google bu altyapısını Verizon’un merkezinin bulunduğu yerlere doğru genişlettiği taktirde Verizon üzerinden internete erişen kullanıcılar Google’da bir arama yaptıklarında cevap fiziksel olarak en yakın Google noktasından verilecek. Bu sayede hem Google hizmetleri daha hızlı çalışmış olacak, hem de daha az internet trafiği yaratılmış olacak.

Bir başka deyişle yola çıkardığınız sorular yolda eşit hızda hareket edip, cevaplarını alıp evinize dönmeye devam edecek. Ama soruyu Google’a sorarsanız Google’un cevap merkezi evinizin dibinde olduğundan yola çıkma gereği kalmadan cevap anında karşınıza gelecek. Yani herkes eşittir ama bazıları daha eşittir!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1222) - Ooof Off Line Köşesi - 20 08 2010

Cuma, Ağustos 13, 2010

TEKNOLOJİ KANUNLARI

Bu kanunların bir kısmı teknolojinin gelişmesine yön vermekte; diğerleri ise teknolojinin onu kullananlar tarafından nasıl algılandığına güzel birer örnek oluşturmakta!


Teknoloji tanımı gereği deterministik olduğunu kullanıcılarına net bir şekilde ispat edebilseydi, belki de aşağıdaki (kimi esprili) “kanunların” pek çoğu üretilmemiş olacaktı. Her ne kadar teknolojinin zaman zaman deterministik çalışmadığı gibi bir görüntü oluşturmasına neden olan durumların gerisinde yine deterministik bir bakış açısıyla incelendiğinde tatminkar açıklamalar yer alsa da hiçbirimiz bu detayları bilecek kadar uzman ya da mühendis değiliz.

Bu sıcak günlerde gelin bu iğneleyici kanunların bazılarını yeniden anımsayalım.
  • Mantık hatalı sonuca güvenle ulaşmanın sistematik bir yoludur.

  • Eğer inşaat mühendisleri binaları yazılımcıların programları yazdığı şekilde inşa etmiş olsaydı ilk ağaçkakan tüm uygarlığın yıkılmasına neden olurdu.

  • Hiçbir yazılım projesi öngörülen zamanda ve bütçede tamamlanmaz.

  • Yeni sistemler yeni sorunlar yaratır.

  • Hiçbir ileri teknoloji sihirden ayırt edilemez (Arthur C. Clark)

  • Bir bilgisayarın iki saniyede üreteceği hataları 20 insan 20 yılda anca üretir.
  • Bir projenin bitiş süresi yaklaştıkça kalan iş sayısı artar.
  • Bir teknoloji yeterince eskimeden ona güvenme.

  • Teknoloji o kadar hızlı değişiyor ki yeni bir şey öğrenmeden önce ondan daha çoğunu unutmak gerekir.

  • Karmaşık bir şey yapmak basit, basit bir şey yapmak karmaşıktır.

  • Bir insan yılı maliyeti olan teknoloji projesi 730 kişinin işi öğle yemeğinden önce bitirme çabasıdır.

  • Bir sistemin çalışmama olasılığı onu görmeye gelecek ziyaretçilerin önemine göre artar.

  • Teorik olarak çalışan şey pratikte çalışmaz; pratikte çalışan şey teorik olarak çalışmaz.

  • Eklemek isteyeceğiniz kablo parçası daima kısa gelir.

  • Teknolojiden anladığınızı sanıyorsanız, uzman değilsiniz demektir.

  • Çağırdığınız tamirci, sizin kullandığınız modeli bilmeyen birisi çıkacaktır.

Aşağıdaki üç kanun ise ciddi olarak kabul görmüştür:

  • Bir mikroçipin kapasitesi her 18 ayda iki katına çıkar (Moore Kanunu)

    İletişim sistemlerinin toplam kapasitesi her 12 ayda iki katına çıkar (Gilder Kanunu)

  • Bir şebekenin değeri onu oluşturan noktaların (node) sayısının karesiyle doğru orantılıdır (Metcalfe Kanunu)


Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1221) - Ooof Off Line Köşesi - 13 08 2010

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

(KISIR) TWITTER DÜNYAMIZ

Kişisel çabalarımızla Twitter imkanını da kısır çekişme ve polemiklere araç ediyoruz. Zeki Kayahan Coşkun’un kanser hastası bir öğretmenimiz için yırtınması, arabesk müzikten daha az değerli. Zaten Fazıl Say da müzikten anlayan biri değilmiş. O sırada dünyada ne mi oluyor? Kimin umurunda.


Polemik cenneti olan ülkemiz için Twitter bulunmaz bir nimet gibi. Çünkü her bir mesajın (tweet deniyor) en çok 140 harften oluştuğu twitter ortamı, bu sınırlamayla içeriğe önem vermeyen, bağırıp çağırmayı sevenler için tam da arzu ettikleri imkanı sağlıyor.

Yayınlanan tweet sayısının ne kadar hızlı artığını Twitturk sitesinden izleyebilirsiniz. Saniyede yazılan tweet sayısı 1 ile 3 arasında değişiyor. Bu yoğunlukta seyreden bir trafikte derinlik aranır mı? (İpucu: Hemen cevap vermeyin).

Twitturk sitesi popüler Türk twittercılarını da listelemekte. Bu yazı kaleme alındığında listenin ilk on sırası şu şekildeydi : Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Gülben Ergen, Zeki Kayahan Coşkun (Alem FM DJ’lerinden, Matrax’ın sunucusu), Ahmet Hakan, Sertab Erener, Cüney Özdemir, Türkçe (haberler), Ayşe Özyılmazer, Alex de Souza (FB’li futbolcu), Erdil Yaşaroğlu (karikatürist).

Abdullah Gül’ün Twitter hesabı olması önemli. Hatta geçtiğimiz günlerde Zeki Kayahan Coşkun’un kanser hastası bir öğretmenle ilgili twitter üzerinden başlatmış olduğu kampanya kapsamında kendisine gönderilen mesajlara cevap vererek duyarlılık gösterdi. Yetkilileri harekete geçireceği mesajını verdi.

Twitter dünyamız genelde incir çekirdeğini doldurmayan tartışma ve polemiklerle devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde medyaya kadar yansıyan bir süreç yaşandı. Fazıl Say’ın arabesk müzik ile ilgili yorumları çeşitli kesimlerde farklı türden tepkilerin oluşmasına neden oldu.

Fazıl Say’ın görüşüne katılmayanlar, arabesk müzik türünü desteklemek yerine daha ziyade Fazıl Say’ın üslubu ve seçtiği kelimeleri eleştirdi. Hatta konu Say’ın müzikten anlamayan biri olduğunu ima eden açıklamalara kadar gitti.

İkinci raundda Cüneyt Özdemir ile Fazıl Say arasında bir gerginlik yaşandı. Bunu twitter’dan canlı olarak izledim. Yumuşak tonda başlayan tartışma önce atışma seviyesine ulaştı finalde ise Cüneyt Özdemir, Fazıl Say’ı twitter deyimi ile bloke etti. Yani ondan gelecek tüm mesajların kendisine ulaşmasını engelledi.

O arada bir kaç gün boyunca Fazıl Say, Twitter’in başka bir özelliğini kullandı ve kendisine gelen mesajlar içinde seçtiği pek çoğunu izleyicilerine yönlendirdi (re-tweet ya da RT) ve bir ayna vazifesi gördü. Bu mesajlar daha ziyade arabesk konusundan dolayı kendisini eleştiren, okkalı olmayan küfürler içeren mesajlardı (Say, okkalı küfür içerenleri göndermediğini özellikle belirtti).

Bu yaklaşımı da ilginç bir tartışma başlattı. Amacını ıskalayan pek çok izleyicisi Fazıl Say’ı susmaya davet ederek üstünde bir mahalle baskısı kurmaya kalktı. Sanırım mantık şu : Ya hoşlandığım mesajlar gönder ya da sus!

Tabii ben boşu boşuna şöyle düşündüm: Sen aldığın mesajlardan hoşlanmıyorsan, mesajı gönderen üstünde baskı oluşturmak yerine mesajı gönderen kişiyi izlemekten neden vazgeçmiyorsun?

Bu didişmenin en ilginç mesajlaşmalarından birisi ise Say’ın Yol ile Recep İvedik filmlerini kıyaslaması üstüne bir izleyicisinin Yol filminde bir atın öldürülmüş olduğunu diğerinde ise bir keçinin beslendiğini belirterek Say’a ters gitmesiydi. Say gibi ben de bu mesaj karşısında abondone oldum.

O sırada Alain de Button şöyle yazıyordu Twitter’da : “Yeni kuşakları daha bencil olduğu için suçlamak problemin kuşakla değil gençlikle ilgili olduğunu unutmaktır – zamanla tedavi edilen o problemin”.

Paulo Coelho ise yeni kitabının O Aleph adıyla Brezilya’da piyasaya çıktığını duyuruyor ve şöyle yazıyordu : “Ne yapıyorsak o oluruz!”

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1220) - Ooof Off Line Köşesi - 06 08 2010

Cuma, Temmuz 30, 2010

(DİJİTAL) 19 MUCİZESİ

Herhangi bir web sitesindeki herhangi bir belgeden yola çıkarak ve o web sitesinde yer alan linkleri kullanarak, herhangi başka bir web sitesindeki herhangi bir dökümana kaç katmandan (linkten) geçerek ulaşabiliriz?


Dünyadaki herhangi bir insanı ve bu insanın şahsen tanıdığı kişileri ele alalım. Bu kişiden yola çıkarak ve her seferinde kişinin tanıdık çevresindeki kişilerden birisi aracılığıyla bir sonraki kişiye ulaşmak kaydıyla dünya üzerindeki bir başka insana ulaşırken aradaki zincirde kaç tane “tanıdık” kişi yer alır? Mesela Arjantin’de yaşayan herhangi bir insan ile Artvin’de yaşayan herhangi bir insan arasındaki zincirde kaç tane “tanıdık”, “tanıdığın tanıdığı” vb yer alır?

İlk etapta akla “pek çok” gibi bir cevap vermek geliyor değil mi? Oysa 60lı yıllarda Harvard Üniversitesi’nden Stanley Milgram konu üzerinde bilimsel bir araştırma yapmış ve pratikte bu sayının (ortalama) 6 olduğunu tespit etmiş. Kısacası sizinle Amerikan Başkanı arasındaki tanıdık zincirinde beş kişi yer alıyor. Sizin tanıdığınız bir kişi, onun tanıdığı bir kişi, vb derken altıncı seferde Obama’ya ulaşıyorsunuz.

İki insan arasındaki “mesafe” ve bunun beklenilenden çok daha yakın olduğu fikirlerinin ortaya çıkışı ise daha da eskiye 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar gidiyor. Burada karşımıza Macar yazar Frigyes Karinthy çıkıyor. Karinthy’nin Zincirler isimli öyküsünde bu konu ele alınıyor. Macar yazarın iddiasındaki tek fark; altıncıda değil beşincide herhangi bir kişiye ulaşıyor olmanız (Milgram’ın deneyinin sonucunda bulduğu ortalama aslında 5,5 kişi – yuvarlanarak 6 denilmiş).

Grafik ya da ağ araştırmaları bu tür ilk tohumlarla geçen yüzyılın başında matematik dünyasına girmiş. Bugün ise geldiği yer bir hayli ileri. Örneğin Albert Laszlo Barabasi’nin ülkemizde de “Bağlantılar” adıyla yayınlanan kitabında bu süreci detaylı olarak öğrenme imkanı var.

Barabasi akademik araştırmaları çerçevesinde hemen elinin altında olan world wide web dünyasıyla da ilgilenmiş. Soru şu : Herhangi bir web sitesindeki herhangi bir belgeden yola çıkarak ve o web sitesinde yer alan linkleri kullanarak, herhangi başka bir web sitesindeki herhangi bir dökümana kaç katmandan (linkten) geçerek ulaşabiliriz?

Çeşitli miktarda içeriği olan ortamları kullanarak (örneğin çalıştıkları üniversitenin web sitesini baz alarak vb) yapmış oldukları araştırmalar sonucunda Barabasi ve öğrencileri bu sorunun cevabı olarak matematiksel bir formül geliştirdiler. Bu formüle göre aradaki bağlantı sayısı toplam belgenin logaritmasının iki katından biraz fazla. (d = 0,35 + 2Log N). Diyelim ki o web ortamında toplam on bin adet belge olsun (N=10,000). Bu formüle göre on bin döküman olan bir web ortamında bir belgeden bir başka belgeye ulaşmak için ortalama 6,35 yani 7 belgeden geçmek gerekiyor. Yedinci adımda aranılan belge bulunabiliyor.

Tabii hemen akla web dünyasındaki tüm belgeleri baz aldığımızda formül ne söylüyor diye bir soru çıkıyor. Bunun için tüm dünyada internet üzerinde bulunan toplam belge sayısının kaç olduğunu bilmek gerekiyor. 1998 yılında yapılmış olan bir çalışmayı baz alan Barabasi bu sayının 800 milyon olduğunu kabul etmiş. Buna göre çıkan sonuç ise 18,59’dan 19.

Önceki yıllarda 19 sayısının mucizeleri ile ilgili olarak (özellikle de İslami açıdan) pek çok değerlendirme yapılmıştı (Müdessir Suresi’nin 30. ayeti şöyledir: “Üzerinde 19 var”). 19 sayısı bu kez de dijital dünyada karşımıza çıkmış oldu.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1219) - Ooof Off Line Köşesi - 30 07 2010

Salı, Temmuz 27, 2010

ERKEK GOOGLE, DİŞİ FACEBOOK

Google ne aradığını bilen bireylerin bu arayışlarına bir çözüm üretmek üzere orada. Adeta erkek müşterilerin alış veriş yapma modeline benziyor. Al ve çık. Facebook gibi sosyal ağ siteleri ise daha ziyade kadın müşterilerin modeline.

Son on beş yılda arama motorları dünyası iki önemli aşamadan geçti. Internetin tüm dünyaya açılmasından sonra arama motoru rekabetinde rakiplerini geride bırakarak ilk büyük savaşı kazanan Yahoo olmuştu. Ta ki Google gelene dek.

Google ikinci aşamanın (sürpriz) büyük galibidir. Zaman içinde ilgi alanını arama motoru dünyasından ötelere çevirmiş olup bugün pek çok alanda hizmet vermektedir (Youtube’dan Google Earth’e, Gmail’den Blogspot’a dek).

Ancak Mayıs ayında yayınlanan İngiltere kaynaklı bir istatistik savaşın üçüncü aşamasının sinyallerini mi veriyor diye merak uyandırdı. Bu istatistiğe göre İngiltere’de Mayıs 2010’da ilk defa sosyal ağ sitelerine erişenlerin oranı (% 11, 88) arama motorlarına erişenlerin oranını (%11,33) geçmiş durumda (Kaynak: Web analiz şirketi Hitwise).

Sosyal ağlar deyince İngiltere’de de ilk akla gelen site Facebook. Facebook’un popülerlik oranı %55 düzeyinde. En yakın takipçisi olan Youtube’a fark atmış durumda (% 16,47).

Her ne kadar Youtube, Google’un bir şirketi olsa da popülerlik açısından Facebook gibi sitelerin Google’u geride bırakmasının çok ciddi finansal sonuçları da söz konusu olacaktır. Farklı kategorilerde olmakla birlikte her ikisi de pek çok internet gezgini için çeşitli web sitelerine erişmede sıçrama tahtası olarak görev yapmakta. Hal böyle olunca da çok ciddi anlamda reklam imkanı bu tür sitelerde toplanmış durumda.

Facebook ya da Google gibi bir site ana durak ise buradan erişilen diğer siteler tali durak durumunda kalmaktalar. Ana durağın çektiği trafiğin tali durakların neredeyse toplamı kadar olacağından reklam gibi imkanların ana durak statüsündeki bu sitelerde yoğunlaşması tesadüf olmasa gerek.

Böyle bir savaş olacaksa Google gibi bir sitenin bundan kazançlı çıkıp çıkamayacağı ciddi bir soru olarak gündeme gelecektir. Sonuç olarak Google ne aradığını bilen bireylerin bu arayışlarına bir çözüm üretmek üzere orada. Daha ziyade bir erkek müşterinin alış veriş yapma modeline benzetilebilir. (Mağazaya girer, alacağı kategorideki mallara bakar, gözüyle seçer, çok nadir olarak deneme kabinini kullanır, alır ya da almaz ve mağazadan ayrılır).

Facebook türü sosyal ağ ortamları ise belli bir şey aramaktan ziyade zaman geçirme odaklı bireylerin gelip “takıldığı” bir ortamdır. Bu ruh halindeki bir kişinin zihninde belli bir amaca ulaşma, belli bir şey yapma zorunluluğu yoktur. Daha ziyade zamanını kaliteli geçirme arzusu söz konusudur ve “tekliflere açıktır”.

Dolayısıyla duvarına eklenmiş bir video, bir arkadaşının bir fotoğrafa yaptığı kısa bir yorum, o an için kullanıcıyı hiç aklında olmayan yerlere götürebilir. Bu da nispeten kadın müşterilerin alış veriş yapma modeline benzetilebilir. (Bir şeyler almak kadar, arama sürecinin kendisi de bir amaçtır ve herhangi bir şeyle sınırlandırılmak istemez).

Belki de bu bakış açıları zaman içinde dijital ortama ciddi anlamda yön verecektir. ABD merkezli bir başka istatistiğe göre Amerika’da genç kadınların sabah kalktıklarında ilk yaptıkları şeyler listesinde Facebook’a girmek de yer alıyor.

Şöyle bir düşünelim: Sabah otobüse/metroya binmiş işine ya da okuluna gitmekte olan bir kişi aklında bir şey yoksa cep telefonundan internete girecek bir sebebi yoktur. Ama aynı kişinin Facebook’a girip ne var ne yok diye bir bakması için bir nedeni olmasına da gerek yoktur!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1218) - Ooof Off Line Köşesi - 23 07 2010

FUTBOL ve BİLGİ TOPLUMU

Futbolun perde arkasında kurumsal iş dünyasının son model taktik ve stratejilerini uygulama konusunda dur durak bilmeyen bir yönetim modeli. Ancak iş sahaya, futbol oyununa geldiğinde, hala ilk günkü ilkel kurallarına çok yakın kurallarla yönetme bağnazlığı.


Global futbol otoriteleri (FIFA, UEFA, vb) bilgi olgusunu mümkün olduğunca futbol oyununun içine sokmama konusundaki inatlarını sürdürüyor. Evet veri ya da istatistik açısından tonlarca bilgi kırıntısını üretme ve dünyaya sunma konusunda hiçbir tereddütleri yok. Ancak bu veri ve enformasyonlardan futbol oyununu ileriye götürecek türden kararlar alabilmede yardımcı olacak bilgiler üretme konusunda ise müthiş bir tutuculuk var.

Ne için? Güya futbol oyununun heyecanını, popülaritesini düşürmemek için (?). Öncelikle bu heyecan ya da popülarite kavramlarından ne anlaşıldığını netleştirmek gerek. Örneğin 11 Temmuz’da biten 2010 Dünya Kupası’ndaki İngiltere – Almanya maçında İngiltere’nin kale çizgisini yarım metre geçen topu hakemlerin görememesi nedeniyle gol olarak sayılmadı. Oysa basit düzeyde bir teknolojiden istifade ediliyor olsaydı bu top gol olarak sayılacaktı. Ofsayt konularına ise hiç girmiyorum.

İşte global futbol otoritelerinin heyecan dediği şey bu. Yanlış verilmiş bir kararın, teknoloji körlüğü olan futbol oyunu sayesinde yıllarca konuşulması. Hakem o golü verseydi belki de İngiltere Almanya’yı geçecekti vs vs.

Öte yanda futbol oyunuyla ilgili olarak sahanın arkasında son yirmi yılda gerçekleştirilen gelişmelerin futbolu bir spor olmaktan çıkarıp bir endüstri haline getirdiği konusunda ise herkes hem fikir ama nedense kimse bundan yakınmıyor.

Artık futbol maçları yayıncı kanalın yayın akışına göre belirleniyor. Ulusal liglerdeki maçlar heyecan son haftalara dek taşınabilsin “arzusuyla” oynanıyor. Bir takımın alıp başını gitmesi pek arzu edilmiyor. Öte yandan futbolcu transferine getirilen esneklikler büyük bütçeli futbol kulüplerinin daha çok sportif başarı elde etmesine bu da o kulüplerin giderek daha da zenginleşmesine neden olmakta. Bu durumda küçük ölçekli kulüplerin başarı elde etmesi giderek daha da zorlaşmakta.

Geçtiğimiz aylarda ülkemizde de yayınlanan Futbolun Şifreleri isimli kitap bu gelişmeleri ve futbolun endüstrileşme sürecini nesnel verilerden yola çıkarak ürettiği bilgilerle açıklamakta.

Bu çelişki daha ne kadar sürecek? Futbolun perde arkasında kurumsal iş dünyasının son model taktik ve stratejilerini uygulama konusunda dur durak bilmeyen bir yönetim modeli. Ancak iş sahaya, futbol oyununa geldiğinde, hala ilk günküne çok yakın kurallarla yönetme tutuculuğu.

Tam da bu muhafazakarlığı protesto edercesine son dünya kupasının finaline futbolu bilgi toplumu olgusuna en uyumlu denilebilecek bir modele göre oynayan iki takım çıktı. Hollanda ile İspanya. Her iki takım da oyununu pas üzerine kurmuş. Hiçbir futbolcu gerekmediği sürece çalım atmıyor, kaleciler bile gerekmedikçe uzun degajlar yapmıyor, oyunu kısa pas ile başlatıyor.

Bu oyun modeli bireyin oyun içinde görkemli bir yapının kendi üstüne düşen küçük (ama çok önemli) bir parçası olduğu felsefesini gözler önüne seriyor. Hollanda ya da İspanya’da Maradona gibi topu alıp giden futbolcuya yer yok. Onun yerine top daha ayağına gelirken, topu nereye atacağını kafasında hesaplayan ve topu ona göre isabetli bir şekilde arkadaşına aktaran bir takım oyunu oyuncuları var.

Evet Maradona’nın tarihe geçen golleri var ama bir kerelik başarı mı yoksa sürdürülebilir bir başarı mı ? Arjantin, Brezilya gibi takımlar sonrasını sonra düşünürüz derken, Hollanda, İspanya gibi takımlar sürdürülebilir başarının peşinde koşuyor.

FIFA’nın, UEFA’nın bu yeni eğilimi destekleyecek türden uygulamaları futbol oyununa dahil etmeleri, futbolda heyecanı yanlış kararlarda değil oyunun kendisinde aramayı sağlamaları gerekir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1217) - Ooof Off Line Köşesi - 16 07 2010

KALABALIKLARIN GÜCÜ !

Kaynaklara göre kalabalıkların gücü kendisini şu üç tür problemin çözümünde en etkin olarak hissetirebilir: 1) Kesin, net cevabı olan bilişsel problemler 2) Bireylerin aktivitelerinin organize edilmesini gerektiren koordinasyonel problemler 3) Kişisel beklenti olmaksızın emek vermeyi gerektiren dayanışma problemleri.


Kalabalıkların bir gücü olduğunu daha ziyade kalabalıklar oluştuğunda anlarız. Yoksa bu tümcede bir mantık hatası mı var? Bireyler bir araya gelmeden bir “kalabalık” oluşturabilir mi ki?

Örneğin ideologlar, bireylerdeki o kalabalığı oluşturma gizilgücüne hitap ederek birbirlerinden ayrık duruyor gibi görünseler de aslında bütünün bir parçası olduklarını idrak etmelerini sağlamaya çalışıp; onları ortak bir ülkünün, vizyonun etrafında toplamak isterler. Ki ideologların seslerinin bireylere ulaşması bile başlıbaşına bir zorluktur.

En azından düne kadar öyleydi demek daha doğru olacak. Dijital altyapının getirdiği imkanlar bir yanda sesini duyurmak isteyenlerin sesini dünyanın öbür ucuna dek ulaştırırken diğer yanda da bireylerin fiziken aynı mekanda bulunmasalar bile bir kalabalığı, bir kitleyi oluşturmasını sağlayabiliyor.

Kalabalıkların gücü dijital dünyada öncelikle teknolojik bir konu çevresinde varlığını hissettirdi (Windows’a alternatif olan Linux işletim sistemi, dünyanın dört bir yanındaki bireylerin kişisel ve karşılık beklemeksizin verdikleri emeğin sonucunda bugünkü halini aldı). Daha sonra farklı alanlarda da uygulandı.

Konu hakkında kitaplar da yazıldı. İfadenin isim babası (“crowdsourcing”) Jef Howe’un aynı isimli kitabı bir süre önce ülkemizde de piyasaya çıktı (Optimist). Daha önce de Dan Tapscott ve Anthonny Williams’ın Vikinomi isimli kitabı yayınlanmıştı (MediaCat). Vikinomi kavramı da aynı olguyu tanımlamaktır. James Surowiecki’nin The Wisdom of Crowds adlı kitabı ise Kitlelerin Bilgeliği adıyla yayınlandı (Varlık).

Bu kaynaklara göre kalabalıkların gücü kendisini şu üç tür problemin çözümünde en etkin olarak hissetirebilir:
1) Kesin, net cevabı olan bilişsel problemler
2) Bireylerin aktivitelerinin organize edilmesini gerektiren koordinasyonel problemler
3) Kişisel beklenti olmaksızın emek vermeyi gerektiren dayanışma problemleri.

Öte yandan kalabalıkların gücünü hissettirebilmesi için şu özelliklere sahip olması gerekir :
a) Farklı bilgilerin ortaya çıkmasını sağlayabilmek için görüş farklılıklarının olabilmesi (çokseslilik)
b) Sürü mantığını bertaraf edebilmek için bireylerin birbirine bağımlı olmaması
c) Merkezileşmemiş bir yapısının olması (ki birilerinin hatası kalabalığın tamamını etkilemesin) d) Farklı görüşlerin ortak bir potada süzülerek arzu edilen bilgi ya da bilgeliği ulaşmayı sağlayacak bir metod.

Bunu tersten okumak gerekirse eğer bir kalabalık çok homojen, çok merkezi, çok bölünmüş, çok kopyalayıcı ya da çok duygusal ise onun gücünden pek bir şey çıkması beklenmez.

Bu tabloda altı çizilmesi gereken önemli nokta kalabalığı oluşturan bireylerin (yaşamlarının), üzerine odaklanılan problemin çözülmesine bağımlı olmamaları. Linux işletim sistemini geliştirenler, bu çalışmaları gündelik iş yaşamlarını sekteye uğratmadan, bir hobiyle uğraşıyormuş gibi yaptılar. Keza Lego’nun yeni ürünlerinin şekillenmesine neden olan kullanıcıları da.

Batı kültürünün göz ardı etmeyi sevdiği, doğu kültürünün ise “Neden?” diye sormadan edemediği bir husus burada da devrede. Tüm bu kalabalığın gücünü yönlendiren bir mekanizmanın olması! Linux örneğinde merkezde bir çekirdek kadro vardı ve kalabalıklara enerjilerini kanalize etmeleri gereken hususları onlar belirliyordu. Lego, Wikipedia vb örneklerinde de merkezde “ötekilerinden biraz daha eşit” konumda olan birileri hep var.

Bir başka deyişle kalabalıklar, fazla üzerinde durulmayan o husus olmazsa başı kesik tavuk durumuna düşmekten kurtulamayacak gibi. İyi haber ise şu : Dijital dünyada herkes baş olabilir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1216) - Ooof Off Line Köşesi - 09 07 2010

BEN İDRAK EDENE DEK HERKES BEKLESİN !

70li yılların hızlı militanlarının bir yanılsama içinde olduklarını idrak etmeleri için 20 sene bekledi (kaybetti) Türkiye! Bireylerini doğru eğitmediği ve karınlarını doyurmadığı sürece bu döngü sürüp edecek!

Youtube yüzkarası; bir karadelik gibi Türkiye’nin dijital kültür gündemini içine doğru çekiyor. Son haftalarda Google’a doğru sıçrayan, sıçratılmaya çalışılan yasak önce bir geri adım attı. Daha sonra gelen ikinci dalga ile yeniden bulaştı. Youtube gibi bu da kalıcı olmaya çalışıyor. Kabaca bazı Google hizmetlerinden yararlanamama durumu ile karşı karşıyayız.

Meclis’te söz alan Ulaştırma Bakanı konu hakkında alınan yürütmesel ve yargısal kararların doğruluğunu savundu. Buna göre “Youtube’un Türkiye ile olan ilişkisi başka ülkelerle olan ilişki standardında değil.” Örneğin Youtube “başka ülkelerde güvenlik belgesi alıp, vergi dairelerine kayıt yaptırırken” Türkiye’de bunları yapmaktan kaçınıyormuş. Keza Youtube’un Türkiye’den erişilmesine engel teşkil eden Atatürk’e hakaret içeren videolardan bir tanesini kaldırmamakta ısrar ediyormuş. Ayrıca başka ülkelerde “ülkeye özel” filtreleme (lokal versiyon) getirirken Türkiye’de bunu uygulamıyormuş.

Öte yandan Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Yaman Akdeniz’e göre ise “Youtube Fransa, Almanya, İngiltere gibi ülkelerde girişte lokal versiyon mu global versiyon mu istiyorsun diye kullanıcıya soruyor” ve kullanıcının seçimine göre yönlendiriyor. Ayrıca Youtube ofisleri bu ülkelerde “sadece lokal versiyonda yer alan videolarla ilgili olarak” sorumluluk taşıyor, global versiyondaki videolarla ilgili değil. Ancak bizde şark kurnazlığı var ya mahkemelerin aldığı kararın sadece lokal versiyonda değil, tüm dünyada uygulanmasını istiyoruz.

Bu sorun dünyaya, yaşama bakış açısı belli olan bu yürütme organı dikkate alındığında evladiyelik bir sorundur. Çünkü temel bir mentalite uyuşmazlığı söz konusudur. Çatışma noktası, elinde yetki olanın eleştiri kabul etmez bir yapıya sahip olmasıdır. Yakın zamana dek eleştiri kabul etmezlik sadece politik temellere dayandırılarak açıklanırdı (despotluk, faşizan model, vb). Bugün hükümet de bu açıdan eleştiriliyor.

Ancak konuya bir başka açıdan da yaklaşmak mümkün. Bugün pek çok muhafazakar kişi, kendilerine “din böyle emrediyor” diye belletildiğinden, başka bir dinden olan kişiye, ya da hayatını (o belletilen) dinin esaslarına göre yaşamayan dindaşlarına “acıyarak” bakıyor. Hatta en samimi duygularla onları bu acınacak hallerinden kurtarmak istiyor. Çünkü (diye düşünüyor) bu insanlar öldükleri zaman (bu şekilde yaşadıklarından dolayı) öte dünyada cehenneme gidecekler. Oysa ben bu insanları seviyorum; onlara iyilik yapmak istiyorum. O nedenle de gerekirse onlara rağmen onların yaşam biçimini değiştirmeliyim.

Bu mentalitede olan bir zihin iş dinle ilgili olamayan konulara geldiğinde farklı bir modelde mi çalışıyor? Hayır ! Karşısına (dinle ilgisi dahi olmayan) bir sorun geldiğinde (de) kendi paradigmasına göre doğru olan çözümü ürettikten sonra öteki herkesin, tüm dünyanın bu çözümü benimsemesini talep ediyor. “Tolerans” nedir bilmiyor; “müzakere”yi karşı tarafın kabul etmesi için tek yönlü bir imkan olarak görüyor.

Gerekirse öteki herkes değişmeli; onun bakış açısına, hizasına gelmelidir. Çünkü (ona göre) doğru olan budur. Nokta !

O halde bam teli şu: Ya tek ve mutlaktır diye insanlara anlatılan, belletilen bakış açısı aslında tek bakış açısı değilse? Ya alternatif bakış açıları da varsa? Ya bu alternatif bakış açılarının dini inançlarla ilgisi yoksa ve onlarla tezat oluşturmuyorsa?

70li yılların hızlı militanlarının bir yanılsama içinde olduklarını idrak etmeleri için 20 sene bekledi (kaybetti) Türkiye! Bireylerini doğru eğitmediği ve karınlarını doyurmadığı sürece bu döngü sürüp edecek!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1215) - Ooof Off Line Köşesi - 02 07 2010

IŞIĞA DOĞRU

Yaşamın kaotik bir ortamda tesadüfler ya da keyfiyetlerden uzak belli bir düzen ve seviyede ilerleyebilmesi için değişmez standardların toplumun her kesimi tarafından deneyimlenmiş, idrak edilmiş ve kabul edilmiş olması bir zorunluluktur.

Okumak mı daha önemlidir, yazmak mı? Dinlemek mi daha önemlidir yoksa konuşmak mı? Tabii buradaki tuzak, olgulardan bir tanesini diğerine tercih etmeye zorla(n)maktır. Her eylemi gerektiği yerde icra etmek eş önemdedir.

Dijital altyapının getirdiği hız unsuru ne yazık ki bu bakış açısını gölgeleyebiliyor. Dijital kültür pek de hissettirmeden sanki yazmanın okumaktan, konuşmanın dinlemekten daha önemli olduğunu empoze ediyor.

Bunu doğal karşılamak gerek. Eğer birey(ler) dijital imkanlarla (internet, cep telefonu vb) tanışmadan önceki yaşamlarında kendilerini ifade etme konusunda yeterli imkanlara sahip değillerdiyse dijital imkanları bulduklarında ilk yapacakları şeyin bu açlıklarını gidermek olması normal bir reaksiyondur. Ya da bu tümceyi tersten değerlendirmek gerekirse, bugün en çok konuşanlar dün arzu ettiği kadar konuşamamış demektir.

Benzer bir durum “yazma” eyleminde de mevcut. Düne kadar rafları süsleyen yeni kitapların sayısı sınırlı kalırdı; fakat son yıllarda yayıncılıkta bir patlama yaşanıyor. Ancak ne hikmetse “az okuma” sorunu hala aşılabilmiş değil. Demek ki yazıldığı kadar çok okunmuyor. Öte yandan bu sorunun yanında yeni bir sosyal sorun daha ortaya çıktı. Yazılanların içeriği!

Sınırlı sayıda yayın yapılan zamanda sürece dahil olmuş, yer edinmiş eleme aşamaları vardı. Bu elekten geçirme süreci belki bugün de var ama eski imtiyazlı durumunu kaybetmiş durumda. Bunun doğal sonucu da içeriğin kalitesinin düşmesidir. Oysa bu sorun da kemikleşmiş “az okuma” sorunu ile dengelenmektedir: Çok fazla okuyan yoksa yazılan içeriğin çok da kaliteli olması gerekmez!

Dijtal kültür toplumun bugüne dek üretmiş olduğu “aracıları” bir bir ortadan kaldırmakta ya da gücünü zayıflatmakta. Eğer bu aracılar bireyin özgürlüğünü, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiliyor, bunlara sınır getiriyor, bunların gelişmesini engelleyen roller icra ediyorlardıysa ortadan kalkmaları olumlu bir gelişmedir. Ancak bu aracıların ortadan kalkması kaliteyi, standardları aşağı çekici bir durum yaratıyorsa böyle bir gelişme pek de tercih edilmez.

İşin ilginci imtiyazlı durumunu elinden kaçıranlar (ya da kaçırma korkusu yaşayanlar) toplumu kalitenin düşeceği yönünde uyarıyor (tehdit ediyor). Bu tehdide aldırmadan cesur adımlarla ilerleyenler ise geliştirilmiş olan standardların, imtiyazı elinde tutanların kişisel çıkarları için üretmiş oldukları birer mekanizma oldukları (yanlış) düşüncesiyle bunları kolayca terk edebiliyor.

Tüm bunlar aynı resme bakıp farklı yorumlar yapmaktan başka bir şey değil. Yorum farkı ise bireyin ya da toplumun mevcut gelişmişlik düzeyi. Yaşamın kaotik bir ortamda tesadüfler ya da keyfiyetlerden uzak belli bir düzen ve seviyede ilerleyebilmesi için değişmez standardların toplumun her kesimi tarafından deneyimlenmiş, idrak edilmiş ve kabul edilmiş olması bir zorunluluktur. Ki ne değişirse değişsin bu asgai müşterekte bir zaafiyet oluşmasın.

Anayasa Mahkemesi’nin alacağı kararları yok saymayı önermek gibi, Google’a Youtube’a yasak koymak gibi gündemi olan bir ortamda kaostan, keyfiyetten kurtulmak sanki her geçen gün daha da zorlaşmakta. Oysa unutmamak gerek ki gecenin en karanlık anı ışığa en yakın andır.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji (1214) - Ooof Off Line Köşesi - 25 06 2010