Cumartesi, Nisan 01, 2006

O e-POSTAYI KİM GÖNDERDİ


Geçtiğimiz günlerde Ermeni Meselesi kapsamına gündeme gelen bir polemik, e-posta ya da benzeri yazışmalarla bunların güvenliği kavramını yeniden gündeme getirdi.

Kısaca anımsamak gerekirse, Vatan Gazetesi’nden Sayın Ruhat Mengi, Sabancı Üniversitesi öğretim üyelerinden Sayın Prof. Dr. Halil Berktay’ın ABD’deki Minnesota Üniversitesi’ne bir e-posta gönderdiği ve bu e-postanın içinde belli bazı önerilerde bulunduğu yönünde bir iddia ortaya attı; Berktay da bunların doğru olmadığı yönünde bir açıklama yaptı.

Prof. Dr. Berktay’ın açıklamasına göre de konu internet üzerinde konuyla ilgili bir tartışma listesine, temelde “herkesin kendi görüşünü savunma hakkını desteklediği” yönde bir mesaj yazmış olmasından ibaret.

Burada gündeme e-posta altyapısının bu tür iddialar söz konusu olduğundan ne kadar güvenliği olduğu geliyor.

Konuyla ilgili olmayan kullanıcıların bilmediği üzere standard e-posta sisteminde herhangi bir güvenlik unsuru yoktur. Bir başka deyişle, posta kutunuza gelen bir epostanın gerçekten de gönderici satırında yazan adresten gelip gelmediği konusunda tam emin olamazsınız.

Bu özellik ilk etapta size ürkütücü gelebilir. Ama bunu normal posta sistemi ile karşılaştırın. Postadan çıkan her mektubun gerçekten de gönderen olarak ismi yazılmış kişiden geldiğine nasıl emin olabilirsiniz? Bir başka deyişle bu güvensizlik olgusu posta sisteminde yüzyıllardır var.

Standard e-posta sisteminde bir epostanın gerçekten de gönderen hanesinde yazan kişi tarafından gönderilmiş olup olmadığı konusunda ipuçları verecek veriler vardır. Ancak bence hukuksal açıdan bu tatminkar kanıt olmayabilir. Şöyle ki; bir epostanın hangi eposta sunucu bilgisayarından yola çıktığını, hangi cihazları dolaşarak hangi eposta sunucu bilgisayarında son bulduğunu tespit edebilirsiniz.

Örneğin yukarıda söz konusu olan eposta Prof. Dr. Berktay tarafından gönderilmişse, bu epostanın orijinalinin ilk yola çıktığı nokta, yine Prof. Dr. Berktay’ın kullanmakta olduğu bilgisayarlardan birisi olmak zorundadır (ofisindeki, evindeki vb).

Epostanın içinde yer alan bu iz bilgileri sayesinde bazı verilere ulaşılabilir. Bundan başka o epostanın hangi sunucu bilgisayar üzerinden gönderilmişse o bilgisayardaki erişim kayıtları da incelenebilir. Böylece o epostanın hangi adresten (hangi bilgisayardan) ne zaman gönderilmiş olduğu tespit edilebilir. Tabii eğer oradan gönderilmişse.

Bir başka deyişle herkes tarafından bilinen bir eposta adresinden bu tür bir eposta göndermeniz, ruhsatlı silahınızı kullanarak ateş etmeniz gibidir. Eğer mermi gidip bir yere saplanırsa ve bu da sorun yaratacak bir durum ise, o zaman balistik inceleme sonucunda teknik anlamda merminin sizin silahınızdan çıkmamış olduğunu ispat etmeniz zordur.

Ancak bu durum mermiyi sizin sıktığınız anlamına da gelmeyebilir. Silahınız çalınmış olabilir, emanet ettiğiniz birisi sizin bilginiz dışında kullanmış olabilir vb.

Benzer durum eposta sistemleri için de geçerli. Profesörün eposta sistemine erişmek için kullandığı şifreyi bilen/çalan bir kişi sisteme erişip böyle bir eposta kaleme alabilir.

Üstünde durulması gereken bir başka nokta var. O da profesörün aslında bir eposta göndermediğini, sadece bir listeye bir destek mesajı yazmış olduğu. Bu zaten epostadan ayrı bir sistemdir. Bu tür bir ortamdan nasıl istifade edilebilir? Olsa olsa profesörün eposta adresi oradan alınabilir. Daha sonra da sanki profesörün kaleme almış olduğu izlenimi uyandıran bir eposta hazırlanıp, yönlendirme (forward) imkanı ile bu metin elden ele dolaştırılmaya başlar.

İş yönlendirilmiş epostalara gelmişse güven unsuru daha da azalmakta, suistimal olasılığı daha da artmaktadır. O nedenle o epostayı güya ilk kim(ler) aldıysa o nüshalardan birisini incelemek gerekir.

Bu tür kimlik sahteciliği Türkçe internetimizde sıkça yapılmakta. Bir dönem revaçta olan kişilerin başında Can Dündar geliyordu. Altında Can Dündar imzası olan o kadar çok eposta almaya başlamıştım ki artık topyekun hiçbirisinin Can Dündar’a ait olmadığına karar vererek, okumadan silmeye başladım.

Eposta sistemini kullanarak bir kişiye çamur atmak çok kolay. Hele bir de herhangi bir yaptırımı yoksa. Bence gerekli hassasiyeti göstermeli ve gerekli teknik inceleme yapmadan, yaptırmadan, konuyu polemik unsuru haline getirmemeli.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (01 04 2006)

Salı, Mart 21, 2006

1 LİRAYA ŞARKI


Daha önce de bahsetmiştim; müzik endüstrisi “albüm” bazlı satıştan “şarkı” bazlı satışa geçmeli ve internetten müzik indirme işini resmi hale getirmeli diye.

Apple firmasının iPod cihazları ve web sitesinden sunduğu bir dolara şarkı satın alma imkanı şimdi Türkiye’de de ele alınmış durumda. Power Grubu, PowerClub isimli bir web sitesi üzerinden 1 liraya şarkı satmaya başladı.

Sitede sadece Türk müzisyenlerin eserleri yok. Giderek yabancı müzisyenlerin eserleri de web sitesinden satın alınabilecek; bilgisayara indirilebilecek.

iPod ile müzik yönetimi yaparken, şöyle bir özellik dikkatimi çekti. iPod’u müzik arşivi olarak kullanmak pek doğru değil. Onun yerine sadece en çok sevdiğiniz şarkıları cihaza yüklemek daha pratik. Neden mi?

Nedeni basit. Herhangi bir albümdeki tüm eserleri sevebilme olasılığınız çok düşük. Hal böyle olunca ve iPod gibi bir cihazda istemediğiniz bir şarkıdan başkasına geçmek bu kadar kolay olunca, ister istemez, giderek “favori listenizi” dinleme eğilimine giriyorsunuz.

Favori liste demek, şarkı bazlı bir yaklaşım demek.

Artık Peter Hammill’in This Book isimli şarkısı dinlemek için In A Foreign Town isimli albümünde ondan önce gelen şarkıları dinlemek zorunda değilim.

1 Liraya Şarkı hizmeti, bu modele çok uymakta. Kızım, bir kaç hafta sonumu vererek, 40 Gb’lık iPod’uma müzik arşivimin ancak yarısını yüklerken çektiğim sıkıntılara bir anlam verememekte haklı. Onun açısından o sırada sevdiği birkaç düzine şarkıyı kendi iPod’una indirmesi, sıkıldığı zaman da onları silip, yenilerini yüklemesi çok daha doğru bir yaklaşım modeli.

Powerclub.com.tr sitesinin, arşivlerine bir an evvel 60lı 70li yıllarda çıkmış 45likleri, albümleri de eklemesi gerek. Sondan başa ve popülerden az popüler olana doğru gitmeleri normal. Ancak Türkiye’de müzikseverlik ya da internetkoliklik tekelinin yirmi yaşın altındaki gençlerde olmadığını da unutmamalılar.

Yabancı müzisyenlerin eserleri açısından bakıldığında, eski dönem parçalarını talep etme konusunda o kadar ısrarcı olmayacağım. Bunun nedeni de internet üzerindeki resmi ya da gayri resmi pek çok sitede ve P-2-P iletişim ağlarında bu şarkıların ücretli ya da ücretsiz olarak kolayca bulunabildiği.

Ancak Türk müzisyenlerin eserlerini bulmak o kadar kolay değil. Örneğin PowerClub’da Zerrin Özer’i araştırdığımda ilk albümlerinden olan (belki de ilk albümüdür) Sevgilerimle isimli albümünü göremedim. Oysa görseydim tüm albümü satın alacaktım (albümcülükten vazgeçebilmiş değilim henüz)


Bu sayede bit pazarına da nur yağacak. Tozlu raflar arasında kalmış eski kayıtların yeniden ortaya çıkarılması ve tercihan bunların re-master edilerek dijital ortama aktarılması gerekecek. Her ne kadar görünürde bu durum masraflı gelse de artık bir şeyi kabul edelim. Ticari hayatta, hele hele elektronik ticaret hayatında, dişe dokunur bir yatırım yapmadan, ciddi başarılar beklemek olası değil.

Bu hizmeti sunan Power yönetimi de ümit ederim, gerekli telif sorunlarını ve diğer operasyonel sorun ve yatırımları aşma konusunda kararlılık gösterir ve ortaya Türkiye’nin pop müzik arşivi çıkar. Arşiv sadece bildik popüler Türk sanatçılarından oluşmaz. Bir şarkı ya da bir albüm çıkarmış dahi olsa tüm Türk müzisyenlerinin eserlerini içerir.

Böylece Hardal grubunun yıllar önce çıkmış Nereden Nereye adlı albümünü edinmiş olup da yana yıkıla ilk albümleri olan “Nasıl Ne Zaman”ı arayanlar da bu hizmetten istifa ederler (meraklısına not: Nereden Nereye albümü ebay.com’da 400 dolara, Nasıl Ne Zaman albümü ise gittigidiyor.com’da 180 liraya açık artırmada)

Burada müzisyenlere de iş düşüyor. Bence artık albüm formatında eser üretmek yerine/yanısıra ses getirici tek şarkılar üretme modelini de ciddi ciddi gündemlerine almalılar. Bu aslında onlar için de (maliyet, zaman ve yaratım süreci açısından) avantajlı.

Geriye belki de bir tek müzik şirketleri kalıyor. Onlara naçizane önerim ise şu olacak : Bu işin içinde aktif yatırımcı olarak yer alın. Yoksa geriye bir şey kalmayacak!

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (18 03 2006)

Pazartesi, Mart 13, 2006

HOŞGELDİNİZ TÜRKÇE HARFLER


Ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi kablosuz erişim ile ADSL imkanlarının yaygınlık kazanmasıyla birlikte internet kullanımı hızlı bir artışa geçti.

Artık sadece ev ya da iş yerlerinde değil, cafelerde, restaurantlarda, havaalanlarında laptopunu açmış internete erişenleri görmek yadırganmayan bir tablo haline geliyor.

Hal böyle olunca hala şifreli kod gibi görünen web site isimlerini yazmak, akılda tutmak zorlaşıyor. http:// ön takısı ne zaman kullanılır; ne zaman gerek yoktur? Sadece www. yazarak başlasam acaba istediğim web sitesine gidebilir miyim? Hele bir de yabancı basındaki reklamlara baktığınızda göreceğiniz adresler kafanızın iyice karışmasına yol açabilir. Örneğin Nike.com yazan bir reklamdaki web sitesine gitmek için nike.com mu yazacağım; www.nike.com mu yoksa http://www.nike.com mu?

Eğer bu yeterli değilse işi zorlaştırmaya devam edelim. Ya web sitesine gitmek istediğiniz ismin içinde Türkçe harf varsa ne olacak? www. adresine bu harfleri mi yazacaksınız yoksa ş yerine s, ç yerine c gibi dönüştürme mi yapacaksınız?

Bu aşamayı da sağduyu ile geçtiğinizi varsayalım. Peki adres .com ya da .com.tr ile mi bitecek? Yoksa .gov.tr .bel.tr gibi takılar mı kullanmak zorundasınız?

Eğer internette gezmeye yeni başlıyorsanız bunların hepsinin altından kalkmak zor. Bu zorluğu şimdiye dek yenmede Google gibi arama motorları yardımcı oluyordu. Kadıköy Belediyesi'nin web site adresini bilmiyorsanız, www.google.com adresine gidip oradan kadıköy belediyesi diye arama yaptığınızda karşınıza gelecek site listelerinden birisi belediyenin resmi web sitesi olacaktır.

Öte yandan son dönemde ortaya çıkan ilginç bir durum, bu konuda da rahat bir nefes almayı engelliyor. Örneğin google'da başarısızlık anlamına gelen İngilizce "failure" kelimesini ararsanız karşınıza gelecek olan ilk site adresi ABD Başkanı George Bush'un Beyaz Saray sitesindeki resmi biyografisi oluyor. Google'un "liberal" listeleme mantığının suistimal edilmesi sayesinde.

Şimdi bu konuları, özellikle de ülkeye özgü harflerden oluşan kelimelere sahip kişi ya da kuruluşların web siteleri ile .com, .gov gibi uzantılarının akılda tutulmasına gerek bırakmayan yeni bir hizmet tüm dünyayla birlikte ülkemizde duyuruldu.

Basitçe web tarayıcınızın adres satırına gitmek istediğiniz kişi, kuruluş ya da web sitesinin orijinal adını yazıyorsunuz. Tarayıcınız sizi doğrudan ilgili siteye yönlendiriyor. Yukarıdaki örneğe geri dönersek, adres satırına sadece kadıköy belediyesi yazmanız (ö harfi ile ve www gibi .bel.tr vb gibi ön ve son takıları yazmadan) yeterli. Tarayıcınız sizi doğrudan, belediyenin web sitesine yönlendirecek (görecesiniz ki bu sitenin tam (teknik) adresi http://yeni.kadikoy.bel.tr/ imiş).

Bunun için, tarayıcınıza ek bir yazılım yüklemeniz gerekmekte. Bu hizmeti sunan Netpia firmasının web sitesinden (www.netpia.com.tr) indirip yükleyeceğiniz bu program sayesinde artık com.tr lere http lere güle güle diyebilirsiniz.

Zaman içinde bu hizmetin yaygınlaşması sayesinde bu ek yazılıma gerek bile kalmayabilir. Çünkü internete bağlanmak için abonesi olduğunuz internet firması kendi ana bilgisayarlarında bu düzelemeyi yaparlarsa binlerce milyonlarca internet kullanıcısının bu yazılımı kendi bilgisayarına yüklemesine gerek bile kalmayacak. Ancak şimdilik, internet firmanızın bu yazılımı yüklemesini beklemek yerine siz doğrudan Netpia'nın web sitesinden yazılımı ücretsiz olarak bilgisayarınıza indirip yükleyebilirsiniz.

Ufak bir not : Yüklemeyi tamamlandıktan sonra, varsa açık olan tarayıcılarınızı kapatıp yeniden açmalısınız. Yeniden açtığınızda yazılım çalışmaya başlayacaktır.

İlk etapta pek de gerekli bir imkan gibi görünmeyebilir. Ancak gerçek yaşamda adını bilip de web sitesini bilmediğiniz pek çok yerin internet sitesine bu yolla erişebilirsiniz.

Böylece artık firmaların reklamlarında uzun uzun web sitesi adresleri görmemiz, onları aklımızda tutmamız gerekmeyecek. Gerçek dünyada adı neyse internette de aynı isimle o web sitelerine ulaşabileceğiz.

Netpia firması kelimeleri iki gruba ayırmış. Doğrudan ilgisi olmayan kişilerin bazı isimleri çıkar amaçlı kullanmasını engellemek için bir grup kelime, isim rezerve edilmiş. Örneğin Burgaz Adası diye arama yaparsanız firmanın ilgili uyarı mesajı ile karşılaşıyorsunuz. Ancak cumhuriyet kelimesini girdiğinizde tarayıcı sizi doğrudan Cumhuriyet Gazetesi'nin web sitesine yönlendirmekte.

http://www.netpia.com.tr

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (11 03 2006)

Pazartesi, Mart 06, 2006

SİZİN ŞİFRENİZ NE?


Kasa sırasında şöyle bir sahneye tanık oldum: Önümdeki müşteri öğle yemeği için tepsisine aldığı yemeklerin parasını banka kartı ile ödemek istedi. Kasadaki görevli, kasanın biraz gerisindeki POS cihazını kullanırken, müşteriye şifresini sordu. Bayan müşteri şifresini yüksek sesle görevliye söyledi. Görevli işlemi tamamladı, kartı iade etti.

Banka kartlarının ilk çıktığı 80li yıllardan beri varolan bir imkan (bankadaki hesabınızda duran parayı kullanarak doğrudan ödeme yapmak) son aylarda TV'lerde çıkan reklamlar vesilesiyle yepyeni bir imkan ya da hizmetmiş gibi tanıtılmakta ve tüketicileri cüzdanlarında nakit taşımak yerine banka kartı kullanmaya sevk etmekte.

Aklınıza ilk gelen soru şu olabilir: Madem yıllardır bu imkan vardı; neden kimse bugüne dek bundan bahsetmedi (ne oldu da şimdi birden revaçta) ?

Bu sorunun temel cevabı enflasyon! Birkaç yıl öncesine kadar bankadaki vadesiz hesabınızda ortalama kaç para tuttuğunuzu anımsayın. Büyük bir olasılıkla mevduatınızı ya bono, dövizde ya da gecelik repoda tutuyordunuz. Aksi taktirde paranız her gün değer kaybediyordu.

Oysa enflasyonun son dönemde tek haneli değerlere düşmesi ile vadesiz hesapta daha çok para tutma "olasılığı" da yükseldi. Bu durumda nakit taşıma (ve onu kaybetme, çaldırtma) riskine karşılık banka kartı kullanmak, önemli bir avantaj olarak karşımıza çıkmakta.

Elbette bir noktayı atlamadan! Şifre.

Yukarıdaki örnekte de olduğu üzere şifrenin uluorta söylenebilecek bir kavram olarak değerlendirilmesi devam ederse inanıyorum ki kısa sürede sokaklardaki kapkaç olayları kadar sıklıkta yeni bir hırsızlık olayını da gündeme getirecek : Şifre kaptırma!

SORUN NEREDE?

Öncelikle konunun çok basit bir sebepten kaynaklandığını belirtmek gerek. Şifre girmek için POS cihazının yanısıra tuş-takımına da gereksinim olması. Alışveriş yaptığınız dükkanların kasa bölümüne baktığınızda ne görüyorsunuz? Bir sürü POS cihazı.

Neden bir tane değil de bir sürü? Çünkü o dükkan birden çok banka ile çalışıyordur ve her bankanın taksit uygulamasından istifade edebilmesi için o bankaya ait POS cihazını edinmesi gerekir.

Hal böyle olunca ve işin içine bir de şifre girmek için tuş takımı aparatı da eklenince mağaza yöneticileri şöyle pratik çözümler üretmeye başladı. Bu cihazları müşterinin kasada ödeme yaparken erişebileceği bir yere koymak yerine dükkanın o kısmında uygun bir yere koymak. O uygunluk müşterinin tuş takımının başına gelip şifresini kendisinin girmesini engellediğinden de havada uçuşan şifreler...

Kart şifresinin evinin anahtarı kadar değerli bir şey olduğunu henüz bilmeyen ya da kavrayamayan müşteri için bu durum ciddi sorunlar doğurabilir. Nasıl mı? Basit bir örnek vereyim: Şifrenizi söylediğiniz kasiyer onu bir kenara not edebilir. Siz o mağazadan çıktıktan sonra, kasiyerin işareti ile sizi takibe alacak birileri uygun bir anda içinde kartınızın da olduğu çantayı kap-kaçlayabilir.

Kartınız da şifreniz de artık hırsızların elinde. Siz bankanızı arayıp kartınızı iptal ettirene kadar hırsızlar en yakın ATM'ye gidip işlem yapabilir ve böylece hesabınızdaki parayı çekebilir.

Doğru kart ve doğru şifreyi alan ATM parayı hırsızlara verecektir ve bu durumda siz parayı çekenin kendiniz olmadığını bankanıza ispat edemeyeceksiniz.

Nerede hata yaptınız? Şifrenizi yüksek sesle yabancı birine söylemekle.

Oysa şifrenizin bilinmediği durumda kapkaççılar kartınızı çalsa bile banka kartı kredi kartı gibi şifresiz kullanılamayacağından hesabınızdaki paranın çalınma ihtimali olmayacaktı.

O halde ne yapmalısınız?

Çekingenlik gösterip de şifre girecek cihaz arkalarda bir yerde diye şifrenizi herhangi bir kimseye söylemeyin. Bunu kesinlikle yapmayın. Gerekirse o mağazayı bankanıza şikayet edin ama şifrenizi kesinlikle başkasına söylemeyin.

Banka kartınız, şifresi bilinmediği sürece kredi kartından daha güvenlidir. Banka kartınızı çaldırsanız bile şifresini bilmeyen hırsız onunla bir şey yapamaz. Oysa kredi kartınızı çalan birisi kimliğinizi, imzanızı taklit ederek, sizi (ya da bankanızı) zarara uğratabilir.

Bilinçli olmak bu tür kazaların başınıza gelmesini enaza indirecektir. Bilinçli olmak ise doğal olarak bilgi sahibi olmaktan geçmektedir.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (04 03 2006)

GATES'İN TÜRKİYE SEFERİ


Bill Gates’i ilk kez 1995 yılında Las Vegas ABD’deki Comdex Konferansı’nda izleme imkanım olmuştu. Internete bir yıl geç girmenin farkını kapatmak üzere bir yandan Internet Explorer’i anlatıyordu, diğer yandan da MS Office imkanlarını kullanarak gündelik hayatın nasıl kolaylaştırılabileceğini.

Geçtiğimiz günlerde Gates bu kez İstanbul’daydı ve “Canlı yazılımdan” tutun da dijital uçuruma kadar pek çok konuda bilgi sundu; yön almak isteyenlere ipuçları verdi.

Ben bu konuşmadan iki şey çıkardım : Birincisi Gates’in sorulan soruları, kendi bakış açısına göre cevaplama yeteneği diğeri ise stratejik olarak önem verdiği temel noktanın ne olduğu.

Önce ikincisi. Görünen o ki Gates şu an bireyleri bilgisayarlandırmak, internetlendirmekten öte bunu bireylerin yapacağı doğal bir refleks haline getirmek istiyor. Yani öyle bir şeyin yapılmasını sağlayayım ki birey bilgisayar sahibi olma, hızlı internet erişimi sahibi olma gerekliliği konusunda herhangi bir pazarlama satış faaliyetiyle beyninin yıkanmasına gereksinim duymasın.

Nedir o? Ülkelerin en ucra köşelerine dahi telekom altyapısının götürülmesi. Katılımcıların soruları her ne kadar bilgisayarların, internet erişiminin nispeten pahalı olması, bunun da dijital uçurumu açma konusunda olumsuz etkiye sahip olacağı noktalarında dönse de Gates’in bakış açısına göre daha kritik olan konu telekom altyapısının ülkenin her noktasına ulaşabilmesi.

Ki bireyler internete erişmek zorunda hissetsinler kendilerini. Ki böylece bunun için gerekli olan aracı (bilgisayar) alsınlar.

Bu açıdan bakıldığında telekom altyapılarının (kablolu, kablosuz, vb) ne kadar önem arz ettiğini bir kez daha algılıyoruz. Bu durumda gelecek dönemde bu alanda ciddi yatırımların artarak devam edeceğini bekleyebilir miyiz? Göreceğiz.

Diğer temel nokta olan Gates’in sorulara verdiği cevaplardaki dehası müthişti. Bir tür şu hissi uyandırdı: Gates’i hiçbir soru ile köşeye sıkıştıramazsınız. Sorduğunuz sorunun içerdiği konu hakkında mutlaka kendi lehine olabilecek bir nokta bulacaktır ve cevabını bununçevresine kuracaktır.

Örneğin katılımcılardan bir tanesi, Negreponte’nin, bu köşede de yayınlanan, 100 dolara laptop projesini sordu. Gates de konuyu alıp, kolla çalışan bir cihazın ne kadar faydalı olabileceği noktasına düğümledi. Öyle bir imaj yarattı ki sanki cihaz sadece çevirmeli kol marifetiyle çalışacak ve kullanıcı bir süre kolu çevirerek enerji üretecek sonra da o enerji bitmeden hızla yapması gerekeni yapacak (oysa o imkan, elektriğin kesilme durumuna karşı geliştirilmiş, alternatif enerji üretim modeli – yoksa cihaz elektrik ile çalışacak!)

Gates’in iki aşamalı Türkiye çıkarması sonucunda elle tutulur ne gibi sonuçlar aldık ülke olarak? Bunu henüz bilmiyorum. Yakın gelecekte medyaya yansıyan konular hakkında ne gibi gelişmeler olacağını izleyip göreceğiz. Bu etkileşimden ümit edelim ki Türkiye’nin istifade edeceği olumlu sonuçlar doğsun.

Elbette ki bu sadece Microsoft’tan ya da Gates’ten beklenecek bir şey değil. Türkiye’nin de kendi üstüne düşen şeyleri yerine getirmesi gerekir. Bunu yaparken de kendisi için en uygun olan koşullara göre karar vermek zorunda. Yoksa Gates ya da başkası, sonuçta bunlar ticari firmalar; mahalle arasında ya da global anlamda kar etmek için var. Devletlerin var olma amacı ise daha farklı.

Çokça konuşulan iki konu ülkemizde Silikon Vadisi benzeri bir oluşumun hazırlanması (ki bunun sadece Microsoft firması ile ne ilgisi var anlamadım) diğeri ise Microsoft’ta daha çok Türkün çalışması (tercihan Türkiye sınırları içinde Microsoft’un yapacağı yatırımlarda).

Yıllar önce Microsoft, Türkiye’de yeni mezun üniversite öğrencileri ile mülakatlar yapmaya başlamıştı; firma standardlarına uyan kalibredeki gençlere ABD’de iş imkanı yaratmak için. Bildiğim kadarıyla sonuçta alınan verimin düşüklüğü nedeniyle bundan vazgeçildi.

Yani bir yandan eğitim şart derken diğer yandan Microsoft’u Türkiye’de yatırım yapmaya davet etmek bana çelişkili geliyor. Daha Türk firmaları ülkemizin her bir şehrinde ticari yatırımlar yapma konusunda tereddütteyken.

Bu tür ilişkiler küçük adımlarla başlar ve giderek büyüyerek ses getirici başarılara dönüşür. Bu silsilenin bu şekilde olması her ne kadar bizim bakış açımıza uymasa da daha çok verim bu modeli izlemekle alınmakta – global dünyada.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (18 02 2006)

OLGUN INTERNET


90lı yılların ikinci yarısı. Seattle-ABD’de bir arkadaş ziyaretindeyim. Sabah kalkıp TV’yi açıyorum ve karşıma Bill Clinton’ın eBay temsilcilerine yaptıkları hizmetlerden dolayı bir ödül verişi çıkıyor. Canlı yayın.

Internetin patlama yaptığı yıllar. Her yerde internet konuşuluyor. Internetle ilgili hazırlanan herhangi bir sunumda, Amazon.com, eBay, yahoo!’nun adları geçmezse sunum eksik kabul ediliyor. Al Gore ben internetin babasıyım derken her ne kadar pek çok teknoloji gurusu bıyık altından gülerken, diğer yandan da interneti kitlelere açan hükümetin de Clinton-Gore hükümeti olduğunu çok iyi biliyorlar.

Yıl 2006. Yine ABD’deyim. Bu kez yolum California’nın güneyine düşüyor. Internet nerede? Televizyonda internetle ilgili herhangi bir şey yok – bırakın başkanın çıkıp birine bir ödül vermesini.

Varsa yoksa hızlı internet bağlantısı. Ama her yerde para ile. Starbucks’a gittiniz, kahvenizi içiyorsunuz, sanmayın ki bilgisayarınızı açıp internete girebilirsiniz. Önce T-Mobile’dan bir abonelik almanız gerekiyor.

Kalacağınız hotele gittiniz. Internet erişimi mi? Elbette ki var. Ancak bir şartla; iki dakikası bir dolar.

ABD’nin herhalde yerleşim bölgesi olan hemen her köşesinde mutlaka bir kablosuz iletişim ağı vasıtasıyla internete erişmeniz olası. Ancak bunların hepsi de ücretli. Evinize hızlı internet almak istiyorsanız, bunun da bedeli aylık 15 dolar düzeyinde.

Uzun lafın kısası, internet çılgınlığı bitmiş. Birkaç istisna dışında kazananlar yine bildik isimler. Sadece internet kullanıcısı iseniz kimin neyi kazandığı sizi pek de ilgilendirmiyor aslında.

Bakın kullanıcı olarak internet size ne tür imkanlar sağlıyor?

Hotelinizi internet üzerinden rezerve ederseniz, diyelim ki 180 dolarlık bir odada 60 dolara kalabilirsiniz. Keza araba kiralayacaksanız, günlük 100 dolara kiralayabileceğiniz bir arabayı 30 dolara kiralayabilirsiniz.

Söz araç kiralamadan açılmışken, ilginç bir güven olgusuna da burada değinmeden edemeyeceğim. Hiçbir yükümlülük altına girmeden, oto kiralama firmasından otonuzu kiralamak üzere rezervasyon yapabilirsiniz. Firma sizin kiralamak üzere belirttiğiniz noktaya gitme olasılığınızı, gitmeyerek onları kandırmış olma olasılığınızdan daha yüksek görerek, o noktada istediğiniz aracı hazır bekletiyor.

Daha önce de dediğim gibi; eğer randevu yerine gitmezseniz, kaybedecek bir kuruşunuz bile olmuyor – çünkü sizden kredi kartı istemiyorlar internetten rezervasyon yaparken. Operasyonel akış itibariyle zaten büyük bir olasılıkla sizin gideceğiniz noktada aradığınız türden en az bir araç olacağından, sizin kandırıkçılık oynamanız firmayı pek de etkilemiyor anlaşılan. Bir başka deyişle firmalar aslında operasyonel süreçlerinin yaratmış olduğu kaçınılmaz kaynak israfını, müşteriye katma değerli hizmet olarak yansıtıyor.

Son dönemde internetin yeni gözdesi malum Google oldu. Her ne kadar geçen hafta içinde ABD’de borsanın düşüşe geçmesiyle Google da %10’luk bir değer kaybına uğradıysa da Google’un bu balayı süreci bir süre daha devam edeceğe benziyor.

Google doğal bir hazine şeklinde. Bir yandan size aradığınızı bulup getirirken, diğer yandan kimin neler aradığını da bir kenara not ediveriyor. Örneğin Kasım ayında Türkiye çıkışlı google aramalarında en çok “oyun” kelimesi aranmış. Listede Fenerbahçe, Galatasaray, Gamze Özçelik gibi popüler isimler de var.

Öte yandan internet gibi ortamların terör vb olumsuz amaçlarla kullanılması sürecinde Google da “vatandaşlık görevini” yerine getirebilir. Kimin neyi aramakta olduğu bilgisi bugün sadece devletler için değil, ticari kuruluşlar için de çok değerli bir bilgi. Google’un kendisi bugün tek başına bir “müşteri ilişkileri yönetimi” yapmaya yetecek veri ile dolu.

Gelecek yıllarda beklenmedik gelişmeler ile teknolojinin başdöndürücü gelişimine tanık olmaya devam edeceğiz. Her ne kadar artık internet kelimesinde birleştirdiğimiz teknolojik devrimin gençlik devrini kapatıp olgunluk dönemine girdiğini kabul etsek de krallığı devam ediyor.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (11 02 2006)

KAĞIDA (HATALI) DÖNÜŞ (MÜ?)


Son dönemde ABD’de sadece internet üzerinden yayın yapan bazı dergilerin, kağıda basılı versiyonlar çıkarmaya başlaması bu soruyu yeniden gündeme getirdi : Kağıda dönüş mü?

Bu bana elma ile armudu kıyaslamaya çalışıp, birinden sıkıldıkça, aslında ötekisinin daha uygun olduğuna karar veren tahterevalli zihniyetini çağrıştırıyor. Şöyle ki:

Kağıt ortamında bir basılı yayın üretmenin dezavantajları nedir? Temel olarak o yayını meydana getiren (içerikle ilgili entellektüel emek hariç) üretim sürecinin uzun, pahalı, dertli olması. Buna karşılık muadil bir yayını sanal ortamda üretmek tüm bu üretim sürecinin çok daha ucuzlatmakta ve kısaltmakta.

Peki ne pahasına? Bunun bir bedeli yok mu?

Aslında var. Dijital ortamda dergi, kitap üretilmeye başlandığı ilk günden beri var olan bir durum, hala devam ediyor. O da bugünün dijital altyapısında kitap, dergi gibi yayınların, kağıt üzerinde bulunan muadilleri ile aynı görsel ve hobisel hazzı vermiyor olması.

Bir dergi ya da gazetenin web sitesine gittiğinizde, orada gördüğünüz şey bir dergi ya da gazete değil. Çünkü insanlar yıllardır dergi ya da gazete dedin mi, kağıt üzerinde bulunan o format neyse ona alışmış – ona kalıplanmış.

Derginin bir baş sayfası vardır, onu izleyen ardışık sayfalar vardır. Sayfaları çevirirsin; içiçe girmiş yazı ve resimleri görürsün. Ön sayfaya sığmayan bir yazı, arkalarda bir sayfada kaldığı yerden devam etmektedir vb.

İşin ilginci tüm bu okuma, algılama süresince gözlerin elektriksel bir ortamın ürettiği yorgunluğa da maruz kalmamaktadır. Bırakın illa ki bir koltuğa oturup, küçüklü büyüklü bir ekranın karşısına mahkum kalmayı...

Bir başka deyişle sorun, elektronik ortama aktarılan basılı yayının kullandığı elektronik altyapı bileşenlerinin arzu edilen ergonomik düzeye henüz gelememiş olmasıyla ilgilidir. Bu o kadar ciddi bir sorun ki, çevreye karşı bu kadar duyarlı olan ülkeler ya da bireyler bile edindiği bir kitap, dergi ya da gazete için yok edilen ağaçları görmezden gelebilmekte.

Web üzerinden elektronik yayın yapan gazetecilik ya da dergicilik, bugünkü gazetecilik ya da dergiciliğin geleceği değildir. Bu olsa olsa bir geçiş döneminin yaratmış olduğu kendine has özel bir durumdur. Teknoloji yeterince geliştiğinde bu özel durum da yavaş yavaş etkisini yitirecektir.

Teknolojinin yeterince gelişmesi, daha önce de burada bahsedildiği üzere, ilk etapta, kağıdın yerini alacak bir materyal olacaktır. Öyle ki kağıda basılı gazete, derginin verdiği hazzı okuruna verebilecek, ama bunu yaparken bir tek ağacın bile yok edilmesine gerek kalmayacak.

Elektronik-kağıt denilebilecek bu teknoloji de elbette ki yolun sonu değil. Şu an görülebilen gelecekte bu tür materyaller de yerini holografik yapılara terk edecektir. Bu holografik yapıları kullanabilmek için (onları okuyabilmek, onlarla etkileşim kurabilmek için) bence ilk etapta vücudumuza ek zamazingolar takmamız gerekecek. Örneğin bir gözlük, bir yüksük.

Bu teknoloji de geliştiğinde belki de varlığını hissetmeyeceğimiz boyutlarda elektronik bir yonga vücudumuzda bir yere sabitlenerek bu ek malzemeye gerek duymadan çevremizle elektronik etkileşim kurmamızı sağlayabilecek.

O zaman ne bilgisayara, ne cep telefonuna, ne klavyeye, ne mouse’a ihtiyaç duyulacak. O zaman geldiğinde belki insanlar birbirleriyle iletişim içi ağızlarını açmaya, dillerini döndürmeye, konuşmaya da gereksinim duymaz olacaklar. Beyinsel enerji ile gerçekleştirilebilecek telepatik iletişim öteki her türlü iletişimin yerini alabilecek.

Ticari açıdan bakıldığında bu aşamaların her biri, pek çok şirketin kapanması, para kaybetmesi, öteki pek çok şirketin de kurulması, para kazanması demektir. Stadyuma maç seyretmeye giderken amacınız sonuçta tuttuğunuz takımın kazanmasıdır ama stadın kapısında tezgah açmış satıcının amacı sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar satabildiği kadar çok mal satmaktır.

Alt kattaki satıcı, cirosunu ve karını daha da artırmak için neler yaparım diye didinirken, üst kattaki vizyoner, yeryüzü kültürüne yepyeni bir şey katabilmek için yaratma sürecinin ağır sancılarını çekiyor.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (21 01 2006)

KUTSAL BİLGİ KAYNAĞIMIZ EKŞİ SÖZLÜK


Şu internetin çağı geldi geçiyor, biz Türkler olarak dijital kültüre ne gibi bir katkı sağladık, Mahir’in “I kiss you” esprisinden başka geride başka hangi izi bıraktık diye düşünüyor ve bir şey bulamadığınız için hayıflanıyorsanız (ki benim başıma zaman zaman gelir) işte içinize su serpecek bir imkan. Kendi deyimleriyle “kutsal bilgi kaynağı” Ekşi Sözlük.

Ekşi Sözlük, adından da anlaşılacağı üzere, bir sözlük. Ama öyle bildiğiniz türden bir sözlük değil. Bir kere yazarları binlerce. Ayrıca konuları da kelime kelime belirlenmek zorunda değil. Ekşiği oradan geliyor olsa gerek.

Ekşi Sözlük, liberal bir sözlük. Dileyen yazar, dilediği konu hakkında “tanımını” yapabiliyor. Bakın bazı örnekler:

Avrupa Birliği : (1) Fazla naz aşık usandırır sözünü hatırlatan kurum. (4) Yüzyıllarca beylik formatında yaşamış avrupalıların dünyayla rekabet edebilmek amacıyla kurmaya çalıştıkları birlik. (9) Her yeri ayrı oynayan garip bir birlik.

Orhan Pamuk : (1) kara kitap gibi hayata dair başarılı bir kitap yazmış yazar. (3) kardeşi kendisinden daha karizmatik olan insan (8) ayrıntı çöplüğünde boğulan yazar müsveddesi. (9) dürüst ve samimi olduğuna inandığım yazar.

İstanbul: (2) şehr-i harabem. (6) silüeti olan tek şehir. (8) dünyanın merkezi.

ODTÜ : (1) orta doğu teknik üniversitesi. (2) eskiden oradan okumuş bir hocamızın Otur Düşün Taşın Üşüt şeklinde açılımını yaptığı üniversite. (5) vaktiyle Güner Ümit’in Turnike programında açılımını sorduğu ve yarışmacı bayanın Ot Derleme Toplama Ünitesi cevabını uygun bulduğu kısaltma.

Yücel Aşkın: (1) çok yönlü bir sanatçı. belgesel sinemacı, fotoğrafçı, dağcı ve iyi bir müzik adamı. yüzüncü yıl üniversitesi rektörü de olan yücel aşkın, şiir ve sinema bilen tek rektördür. derinliğine ve duyarlılığına koşut olarak mütemadiyen sert ve soğuk iklimlerde, bulutların üzerinde yanlız yaşar. severiz sayarız. (16) suclandıgı tarihi eser kacakcılıgından sucsuz bulunmustur. zira bulunan butun eserlerin muzeye kayıtlı oldugu ortaya cıkmıstır. simdi de ihaleye fesat karıstırmak ile suclanıyor. suclu ise cezasını tabiiki ceksin. fakat insan dusunuyor , rektor bir tarikat lideri falan olsa , adelet bakanlıgı nasıl tavır alırdı. (18) yolsuzluk iddialarına karşı kendi açtırdığı soruşturma sonucu tutuklanan rektör. Enteresan

1 (sayısı) : (2) optimal tanrı adedi. (4) mağrur sayı (5) hayatın ta kendisi (11) trigonometrik çemberin yarıçap uzunluğu (17) olasılıkta; erişilebilecek en büyük olasılıktır.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Yukarıdaki gibi çeşitli konularda akla ilk gelebilecek örneklerin yanısıra; “denizden babam çıksa güvenmem”, “kurisk”, “yugoslavya istiklal marşı”, “iskoç aksanını sevdiren insanlar”, “yüzeysel hatiplerde ifadeleri yineleme saplantısı”, “düşündüklerin bunlarsa başka bir yerde söyle”, “yarım kalmış duvar yazıları” gibi ifadelerin de tanımlarını, açıklamalarını bu sözlükte bulmak mümkün.

Ekşi Sözlük’ü çekici kılan doğal olarak, sıradan bir sözlükte bulamayacağınız tanımları içeriyor olması. Bir sayısına başka hangi sözlük “mağrur sayı” der? Ya da her yeri ayrı oynayan garip birlik olarak hangi sözlük tanımlar Avrupa Birliği’ni?

Bu tür orijinal fikirler, ülkemizde de dijital kültürün gelişmesini sağlayacak potansiyelin olduğunu gösteriyor. Peki iş gelişmeye, kendimizi tanıtmaya, geride kalmışlığımızı aşmaya geldiğinde neden bu tür girişimler görülmüyor, bulunmuyor, desteklenmiyor?

Bu tür soruların cevabını hepimiz biliyoruz. Ancak görünen o ki bu özelliklerimizden sıyrılmadan da AB’ye girmek için geçmesini “beklediğimiz” o süre bitmek bilmeyecek. Çünkü yapmamız gereken zamanın geçmesini beklemek değil, farkı kapatmak için o zamandan istifade etmek.

Ooof Off Line köşesinin de Ekşi Sözlük’te yer aldığını düşünmemiştim hiç. Ancak şu tanımla yerini almış. Ne yalan söyleyeyim mutlu oldum. Demek ki doğru bir şeyler yapıyor bu köşe.

Ooof Off Line: (2) ooof off line cumhuriyet bilim teknikte internetin ve internet ile alakalı teknolojilerin anlatıldığı ileri görüşlü bir köşe yazısıdır. 14. sayfasındadır.

http://sozluk.sourtimes.org/

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (14 01 2006)

HERKES SİZİ İZLİYOR


Geçtiğimiz günlerde Genel Kurmay Başkanlığı’nın internet kanalıyla (e-posta ya da web siteleri) dezenformasyon denilen yanlış bilgilerle propaganda yapılmasına yönelik basın açıklaması, internet ve bilgi kalitesi kavramlarına bir kez daha mercek tutulması gerektiğini göstermiş oldu.

Internetin popüler olmaya ilk başladığı 90lı yıllarda “information super highway” (bilgi otobanı) yakıştırması bir dönem kullanıldı ancak geçerli sebeplerden dolayı bu kavram fazla popüler olmadan unutuldu gitti.

Bu sebeplerin en temelinde de “information” (enformasyon, bilgi) kavramı ile internet üzerinde bulunan bilgi kırıntılarının ne kadar ilişkilendirilebileceği ile ilgiliydi.

Bugün internete baktığımızda gördüğümüz tablo şudur:

1- Internette, bireyleri ya da kuruluşları harekete geçirecek, karar almalarını sağlayacak düzeyde bilgi (knowledge) hazır olarak yoktur.
2- Bunun yerine internette kişi ya da kuruluşları bu tür bilgilere ulaşmalarını sağlamak için gerekli olan veri ya da enformasyon kırıntıları yer almaktadır.
3- Internette bu düzeyde bulunan bilgi kırıntılarının tamamı da güvenilir değildir.

Kavramlara gereğinden fazla önem vermede Akdenizliliğimiz tezcanlı davranmamıza neden olur ya konu internet olunca da farklı bir durum yok ortada. Düne kadar internetsizliğin ne demek olduğunu dahi bilmezken bugün internetten öğrendiğimiz her şeye dört elle sarılıp onu doğru olarak kabul etme konusunda da nedensiz bir eğilim var.

İçinde bulunduğumuz çağ bilgi çağı. Hal böyle olunca da en basit mantıkla bu çağdaki en değerli şeyin bilgi olduğunu idrak etmek zor olmasa gerek. Peki bilgi bu denli değerliyse nasıl oluyor da internet gibi bir ortamda bedava ekranımıza kadar geliyor? Bunda bir hin oğlu hinlik yok mu?

Şu örnekleri inceleyelim:

Nijerya aldatmacası denilen epostalar. Daha önce de bu köşede bahsedilmişti. Güya bir Afrika ülkesindeki bir bankada milyonlarca dolarlık bir servet var ve siz o servetin tek varisi olarak parayı tahsil etmeye çağrılıyorsunuz.
E-posta içindeki pazarlama yöntemini kullanarak, hemen ilk ay içinde binlerce dolar kazanmanızı sağlayacak ürünler elinizin altında; yeter ki kabul edin.
Size gönderilmiş olan epostayı en kısa süre içinde en az bilmem kaç kişiye gönderirseniz, Microsoft’un bilgisayarınızda yüklü olan gizli ajan programı size her kişi için yüzlerce dolar para gönderecek – durmayın.

Bu tür bir eposta aldığında bir kişinin şunu düşünmesi lazım; neden ben? Bu soruya verilecek özel bir cevap yoksa bu şu demektir; sizin gibi yüzlercesine, binlercesine daha bu eposta gitti. Bu ne demek? Afrika bu kadar zengin bir kıta mı her gün binlerce kişi varis olarak bir servet almaya kalksın? Ya da onu sizinle paylaşmak isteyen kişi bu kadar çaresiz mi ki hiç tanımadığı birisi ile milyonlarca doları paylaşmak istesin.

Böylece şu temel noktaya ulaşmış oluyoruz: Eğer çevremizde olup bitenler hakkında temel bir bilgiye sahip değilsek, konu ne olursa olsun, aldatılma, oyuna getirilme riski var.

Eğer bilgi çağı deyip durursak ancak bunun ne anlama geldiğini kitlelere izah edemez de 512 hızıyla evlerine ADSL bağlamaları için kendilerini cesaretlendirirsek, bu çocuğun eline tabanca vermekle eş anlama gelir.

Pazardan iki kilo sebze almadan önce üç dört tezgaha bakıp fiyat ve kalite araştırması yapıyoruz da posta kutumuza gelen bir epostanın tuzağına düşüp, onun peşinden gidiyorsak, kabahat biraz da bizde demektir.

Peki ne yapmalı?

Cevap basit.

Bilgi çağındayız. O halde öğreneceğiz. Önce bilgi çağının ne demek olduğunu öğrenmeliyiz ki nasıl hareket edeceğimizi bilelim. İlk defa gireceğiniz bir ortam için önce ne yaparsınız? O ortam hakkında bilgi edinirsiniz ki sakil bir davranışta bulunmayasınız.

Bilgisayarın karşısında tek başınıza internete girerken nasılsa kimse görmüyor diye bilgi çağı kavramını ıskalamaya çalışmayın. Aslında koskoca dünyanın huzuruna çıkıyorsunuz ve herkes sizi izliyor. Gülümseyin; ama kendinizi komik bir duruma sokmayın.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (07 01 2006)

Pazartesi, Ocak 02, 2006

E=mC2 100 YAŞINDA


Ne anlama geldiğini bilmese de dünyada herhalde bu formülü bilmeyen, görmemiş olan pek az insan vardır. İşte dünyanın bu en ünlü formülü 2005 yılında yüzüncü yaşını kutluyor.

Albert Einstein bu formülü, Görelilik (İzafiyet) Teorisi adlı makalesinde 1905 yılında dünyaya sundu. O yıl bu makalesinin yanısıra dört makale daha sunmuştu ve belki de tahmin edilenin aksine 1921 yılında Nobel ödülü kazanması bu formül (ya da ifade ettiği teori) nedeniyle değil, ışığın dalga değil de fotonlardan oluştuğu ile ilgili diğer bir makalesi nedeniyleydi. Hatta 1905’te makalelerini bir arkadaşına gönderirken üstüne düştüğü nottan kendisinin de aynı fikirde olduğu anlaşılabilir: “Sana bazı makaleler gönderiyorum. İçlerinden sadece bir tanesi devrimsel nitelikte. Fotoelektirikle ilgili olanı”.

Einstein teorisine, aslında “değişmez sabitler teorisi” gibi bir isim vermeyi düşününüyordu (theory of invariants). Değişmez sabitlerden kast edilen, hangi koşulda olursa olsun değişmez özellik gösteren şeylerdi. Örneğin bir daire dönme sırasında değişmezdir – yani bir daireyi ne kadar döndürürseniz döndürün hep daire olarak görünür. Bu kare için de geçerlidir. Yeter ki dönmesi 90 derece ya da katları şeklinde yapılsın.

Einstein, devrinin düşünürlerinden farklı olarak, zamanın değil de ışık hızının değişmez sabit nicelik olduğunu ispatladı. Böylece bir nesne ışık hızına ulaştığında artık ondan daha hızlı hareket edemeyecektir. Einstein bunu 1905’te yazdığı ilk makalesinde açıkladı.

Einstein aynı zamanda daha sonra kuantum mekaniği olarak adlandırılacak çalışmaların da öncüsü niteliğindedir. Her ne kadar bu iki teori ilk bakışta çelişkili görünseler de hacimsel açıdan bakıldığında duruma bir açıklama getirilebilmektedir. Görelilik Teorisi büyük boyutlardaki nicelikler için geçerliylen quantum mekaniği mikroskobik büyüklükteki nicelikler için geçerlidir.

Einstein 1932 yılında şöyle demişti: “Araştırmalarımın temel amacı teorik fiziği basitleştirmek ve tek bir hale indirgemektir”. İkincisini yapamadı ama ilkini yaptığının delili bu yazının başlığında duruyor. E=mc2 formülünü ilköğretim almış herkes biliyor.

Peki bu formülde temel olarak belirtilen olguyu idrak etmek için Einstein kadar olmasa bile onun doktora öğrencisi olacak kadar teorik fizik mi bilmek gerekir. Basitçe aritmetik biliyor olmak bazı şeyleri anlamak için yeterli olmaz mı?

Nedir bu basitçe anlaşılacak realite?

Eşitlik bir açıdan bakıldığında iki olgunun birbiriyle aynı olduğunun ipucunu da verir. İki elma iki armuda eşit mi? Nicelik açısından evet. İkisinden de iki tane var. Ama nitelik açısından değil. Elma başka, armut başka.

Peki bir ay otuz güne eşittir denildiğinde bu eşitlik neyi ifade etmektedir? İki farklı niteliğin (ay ve gün) birbirine dönüştürülebilir nitelikler olduğunu. Nitelik farklılığının üstünden nasıl gelinir? Niceliği farklı miktarlarda kullanarak. Bir ay bir güne eşittir dersek yanlış olur. Ama gün niteliğinden otuz adet kullanırsak, belli durumlar (ayın otuz çektiği durumlarda) eşitliği yakalamış oluruz.

Bütün bunların E=mc2 formülü ile ne ilgisi var? Bu formül iki farklı niceliğin birbirine dönüşebileceğini göstermesi açısından çok büyü önerm arzetmektedir. O da kütlenin enerjiye dönüşebileceği gerçeği.

Kütle denilen şey evrende var olan herşey demektir.

Yani evrende var olan her şey enerjinin dönüşmüş başka bir halidir. Özde hepsi de enerjidir.

Sadece farklı niteliklerde yani görüntüler, formlardadır. Ağaçtır – kalemdir – insandır.

Bu konuda tereddütünüz mü var? İşte size daha berrak bir bakış açısı. Bir ceviz ağacındaki cevizi düşünün. Görüntüsü nasıldır? Yeşil sert yuvarlak bir şey. Ama onu soyduğunuzda içinden daha ince kahverengi kabuklu bir şey çıkar. Onu da itina ile kırarasanız içinden daha da ince kahverengi bir zarla kaplı ceviz yemişi çıkar. Soymaya devam edin. O kahverengi zar da soyulacaktır. Karşınızda bembeyaz haliyle ceviz meyvesi. Peki bu yolun sonu mu? Bazısı için evet.

Ama biz devam edelim. Ceviz yemişini ezip, sıkarsanız ondan ceviz yağı elde edersiniz. O yağı incelerseniz, onun atomlardan, moleküllerden oluştuğunu tespit edersiniz. O yağ kuvveti, enerjiyi barındırır içerisinde. Ceviz gibi yemişleri yediğimizde bu süreç kimyasal bir reaksiyon olarak hücrelerimizde gerçekleşmemekte midir? Bize yaşama enerjisi vermemekte midir?

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (31 12 2005)

Pazartesi, Aralık 26, 2005

HASAN CEMAL’İ GOOGLE-LADIM



Yanlış anlaşılmasın; Google’lamak, Uzay Yolu’ndaki ya da Star Wars’taki türden bir ışın silahı ile kötü bir şey yapmak değil. Internette bir kelimenin nerelerde kaç defa geçtiği ile ilgili basit bir nicelik analizi.

Hasan Cemal’in malum kitabı çıkınca baktım, kitabın kaç sayfa olduğu bile köşelere konu olabiliyor; bu kadar bereketli konu hakkında ben de bir şeyler yazayım da payıma düşeni alayım bari dedim.

Internetin 2000li yıllardaki nimeti olan Google sayesinde (www.Google.com) dilediğiniz herhangi bir konu hakkında internette kim ne demiş, kime sövüp saymış, ya da kimden ne alıntılamış öğrenebilirsiniz. Doğru, yanlış.

Ayrıca bu tür arama işlemi Echelon gibi varolduğu bilinen ama ispat edilemeyen güvenlik sistemleri nezdinde kendi kendinizi ihbar etmek için de güzel bir araçtır. Çünkü aradığınız kelimeler hayatta nelere ilgi duyduğunuz konusunda güzel ipuçları verir(siniz). Dinleyen kulaklar için.

Tüm yazıyı okuyacak kadar uzuun zamanı olmayanlar için sonucu hemen söyleyeyim. Hasan Cemal’a müjdem var. Internet ondan yana.

Google’a girip de tırnak içinde “Hasan Cemal” diye aradığınızda karşınıza 94 bin gibi bir figür çıkıyor. “İlhan Selçuk” diye aradığımızda ise 60 bin 500. Genel olarak bu, internette içinde o kelimelerin (tırnak içinde belirtince yanyana gelmesini sağlamış oluyorsunuz) o kadar kez bulunduğu anlamına gelir. Ancak burada birbirini tekrar etme olasılığı da var. Mesela tek bir web sayfasında elli yerde Hasan Cemal kelimeleri geçerse bu toplama 50 olarak giriyor. Ancak bu tek sayfadır derseniz, tabii o zaman adetler düşüyor. Düşen adetlere baktığımızda da tablo aynı: Hasan Cemal : 472, İlhan Selçuk: 442.

Google bir imkan daha veriyor. İlk listede “birbirine benzer” sayfaları göstermiyor. Ama isterseniz, son sayfaya geldiğinizde onları da listeleyebiliyorsunuz. Bu durumda figürlere baktığımızda; Hasan Cemal: 997 İlhan Selçuk : 986.

Hay allah, yoksa aradaki fark yeterli değil mi? 94 bine 60 bin iyi bir farktı ama; 472’ye 442 (fark 30), hele hele 997’ye 986 (sadece 9). Onca emek, çaba sadece 9 fark için mi?

Hemen “sadece ingilizce” sayfalardaki duruma bakalım. Hasan Cemal: 159 – İlhan Selçuk: 103. Yaa nasıl olur? Benim bildiğim İlhan Selçuk Ağabey ne bir mülakat verir, ne ilginç bir yurtdışı toplantısına gider (haa bu arada bakın Hasan Cemal’in 2004 Bilderberg konferansında çekilmiş güzel bir fotoğrafını buldum internette). 103 yerde nasıl İlhan Selçuk adı geçer? Allah allah.

Google’lama işini biraz daha genişletelim. Mesela şunları arayalım: Kaç yerde hem “Hasan Cemal” hem de “genel yayın yönetmeni” kelimeleri geçiyor (ikisi de aynı sayfada olacak şekilde). Cevap toplam 455 adet. 174 farklı sayfada.

Bunun karşılığında İlhan Selçuk Ağabey için ne aramalı? Şu anki resmi sıfatı ile bir arama yaptım. Yani “İlhan Selçuk” ve “İmtiyaz Sahibi”. Sonucu Hasan Cemal’e söylemeyin. Toplam 13 bin 700 adet. 184 farklı sayfada.

Peki diyelim ki bu biraz adil bir kıyaslama olmadı. Gelin biraz daha spekülatif bir arama yapalım. Kırmızı köşede “İlhan Selçuk” ve “Cumhuriyet”, turuncu köşede “Hasan Cemal” ve “Cumhuriyet”. Hah işte şimdi oldu. Üzgünüm İlhan Ağabey ama kaybettin. Senin adın Cumhuriyet ile birlikte 38 bin 500 yerde anılıyorken, Hasan Cemal 84 bin 600 yerde anılıyor. Internet külliyatı bile Hasan Cemal ile Cumhuriyet’i yanyana koymayı tercih ediyor. İstersen bu sayıların toplam kaç farklı sayfada geçtiğine bakmayalım. Çünkü orada 386-311 bir üstünlüğü var İlhan Ağabey’in. Yok yok bakmayalım.

Dip not olarak Hasan Cemal ile Sabah ve Milliyet kelimelerinin ayrı ayrı kaçar kez anıldığına da söylemeden edemeyeceğim. Sabah ile 30 bin 200 (291 sayfada), Milliyet ile 67 bin 200 (218 sayfada). Evet evet internet hala Hasan Cemal’in Cumhuriyet’ten ayrıldığını kabullenememiş. Onun adını Sabah ya da Milliyet’in yanında anmayı hala reddediyor.

Tartışmanın ötesine geçmek bu yazının amacını aşar. Ama yedi yıldır bir köşesinde gönüllü yazarcıklık yaparak Gazete’sine bir katkı sağlamaya çalışan, 26 yıldır ise onun okuru olan 38 yaşında birisi olarak, gerek içerik, gerek üslup, gerek lansman biçimi, gerekse de (bilinçli ya da bilinçsiz) bunun bu hali ile nerelere çekilebileceğini tahmin edebilecek düzeyde birisi olan Hasan Cemal’in böyle bir kitap yazmış olması beni o kadar üzdü ki böyle bir yazıyı kaleme alarak duyduğum tepkiyi paylaşmadan da edemedim.

Not: Bu istatistikler 15.12.2005 itibariyle geçerlidir. Siz bu yazıyı okuduğunuzda benzer googlelamalar yaparsanız, internete yeni sayfalar eklenmiş olabileceğinden, figürlerde değişiklik söz konusu olabilir.
Not : Söz ettiğim fotoğrafın bulunduğu web sayfası : http://www.bilderberg.org/photos04.pdf

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (24 12 2005)

Pazartesi, Aralık 19, 2005

YARININ YEPYENİ MÜZİK DÜNYASI


Geçtiğimiz günlerde SONY BMG’nin bu yıl içinde çıkardığı kimi müzik CD’lerinin içine gizli bir program eklemiş olmasının ortaya çıkmasıyla firma global müzik piyasası önünde zor bir duruma düştü.

Rootkit adını taşıyan bu program, eğer müzik CD’si bilgisayara takılıp da dinlenmek ya da bilgisayara kopyalanmak istediğinde kullanıcıyı uyarmadan “gizlice” bilgisayara yükleniyor ve CD’den bilgisayara müzik parçalarının birden çok kereler kopyalanmasını engelliyor.

Bu tür programlara, amacı ne olursa olsun, spyware deniyor. Ajan-program olarak mı çevirmeli bunu Türkçe’ye? Bu tür ajan-programların temel özelliği şu: Bilgisayar kullanıcısının farkında olmadan bilgisayara yerleşmek ve özellikle internet bağlantısı olduğu zamanlarda kendisine yüklenmiş görevi yerine getirmek (örneğin hangi web sitelerinde dolaştığınız bilgisi fişlenip, programı sizin bilgisayara yükleyen firmaya internet üzerinden iletmek).

Tabii her ajan-programın görevi bu kadar masum olmayabilir.

Öte yandan ajan-programların oluşturduğu bir risk de bilgisayarınıza virüs bulaştırmasına önayak olabilmesidir. Bu tür programların özelliklerinden ya da açıklarından istifade eden virüs-geliştiriciler, bu programın olduğu bir bilgisayara yerleşebilecek virüs programları hazırlayabilirler.

Ajan-programlarından kurtulmanın yolu yok mu? Elbette var. Bilgisayarınızda tarama yaparak ajan-programların varlığını tespit eden ve bunları temizleyen, anti-virus programlarına benzer programlar (anti spyware programları) geliştirildi bile.

Dönelim müzik CD’lerinde ortaya çıkan duruma. Sony BMG anlaşılan kaş yapayım derken göz çıkardı.

Bu da temelde dijital kültüre karşı bildik kültür paradigması ile mücadele etme inatçılığından kaynaklanıyor. Paradigma kavramında temel bir olgu vardır: Yeni bir paradigma ortaya çıktığında eski paradigmaya göre avantajlı durumda olan avantajını kaybededebilir; ya da dezavantajlı durumda olan avantajlı konuma geçebilir (yani mevcut durum yeni dünyaya birebir taşınmak zorunda değil).

Şimdi müzik piyasasına bakalım. Dijital kültür öncesi dönemde 60lı yıllardan itibaren müthiş bir patlama yapan müzik endüstrisi önce plak, sonra kaset şimdi de CD medyasını kullanarak müziği kitlelere ulaştırmakta. Ve bu işten de ciddi paralar kazanmakta. Bugün bir CD’nin toptan maliyeti birkaç cent düzeyinde. Oysa bir müzik CD’si 10-20 dolar arasında satılmakta.

Bu satış rakamının maliyet ve kar kalemlerini bilmiyorum. Ama ortada bir gerçek var. Dijital kültür ile birlikte müzik üretimi ve müzikseverlere ulaştıma modeli (paradigması) değişmekte. Eğer dünya devi müzik firmaları kendi pozisyonlarını buna göre ayarlarlarsa yeni dünyada da hakim konumlarını sürdürebilirler.

Oysa müziğin m-sini bilmeyen Apple firması iPod ürünü ile yukarıda belirttiğim paradigma değişikliğinden istifade etti ve şu an internet üzerinden yasal olarak en çok müzik parçası satan firma/site haline geldi.

Mevcut konumunun avantajlı durumunun felç edici etkisinde kalmasaydı herhalde Sony gibi bir elektronik firmasının Apple gibi bir bilgisayar firmasından önce iPod gibi walkman’in yeni kuşak devamı olan bir cihazı yapması gerekirdi.

Oysa Apple Sony ve ötekilerden erken davrandı ve şimdi piyasayı domine ediyor. Artık müzik sektöründe ürün birimi bir müzik albümü olmaktan çıktı çıkıyor. Onun yerine 99 cente sadece bir şarkı alma devri başladı.

Bu müzisyenler için de yeni bir paradigma. Bir tane hit parça yapıp onu satmak için yanına yedi sekiz tane fason şarkı yapmaları gerekmiyor. Son kullanıcı olan bizlerin de bir şarkı için 10-20 dolar düzeyinde bir para ödememiz ortadan kalkıyor.

Dijital kültürde bu değişimler dönüşümler yaşanırken, müzik firmalarının CD’lerin içine kopyalama önleyici yazılımlara yatırım yapması bütünüyle konuyu yanlış anlamış oldukları anlamına geliyor.

Yarınla ilgili planlar yaparken planın detaylarını yarının dünyasına göre değerlendirmek gerekir; bugünün dünyasına göre değil. Çünkü bugünün dünyası bugünde kalacak; yarın bambaşka bir dünya olacak!

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (17 12 2005)

Pazartesi, Aralık 12, 2005

KİTAPLARINIZI ÖZGÜRLEŞTİRİN


Hiç düşündünüz mü (düşündüm mü) kütüphanenizde pineklemekte olan kitaplar aslında bir açıdan prangalı mahkumlar gibidir. Orada öylece birinin onu alıp okumasını, incelemesini bekler. Sonra onunla işimiz bitince mahkum hayatına iade ederiz. Ta ki yaşlanıp sararana dek ya da bir yerden başka bir yere taşınma zamanı gelinceye kadar...

Şimdi bu gönüllü mahkumları kanatlandırıp uçurma, onları özgürlüklerine kavuşturma imkanı çıktı. Orijinal adı Bookcrossing; Türkiye’de Gezgin Kitap diye anılıyor. Bu yaklaşıma göre sahip olduğunuz kitapları sokaklara salıyorsunuz; hiç bilmediğiniz insanlar onları alsın, okusun diye. Ama sahiplenme yok. Okuduktan sonra yine sokaklara salmaları, başkalarının da okumalarını sağlamaları şartıyla.

İş oldukça planlı programlı yapılması gereken ciddi bir iş. Öncelikle ilgili web sitelerinden birine gidip üye olmanız ve sokaklara salacağınız kitapla ilgili bazı hazırlıklar yapmanız gerek. Bu kapsamda her kitap için ona özel bir numara ürettirmelisiniz. Ayrıca web sitelerinde bulabileceğiniz etkiletleri yazıcınızdan çıktısını alıp, ürettirdiğiniz numarayı etiketin üstüne yazdıktan sonra etiketi kitaba yapıştırmanız gerekiyor.

Kendi kölesini özgürleştirmek için bu kadar cefaya katlanan bir “sahip” olmuş mudur bilmiyorum ama iş kitaplara gelince ve yapılan işin ciddiye alınması söz konusu olunca bunları yapmak çok önemli.

Böylece üstünde numarası yazılı etiketi kitabınıza yapıştırdıktan sonra bence işin en keyifli yanına geliyor sıra. Kitabınızı bir yere bırakmak!

Bookcrossing.com sitesinde Türkiye’de özgürleştirilmiş 32 kitabın izi var. GezginKitap.com sitesinde ise yaklaşık 100 kitap. Bu kitaplar İstanbul’da, İzmir-Selçuk’ta, Antalya’da ya da Bursa-Osmangazi’de bulunabilir.

Örneğin Osmangazi’deki kitap Tavuksuyuna Çorba serisinden. Bırakıldığı yer ise park. Üç hafta önce bırakılmış oraya. Bir başkası kitabı Nilüfer Saypa Maxima Market arkasında bulmuş. Okumuş ve Heykel-Nalbantoğlu muhtarlık binası ile yanındaki binanın duvarı arasındaki boşluğa, siyah bir poşet içinde bırakmış.

Kitabı sokağa saldıktan sonra da iş bitmiyor. Onun özgürlüğe kavuşturulmuş olduğunu yine sitede belirtmek gerek. Hem böylece arayanlara da bulanlara da güzel bir imkan oluyor. Arayan kendi çevresinde gezgin bir kitap var mı onu kontrol edebilir. Bulan ise buldum, okudum sonra da şuraya bıraktım diyebilir.

Sürecin izlerinin bu şekilde kayıt edilmesi çok önemli bir olgunun da göstergesi aynı zamanda. Bilgi! Sadece o eyleme odaklanıp, elimizdeki bazı kitapları sağa sola bırakıp kenara mı çekileceğiz, yoksa bu süreçten hem azami keyif almayı öğrenmek hem de konuyla ilgilenenlere daha çok bilgi sunarak onlara ek fayda sağlayabilmek üzere yaptığımız işi kayıt altına da alacak mıyız?

Bilgi olgusu bence kültürel olarak önem verdiğimiz doğal değerler listesinde yer almadığından (alamadığından, aldırılmadığından) katılımcılar içinden belki de süreci bu şekilde kayıt etme kaygısını sarkastik bir şekilde eleştirenler çıkacaktır. Bütün bu ritüele ne gerek var; amaç sonuçta birkaç kişinin daha o kitaplarını okumasını sağlamak değil mi; ötesine ne gerek var gibisinden.

Bu tür bir etkinliği duyduğunuzda aklınıza ilk gelen şeylerden birisi de şu olmadı mı? Kitabı bulan onu ya sahiplenir ya da yok eder. Onu okuyup tekrar sokaklara bırakması belki de diğer iki alternatife göre olma olasılığı daha düşük üçüncü bir alternatif olacaktır. Neden?

Çünkü önüne sahipsiz bir kitap çıkan kişi, onu kendi değer yargılarına göre ve üstünde herhangi bir baskı olmadan değerlendirecektir. Oysa kitabın iç kabında bir etiket bulması, onun bir numarasının olduğunu bilmesi, o numara ile kitabın nereden nereye taşındığının izlenmesi gibi özellikleri öğrendiğinde kişi o kitabı kendi değer yargılarının yanısıra bu oluşuma ön ayak olmuş kitlenin değer yargılarını da dikkate alarak ele alacaktır.

Bir başka deyişle üstünde kitabı okuyup yeniden sokaklara bırakması baskısını hissedecektir. Ayrıca imkanı varsa bu baskının hediyesi olarak, internet üzerinden kitabın tarihçesine kendi katkısını ekleyebilecektir.

Büyük şehirlerin giderek köyleşmesi de benzer sebepten kaynaklanmıyor mu? Şehrin ödünsüz koruduğu değerler ortadan kalktıkça, dışarıdan gelenler kendi köylerinde gördükleri değerleri uygulamaya devam ederek şehri köyleştirmekte.

www.BookCrossing.com
www.GezginKitap.com

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (10 12 2005)

Pazartesi, Aralık 05, 2005

BM BİLGİ TOPLUMU ZİRVESİ - TUNUS


Başlıktaki hafifi nahoş durum sizin de dikkatinizi çekmiştir. Bir yanda “bilgi toplumu” kavramı diğer yanda ise “Tunus” gibi bir ülke adı. Tunus’un nesi varmış diye sorarsanız buyrun bazı bilgiler:

Freedom House’un yayınladığı basın özgürlüğü indeksinde 194 ülke içinden 173. sırada ve “özgür değil” statüsünde (Türkiye ise 105. sırada ve kısmi özgür statüsünde).

10 milyonluk ülkede internete erişen nüfus sayısı 850 bin civarında. Bu erişim sadece kamuya açık yerlerden yapılabiliyor. Tunusluların evlerindeki telefon hatlarından internete erişim imkanları yok.

Tunus menşeili web site sayısı sadece bin 750 ve günlük hit sayısı 850 bin.

Bir başka deyişle Birleşmiş Milletler’in organize ettiği bu iki bacaklı konferansın ikinci aşaması olan 2005 oturumunun Tunus gibi bir ülkede yapılması pek de uygun değil. Denildiğine göre organizasyonun Tunus’ta yapılmasının sağladığı maliyet avantajı nedeniyle böyle bir seçime gidilmiş. Yine de 2003 Aralık’ta Cenevre’de yapılan birinci oturum sırasında, Tunus’ta gerçekleştirilecek olan etkinliğe atıfta bulunularak, “konuşma özgürlüğü” konusunda katılımcılar ve delegelerin herhangi bir sorun yaşamayacakları beklentileri yüksek sesle dile bile getirilmiş.

Gelelim asıl konuya: Birlemiş Milletler’in “bilgi toplumu” zirvesi düzenlemesinin gerisinde yatan şey ne? Cevap basit : Internet’in (Birleşmiş Milletler bünyesinde) bir mekanizma tarafından yönetilmesini sağlamak.

Bugün dünyada Internet’i kim yönetiyor? Cevap: Hiç kimse. Bu tür bir sorumluluğa en yakın kuruluş, kar amacı gütmeyen ICAAN isimli bir ABD kurumu. Bu kurumun da temel işlevi web alanadı isim dağıtma işini organize etmek.

Bunun dışında konu konuşma özgürlüğü, içerik yönetimi, elektronik ticaretten vergi alınması gibi kavramlara geldiğinde, ortada eski, klasik dünyamızdan bildiğimiz bir bürokrasi mekanizması yok.

Internetin “özgür ruh”una uygun olan da bu zaten.

Internet henüz idrak edemeyen pek çokları için bir teknoloji altyapısı olarak değerlendiriliyor ama pratik hiç de öyle değil. Internet bugün, insanların yönetilmesi için geliştirilmiş en iyi çözüm olan demokrasinin kabuk değiştirmesini sağlayacak bir etki olarak yerini almak üzere. Nedir bu kabuk değiştirme?

Bugün demokrasi sözde lojistik sebeplerden dolayı “temsili” bir modelde icra ediliyor. Güya kendi kendini yönetme hakkına sahip bireyler, kendilerine birer temsilci seçiyorlar ve bu temsilciler (milletvekilleri) meclise gidip bireyler adına bireyleri ve ülkeyi yönetiyor.

Pratikte bu süreç ne kadar bireyleri ve ülkeyi daha iyi yaşama taşımayı olanaklı kılıyor?

Bu soruya verilecek olumsuz cevabın gerisinde temsili modelin kendi içinde defolara sahip olması da yatmakta.

Gelelim intermetin getireceği dramatik değişikliğe. Internet gibi bir imkan, daha ilk günden, onun tasarımcıları tarafından geliştirilen ve korunan bir ruh ile, “doğrudan demokrasiyi”, “özgürce konuşma” imkanını savunuyor.

Hal böyle olunca kendilerine verilen temsil yetkisinden istifade edenler ellerindeki bu imtiyazları kaybetmek istemiyor ve kurulu düzeni bozabilme gücüne sahip olan interneti sistemin içine dahil etmek istiyor.

Internetin bildik bir model marifetiyle Birleşmiş Milletler ya da benzeri bir çokuluslu kurum çatısında yönetilmeye, özgür ruhu boyunduruk altına almaya çalışmanın temelinde yatan şey budur.

Peki bu gerçekleştirilebilir mi? Internetin orijinal tasarlayıcıları dışında hangi kişi, kurum ya da devletlerin bu özgür ruh’u desteklediklerini, desteklemek isteyeceklerini bilemiyorum. Yukarıda bahsettiğim özgür basın listesinin en başında gelen İskandinav ülkeleri mi? ABD mi? Avrupa Birliği mi? Ya da üstlerinde özgür konuşma ile ilgili baskıyı politik arenaya çekerek konuyu orada manipüle etmeye çalışan Çin gibi ülkeler mi? (Çin, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesidir – reddettiği hiçbir konuda konsey karar alamaz).

Ne kadar farkındayız bilmiyorum ama dünya medeniyetinin yönetilme modelinde yepyeni bir aşamaya giriyoruz. Doğrudan, katılımcı demokrasi!

Türkiye’nin AB’ye girme sancıları çektiği bu dönemde dünya da aslında katılımcı demokrasiye geçme sancıları yaşıyor. Tıpkı bizim yaptığımız gibi, kendisi katılımcı demokrasiye riayet etmek yerine onu kendine benzetmeye çalışarak...

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (03 12 2005)

Pazartesi, Kasım 28, 2005

SELÜLOZUN ELEKTRONİK TADI


Internet ile gelen dijital kültür yaşamımızın her alanını değiştiriyor. Elbette kitap da bundan nasibini alacak. Kasım ayı içinde dünya internet devleri (Google, Microsoft) arka arkaya kütüphanelerdeki kitapları elektronik ortama aktarıp, sanal dünya müdavimlerine sunma konusundaki projelerini, girişimlerini açıkladılar. Hatta bazıları kitabevleri ile telif hakkı yüzünden mahkemelik olmayı bile göze alarak.

Peki gerçekten de kitabın geleceğinde ne var? Konuyu irdelemeye aslında iki kavramı birbirinden ayırarak başlamakta fayda var: Kitap; içeriği ve maddesel malzemesi açısından iki ayrı parçanın birleşmesinden oluşmuştur. Kitap dediğimizde her ikisini de kastederiz. Yani yazılmış olan metin ve bu metnin yazılmış (basılmış) olduğu kağıt malzeme.

İnternet, dijitalleşen altyapı, kitabın içeriği ile ilgili değil. Daha ziyade onun maddesel malzemesi olan kağıt ile ilgili. Şimdilik!

O halde akla gelen ilk soru, aynı paradigma ile, dijital yaşamda kağıdın yerini ne alacak olabilir. Oysa biraz daha dramatik bir bakış açısı, öncelikle şunu sorgulamalıdır: Bir kitap içeriğinin, bir maddesel malzeme ile birlikte sunulmak zorunda mıdır? Kitabın kitap olması için bu kaçınılmaz bir ilişki midir? Cevaplaması zor bir soru.

Kağıt şimdiye de icat edilmiş en pratik maddesel malzeme; biraz da öyle olduğu için yeryüzü kültüründe bu kadar uzun süre yazılı ve basılı malzemeye altyapı oluşturdu.

Bugün dijital kültür içinde bu alanda yönlendirici konumunda olanlar ya da buluşu ile yönlendirici konumuna yükselmek isteyenler işte bu temel olguya cevap bulmak zorunda.

Bugüne dek bu alanda neler yapıldı?

Süreç tahmin edileceği üzere çok yavaş ilerledi. Önce kağıda basılı kitaplar internetten satışa sunuldu. Daha sonra elektronik kitap kavramı öne sürüldü. Kağıt değil de kitabın bütünü ele alındı ve elektronik kitap okuyucusu cihazlar icat edildi.

Doğal olarak insanların verdiği tepki olumsuzdu : Çünkü insanlar kitabın ruhunun yok olmasını istemiyor. Kitabı kitap yapan şey sadece onun içinde yazanlar, çizilenler değil. Kitabın cildi de, kapağının rengi de, selülozun kokusu da kitabı kitap yapan unsurlar içinde geliyor. Kitap “tüketicisi” sadece içeriğin değil bu unsurların da “tüketicisi”. Hal böyle olunca bu unsurların yer almadığı bir “kitap” kitap olmaktan çıkıyor.

Bugün hala dünya devlerinin yeniden içeriğe odaklı bir strateji ile kütüphaneleri elektronikleştirmeye, kütüphanelerde bulunan kitapları internet kullanıcılarına sunma yoluna meylettikleri görülmekte. Bu strateji ne yazık ki kitapçoksevelerine hitap edecek sonuçlar üretmeyecek. Daha ziyade içindeki bilgilere gereksinim duyan, o bilgileri başka bilgilerle birleştirerek, amacına ulaşmaya çalışan “bilgi arayıcıları” bu stratejinin sonucunda sunulacak hizmetlerden yararlanabiliyor olacak.

Peki kitapçoksevelerinin derdi nasıl çözülebilir? Daha önce burada da bahsedilmiş olan elektronik-kağıt bir çözüm oluşturabilir mi? Ya da başka bir çözüm?

Elektronik kağıt şimdiye dek gündeme gelen kavramlar içinde çözüme en yakın buluş gibi görünüyor. Ancak sadece e-kağıdın kullanılması kitapçokseverinin selülozdan feragat etmesi anlamına gelmez diye düşünüyorum. E-kağıt olsa olsa gazete, dergi gibi yayınlara malzeme olabilir.

Aradaki farkı kapatmak üzere başka imkanlara da başvurulmalı. Kitap ne yazık ki görsel algılama temeline oturmuş durumda. Onu işitsel hale çevirmek büyük bir felaket olur (örneğin kitap metinlerini kasede okumak gibi). Öte yandan e-kağıt kalıcı bir çözüm olmaktan ziyade bana geçiş dönemi aracı olacak gibi geliyor. Peki nihayetinde ne olacak?

Holografik çözümlerin kitabın maddesel yanının yerini alması e-kağıt gibi bir çözüme göre hem daha ucuz hem de kullanımı daha kolay olacaktır. Böylece çok basit araçlarla (bir gözlük, parmağınıza takacağınız bir dikiş yüksüğü benzeri araç) kitap okuma keyfi 21. yüzyıla taşınabilir. Bir kitapla yapabileceğiniz tüm fiziksel şeyleri holografik kitapla da yapabilirsiniz. Ona dokunabilir; sayfalarını çevirebilirsiniz.

Geriye selülozun tadı kalıyor. Elbette şöyle düşünmek içimize su serpebilir: Bu kadar şey icat edecek olanlar, selülozun tadını da resmin içine dahil edecek bir mekanizma bulabilir.

Dileyelim ki öyle olsun!

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (26 11 2005)

Pazartesi, Kasım 21, 2005

YENİ ADSL TARİFESİ


ADSL altyapısının devreye girmesiyle ülkemizde internet erişimine kavuşan kişi sayısında dramatik artış oldu diyebiliriz. Bence bunun temelinde erişim hızı yatmaktaydı. Yoksa gerek ücretlendirme gerekse de gerekli donanım açısından değerlendirdiğinizde ADSL’in diğer alternatiflerinden pek bir farkı yoktu.

1 Kasım’dan itibaren Telekom’un tarife değişikliğine girmesi ve limitsiz seçeneklerde fiyatların ikiye katlaması anlamına gelecek yeni bir model getirmesi (ertesi gün gelen tepkiler üzerine bakanın da devreye girmesiyle bundan geri adım atıldı) ilk etapta altın yumurtlayan tavuğu kesmeye çalışmak anlamına geliyor:

Madem milyonlarca kişi bir yıl gibi kısa bir süre içinde bu yola geldi, o zaman hemen fiyatları artıralım.

Internet çağımızın rönesansıdır derken, internet yaşamdır derken acaba bu tümcelerin ifade ettiği anlamı ne kadar idrak edebiliyoruz – böyle yaparak? Internet yaşamdır – oksijen pompalarını kapatın ! Internet çağımızın rönesansıdır – kimseye koklatmayın!

İş bir kuruluşu özel bir şirket gibi yönetmeye geliyorsa, o zaman orada durup, biraz pazarlama stratejisi üzerine konuşalım. Biraz bu tür kampanyaları yönetme modeli üzerine konuşalım. Biraz bu işleri gerçek anlamda profesyonelce yürütebilmek için ne tür maddi ve yönetsel imkanlara sahip olmak gerekir, bunları konuşalım.

Gelelim, bu yeni fiyat tarifesi uygulamasındaki basit probleme. Telekom’a giden ve yeni tarifeden şikayet eden epostalarının pek çoğu limitsiz erişim kullanıcısı ama aylık 1 Gb trafik bile yaratmıyormuş.

Bir başka deyişle aslında pek çok kişi tarifeyi dikkatli değerlendirse ve fikir üretmek yerine bilgiye başvursa (yani aylık kullanım istatistiklerine baksa – Telekom bunu sağlıyor) pratikte yeni tarifenin kendisine daha pahalıya patlamayacağını, tam tersine eski tarifenin aslında pahalı olduğunu tespit edebilir.

Şu limitli, limitsiz tarifesini açarak biraz detaya inelim.

Diyelim ki siz eski tarifede 256 bağlantı hızı ve limitsiz erişimdeydiniz. Aylık 49 YTL ödüyordunuz. Bu demektir ki bir ay boyunca internetten ne kadar bilgi indirirseniz indirin fiyat sabittir ve 49 YTL’dir. Peki acaba bu sınırsız erişim imkanını kullanırken, ayda realitede ne kadar bilgi indiriyormuşsunuz; hiç merak ettiniz mi? Diyelim ki indirdiğiniz miktar 2,5 Gb olsun.

Bugünkü tarifeye baktığınızda siz aslında aylık 3 Gb limitli bir tarifeyi kullanabilirsiniz ve bunu kullanırken de hiçbir eksiklik duymazsınız – çünkü ayda zaten 2,5 kullanıyorsunuz. Peki bakın bakalım yeni tarifenin 3 Gb limitli ama hızı 512 olmuş (yani şu anki hızınızın iki katına çıkmış) tarifesinin fiyatı nedir? Cevap : 29 YTL.

Bu demektir ki siz eskiden 20 YTL fazladan para ödüyormuşsunuz. Bunu ne için ödüyordunuz? 2,5 Gb limitli olmak yerine limitsiz hakkına sahip olmak için.

Bu duruma, paracıklarım boşu boşuna uçup gitti demeyin. Çünkü elinizde şu istatistik (yani bilgi) yoktu : Acaba ayda ne kadarlık bir trafik yaratıyorsunuz?

Oysa şimdi var. Ayda 2,5 Gb trafik yaratıyorsunuz. O zaman yapacağınız şey, limitsiz yerine uygun limitli tarifeye geçmek olmalı.

Öte yandan bu her abone için aynı olmayabilir. Eğer örneğin eski limitsiz zamanda ayda 3 Gb üstünde trafik yaratıyorduysanız durum farklı bir hal alır. Eğer mesela 4,5 Gb trafiğiniz varsa sizin için uygun olan yeni tarifede limitsiz yerine 6 Gb tarifesine geçmek olmalı. 6 Gb 512 hızın yeni tarifesi ise 49 YTL. Yani fiyat aynı – hız ise iki misli.

Yeni tarife ancak ayda 6 Gb çok trafik yaratanları olumsuz etkileyebilir. Yeni tarifeye göre 6 Gb üstüne çıktığınızda aylık maliyet 49 YTL’nin üstüne çıkacak. Eğer 6 Gb altındaysanız, limitsizde kalmanıza gerek yok.

Yapılacak şey; kullanıcı bilgilerinizi inceleyerek size en uygun limitli tarifeyi seçmek olmalı.

Telekom ve Ulaştırma Bakanlığı da iki ileri bir geri yapmak yerine, yukarıda basitçe açıklanan yapıyı müşterilerin anlamasını sağlamada daha pratik ve sonuç alıcı çözümler üretselerdi bu karmaşa doğmayacaktı.

İşte şirketlerin profesyonellerce ve belli bir pazarlama, reklam, promosyon strateji ve bütçesiyle yönetilmesinin temelinde de bu tür basit sorunların çıkmasını engellemek yatıyor biraz da.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (19 11 2005)

Pazartesi, Kasım 14, 2005

MEDYANIN MEDYASI


Konu yeni değil – olsa olsa şahsen bana yeni olabilir. Üzerinde zaman zaman durduğum kimi konular (en son örnek 100 dolara laptop konusu) ülkemiz medyasında genel anlamda yer edindiğinde gözüme ilişen bir çarpıklık bu.

Nedir? Papağan gibi medya kuruluşlarının aynı haberi kopyala/yapıştır usulü ile ajanstan alıp yayınlaması.

Belki yakın zamana dek bu aracılık durumu çok büyük bir fayda sağlıyordu. Çünkü habere, bilgiye ulaşmanın başka yolları yoktu.

Ancak durum şimdi öyle değil. Bir haber okuyorsunuz (diyelim ki şu 100 dolarlık laptopla ilgili). Haberde deniyor ki ABD’li bir profesör çıkıp şöyle bir laptop tanıttı; şunu dedi; bunun sözünü verdi, şu ülkelerin konuyla ilgilendiğini duyurdu vb.

Haber sanki ülkemizle hiç ilgili olmayan, sadece tercüme edilerek yayınlanması düzeyinde değere sahip olan bir olgu.

Sanki o profesör dört sene önce ülkemize gelmemiş; bir konferans vermemiş gibi. Sanki haberde sözü edilen öğrencileri 100 dolara laptop edindirme kavramı bizim ülkemiz için de uygulanabilecek bir şey değilmiş gibi. Sanki profesörün yaptığı açıklamaya konu olan etkinliğinin internette bir web sitesi yokmuş; o sitede konuyla ilgili detaylı bilgi ve görsel malzeme yer almıyormuş gibi.

Hal böyle olunca ülkemizin medyası özellikle de kendi muhabirleri haricinde edindiği bilgileri basın ya da yayın organına taze olarak aktarma konusunda ne kadar başarılı olabilir ki?

Hal böyle olunca, gazete sayfalarında okuduğumuz haberler gündelik hayatımızla ilişkilendirilebilen, bizi düşünmeye sevk eden, yetki ve sorumluluk sahipleri üzerinde de tatlı bir baskı oluşturabilen olgular haline nasıl gelebilir ki?

Medya organlarına konu olan haberleri, bilgileri yönlendirme görevinde olanların, önlerine bir haber geldiğinde, bunu sadece gönderen ajansı bilgi kaynağı olarak değerlendirerek yayınlamak yerine, yeni ve alternatif bilgi kaynaklarını da sorgulayarak daha geniş bir açıdan değerlendirmelerinin vakti geldi de geçiyor bile.

Eğer böyle yapmazlarsa, nasıl güncelliklerini koruyabilecekler?

Yukarıdaki habere içerik olan 100 dolara laptop konusunda ülkemiz medyasında gördüğüm tüm gazetelerde aynı görsel malzeme kullanılmıştı. Büyük bir olasılıkla haberi geçen ajansın ilettiği malzeme idi bu. Oysa ki habere konu olan konferansın web sitesine baktığınızda konuyla ilgili birden çok görsel malzemenin sergilendiğini bulabilirdiniz.

Konunun içeriğinin bizim ülkemiz için de ne kadar faydalı olacağını haberle irtibatlandırmak bir yana, görsel malzeme için bile lütfedip biraz araştırma yapma gereği duymayan bir tembellik söz konusu yani.

Medyanın da beslendiği medyası, medya kaynakları var. Ajanslar gibi. Ama artık ajanslar bu konuda tekel değil. Bilginin oluşmasına neden olan olgu, kendi bilgisini bilgiye erişmek isteyenlere direkt ulaştırma imkanlarına da sahip artık. Hem de eskisinden daha hızlı ve ucuza.

Peki bu durumda medya ne yapacak? Internet gazeteyi, dergiyi öldürecek deniyor. Internetin bence öyle bir misyonu söz konusu bile olamaz. Ancak gelişen imkanları gündelik hayatına dahil edemeyecek her birey ya da kuruluş için olduğu gibi medya da eğer kendisini bu yeni koşullara göre dönüştüremezse, kendi kendisinin ipini çekmiş olacaktır.

Bugün ajanstan gelen bir haberi, internet gibi imkanlar kullanarak çarpraz kontrol etmeden, kontrolün ötesinde, daha derinlemesine bilgi sahibi olabilir miyim diye araştırmayan bir medya kuruluşu; birincisi rakiplerinden farklı olduğunu nasıl ispatlayabilecek; ikincisi okunmasını, izlenmesini nasıl sağlayacak?

Lider olanlar, bu detayları kendilerine dert edinip, çözüm üretmek üzere yatırım yapacak; kendisini dönüştürmeyi hedefleyecektir. Lideri izleyenler ise liderin attığı adımlara bakarak, kendisinin de hangi adımları atması gerektiğini belirlemiş olacak; onun izinden gitmeye çalışacak.

Bu kez şöyle bir risk var ama : Lider yanlış yoldan gidip, uçuruma yuvarlanabilir. Tabii onu izleyenler de.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (12 11 2005)

Pazartesi, Kasım 07, 2005

ZORUNLU GAMZE ÖZÇELİK YAZISI


Konunun magazinselliği bir yana, iş Microsoft firmasına ait MSN gibi konuşma ortamları (chat) ve bununların güvenliği gibi konularına kayınca, ben de Gamze Özçelik olayı ile ilgili olarak bu zorunlu yazıyı kaleme alma gereği duydum.

Geçtiğimiz günlerde anladığım kadarıyla birkaç kişi bu görüntüleri internet üzerinde sağa sola gönderdiklerinden dolayı gözaltına alınmışlar, sonra da biri dışında diğerleri serbest bırakılmış.

Akabinde bu tür konuların internette hızla yayılmasına neden olan muhabbet ortamları gündeme geldi. Bunların içinden en popüler olanı da MSN. MSN kişilerin bir kullanıcı adı ile sisteme erişip, dilediği bir kişiyle muhabbet etmesine imkan veren bir ortam. Bu muhabbet etme kavramı da klavye ile birbirine mesaj gönderme şeklinde oluyor. Epostadan farkı, kişilerin o anda bilgisayar başında hazır bulunmaları ve birinin yazdığı mesajı (enter’a basar basmaz) diğerinin ekranında görebilmesi.

MSN ile ilgili olarak da gündeme gelen konu, bu mesajların kayıtlarının MSN’in sahibi olan Microsoft firması tarafından tutulup tutulmadığı yönünde idi.

Microsoft firması da gerekli açıklamayı yaptı ve kayıtları tutmadığını açıkladı.

Ancak tabii bilgi yerine fikir tabanlı düşünenler için bu yeterli olmadı. Çünkü böyle bir altyapıya sahip olup da kimin ne konuştuğu bilgisini bir kenara yazmamak nasıl olabilirdi ki? (Sanırım şöyle bir düşünce var; “ben bile bunun olabileceğini düşünüyorsam, milyar dolarlık bir şirket elbette ki bunu düşünmüş ve uygulamıştır”). Tabii bu kadarını düşünenler acaba şu kadarını da düşünüyorlar mı?

Bu iş lojistik olarak yapılabilecek bir şey mi?

Dünya üzerinde kaç tane MSN kullanıcısı var? Ben bilmiyorum ama sanırım milyonlarca diyebiliriz. Bu sistem günde kaç saat çalışıyor? 24 saat. 24 saat boyunca bu milyonlarca kullanıcıdan sisteme girip, birileriyle muhabbet edenlerin ürettiği mesaj hacmi acaba hangi saklama ünitesinde saklanabilir? Bunun için ne kadarlık bir saklama kapasitesine gereksinim vardır?

Dürüst olalım. MSN gibi ortamlarda yapılan muhabbetlerin içeriği, satır satır, cümle cümle kimsenin umurunda değildir. Ne Microsoft’un ne de ABD’nin ya da dünyanın başka bir şirket, ülke ya da organizasyonunun.

Ancak güvenlik açısından umurunda olan birileri var; umurda olunan bir şeyler de var. Daha önce burada da belirttiğim gibi varlığı ne resmen kanıtlanmış ne de inkar edilmiş bir altyapı var. Echelon. Bu sistem dünya üzerindeki dijital trafiğin büyük bir kısmını “dinleme” yeteneğine sahip. Dijital trafik derken kastettiğim sadece internet muhabbetleri, epostaları değil. Örneğin dijital bir altyapıdan yapılmış telefon görüşmeleri, ya da yollanmış fax metinleri de buna dahil.

Bir daha altını çizmek istiyorum. Echelon’un yaptığı (en azından anlaşılabildiği kadarıyla) trafiği dinlemek ve gerekli gördüğünde içeriğin bir kopyasını edinmek. Yani Echelon dünya üzerinde gönderilen tüm epostları, faksları vb bir yere alıp saklamıyor. Zaten böyle yapsa kendileri dahil kimsenin işine yaramazdı.

Daha ziyade yapılan şey, kritik görülen kelimelerden oluşan bir hazine oluşturmak ve o sırada geçmekte olan trafiğin içinde o kelime hazinesinden bir tanesi var mı yok mu onu kontrol etmek. Eğer varsa onun bir kopyasını detaylı inceleme bölümünün önüne aktarmak.

Örneğin eğer Gamze Özçelik kelimeleri bu sistem açısından önemli kelimeler hazinesine girmişse, bu metin de mutlaka Echelon’un ağına takılmıştır. (Çünkü yazılarımı Dergi’ye eposta ile gönderiyorum). Ağa takıldıysam hangi eposta adresinden, hangi IP’den erişilerek gönderildiği bilgisi de kayıt edilmiştir.

Ama eğer bu metinde kritik kelime hazinesinde bulunan herhangi bir kelime geçmiyorsa, bu metin “dinlenirken” ağa takılmadan yoluna devam edecektir. Ne hangi epostadan gönderdiğim, ne de hangi IP’den eposta gönderdiğim bilgileri de bir yerlere kayıt edilmeyecektir.

Sözün özü gerçek ne yazık ki bir iki renklidir. Rengarenk olan gerçeğin “olasılıklarını” teşkil eden fantastik dünya ögeleridir. Bilgi o olasılıkları yok eder; bilgi-temelsiz fikirler ise onları (belki de) gereğinden fazla renklendirir.

Renkli şeyler de gözlerimizi daha çok kamaştırır. İlgimizi daha çok çeker.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (05 11 2005)

Pazartesi, Ekim 24, 2005

BİLGİYE ve BİREYE DEĞER VERMEK


Birkaç gün arayla iki kere başıma gelmeseydi; belki de bu kadar dert etmezdim. Pazar saat 17.00 civarı. Harem tarafından Üsküdar’a giriyorum. Üsküdar Meydanı’nı geçip, köprüye yönelmem bir saat sürüyor. Sebep; Boğaz’ın altından geçecek tünel inşaatı.

Salı 19.30 işten Beşiktaş’tan Ortaköy yolu ile Ulus – Etiler – 2. Köprü yolunu izlemek istiyorum. Daha Beşiktaş çıkışından yol tıkanıyor. Manevra yapıp geri dönüyorum ve Barbaros Bulvarı üzerinden klasik güzergahı kullanarak (Balmumcu – Levent – 2. Köprü) yoluma devam etmek istiyorum. Gişelerden geçerken saat 21.00! Sebep; Maslak’taki yol inşaat çalışması.

Şehrimizde bir ulaşım sorunu olduğu ve buna bir çözüm bulunması gerektiği konusuna hiçbir itirazım yok. Keşke bunlar yıllar önce yapılabilseydi de bugüne kalmasaydı. Ancak ortada başka bir sorun var.

Eğer bilsem ki Harem yolu ile Üsküdar’a girip, kuzeye doğru gitmeye kalktığımda, oradaki inşaat ve yol daralması nedeniyle bu bir saat sürecek; belki de güzergah değiştireceğim. Ya da bilsem ki Maslak’ta iki hafta sonra şu gün şu saat itibariyle ciddi bir yol çalışması başlayacak ve bu da trafiği şöyle şöyle etkileyecek; ben de ona göre tedbirimi alacağım.

Çalışmaların bir kaç günde bitmeyecek kadar uzun olması durumda, güzergah üzerinde bilgilendirici elektronik panolar olsa ve güncel istatistiği tutarak; bulunduğum yerden bir nirengi noktasına ulaşmamın kaç dakika ya da saat süreceğini bana bildirse, belki yolumu değiştireceğim.

Bu önden bilgi sahibi olma sadece benim (gibilerinin) işine gelmeyecek. Bu işleri yapanların da işine gelecek. Neden mi? Çünkü bu bilgilere sahip olan araç sahipleri o trafiğe saplanmamak için derhal kendilerine alternatifler arayacak. Hal böyle olunca da inşaat bölgesine doğru gitmeye çalışan araç sayısında azalma olacağından; bu genelde inşaatın yarattığı fazladan yoğunluğun azalmasında da katalizör olacak.

Böylece bu işlerin içindeki kişiler de yolda mahsur kalan daha az kişi tarafından anılacak!

Artık globalleşiyoruz ya; bir semtteki trafik sıkışıklığı sadece o bölgeyi etkilemiyor; dalga dalga tüm şehre sıçrayabiliyor. Maslak’taki sorun, o akşam Avrupa Yakası’ndaki her bölgeyi etkilemiştir.

Peki neden bu basit sorunlara basit çözümler üretemiyoruz? Bilgi sahibi olmadığımız için.

Alınan tedbirler, en az düzeyde alınması gereken cinsten. Mesela inşaat yapılan yerin çevresi koruma altına alınmıştır mutlaka. Bir iki tabela vardır. Keza Barbaros Bulvarı üzerinde bir elektronik pano var. Köprülerin “YOĞUN” olduğunu yazan. Ne demek yoğun? Oysa ben o noktada “kardeşim birinci köprüden geçmek istersen, buradan gişelere ulaşmak şu sıralarda 90 dakika tutuyor” türünden bir bilgiye sahip olsam, ona göre hareket edeceğim.

Bunun temelinde de iki şey yatıyor : Bilgi olgusuna değer vermemek; bireye değer vermemek.

Bu sorunu ilgili mercilere yansıttığınızda mutlaka, mevcut prosedür ve yürütmeliklerine göre her türlü tedbiri almışlardır. Sorun da orada zaten. O prosedür ve yönetmelikler ne kadar beni, bireyi düşünüyor? Ne kadar sorumlu kişilerin başına bir bela gelmemesini sağlamak ile sınırlanmış bir zihniyetin ürünü?

Eğer beni düşünüyor olsa, Maslak’ta yapılacak bu tür bir çalışmanın etkileri sanal ortamda bilgisayarda simüle edilir ve olası etkileri tespit edilirdi. Bu bulgular ciddi düzeyde ise (ki öyle olduğunu gördük) buna göre belki de birkaç hafta öncesinden, tv radyo uyarılarıyla, reklam panolarıyla, eposta vb yoluyla daha çok bireye ulaştırılmaya çalışılırdı.

Dikkat edilirse bunları yapmak bilgi olgusunu ve bireyi “bir değer” olarak kabul etmekten geçiyor. Bilgi toplumu olacağız diye afili, janjanlı işler yapmaya çalışmaya hiiç gerek yok.

İşte size çok basit, hızlı, pratik bir yol : Yerel yönetimler her gün kendi alanları içindeki bireylerle etkileşim içine girmek durumunda kalıyorlar. Bu etkileşim noktalarında bireye ve bilgiye değer verdiklerini söz ile değil eylem ile ispat etsinler yeter.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (22 10 2005)

Salı, Ekim 18, 2005

TELEFON MU; O DA NE?


Skype denilen bir şirketin, internetin ilk dalgasında Amazon.com ile birlikte öne çıkan global müzayede firması ebay.com tarafından 2,6 milyar dolara satın alınmasıyla birlikte internet erişimi üzerinden telefon görüşmesi yapma konusu yeniden gündeme oturdu; ünlü economist dergisine kapak bile oldu.

Skype, daha önce bedavaya mp3 indirmeye yarayan KazaA yazılımı nedeniyle başı derde giren ikili (Niklas Zennstrom, Kanus Friis) tarafından geliştirildi. Bugün 54 milyon kullanıcısı var ve bu figüre her gün 150 bin kişi katılıyor.

Skype yazılımını mikrofonu, hoperlorü ve internet erişimi olan bir bilgisayara yüklediğinizde, isterseniz yan komşunuzu isterseniz Borges’in Arjantin’deki akrabalarını arayın fark etmez – ne Skype’a ne de başka bir yere bir telefon parası ödemeniz gerekmiyor. Yeter ki aradığınız kişide de Skype kurulu olsun ve o sırada bilgisayarının başında sizden “telefon bekliyor” olsun.

Evet sanırım aklınıza ilk gelen şey; telekom firmalarının topu dikeceği… Ancak biraz daha detaylı düşününce sonucun pek de böyle olması gerekmediği görülecektir. Ama bir şeyin altını çizmekte fayda var : Skype gibi internet üzerinden ses iletişimi sağlayan imkanlar; bugünün telekom firmalarının uyguladığı telefon konuşma ücret mekanizmasını derinden etkileyecek.

Bugün bilindiği üzere telefon görüşme ücretleri uzaklığa ve konuşulan süreye göre ücretlendiriliyor. Internet üzerinden yapılan görüşmelerde ise bu iki kriterin ikisi de önemli değil. Dilediğiniz kadar konuşun ya da bir alo deyin. Mahalle bakkalınızla konuşun ya da binlerce kilometre uzaktaki bir yakınınızla konuşun. Ücret yok! Sadece telefonun ucundaki her iki kişi de internete erişebiliyor olsun. Internet erişim parasını ödüyor olsun.

Elbette ki bu modelin mevcut telekom modelini alt etmesi birkaç yıl içinde hallolabilecek bir şey değil. Ama geri sayım başladı. Nasıl ki bugün, şehirlerarası konuşmak için “telefon yazdırma” kavramını “neydi o günler” diye anıyorsak; belki de onbeş yirmi yıl sonra, telefon görüşmeleri yapmak için özel hatlar ve özel cihazlar kullanılırdı diye düşünerek “neydi o günler” diyeceğiz.

İş sadece bununla da bitmiyor. ADSL gibi geniş bant internet erişimi yaygınlaştıkça bu altyapı üzerinden sadece ses trafiği değil, televizyon yayını gibi ses+görüntü trafiği de iletmek mümkün olacak. Bir başka deyişle evlerimize yeni girecek olan “kombo” cihazlar bugün telefon, bilgisayar ve televizyon olarak adlandırılan cihazların üçünün birden yerini alacak.

1996 yılında ABD’de katılmış olduğum bir konferansta, geleceğe yön veren beş önemli teknolojik gelişmenin ne olacağı anlatılırken, bu “üçü bir yerde” cihazlar da listede yer alıyordu.

Peki telekomlara ne olacak? Ölecekler mi? Elbette ki hayır. Bugün yine de telekomlar altyapısını internet üzerinden ses iletmeye dönüştürmede en avantajlı konumda olan firmalar. Yeter ki geleceğin orada olduğunu görsünler ve bir yandan bu yeni kavramı pek de destekler görünmeseler de diğer yanda bazı dünya devlerinin yaptığı gibi perde arkasından altyapılarını bu teknoloji ile uyumlu hale getirmek üzere gerekli olan yatırımları yapmaya başlasınlar.

Çin Telekom gibi firmalar Skype türü imkanların erişimini ülke içinde engellemeye çalışırken, örneğin British Telecom altyapısını internet tabanlı hale dönüştürmek üzere gerekli olan çalışmalara başladı bile.

Peki telekomlar ve GSM operatörleri nereden para kazanacak? Cevap basit! Katma değerli yeni icat edecekleri servislerden. Örneğin sesli mesajların epostalara entegre edilmesi gibi. Ayrıca ilk bakışta topun ucunda hatlı altyapıya sahip telekom operatörleri görünse de internet teknolojisinin asıl etkileyeceği telekom şirketleri mobil iletişim, GSM operatörleridir. Çünkü pratikte GSM operatörlerinin taşıdığı ses trafiği hala en yoğun (ve en değerli) trafik. Bu trafiğin yerini başka bir alternatifin alması; bu şirketlere ciddi gelir kaybı anlamına gelebilir.

Sonuçta tüm bu gelişmeler; tüketicilerin yararına sonuç verecek. Yeryüzü kültürü öteki pek çok cephede bireylerin yüzyüze iletişim kurmaktan kaçınmasına neden olurken; bunun alternatifleri giderek daha ucuz, kolay ve pratik hale gelecek. Bu bir tesadüf mü?

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (15 10 2005)

YENİ SANAL BOMBA : GOOGLE BOMBALAMASI


Bir kaç yıl önce popüler olan internet üzerinden saldırı tekniklerinden bir tanesi, anımsanacağı üzere, bir web sitesini çalışmaz hale getirene dek onun üzerinde “yapay” trafik yaratmaktı. Sanki tüm dünya aynı anda sizin web sitenize erişmek istiyormuş gibi. Belli bir aşamada da sitenizin yer aldığı bilgisayar buna cevap veremez hale geliyor; bir başka deyişle “kafayı yiyordu”.

Son dönemde gündeme gelen yeni bir sanal bomba da bekleneceği üzere en popüler web sitesi olan Google ile ilgili.

Google’a gidip “failure” (başarısızlık) kelimesini arayın ve bakın bakalım gelen ilk iki site hangisi olacak Google’ın sonuç ekranında. İlk site ABD Başkanı’nın Beyaz Saray tarafından yayınlanan resmi sitesi. İkincisi ise onun can düşmanı Michael Moore’un.

İşin ilginci bu sitelere gidip failure kelimesini ararsanız, sitede öyle bir kelimenin yer almadığını da göreceksiniz.

Peki bu nasıl oluyor? Google’da arama yapınca gelen sonuçlar; aranılan kelimenin içinde yer aldığı ve o kelime ile ilgili en çok tercih edilen sayfaların en önde gösterildiği anlamına gelmiyor muydu?

Pek de değil! Evet o kelime ile ilgili en çok tercih edilen siteler şeklinde kategorize etmek doğru. Ancak sitede gerçekten de o kelimenin yer alıp almıyor olduğunu Google haricen kontrol etmiyor. Sadece popülerlik listesini tutuyor ve siteleri ona göre sıralıyor.

Bunu keşfeden bazı muzipler de “failure” kelimesi ile başkan Bush’un web sitesine link verme ikilisini ilişkilendirmiş durumda. Hal böyle olunca da her ne kadar sitede failure kelimesi yer almasa bile o kelimeyi aradığınızda Google size başkanın web sitesini en popüler site olarak listeliyor. Yani diyor ki dünyada şu an failure kelimesini en çok başkan Bush’u web sitesi ile ilişkilendirilmekte ve kullanılmaktadır.

Tabii buradan pek çok varyasyon üretilebilir. Örneğin Fenerbahçeliler oturup da benzer bir yolu hayata geçirirlerse; diyelim ki Google’a gidip “galatasaray” diye arama yaptığınızda karşınızda listelenecek ilk site Fenerbahçe’nin resmi web sitesi olabilir.

Ya da Cyprus (Kıbrıs) kelimeleri arandığında Google ilk önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin resmi web sitelerini listeleyebilir.

Buna Google Bombing deniyor. Yani Google Bombalaması.

Burada sorun, kurulan mekanizmanın suistimal edilmesi. Birkaç düzine web sitesini organize edip de belli bir kelimenin hep aynı web sitesine işaret etmesini sağlamak ve bu linkleri bir süre aktif olarak kullanmak; doğal halinde doğru linklerin doğru amaçla kullanılması “özgürlüğünü” suistimal etmek anlamına geliyor.

Bu tür suistimallerle gündelik hayatımızda o kadar çok karşılaşıyoruz ki. Belki de bu tür bir suistimal olgusunun internete de sıçramış olduğunu öğrenmek çok fazla kişiyi şaşırtmayacaktır.

Bir şeyi yapma özgürlüğünün suistimal edilmesi temelde bize onu suistimal edenlerin o özgürlüğü haketmediklerini göstermiş oluyor. Şöyle düşünelim: Demokrasi içinde yaşayan bir birey ya da sivil toplum örgütünün demokrasiyi yıkmaya çalışma özgürlüğü olabilir mi? Elbette olamaz.

Ancak bugünün ideolojileri ölmüş dünyasında olguları bu şekilde değerlendirmek ne kadar sağlıklı ya da pratik bunu da değerlendirmek gerek.

Şekilsel açıdan bakıldığında başarısızlık kelimesinin iki kere ABD başkanı seçilebilmiş bir kişi ile özdeşleştirilmesi ne kadar çelişkili görünse de dünyanın yaşadığı son beş altı seneye baktığımızda içten içe bunun “gediğine oturtulmuş bir taş” olduğu konusunda kaç kişinin itirazı olabilir ki?

Belki de şu varsayım üzerine kurulacak bir binanın yıkılması olası değildir: Belli bir minimum düzey korunduğu sürece bu tür “cilveler” olgunun daha da gelişmesi için faydalı olacaktır.

ABD yönetimi, failure kelimesi ile başkanın web sitesinin ilişkilendirilmesine bir müdahalede bulunmayarak bunun güzel bir örneğini gösteriyor. Çünkü bu tür müdahaleler bünyenin bağışıklık sistemini güçlendirmesini geciktirmekten başka bir işe yaramıyor.

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (08 10 2005)

Pazartesi, Ekim 03, 2005

BİLGİ ve ÖZGÜRLÜK


Eylül ayında Los Angeles’ta yapılan ve Microsoft’un en önemli etkinliklerinden birisi olan profesyonel yazılımcılara yönelik konferansta Bill Gates’le yapılan bir röportajda Gates, Google ile Microsoft arasındaki temel vizyon farkını şöyle açıklamış:

Google; dünyanın bilgisini organize edeceklerini söylüyor; Microsoft ise insanlara dünyanın bilgisini organize edecek araçları sunacaklarının sözünü veriyor.

Hangisi size daha yakın geliyor? Bir şirket sizin için bilgiyi organize edeceğini ve sizin kullanımınıza sunacağını söylerken, diğeri size bunu yapacak araçları vereceklerini, ancak o araçlarla bilgiyi ne şekilde organize edeceğinizin size kalmış olduğunu söylüyor.

Dünyalar kadar bilginin önünde duran bizler için doğru yol hangisi? Gerçekten de araçları alıp dilediğimizi yapmak mı kendimizi daha özgür hissettirecek, yoksa böyle bir yola girmenin modası geçeli yüzyıllar mı oldu (bugün kaç kişi malzeme alıp her gün kendi ekmeğini kendisi yapıyor?).

Sanal dünyanın müdavimlerinin önüne araçları koyup, al bunları kullanarak bilgi okyanusunda ne yapmak istiyorsan onları yap demek; onların o okyanusta boğulmadan nasıl hayatta kalacaklarına tam bir çözüm olmuyor. Bilginin hacmi o kadar büyük ki bugün bile artık pek çok kimse Google’ın ilk sayfasında gelen arama sonuçları ne ise ona güvenerek aradığına ulaşmayı tercih ediyor.

Bir başka deyişle, Microsoft’un daha liberal ancak daha meşakkatli görünen yolu bilginin hacmi ile ters orantılı bir başarı potansiyeline sahip gibi görünüyor bana. Bilgi (veri) yığınının ucu bucağı görünse belki de bireylerin onu ne şekilde ele alacağı, işleyeceği, ondan faydalı bilgi üreteceği süreçlerinde hazır çözümler yerine araçlar kullanmak bir anlam ifade edebilir.

Ancak verinin bugünkü boyutuna bile bakınca içimden geçmiş ola demek geliyor.

Elbette bu tür sözler zaman içinde “ince ayar” kapsamında yüzseksen derece ters istikamete dönebiliyor. Yarın belki de yukarıda kısaca alıntısını yaptığım bakış açısı farkı ortadan kalkacak ve iki firma da ortada bir yerlerde buluşacaklar.

Konu araç mı hap çözüm mü noktasına gelince, belki de bir adım geri çekilip, metod ne olursa olsun bu dünyanın ne gibi tehlikeleri var sorusunu irdelemek gerek. Şöyle ki;

• Internette yaptığınız arama sonucunda bulduğunuz verinin doğru olduğuna nasıl güveneceksiniz?

• Kendinize ait bilgileri, verileri yetkisiz erişimlerden nasıl koruyacaksınız?

• Hangi bilgi ya da verilerin herkes tarafından bilinmesinde sorun olmayacağını, masum gibi görünen hangi verilerinizin size nasıl zarar verebileceğini nereden bileceksiniz?

• Sahip olduğunuz bilgi ya da verilerin hangi koşullarda ne kadar değerli olduğunu nasıl bileceksiniz?

• Kullandığınız yazılım teknolojilerinin, siz farkında bile olmadan, size ait verileri bir yerlere aktarmadığından nasıl emin olacaksınız?

Bu sorular çoğaltılabilir. Ama ben bu tür soruları düşündükçe aklıma ilk gelen risk şudur: Bireyler, firmalar, organizasyonlar sahip oldukları bilginin (hadi daha “janjanlı” bir ifade kullanayım; “entellektüel birikimin”) değerini gerçekten biliyorlar mı? Bilginin değerinin izafi olduğunu görebiliyorlar mı? Belli koşullarda paha biçilmez olan bir bilginin başka koşullarda hiçbir işe yaramayacağını algılayabilmişler mi? Buradan yola çıkarak bilginin kendilerine hangi koşullarda ne anlam ifade ettiği kadar başkalarına hangi koşullarda nasıl bir anlam ifade edebileceğini düşünüyorlar mı?

Peki şimdi de konuya şu açıdan bakalım: Daha ziyade doğu kültürlerinde yer alan “herşeyin bir ve tek” olduğu kavramı ile yukarıdaki türden bir parçalanmanın getirmekte olduğu “her bir kişi, her bir organizasyon, her bir parça” kavramından hangisi doğru? Daha ziyade hangisi daha iyi?

Bir miyiz; milyarlarca mıyız? Tek ve eşsiz miyiz; hepimiz aynı mıyız? Özgürlük dediğimiz şey bizi biz olmaktan ötelere götüren karanlık bir araç haline mi dönüştürülüyor; yoksa “özgürlük onu arayabilmektir” demeye devam etmemizi sağlayacak bir imkan olarak yerinde durmaya devam mı edecek?

Bilgi olgusuna değer vermeden bilgi çağı yakalanabilir mi?

Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki'nde yayınlanmıştır (01 10 2005)