Cuma, Mayıs 16, 2008

YEPYENİ EKONOMİ - VİKİNOMİ


Web 2.0’ın ortaya çıkmasıyla birlikte e-ticaret faaliyetlerinde de bir deri değiştirme sürecine girildi. Web 2.0 kavramının dijital kültüre getirmiş olduğu “izleyicinin de aktif katılımcı olarak rol alma hali” e-ticaret faaliyetlerine de yansımaya başladı.


Internetin 90lı yıllardaki patlaması gündeme yepyeni bir olguyu getirmişti. Yeni Ekonomi. Dijital dünya, sanal dünya, internet adı her neyse ancak bilgisayar ağları üzerinden yapılması hedeflenen tüm ekonomik faaliyetler bu isimle adlandırıldı. Ancak o zaman bir ekonomik faaliyetin kağıtla, telefonla, faksla vb yapılmasının ayrı ayrı adlandırılabileceği gerçeği de ortaya çıkmış oldu.

Neyse. Faks ya da telefonla yapılan faaliyetler ne yazık ki treni kaçırmış oldular. Onların hepsi topyekun eski ekonomi olarak sınıflandırıldı. Fakat gerek perakende gerekse de toptan, yeter ki internet (ya da bazı özel durumlarda kapalı devre extranet denilen ağlar) üzerinden yapılan ticaret yeni ekonomi ya da e-ticaret oldu.

Internet balonu patladıktan sonra bile ayakta kalan birkaç faaliyetten birisi bu e-ticarettir. Göz önünde olan perakende e-ticaret siteleri (amazon, ebay vb) işin reklamını yapmaya devam ederken toptan ticaret alanında da pek çok yüksek montanlı işlem yapan siteler varlıklarını sürdürmekteler.

Web 2.0’ın ortaya çıkmasıyla birlikte e-ticaret faaliyetlerinde de bir deri değiştirme sürecine girildi. Web 2.0 kavramının dijital kültüre getirmiş olduğu “izleyicinin de aktif katılımcı olarak rol alma hali” e-ticaret faaliyetlerine de yansımaya başladı.

Kısacası Web 2.0’ın e-ticaret bölgesindeki izdüşünümün artık yeni bir adı var: Vikinomi (wikinomics). İsmin de çağrıştırdığı üzere bu kavram “wiki” altyapısının popülaritesini baz almaktadır. Wiki altyapısının bildik en popüler uygulaması Wikipedia “liberal” ansiklopedi sitesi. Bilindiği üzere bu ansiklopedi sitesine dileyen herkes ansiklopedi maddesi ekleyebilmekte ya da mevcut maddelerdeki açıklamalara ekleme ya da düzeltme yapabilmektedir.

Öte yandan “wiki” kendisi bir yazılım altyapısı olup, dileyenler bu yazılımdan istifade ederek, kendi Web 2.0 sitesini kurabilirler. Örneğin Lost dizisinin fanatikleri Lostpedia’yı kurdular. Wikipedia’ya göre Wiki altyapısı aslında ilk kez wikiwikiweb adlı bir sitede uygulandı. Bunun geliştiricisi olan Ward Cunningham, wiki adını, Hawaii dilinde “hızlı” anlamına gelen wiki kelimesinden almış; her ne kadar sonradan wiki’nin “bildiğim şu ki” şeklinde tercüme edilebilecek “what I know is” deyiminin kısaltması olduğu atıfından bulunulmuş olsa da.

Vikinomi’nin en önemli özelliği tüm bireylerin o ekonomik faaliyetin içinde aktif olarak rol alması. Bu deyimin ilk ortaya atıldığı ve Türkçe’ye de Vikinomi olarak çevrilmiş olan kitabın girişinde verilen bir örnek oldukça çarpıcı.

Kanadalı bir altın arama firması başkanı, firmasının tam da zor durumda olduğu bir dönemde, tesadüfen, açık yazılım dünyasının önde gelen isimlerinden Linux isimli işletim sisteminin geliştiricisi olan Linus Tornvalds’ın bir seminerine katılıyor ve orada Tornvalds’ın nasıl geliştirmiş olduğu yazılımın kodlarını tüm dünyaya açtığını, tüm dünyadaki gönüllü katılımcıların da buna karşılık yeni kodlamalar yaparak sisteme yeni özelliklerin eklendiğini öğreniyor.

Bunu altın arama sürecine uygulayan başkan, yıllardır arama yaptıkları halde bir türlü altın bulamadıkları bir bölgede altın madenini tespit etmek üzere, o bölgeyle ilgili ellerindeki tüm bilgileri web sitesine yüklüyorlar ve bir yarışma düzenliyorlar. Buna göre altın madeninin nerede olabileceğini bilen ya da en doğru şekilde tespit edene büyük bir para ödülü vaad ediliyor.

Başarılı olup olmayacağı tereddütle bakılan bu olay sonucunda firma gerçekten de yıllardır arayıp da bulamadığı madeni çok kısa bir sürede buluyor ve şirket iflastan kurtuluyor.

Vikinomi kavramının içinde gizli olan ekonomik faaliyeti herkesle birlikte gerçekleştirme olgusu, başlangıçta önemli bir psikolojik engelle karşılaşabilir: Sahip olan telif bilgileri, gizli bilgileri, hassas bilgileri herkesle paylaşmanın getiri/götürü analizi. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi bir altın arama firmasının onyıllardır yapmış olduğu çalışmayı internete açması çok radikal bir karar.

Ticari kaygıları olan bir firmanın rekabet avantajı yaratmada en önemli silahı olarak gördüğü “deneyimini” rakiplerinin de görebileceği bir uzaklığa koymaları ne kadar sağlıklı? Peki şu soruya ne dersiniz: Bir firmanın böyle yapmaması ve sonuçta yok olup gitmesi daha mı iyi?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 16 05 2008

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

INTERNETE BLOGLAMA DALIŞ


Bugün bloglar bir yandan bireylerin kendini tüketim toplumuna, şov dünyasına gönüllü kurban etmesi anlamına geliyorsa diğer yandan da başka şekilde paylaşılamayan dosyaların meraklıları arasındaki dağıtım merkezi halini almış durumda.


Bloglar ilk çıktığında çok daha “ciddi” konularda bireysel görüşleri yansıtabilmenin dijital kültürdeki tek adı olmuştu. Ancak son dönemdeki içerikleri ciddiyetten uzaklaşmaya başladı.

Bugün bloglar bir yandan bireylerin kendini tüketim toplumuna, şov dünyasına gönüllü kurban etmesi anlamına geliyorsa diğer yandan da başka şekilde paylaşılamayan dosyaların meraklıları arasındaki dağıtım merkezi halini almış durumda.

Geçtiğimiz günlerde medyaya yansıyan bir haberde dünyanın en çok izlenen blogunun uzak doğulu bir şov dünyası üyesinin (sanatçı dememeyi tercih ediyorum) kişisel blogu olduğu bilgisi yer alıyordu. Blogun içeriği bu yıldızın gündelik hayatında yaptıkları vb ile ilgiliydi.

Öte yandan dosya paylaşım imkanlarının özellikle müzik dünyasındaki telif konusunu suistimal etmeye başlamasıyla değerini yitirmesi sonucu ortaya çıkan boşluğu yine bloglar doldurmakta. Bugün gerek ülkemizden gerekse de dünyanın pek çok ülkesinden oluşturulan bloglara bakıldığında bunların müzik ya da film dosyalarını paylaşmak amacıyla oluşturulduğu gözlenmekte.

Sağolsun büyük dosya paylaşım imkanı veren siteler! Yeni blogçuların yaptıkları şey çok basit ama etkili ve verimli. Önce paylaşılacak dosya, lokal bilgisayardan yüklenecek hale getiriliyor (dosyalar birleştiriliyor ve tek bir dosyaya dönüştürülüyor). Akabinde büyük dosya saklama imkanı veren ve pek çoğu ücretsiz olan web sitelerinden birisine yükleniyor. Bu yükleme sonucunda site bu dosyaya erişim için gerekli olan web linkini otomatik oluşturuyor.

Geriye bir tek şey kalıyor. Bu linki meraklısı ile paylaşmak. İşte bloglar bu amaç için kullanılmakta. Bloga yazılan basit bir açıklama, hatta alenen eklenen bir kaç görsel malzeme (mesela bu bir film ise filmin afişi) ve en kritik bilgi olan dosyaya erişilmek için gerekli olan o web link.

Peki bununla nasıl mücadele edilecek? İki temel yol var. Birincisi böyle linklerin yayınlandığı blogları o blogları yöneten siteye şikayet etmek. Şikayetler çok ciddi olarak değerlendiriliyor ve bir suistimal söz konusu ise o blog yayına kapatılıyor. Peki bu yeterli mi? Hayır. Çünkü blogu kapatılan bir kişi ertesi gün yeni bir kullanıcı adı ve blog adı ile kendisine yeni bir blog oluşturabilir ve web linklerini yayınlamaya oradan devam edebilir.

Dijital kültürde her ne kadar bu tam bir çözüm olmasa da çok önemli bir etkiye sahip. Bunun da nedeni bugünün dijital yerlileri olan gençlerin dün varken bugün yok olmuş bir blogun peşine düşüp ona ne olduğunu, kapatıldıysa yerine açılan yeni blogun nerede olduğunu arayacak zamanının ve motivasyonunun olmaması. O blog kapatılmışsa iş bitmiştir.

Yine de ikinci ve biraz daha etkili bir çözüm de yok değil. O da dosyaya erişmek için oluşturulmuş olan o linkin işaret ettiği dosyayı, büyük dosya paylaşma sitesinden sildirmek. Dosyanın kendisi sildirildikten sonra onun web linkinin bloglarda yaşamaya devam etmesinin hiçbir anlamı kalmamaktadır. Çünkü o web linke tıklayacak birisi, dosya silinmiş olduğu için, dosyaya erişemeyecek ve böylece kendisine bir kopya indiremeyecektir.

Büyük dosya saklama hizmeti veren web sitelerinin yönetimleri de bu konuda blog sitelerinin yöneticileri kadar hassaslar. Yani bir web linkinin işaret ettiği dosyanın silinmesi için kendilerine başvurulduğunda, ortada bir telif hakkı ihlali söz konusu ise dosyayı derhal silmekte ve o web linklerini ölü hale getirmekteler.

Tabii soru şu: Bu kalıcı bir çözüm mü? Cevap ne yazık ki yine “kesinlikle evet” değil. Çünkü zamanı olan ve işi inatlaştıran bir yükleyici için dosyası silindiğinde yapılacak şey bellidir. Dosyayı yeniden yüklemek. Yeniden yüklendiğinde sistem otomatik olarak yeni bir link yaratacaktır. Yaratılan bu yeni link bloglara yeniden servis edildiğinde başa dönülmüş olacaktır.

Ancak burada da aynı dijital kültür ögesi devrede. O dosyayı bir kere yükledikten sonra silindiğini gören bir dijital dünya yerlisi dosyayı zaman ayırıp bir kez daha yükleme konusunda çok istekli olmamakta.

Hayat dijital ortamda da kendisine bir yol bulmakta yani...

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 09 05 2008

Salı, Mayıs 06, 2008

TÜRK USULÜ İNTERNET


Interneti bir fırsat olarak algılayan ülkeler bu konuda stratejik yatırımlar yapacak. Onu bir türlü bu düzeyde bir gündem maddesi olarak algılayamayanlar ise kendilerini nehrin akışına bırakacak.


Mustafa Akgül’ün 15.04.2008’de Cumhuriyet’te yayınlanan, Internet Yaşamdır isimli makalesindeki, Türkiye’de internet kullanımı ile ilgili kimi istatistiki bilgileri okurken aklıma on yıl kadar önce bir ABD TV’sinde izlediğim şov geldi.

Hani bizde de oluyor ya; elinde mikrofon sokağa çıkmış muhabir yoldan geçenlere öyle bir soru soruyor ki cevabı hem çok kolay hem de herkesin net bir şekilde söyleyemediği ve komik duruma düştüğü türden.

ABD kanalında muhabir, o zamanlar internet için kullanılan “bilgi otobanı” (information superhighway) ifadesini kullanarak, o otobanın ne olduğunu soruyordu. Pek çok kişi de kastedilen şeyin bir otoban olduğu ve onun nerede olduğu soruluyormuşcasına, ya nerede olduklarını bilmedikleri cevabını veriyorlardı; ya da en yakın otobanı tarif ederek, oranın bilgi otobanı olduğunu belirtiyorlardı.

Türkiye’de nüfusun %22’si interneti hiç duymamış; ne olduğu konusunda bir fikre sahip değil. Ulusal medyamız sağolsun, bu tür istatistikler bizde öyle bir ruh hali yaratıyor ki sanki örneğin ABD’de bu rakam yüzde birmiş de geride kaldığımız için hayıflanıyoruz.

Elbette ki bu figürden daha parlak durumda olan ülkeler var. Ancak bir o kadar da bizden daha kötü durumda olan ülkeler var. Dijital uçurum dünyanın her yerinde, her noktasında varlığını sürdürüyor. Dijital uçurum sadece İstanbul ile Adıyaman arasında yok; dijital uçurum İstanbul’da semtler arasında var. Aynı semtteki sokaklar, evler arasında da var.

Zaten işte bu nedenle büyük bir şehrin göbeğinde bazen öyle ilginç olaylar oluyor ki dudağımız uçukluyor. Evlerin arasındaki bir atölyedeki yanıcı madde binayı havaya uçuruyor ve biz nasıl oluyor da böyle bir imalathanenin evlerin bu kadar dibinde faaliyet gösterebildiğini algılayamıyoruz.

Tıpkı öteki olgularda olduğu gibi internet için de her ülke kendi sosyal ve kültürel birikimi çerçevesinde onu değerlendiriyor ya da ıskalıyor. Bunu yaparken pek çoğu öne geçmek için adil olmayan yollara başvuruyor; başvuracak. Interneti bir fırsat olarak algılayan ülkeler bu konuda stratejik yatırımlar yapacak. Onu bir türlü bu düzeyde bir gündem maddesi olarak algılayamayanlar ise kendilerini nehrin akışına bırakacak.

ABD’de internete bu kadar önem verilmesinin temelinde devrin başkan yardımcısı olan Al Gore’un kişisel çabaları yatmaktadır. Yoksa internet artık hepimizin ezberlediği gibi kökeni ta 60lı yıllara kadar uzanan bir altyapı olduğu halde 90lı yılllara dek keşfedilememiştir.

Bu tür keşfedilmeyi bekleyen daha pek çok olgu var. Internet son büyük durak değil. Yenilenebilir enerji, nano-teknoloji, karbon salınımı kriterleri, gelecek onyıllarda bu konular daha çok önplana çıkacak.

Gördüğümüz kadarıyla biz de ülke olarak bu tür yeniliklere çok sıkı bir şekilde hazırlanıyoruz. Öncelikle kılık kıyafetimizden başladık işe. Onu halletikten sonrası çocuk oyuncağı. Seksen yıllık cumhuriyet döneminde sanırım aşırı sol dışında iktidar olmamış; onun nimetlerinden istifade etmemiş hiçbir ideoloji, parti kalmadı. Sonuç? Görülen o ki herkes kendine yonttu ve bunun faturasını kendine yontamayanlara çıkardı. İşin ilginci bu faturayı gösterme ve tahsil etme konusunda global dünyada o kadar güzel çözümler üretilmiş durumda ki Türkiye’nin dört yüz milyar dolar borcu var dendiğinde, kimse bunu üstüne almıyor. Sanılıyor ki orada Ankara’da Türkiye isminde bir şahıs var; bu borçları o ödeyecek.

Internet kullanım istatistikleri iç karartıcı değil ancak o kullanımın sebepleri ve sonuçlarına baktığımızda internetin hızla bir tüketim malzemesi haline geldiğine şahit oluyoruz. Kahvede, meyhanede, hamamda, kadınlar gününde yapılan “geyik muhabbeti” sanal dünyaya taşınmış durumda.

Her daim kaldırımları yıkıp yenisini yapma eğilimi internette. Bir felaket olduğunda olay yerine gidip en ciddi sözleri veren sonra da sözlerinin ardında duramayan kamu yönetimi internette. Sonra? Sonra bütün suç internette!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 02 05 2008

İKİ YÜZLÜ MÜYÜZ NE?

- Pippa Bacca için

Yoksa bizim için müthiş denilebilecek düzeydeki stratejiler, dışarıdan bakınca görülemeyecek kadar güdük mü kalıyor? Bir başka deyişle elli yıldır yaşadıklarımız; dar görüşlülüğün demokrasiyi iğfal etmesinden başka bir şey değil mi? Bir de kalkmış, dünyaya “barış” mesajı vermek üzere gelinlikle otostop yapan İtalyan kadına tecavüz edip, öldürdüğü için adamı sapıklıkla suçlayıp, ondan iğrendiğimizi bas bas bağırıyoruz.


Nihayet internetin bir faydasını görebildik. Geçtiğimiz günlerde gazetelere yansıyan bir habere göre neredeyse zaman aşımına uğrayacak bir dava ile ilgili olarak bir türlü kendilerine ulaşılamayan iki kişi, savcının pratik zekası sayesinde bulunmuş, ifadelerine başvurulmuş.

Savcının yaptığı şey; Google’a girip aranılan ama yıllardır bir türlü nerede oldukları bilinmeyen iki kişinin adını yazarak basit bir arama yapmak. Karşısına gelen web sayfaları sayesinde kişilerin izine rastlamış ve kendilerine ulaşmış. Kişiler ise kendileri hakkında böyle bir mahkeme olduğunun bile farkında değil. Yani bilinçli bir şekilde mahkemeye gelmeme gibi bir durum yok ortada. Zaten savcının davetine de icabet edip ifadelerini vermişler.

Geçtiğimiz günlerde gündeme gelen bir başka olay yine bir arama işi ile ilgiliydi. Sarıyer Belediyesi, kendi yetki alanı içinde yapılmakta olan bir gökdelen inşaatını adresini tespit edemediği için nerede olduğunu bilemiyor ve bu nedenle de gidip gerekli müdahaleyi yapamıyordu. Şaka gibi ama değil. Koca bir gökdelen inşaatı ve nerede olduğu bulunamıyor. O halde akla gelen şey şu oluyor: Acaba gerçekten bulunamıyor mu yoksa bulunmak mı istemiyor?

Bir süredir gündemde olan “elitist demokrasi” tartışmaları herkesin eşit haklara sahip olması olgusunun zafiyete uğratılmasının ne gibi olumsuz sonuçlar doğuracağı konusunda medya sütunlarında gereğinden fazla yer buldu. Ancak nedense elitist filan olmayan düz demokrasinin dar görüşlülüğün eline düşmesinin (doğuracağı değil) doğurduğu zafiyetler konusunda kimse bir kelime etmedi; etmemeye özen gösteriyor.

Neden? Elitist demokrasinin getireceği dengesizlik ne kadar kabul edilmezse, dar görüşlülüğün, ilkelliğin, çapsızlığın kıskacına düşmüş demokrasinin getireceği tahammül edilmez kalitesizlik ya da dayatmalar da o denli kabul edilemez değil mi?

Görülen o ki bal tutanın parmağını yalaması nedeniyle temsili demokrasi yüzyıllardır pek çok ülkede bu sorunu çözmek için yeterli olamadı. Belki de pek çok demokrasi aşığının bugüne dek susmasının ya da yeterince şiddetli eleştiride bulunmamasının temelinde yatan şey temsili demokrasiden daha iyi bir alternatifin ortaya çıkamamış olmasıydı.

Artık var! Doğrudan demokrasi. Temsil yok. Herkes fikir beyan etmesi gereken yerde kendisi fikir beyan edecek. Aracı kullanmayacak.

Bu imkan internet gibi bir lojistik imkan sayesinde teorik olarak var. Pratikte hayata geçebilecek mi? İnanıyorum ki bazı ülkelerde geçecek. Bunun için bir kıstasım bile var. Interneti, dijital kültürü bugün hangi ülkeler el üstünde tutuyor? Hangi ülkeler onu iğdiş edip, paramparça etmeye çalışıyor? Hangi ülke bilginin doğrusunun da eğrisinin de olabileceği bilincini bireylere verip, bunları nasıl ayırt edebileceklerini anlatıyor? Hangi ülke “internet mi inanma yalandır” mesajını toplumun bilinçaltına yerleştiriyor? Hangi ülke getirdiği yasalarla kendini komik duruma düşürecek yasakları internete uyguluyor; hangileri yasaklama olgusunu kamu vicdanını rahatsız etmeden uygulayacak çözümler üretiyor?

Tabii bir de şunu sormak lazım: Hangi ülkenin vatandaşı, yasaları eğip bükerek kendi lehine çevirip, kendi pirelerinden kurtulmak için ülkenin yorganının yakılmasına neden oluyor? Hangi ülkenin vatandaşı böyle davranmayı kendisini yönetenlere bakarak öğreniyor?

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi ziyaret eden General Electric firmasının efsanevi yöneticisi Jack Welsch Türkiye’nin bir stratejisi olmadığı yolunda bir saptama yaparak, “taktik düzeyde ne kadar iyi performans gösterilirse gösterilsin stratejinin olmadığı yerde pek bir işe yaramaz” mesajını sade bir dille ifade etmiş.

Acaba gerçekten de bir stratejimiz yok mu? Yoksa bizim için müthiş denilebilecek düzeydeki stratejiler, dışarıdan bakınca görülemeyecek kadar güdük mü kalıyor? Bir başka deyişle elli yıldır yaşadıklarımız; dar görüşlülüğün demokrasiyi iğfal etmesinden başka bir şey değil mi? Bir de kalkmış, dünyaya “barış” mesajı vermek üzere gelinlikle otostop yapan İtalyan kadına tecavüz edip, öldürdüğü için adamı sapıklıkla suçlayıp, ondan iğrendiğimizi bas bas bağırıyoruz.

Ah Pippa Ah! Biz her gün iğfal edip, iğfal ediliyoruz; her gün öldürüp, öldürülüyoruz. Lütfen kişisel alma diyeceğim ama bunun ne kadar ironik olduğunun bilinciyle susuyorum...

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 25 04 2008

ORANTISIZ GÜÇ KULLANMA ARZUSU


Anlaşılıyor ki Google’daki yazışma gruplarının birisinde bir kişinin kişilik haklarını rencide edici yazışmalar yapılmış. Bu durumda cezalandırılması gereken o yazışmanın yapılmış olduğu grup olmalıdır. Ancak çıkan karar şudur : Google’daki tüm gruplara erişim engellensin.


Burma, Çin, Türkiye. Bu üç ülkenin ortak özellikleri nedir? Belki Çin ile Türkiye arasında pek çok ortak özellik bulabiliriz. Hatta Burma ile Çin arasında da bulunabilir sanırım. Ancak üçü bir araya geldiğinde, ortak bir özellik bulmak o kadar kolay değil.

Yine de zoru başardık. Daha önce Burma ve Çin’de uygulanan internetle ilgili bir yasaklama uygulamasını Türkiye de gerçekleştirdi ve adı bu iki ülkenin yanında anılmaya başladı. Ama ne yazık ki “yasakçı ülkeler” türünden bir kategorinin altında.

Dünyanın bir numaralı arama motoru sitesi Google’ın, ortak bir payda çevresinde toplanan bireylerin bilgi alış verişinde bulunmalarını sağlamak üzere kurmuş olduğu Google Grupları hizmeti Nisan ayı başında, tam da Türkiye’de Internet’in doğum gününü kutlarken, mahkemeye yapılan bir şikayet üzerine mahkemin aldığı kararla kapatıldı.

Grup hizmeti genelde belli bir konuya ilgi duyanların biraraya gelmelerini ve o konu hakkında haberleşmelerini sağlamaktadır. Bunun özde epostadan pek de bir farkı bulunmuyor. Diyelim ki siz Tibet’e Özgürlük konusunda bir grup oluşturmak istiyorsunuz. Bunu eposta kullanarak da yapabilirsiniz ve bu konuya merak duyacak kişilere eposta ile mesaj gönderebilirsiniz. Bu mesajı alanlardan bir tanesi de kendi görüşünü bildirmek isterse benzer şekilde o mesaja cevap yazarak herkesin cevabını okumasını sağlayabilir. Zaman içinde alıcılardan bazıları kendi çevrelerinde de konuya ilgi duyan kişilere bu epostaları gönderebilir.

Bu silsileyi daha pratik hale getirmek için kurulmuştur grup hizmetleri. Yukarıdaki örnekten devam etmek gerekirse TibeteOzgurluk diye bir grup kurarsınız ve konuya ilgi duyacak kişileri yine grubun bir hizmeti olan davet epostası ile gruba davet edersiniz. Davete eposta ile olumlu cevap verenleri grup altyapısı kurmuş olduğunuz gruba otomatik olarak üye yapar.

Grubun bir eposta adresi vardir (örneğin TibeteOzgurluk@googlegroups.com). Bu eposta adresine göndereceğiniz her eposta tüm üyelere ulaşır. Üyelerden birinin vereceği cevap da tüm üyelere ulaşır.

Grupları inceleyen ve sizin hiç tanımadığınız kişiler de konuya ilgi duyarlarsa gruba üye olmak isteyebilirler. Yeni üyelikleri ister otomatik tanımlayabilirsiniz ister grubun yöneticisi olarak onayınızdan geçecek şekilde.

Keza bazı gruplar sadece ilan türünde olabilir. Bu tür gruplarda üyeler sadece yöneticiden gelen duyuruları okurlar. Ancak gelen duyurulara tüm grup üyelerinin okuyacağı şekilde cevap verme imkanları bulunmaz.

Üyeler birbirlerinin eposta adreslerini göremezler. Ancak birbirlerine eposta gönderebilirler. Bu sayede eposta bilgilerinin toplanması ve suistimale uğraması olasılığı enaza indirilmiştir.

Böyle bir ortamda aklınıza gelebilecek her türlü konuda grup kurulabilir. Ancak şurası kesindir ki bu grupların içinde yapılan yazışmalar o grubun üyeleri arasında gerçekleşmektedir. Üye olmayan kişiler bu yazışmalara ulaşamaz. Ancak şöyle bir istisna olabilir. Eğer üye olan bir kişi grup içinden gelen bir epostayı üye olmayan herhangi bir arkadaşına eposta ile yönlendirirse ancak o zaman üye olmayan birisi de o yazışmayı görmüş olur.

Internette bir yazışma ortamının sadece üyelere açık olması, üye olmayanların bu yazışma gruplarına erişmemesi demek, kapalı kapılar ardında dileyenin dilediği hakkında ileri geri konuşabileceği anlamına gelmez. Elbette ki kişilere, ulusal değerlere saygı her zaman her yerde istisnasız uygulanmalıdır.

Ancak bununla tezat oluşturan bir durum karşısında yapılacak şeyin ne olacağı çok önemlidir. Anlaşılıyor ki Google’daki yazışma gruplarının birisinde bir kişinin kişilik haklarını rencide edici yazışmalar yapılmış. Bu durumda cezalandırılması gereken o yazışmanın yapılmış olduğu grup olmalıdır. Ancak çıkan karar şudur : Google’daki tüm gruplara erişim engellensin.

O zaman eğer bir gazetede kişilik haklarını zedeleyici bir haber çıktığında Türkiye’deki tüm gazeteleri kapatmak gerekir. Ya da birini öldürüp otomobille olay yerinden kaçan bir katil söz konusu olduğunda Türkiye’deki tüm otomobillerin trafiğe çıkması yasaklanmalıdır.

O halde soru şu: Orantısız güç kullanmanın gerisinde yatan şey bilgi eksikliği mi yoksa başka bir şey mi?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 18 04 2008

YASAKLARIN GÖLGESİNDE BİR DOĞUM GÜNÜ


Internete özgürlük demek “rencide edici web sayfaları, video görüntüleri gibi materyalleri kanıksamak” anlamına gelmiyor. Elbette ki bir kişi ya da ulusal değeri rencide edici bir materyalin herhangi bir mecrada yayınlanması tasvip edilecek bir şey değil. Keza buna karşı “orantısız güç kullanımı” ile cevap vermek de.


12 Nisan 2008’de Internet Türkiye’de 16. yaşına giriyor. Internetin doğum gününün son on yıldır Türkiye’nin dört bir yanında çeşitli etkinliklerle kutlanması ise artık bir gelenek haline geldi. Önceleri Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde kurulmuş olan Internet Kurulu tarafından organize edilen bu etkinlikleri geçtiğimiz yıllarda Kurul’un lağvedilmesi üzerine konuya duyarlı sivil toplum kuruluşları tarafından gerçekleştirilmekte.

Bu yıl onbirincisi kutlanacak olan Internet Haftası 7-20 Nisan 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Son bir kaç yıldır Internet Haftası etkinlikleri belli hedefleri gerçekleştirmeye odaklanmış durumda. Kısaca anımsamak gerekirse;

Okullar internete bağlanmalı
Halk Kütüphaneleri internete bağlanmalı
Belediyeler bünyesinde halka açık internet evleri açılmalı
Organize sanayi bölgelerinde internet evleri açılmalı
Kültürel mirasımız internete taşınmalı
E-devlet hizmetleri başlatılmalı


Bu çerçevede sivil toplum kuruluşları, davet aldıkları her şehire temsilcilerini göndererek buralarda konferanslar vermekte, internet okur yazarlığının artması ve yukarıdaki hedeflerin gerçekleştirilmesi için çaba sarfetmekte.

Ancak bu yılki etkinlikler “interneti yasaklama”nın gölgesinde gerçekleştirilecek. Son bir yılda çeşitli vesilelerle yaşadığımız youtube.com gibi global web sitelerine geçici dahi olsa kısıtlama getirilmesi oldukça düşündürücü.

Sorun ile buna yönelik olarak üretilen çözümün yanlışlığı Türkiye’yi dünyanın önünde ikinci kümeye itiyor. Bu açıdan Türkiye’nin adı demokrasinin yerleşmemiş olduğu, çeşitli isimler altında ancak sonuçta bir tür dikta rejimleri ile yönetilen ülkelerin isimleriyle aynı listelerde yer alıyor. Çünkü Türkiye’den başka ne yazık ki sadece bu tür ülkeler internete bu tür yasaklamalar getiriyor.

Yasaklamaya sebep olan şey, basitçe bir web sitesinde rencide edici bir içeriğin yer alması. Internete özgürlük demek “bu tür rencide edici web sayfaları, video görüntüleri gibi materyalleri kanıksamak” anlamına gelmiyor. Elbette ki bir kişi ya da ulusal değeri rencide edici bir materyalin herhangi bir mecrada yayınlanması tasvip edilecek bir şey değil. Ancak ne yazık ki buna karşı mahkeme marifetiyle getirilen cezai uygulamalar bir dönemin ünlü tabiriyle “orantısız güç kullanımı” şeklinde gerçekleştiriliyor.

İlgili web sayfasının silinmesi için o web site yöneticilerine yapılacak bir başvuru ile çözülecek sorun tüm web sayfasına mahkeme kanalıyla kapatma cezası getirilmesi şeklinde olunca sonsuz bir suistimal olasılığı da ortaya çıkmış oluyor.

Eğer bir web sitesinin kapatılmasını istiyorsanız, hele hele bir de bu web sitesi Web 2.0 kültürel özelliklerine haizse (yani sizin de o web sitesine bir sayfa ekleme imkanınız varsa) yapacağınız iş çok kolay. Anonim bir isimle (diyelim ki XY2008) kendinize o web sitesinde bir kullanıcı ismi oluşurun. Rencide edici bir sayfayı (örneğin bir video klibi) o adı kullanarak web sitesinde yayınlayın. Sonra da mahkeme başvurup, “birisi böyle bir sayfa hazırlamış, bu beni rencide ediyor” diyerek şikayette bulunun. Mahkeme de sadece o sayfanın değil tüm web sitesinin erişimine kapatma kararı alsın.

Kültürümüze yerleşmiş pek çok konu için “böyle gelmiş böyle gider” demekten öte bir şey yapamayacak kadar kanıksanmış olgular, akımlar var. Ancak sanal kültür Türkiye’de daha 15 yaşında. Bunun da ancak son beş yılında ADSL imkanları sayesinde kullanıcı patlaması yaşanıyor. Nasıl oluyor da kanıksanmış hiçbir olgusu olmayan bir kültürel değer, bu hale getirilebiliyor?

Cevap basit: Bilgi eksikliği. İki birimlik bilgi ile tüm sorunları çözmeye kalkıyoruz ve sonuçta bu tür suistimaller ya da hak etmediğimiz kararlara, muamelelere maruz kalıyoruz. O halde bilgimizi neden artırmıyoruz?

Konu hakkında yasa yapanlar neden bilgilerini artırmıyorlar? Konunun kullanıcısı pozisyonundaki kamuoyunun önüne neden yüksek bir çıta getirmek yerine herkesin çiğneyip geçeceği güdük bir resim çıkarıyorlar ortaya?

Internet Haftası’nın hedeflerini gerçekleştirmek işte bu nedenle çok önemli. Kamuoyu bilinçlenmezse dileyen dilediği yasağı uygulayabilir; uygulatabilir.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 11 04 2008

Cuma, Nisan 04, 2008

MUTASYON ETKİSİ

- İlhan Selçuk için

Önemli olan “daha doğru olan” mı yoksa “çoğunluğun ne dediği” mi? Çoğunluğun her dediği “daha doğru” ise burada özümüzü oluşturan doğayla, yaşamla, evrenle, yaradanla çelişiyoruz demektir. Çoğunluğun dediğini topluluğun tamamı için doğru kabul eden toplum o denilen şeye tehdit oluşturan yeterince ciddi bir anti tez karşısında “bütünüyle” tuş olur; yok olup gider.

Deterministik doğa, evrenin tamamında ilk andan beri yer alan devinimi kendisine “evrim” olarak uyarlarken, belki de en kritik süreçte kararlı davranmayarak, yaşamın milyarlarca yıldır ayakta kalabilmiş ve kalabilecek olmasını da garanti etmiş oluyor. Hücre bölünmesi sırasında gözlenen mutasyonlar!

Konunun uzmanı değilim ama sanırım mutasyon olgusu basitçe bölünen hücre ile onun yerine ortaya çıkan iki hücrenin çekirdek veya DNA yapısının bire-bir aynı olmama olasılığı olarak tanımlanabilir. Eğer bu olasılık olmasaydı yeryüzünde ortaya çıkan canlılar hep tek tip kalırdı. Canlılık farklı ve ileri formlara ulaşamazdı.

Yaşam için mutasyon, topyekun ölümcül problemlerle karşılaştığında daha değerli bir hal alıyor. O ölümcül problem ortamdaki canlıların “tamamını” yok etmek yerine “neredeyse tamamını” yok edebilir; bir miktar canlı ayakta kalır ve ancak bu sayede yaşam yoluna devam edebilir.

Mikrokozmozda ne varsa makrokozmozda da aynısı var ışığında bu biyolojik olguyu bugünün en karmaşık canlı formu olan insanların oluşturduğu topluluklardaki toplumsal yaşama ve olaylara uyarlayalım.

Her toplumda sanırım onu oluşturan insanların çoğunluğunun mevcut koşulların değişmeden kalmasını istemesi bir norm. Yine buna karşılık, toplumu bulunduğu yerden alıp daha ileri götürme gayreti, azmi, arzusu içinde bulunan azınlıkların mevcudiyeti de bir norm. Bu azınlık başarılı olduğu ölçüde o toplumda yaşam ileri doğru götürülebilir; kalan çoğunluk ise destek olsa da olmasa da sonuçta ulaşılan yeni koşullara adapte olup, yaşamını sürdürmeye devam eder (ikibin sene öncesinin kimi kurallarını değişmeden uygulamak isteyenler de bugünün teknolojisinden istifade etmekte).

Toplumu daha ileriye götüren bu “mutasyon”lara sanırım yerine göre önder, lider, sanatçı, bilim insanı, entellektüel vb diyoruz.

Öte yandan mutasyonların değişim taleplerine olumlu cevap vermeyen bir çoğunluğun varlığı bu davranış biçimini suistimal etmek isteyenlerin de ortaya çıkmasını sağlayabilmekte. Her ne kadar özde bu manipülatörler de “mutasyon” özelliklere sahip olsalar da onların “metodolojileri ve amaçları” daha farklı.

Örneğin bir bilim insanının topluma yön verme tarzı ve nedeni sahtekar bir siyasi liderin yön verme tarzı ve nedeniyle aynı kefeye konabilir mi? Bir tanesi yeri geldiğinde toplumun tamamı tarafından kabul edilmiş bir olgunun yanlış olduğunu bilimsel olarak ispat etmişse bu tezini savunmak için sonuna dek mücadele etmekten kaçınmazken; diğeri toplumun o anki ruh haline göre davranıp prim yapabilir, kitleleri arkasından sürükleyebilir.

Kritik nokta şu ki olgular, değerler gösterilmeyen gizli amaçlara alet edilebilir. Sahtekar bir mutasyon (bir bilim insanı, din adamı, önder, sanatçı) bilimi, dini, demokrasiyi ya da sanatı kendisine nüfuz, çıkar, maddi manevi tatmin amacıyla kullanıyorsa çoğunluk bunun ayırdına nasıl varacak?

Önemli olan “daha doğru olan” mı yoksa “çoğunluğun ne dediği” mi? Çoğunluğun her dediği “daha doğru” ise burada özümüzü oluşturan doğayla, yaşamla, evrenle, yaradanla çelişiyoruz demektir. Çoğunluğun dediğini topluluğun tamamı için doğru kabul eden toplum o denilen şeye tehdit oluşturan yeterince ciddi bir anti tez karşısında “bütünüyle” tuş olur; yok olup gider.

Çevrenize bir bakın! Herşeyin ve herkesin tek tip ve bir örnek olduğu canlı ya da cansız bir toplum, topluluk, olgu var mı? Yok! Bu yaşamın, doğanın, evrenin kendini sigortalama modelidir. Yaşam, evren ortaya çıkacak tehditler karşısında ancak bu şekilde yoluna devam edebilme alternatifini ayakta tutabilmektedir.

Tarih boyunca bu “tek tip olmaya” kafa tutan ilk mekanizma herkesin bilgiyi edinebilmesi imkanı olmuştur. Okul, matbaa bu imkanın en somut araçlarıdır. Internet bugün aynı yolda en güçlü araç olarak ortaya çıkmakta. Internetin, “içindeki bilgilere güven olmaz” imajıyla zedelenmeye çalışılması boşuna değil!

DNA zincirindeki proteinlerin birbirine ikili olarak sarılması gibi, bu araçlar da aklı hür, vicdanı hür, gelişmek isteyen bireylerin oluşturduğu açık toplumlarla eşleşebilirse sonuç alınabilir.
“Tehlikenin farkında mısınız?” sorusunu bir de bu açıdan değerlendirin.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 04 04 2008

Pazartesi, Mart 31, 2008

304 KEZ TÜRBAN, 166 KEZ DİN


Temsili demokrasi modelinin gerek kamu gerekse de medya gibi kamu harici alanlarda kaynak ile birey arasına yerleştirmiş olduğu ara katman olgusu 21. yüzyılda internet gibi lojistik altyapılar sayesinde sahip olduğu önemi yitirmeye başladı. Nihai mertebede bu belki de devletin kendisinin de ortadan kalkmasına neden olacak.


Benzer bir olay tam on sene önce 1998’de yaşanmıştı. ABD’de Savcı Starr’ın Bill Clinton Monica Lewinski ilişkisiyle ilgili iddianamesini dünya ilk olarak internet üzerinden öğrenmişti. Başsavcının AKP’nin kapatılmasıyla ilgili hazırlamış olduğu iddianame de Anayasa Mahkemesi üyelerine resmi kanaldan ulaşmadan önce tam metin olarak internette yayınlandı.

Kim sızdırdı, neden sızdırdı bir yana; iddianamenin bu şekilde servis edilmesi ilginç sonuçlar da doğurdu. Örneğin Hürriyet Gazetesi’nden Yılmaz Özdil, 19 Mart 2008 günkü yazısında ilginç istatistikler vermiş. Sanırım iddianamenin bilgisayarda yazılmış hali elde olmadan bu tür istatistikleri çıkarmak imkansız olmasa da çok zaman alıcı bir şey olurdu.

Özdil’e göre örneğin iddianamede imam kelimesi 54 yerde geçiyor. Şeriat kelimesi 70 yerde. Atatürk 45 yerde, türban 304, din 166, demokrasi ise 80 küsur yerde.

Bu tür istatistiklere gelmeden bile iddianamenin tam metin olarak dileyen herkesin erişebileceği, hem de kolayca erişebileceği bir yerde olması, öncelikle açık toplum olma yolunda katedilmiş önemli bir aşamadır.

Bunun temel bir nedeni var. Günümüzde medyanın ne kadar tarafsız, ne kadar temiz olduğu sadece bizim ülkemizde değil dünyanın hemen her ülkesinde tartışılmakta. Bu türden medyaya bomba gibi düşen bir konu hakkında kamuoyunun edineceği bilgi medyadaki gazetecilerin yorumlarına bağlı olursa (köşe yazarları ile sınırlı değil haberi yapan, yazan muhabirler bile aslında ister istemez kişisel yorumlarını işin içine katarak metni oluşturuyor) kamuoyunun yönlendirilmesi de çok daha kolay olabiliyor.

Bu denli ciddi bir konuda iddianamenin kendisini okumadan, medyada çıkan yorumlara göre hareket etmeye (ister istemez) yönlendirilen kamuoyu çok daha bilinçli hareket etmeli ve iddianameyi şahsen edinmeli, okumalı ve değerlendirmelidir. Bilgi toplumu olmak bunu gerektirir.

Bugün kamuoyunda azınmsanmayacak bir grup, medya gibi bu tür konularda aracı durumunda bir rol üstlenenlerin sorumluluklarını göz göre göre suistimal etmeyeceklerini varsaymaktalar. Bu varsayım ne kadar sağlıklı verilere dayanıyor ne kadar bu varsayımda bulunanların tembellikleri ya da uyuşturulmuşlukları, kandırılmışlıklarıyla ilgili?

Hele bir de işin içine “Pardon dizgi hatası yapmışız, yanlış anlamışız” türünde özürler girdikten sonra simsiyahlıktan bahseden bir konuyu bembeyazlıktan bahseden bir haber haline getirmek medya için bugün hiç de zor değildir.

Benzer bir durum özellikle AB ile ya da IMF ile olan ilişkiler çerçevesinde üretilen raporlarda da var. Hatta burada fazladan bir sorun daha bulunuyor. O da raporun orijinal dilinden Türkçe’ye çevrilmesi sırasında seçilen kelimelerin ya da yapılan tercümelerin ne kadar doğru olduğuyla ilgili. Yabancı dil bilen bireylerin bu tür raporları orijinal metninden okuması bu çerçevede çok büyük önem kazanmakta.

Temsili demokrasi modelinin gerek kamu gerekse de medya gibi kamu harici alanlarda kaynak ile birey arasına yerleştirmiş olduğu ara katman olgusu 21. yüzyılda internet gibi lojistik altyapılar sayesinde sahip olduğu önemi yitirmeye başladı. Nihai mertebede bu belki de devletin kendisinin de ortadan kalkmasına neden olacak.

Yeryüzü kültüründeki değişim, dönüşüm belki de devlet olgusunu gereksiz bir katman haline getirecek. İşin ilginci bunu ilk keşfedenlerin bu dönüşümü yönlendirmekte ve kendi istekleri doğrultusunda kullanmakta oldukları. Bugün birisi devlete gerek yok dediğinde herkesin aklına ulus devlete gerek yok mesajını toplumların bilinçaltına yerleştiren globalist model geliyor.

Oysa devletin fazlalık haline gelmesiyle ulus devletin globalizm adına ortadan kaldırılması bambaşka iki olgudur. Öteki her alanda olduğu gibi burada da olguyu ilk sahiplenen onu kendi ideolojisiyle özdeşleştiriyor. Tüm bu yanlış yorumlamaların, yanlış anlamaların temelinde ise bireylerin bilgiyi direkt kaynağından edinmek yerine araya yerleştirilmiş olan aracılar vasıtasıyla edinme modelinin suistimal edilmesi, çatırdaması yer alıyor.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 28 03 2008

HİÇ ÜZÜLMEYİN “BULUNUR”


Bugün bir torba kömür ile, iki kap yemek ile, tebaa durumuna düşürülmeye çalışılan Türk Toplumu’na onun her daim dünyaya meydan okumuş bir halk olduğunu anımsatmaya devam edeceğiz.


Geçtiğimiz günlerde bir yurtiçi ziyareti sırasında yoluna çıkan bir belde sakinlerinin, Başbakan Erdoğan’a yeni çıkardıkları ve belde belediyelerin kapatılmasına neden olan yasa çerçevesindeki mağduriyetlerini iletmelerine karşılık Başbakan’ın vermiş olduğu tepki medyaya fazla yansımadı.

Doğrusu medya Başbakan’ın bazı konulardaki çıkışlarına karşılık gösterdiği tepkisizliği, son günlerde üst üste gelmiş olduğundan, telafi etmede gecikmedi; iki farklı “ilginç” açıklama sütunlarda geniş bir yer buldu. Yer bulan bu açıklamalardan birisi üç çocuk yapma önerisi, diğeri de suçluları affetme konusunun mağdurun ailesine ait olduğu idi.

Gözden kaçan ve belde sakinlerine çıkışırken gösterdiği tepki ise yoluna çıkanlara “Sizi kim buraya gönderdi? Sizi kim organize etti?” şeklindeydi.

Ülkemizde sadece siyasi vitrindeki değil, kamuoyunu ilgilendiren her vitrindeki (medya, şov dünyası, spor dünyası vb) ortak bir özellik bu. Rol model durumunda olan (ünlü) bireylerin rol modelliğini kendi istedikleri zamanlarda ve mekanlarda yapmak isteyip, istemedikleri zaman ya da mekanlarda yapmaktan kaçınma yaklaşımı. Bu yaklaşım doğal olarak medya mensupları ve onların aracılığıyla kamuoyunu bu ünlü figürlerle karşı karşıya getiriyor. Neden?

Cevap basit. Rol modelliğin yeri ve zamanı yoktur. Haftanın yedi günü, günün yirmidört saati her yerde rol modellik yapmak zorundasınız. Biraz da bundan olacak; rol modelliğini icra ederken eğer “takıyye” yapıyorsanız, bir yerlerde açık verirsiniz.

Başbakan’ın belde sakinlerine gösterdiği tepki de bu türden bir açık. Konunun bu sütunla ilgisi ise bu tepkinin işaret ettiği mentalitenin bireye, demokrasiye, açık topluma, bu olgulara altyapı teşkil eden internete yaklaşımı için de bünyesinde bir anlam taşıması.

Bu mentaliteden şu tür sonuçları çıkarmak olası: Demek ki Başbakan’ın bir grup insanın bir araya gelip haklı olduklarını düşündükleri bir konuda haklarını barışçıl yollardan arama çabası asla yine o grubu oluşturan bireylerin özgür iradeleriyle bir araya gelmeleri sonucunda oluşamaz.

Demek ki bizim ülkemizde bireyler haklarını arama konusunda acizdirler; ancak perde arkasından birileri onları manipüle ederse harekete geçerler. Hal böyle olunca da topluluğun gösterdiği tepkinin bir önemi yoktur; arkadaki ajitatörlere, manipülatörlere ulaşıp yine perde arkasından onlarla dialog kurulursa, sokaklardaki hereketlilik de istenilen şekle sokulur.

Başbakan bu konularda emprovize hareket edecek kadar deneyimsiz bir siyasetçi değil. Onun bu yaklaşımını baz aldığımızda karşımıza çıkan tablo beni endişelendiriyor. Endişe bir yana aslında internet gibi bir altyapıdan toplum olarak neden verimli bir şekilde istifade edemediğimizi daha iyi anlamamı sağlıyor.

Şimdiye kadar sanki o potansiyel bir kez fark edilse onun hakkını verecek bir mental altyapının olduğunu düşünüyor ve problemin o irtibatlandırmayı yapamamaktan kaynaklandığını düşünüyordum. Ancak yukarıdaki bakış açısından değerlendirdiğimde problemin aslında çok daha derin olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Bu endişeli durumdan kurtulmamı sağlayan olgular yok mu? Var. Yakın tarihimizde de var; şu an da var. Yedi düvele karşı vermiş olduğumuz Ulusal Kurtuluş Savaşı bunun en büyük örneği. Merhum Attila İlhan’ın dipten gelen dalga olarak adlandırdığı olgu ise çok daha taze yeni bir örnek.

O halde sonuç? Sonuç şu ki rol model olarak topluma neyi şırınga ederseniz toplum o yöne doğru meylediyor. Bugün bir torba kömür ile, iki kap yemek ile, tebaa durumuna düşürülmeye çalışılan Türk Toplumu’na onun her daim dünyaya meydan okumuş bir halk olduğunu anımsatmaya devam edeceğiz.

Muhtaç olduğumuz motivasyon, “Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini / Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini” diyen Namık Kemal’i meclis kürsüsünden yanıtlayan M.Kemal Atatürk’ün şu cevabında mevcuttur:

Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini

(Not: mader; anne demektir)

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 21 03 2008

MAHKEME KAPILARINDAKİ INTERNET


Belki de asıl sorun işte bu hatalı analojide. Bir web sitesi bir gazete ya da TV kanalıyla ilişkilendirilemez. İlişkilendirmeye kalkarsanız o zaman örneğin adı “quark896” olan bir “yayıncıyı” dünyanın herhangi bir yerinde arayıp bulmak ve onu cezalandırmak durumuyla karşı karşıya kalabilirsiniz.


Mahkemelerimizin internet web siteleri ile ilgili ilginç yasaklama kararları devam ediyor. En son iki Türk firmasının birbiri ile ihtilafa düşmeleri çerçevesinde tüm dünyada firmalar arasında mal alım satımını sağlayan Alibaba.com sitesine (ismi sizi şaşırtmasın, bu bir Türk web sitesi değil; Uzak Doğululara ait) Türkiye’den tüm erişim yasaklandı.

Haa bu arada, Alibaba.com sitesinden ticaret yapan öteki bilmem kaç Türk firmasının iş yapamamadan kaynaklanan olası ticari zararı mı? Bana ne, kime ne, mahkemeye ne?

Artık basit ve verimli düşünmenin ve buna göre hareket etmenin zamanı gelmedi mi? Önüne internetle, weble ilgili bir dava gelen hukukçularımız, acaba bir bilirkişi atayarak şu temel soruların cevaplandırılmasını uzman görüşü ile öğrenemez mi ?

* Söz konusu web sitesinin dava konusuyla doğrudan ilgisi var mıdır; yoksa web sitesi ihtilaflı durumu yaratmada bir araç olarak mı kullanılmıştır?

* Web sitesinde yer alan (varsa) sakıncalı bir içerik, web sitesinin tamamına erişim yasağı konmadan ortadan kaldırılabilir mi?

* Evet ise davalı mahkemeye başvurmadan, bireysel olarak ilgili web sitesinin yönetimine başvurmak kaydıyla söz konusu sakıncalı içeriğin siteden kaldırılmasını sağlayabilir mi?

* Eğer web sitesi yönetimi bu tür bireysel başvuruları dikkate almıyorsa, içeriği siteden kaldırmak için yerel bir mahkeme kararı mı talep etmektedir?

Bilirkişinin hazırlayacağı ve temelde bu soruların cevaplarını içerecek türde bir rapor, mahkeme heyetlerinin de söz konusu ihtilafın giderilmesi için bir mahkeme marifeti ve kararına gerek olup olmadığını tespit edebilir. Eğer gerek yoksa, bu yönde karar vererek, davalının bireysel girişimiyle de ihtilaflı durumu ortadan kaldırabileceğine hükmedebilir.

Yok eğer bireysel başvuruları dikkate almayan bir web sitesi ile karşı karşıya kalınırsa ancak o zaman durum değerlendirmesi hukuki olarak yapılabilir. Bu değerlendirme sonucunda da yine bilirkişi raporu baz alınarak, ilgili web sitesinin belli bir sayfasının siteden çıkarılmasını talep etme ve talebin yerine getirilmemesi durumunda sadece o belirli sayfaya erişimin engellenmesinin sağlanmasına karar verebilir.

Görüldüğü üzere herhangi bir sakıncalı içerikten dolayı, bir web sitesinin tamamının tüm ülke erişimine kapatılması gibi bir karara gelene dek daha nokta atışı yapılmasını ve mağduriyeti en aza indirmesini sağlayacak üç farklı karar olasılığı var:

1. Eğer web sitesi kişisel başvuruları kabul ediyorsa, mağdur olan birey, mahkemeye dahi gitmeden, web site yönetimine başvurarak, sakıncalı içeriğin tüm dümyada erişimine kapatılmasını talep edebilir; eğer bunu yapmazsa web sitesinin kendisini mahkemeye verebilir.

2. Web sitesi sakıncalı bir içeriğin siteden çıkarılması için yerel bir mahkeme kararı talep ediyorsa (içeriğin sakıncalı olduğunu tescil etmek açısından), mahkemeye böyle bir karar için başvurulabilir. Alınan karar web sitesi yönetimine ulaştırılarak, sakıncalı içeriğin silinmesi sağlanır.

3. Web sitesi, sakıncalı içeriğin olduğu sayfayı her koşulda silme konusunda istekli davranmıyorsa, mahkeme ülkenin tamamından yalnızsa o sayfa ile sınırlı kalmak kaydıyla erişim engeli konması yönünde karar verebilir. Bu kez yerel servis sağlayıcı firmalar, sadece o sayfa ile sınırlı kalmak üzere erişimi engelleyebilirler.

Olması gereken, aklın yolu bu. Bunun dışında bir yola başvurmak kolaycılığa kaçmak oluyor. “Adam sende; kapat komple siteyi olsun bitsin; o sayfaymış, bu sayfaymış kim uğraşacak. Hem bir gazeteye ya da TV’ye yayınladığı bir yazı ya da programdan dolayı ceza vermek gerektiğinde o gazetenin sadece o sayfası ya da TV’nin sadece o programı mı kapatılıyor?”

Belki de asıl sorun işte bu hatalı analojide. Bir web sitesi bir gazete ya da TV kanalıyla ilişkilendirilemez. İlişkilendirmeye kalkarsanız o zaman örneğin adı “quark896” olan bir “yayıncıyı” dünyanın herhangi bir yerinde arayıp bulmak ve onu cezalandırmak durumuyla karşı karşıya kalabilirsiniz.

Elimizin altında ne buluyorsak onu cezalandıralım modeli ile ne yazık ki ne mağdurların vicdanları dengelenebilir ne de hukuken doğru olan eksiksiz ve fazlasız olarak yerine getirilmiş olur. Hele dijital dünyada hiç!...


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 14 03 2008

Perşembe, Mart 13, 2008

DEMOKRASİNİN SUİSTİMALİ GİBİ


Demokrasi de internet gibi bir araç. Dolayısıyla her aracın başına gelebilecek iğfal edilme, suistimal edilme, kötü amaçlar için kullanılma riskleri demokrasi için de geçerli. O halde soru şu : Internet demokrasiyi suistimal edilmekten kurtarabilecek mi; yoksa bunu yapmaya çalışırken bizzat kendisi mi suistimal edilecek?


Internet, lojistik sürece sağladığı sıradışı katkı sayesinde yeryüzü kültürünün yeniden şekillenmesini sağlıyor. Bu süreçten en verimli şekilde istifade edenler, interneti kendi yaşam süreçlerine kolayca uyarlayanlar oluyor. Bunu kolayca gerçekleştirmenin temelinde yatan şey nedir? Neden bazıları bu konuda zorlanırken, diğerleri bunu kolayca yapabilmektedir?

Öncelikle şu ikisini ayırt edebilmek önemli bir merhaleyi aşmakla eşdeğerdir. O da sebeplerle sonuçların ayrı ayrı ele alınabilecek kavramlar olduğudur. Gazete kavramını ele alalım. Gazete bugüne dek icat edilmiş en basit ve ucuz malzeme olan kağıdın üzerine basılmaktadır. Yani kağıt ile gazete iki farklı şeydir.

Oysa öteden beri global medyaya yön veren kurum ve kuruluşların yöneticilerinin kafalarında şöyle anlamsız bir soru var : Internet gazeteyi öldürecek mi?

Internet gazeteyi elbette öldürmeyecek! Ancak aynı olumlu mesajı gazete kağıdı için de söylemem mümkün değil. Geleceğin dijital dünyasında da gazete olacak ama gazete için ağaçları kesip kağıt yapmamız gerekmeyecek.

Bu basit örnekteki gibi bir olgunun var olmasını sağlayan altyapı ile olgunun kendisini ayırt edebilmek çok önemlidir.

Peki bunu ayırt etmek neden bu kadar kolay değil? Ne yazık ki bu sorunun cevabı basitçe bilgisizlikle ilgili değildir. Ya da internet, dijital kültür olgularına uzak olmakla. Daha ziyade temel sebep bu ikisini ayırt etmemenin yaratmış olduğu ek (suni) avantajlardır. Bu avantajlar öyle bir seviyeye gelebilir ki gazete kağıdı ticaretini yok etmemek için “internet gazeteyi öldürecek” öcüsünü kamuoyunun üstüne fırlatıp korkutmak kimilerinin işine gelebilmektedir.

Benzer durumu farklı konuları incelediğimizde de görebiliriz. Bilgisayarın çıktığı ilk yıllarda da benzer öcüler vardı. O zaman da herkesin korkusu bir gün bilgisayarların gelip insanların işini elinden alacağı idi. Oysa bugün bilgisayar değil ama Çin’deki ucuz iş gücü pek çok ülkedeki insanların işini elinden alıyor.

O halde burada içiçe girmiş iki sorundan bahsetmek mümkün. Bir tanesi internetin gerçekte neyi değiştireceği, neyi ortadan kaldıracağını doğru tespit etmek. İkincisi de bu tespiti yapmada şaşırtmaca uygulayan mekanizmaların özel sebepleri olduğunu idrak etmek.

Internetin yeryüzü kültürüne getireceği en dramatik değişiklik belki de temsili demokrasi olgusunu ortadan kaldırabilecek olması. Bugüne dek temsili demokrasiye duyulan gereksinim doğrudan demokrasinin (yani halkı oluşturan her bir bireyin yönetim ve karar sürecine doğrudan katılması) icra edilmesinin lojistik sebeplerle mümkün olamaması temel sebeplerden birisi olarak gösteriliyordu.

Yoksa kimse çıkıp da “ey ahali siz cahilsiniz; sizin elinizden ancak dört beş yılda bir sandık başına gitmek gelir” demiyor. Diyemiyor.

Gerçekte durum nedir? Bu denli vahim de kimse çıkıp “kral çıplak” cesaretini mi gösteremiyor yoksa devleti oluşturan yönetim kademeleri lojistik sorunları çözmek için internet gibi fırsatların oluşmasını mı bekliyorlar?

Eğer iyi niyetle ikinci opsiyonun daha doğru olduğunu savunacaksak, internet öncesi diğer olası imkanların nasıl kullanıldığına bakmamız sağlıklı bir kıyaslama yapmamızı sağlayabilir. Mesela eğitim. Devlet güçlü bir demokrasiyi (temsili dahi olsa) temin edebilmek için çok daha eğitimli bireyler yetiştirmeye özen göstermeli(ydi). Ülkemizde de demokrasi ile yönetilen başka ülkelerde de. Oysa bunun çok sınırlı sayıda ülkelerde geçerli olduğunu görüyoruz.

Bugün internetin getireceği olası doğrudan katılımcı demokrasi modeli ne yazık ki belki de sadece temsili demokraside en ileri seviyelere ulaşmış bu birkaç ülke için faydalı olabilecek.

Bir tesadüf mü bilinmez; tam da bu ülkeler internetin ülke çapında gelişmesi için stratejik yatırımlar yapmakta, bu alandaki gelişmeleri hükümet planları içine almaktalar.

Demokrasi de internet gibi bir araç. Dolayısıyla her aracın başına gelebilecek iğfal edilme, suistimal edilme, kötü amaçlar için kullanılma riskleri demokrasi için de geçerli.

O halde soru şu : Internet demokrasiyi suistimal edilmekten kurtarabilecek mi; yoksa bunu yapmaya çalışırken bizzat kendisi mi suistimal edilecek?

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 07 03 2008

AZ SEÇİLEN YOLDAN GİDEBİLMEK


Akil insanların takınacağı iki farklı tavır olabilir. Ya dogmaların benimsenmesinin kolay olmasından istifade edecek ve kendi çevresinde kendi yığınını oluşturacak. Ya da kıyıya vurmuş deniz yıldızlarını tek tek denize atarak o birkaçı için bile olsa hayatlarını değiştirmeyi başarabilmiş öykü kahramanı misali zor yolu seçecek.

Internet, işin magazin yanını bir kenara bırakırsak, bireyleri ve toplumları kökten değiştirebilecek lojistik bir imkan. Bu imkanın faydalarını ancak bir işimizi görmede internetten istifade ettiğimizde, az da olsa, anlayabiliyoruz.

Oysa internetin potansiyeli kitap satın alma, uçak bileti rezervasyonu yapma, iki bireyin birbiri ile eşzamanlı olarak iletişim kurmasını sağlamanın da ötesindesindedir.

Bu gizilgücü daha çok birey ve daha çok toplum ne zaman ya da nasıl keşfedecekler? Şu an internet altyapısının gelişimi coğrafyaya göre ya devletlerin ya da çokuluslu şirketlerin tekelinde. Örneğin eğer Türkiye’de ADSL altyapısına geçiş süreci yaşanmasaydı internete erişen hane ve kişi sayısı hala sınırlı sayıda kalacaktı.

Ülkemizde bir yanda bu tür geleceğe dönük yatırımlar yapılırken diğer yanda güncel toplumsal meselelerimize baktığımızda karşımıza çıkan paradoks oldukça düşündürücü. Bir yanda evlere hızlı internet getiriyoruz, diğer yanda kadınların giyim kuşamıyla uğraşıyoruz. Ya da milyonlarca ölçüsü ile ifade edilen genç nüfusumuz varken bu gençlere eğitim götürme süreçlerinde internetten istifade edemiyoruz.

Medyanın da zorlamasıyla kamuoyu o denli suyun üstünde kalan resme bakarak yargılamada bulunmak zorunda bırakıluyor ki asıl meselelerimizin ne olduğunu bile unutmuş durumdayız.

Türkiye’de dileyen herhangi bir vatandaşın dini vecibelerini yerine getirmesi ne zaman engellendi? Ne zaman camilerin önüne barikatlar kuruldu? Ne zaman kelime-i şahadet getirmek isteyen susturuldu?

Türkiye’de hangi bireyin giyimine kuşamına karışıldı ki bu sorunu çözmek en üst düzeyde kurum olan siyasi partiler tarafından çözülmesi gereken bir sorun haline geldi?

Demokrasi ne zaman çoğunluğu ele geçirenin dilediğini yapma özgürlüğü anlamına geldi?

Yüzde yirmilere varan faiz ile ayakta duran bir para birimi ne zaman dünyanın en değerli parası oldu?

Oyunu, siyasi görüşünü, onurunu Türk vatandaşları ne zaman bir torba kömüre, bir tas sıcak çorbaya satar oldu?

Internet gibi imkanlar böyle bir profilde tanımlanabilecek halk kitleleri için mi bir kurtuluş olacak?

Hayır !

Ne yazık ki içi giderek boşaltılan, incir çekirdeğini doldurmayan konulara kafayı takan bireyler topluluğu için dünyanın en güçlü silahı bile bir işe yaramaz.

Bağnazlık ya da dogmatizmin yeşerdiği ortam da işte bu özelliklere sahip insanların bulunduğu yığınlar değil mi? Birey (ya da toplum) zaman geçtikçe yaşamını oluşturan etmenler konusunda belli bir merciye ya da kişiye bağımlı oldukça giderek aciz bir birey (ya da toplum) haline gelir.

Ondan sonra da karşısına her problem çıkışında o merciye başvurur: “Ne yapayım” diye. Aldığı cevaplar da sorgulanamaz gerçekler olarak zihnine kazınır. Ne zaman ki o soru gündeme gelir. Papağan gibi aynı cevabı, aynı tepkiyi tekrarlar.

Akil insanların böyle bir durum karşısında takınacağı iki farklı tavır olabilir. Ya bundan istifade edecek ve kendi çevresinde kendi yığınını oluşturacak. Ya da kıyıya vurmuş deniz yıldızlarını tek tek denize atarak o birkaçı için bile olsa hayatlarını değiştirmeyi başarabilmiş öykü kahramanı misali zor yolu seçecek.

Internet bir araç olarak ne yazık ki ondan kim istifade etmeye kalkarsa ona yardımcı olacaktır. Burada medet araçta değil, aracı kullanma amacını belirleyen zihinlerde.

Sorunlarımıza çözüm arıyorsak, araçlara bel bağlamayalım. O araçları en iyi nasıl kullanabiliriz; zamanımızı en çok bu soruyu çözümlemeye ve sağlıklı sonuçlara üretmeye adayalım.

Son sözü Robert Frost söylesin:

Ormanda yol ikiye ayrılıyordu ve ben
Ben daha az gidilen yolu seçtim
Ve bütün farkı yaratan da buydu

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 29 02 2008

Pazartesi, Şubat 25, 2008

YA GOOGLE MICROSOFT’U ALIRSA


Dileyen herkes minimal cihazlarla (belki de vücuda entegre edilecek aparatlarla) nerede olduğunu bilmedikleri global bir iletişim ağına bağlanıp diledikleri her şeyi yapabilecekler. Etrafımızı saran hava gibi, etrafımızı saran bir internetimiz olacak.


2008 yılında işle ilgili dünya piyasasına düşen bombaların ne kadarı gerçek ne kadarı ABD merkezli global krizin çıkmasını geciktirmeye yönelik ayırt etmek giderek güçleşiyor.

Microsoft’un Yahoo’yu satın alma teklifi de bu kategoride değerlendirilebilir. Microsoft Yahoo’yu alma konusunda ne kadar gerçekçi ya da kararlı? Evet Google yavaş yavaş Microsoft’un oyun alanına girmeye başladı. Microsoft’un en kritik iki ürününden birisi olan MS Office ürün setinin yaptığı işi yapan yazılımları üreten firmaları satın almaya başladı.

Google, Microsoft’un diğer kritik ürünü olan MS Windows’un ise zaman içinde Internet’in kendisi tarafından öldürülmesini bekliyor olsa gerek. Yüksek hızlı internet altyapıların tarafından. Fare-klavye, pc – ekran donanım ikilisi gibi “gereksiz” donanımların kullanılmasına gerek kalmayacak devir geldiğinde kim işletim sistemine, kim ofis uygulama yazılımlarına gereksinim duyacak ki? Tüm bu işlevlerin “internetin bir parçası olduğunu” düşünün.

Dileyen herkes minimal cihazlarla (belki de vücuda entegre edilecek aparatlarla) nerede olduğunu bilmedikleri global bir iletişim ağına bağlanıp diledikleri her şeyi yapabilecekler. Etrafımızı saran hava gibi, etrafımızı saran bir internetimiz olacak.

Bu perspektif içinde Microsoft’un Yahoo gibi bir firmayı satın alma girişiminin gerisinde neler olabilir? Microsoft, Yahoo’da olan özelliklere sahip bir şirket haline geldiğinde 21. yüzyılda ayakta kalabilmeyi garanti edebilir. İlk bakışta bu satın alma Google’un işine yarayacak gibi görünüyorsa da uzun vadede bu Microsoft’un hayatta kalması için kaçınılmaz bir adımdır.

Yahoo teklifi çok fazla düşünmeden bir hafta içinde reddetti. Sebep olarak da önerilen parayı az buldu (oysa Microsoft’un önerdiği rakam, Yahoo’nun piyasa değerinin %60 üstündeydi). Fiyatı az bulmak nazikçe reddetme mazereti olabilir.

Eğer Microsoft’un Yahoo gibi bir şirketi alma arzusu, ABD’deki adı konmamış krizi geciktirmekten öte bir ciddiyete sahipse, Yahoo’nun teklifi reddetmesi bunu gölgelemiş oldu.

Yahoo’nun bu denli hızlı cevap vermesinin düşündürücü başka bir yanı daha var. 1999 yılında yaklaşık 6 milyar dolar değerinde hisseye karşılık olarak Yahoo’nun Broadcast.com adlı şirketi satın alması ve akabinde hem dot-com çılgınlığının bir anda ortadan kalkması hem de internet üzerinden TV yayını yapma konusunda altyapının yeterince hazır olmaması Yahoo’nun o parayı sokağa atmış olmasına neden oldu.

Yahoo her ne kadar birkaç kelle kopararak bu kabahati örtbas etti ama işin ilginç yanı o günden sonra firma alma sürecinde yoğurdu üflemeden yememe gibi bir metodolojiyi kendisine düstur edindi. En azından geçen haftaya kadar bu böyle idi. Ancak Microsoft’un teklifine koşarak cevap vermeleri genel temayüllerin dışına çıktıklarının da bir göstergesi. Acaba bunda Microsoft’un peşin alım teklifinde Yahoo’nun iki kurucusunun da kapının önüne konacak olmasının bir etkisi var mı, insan düşünmeden edemiyor?

Bundan sonra Microsoft ne yapar? Microsoft’un illa ki internet dünyasının içindeki bir devle birleşme ya da satın alma sürecine gitmesi gerekecek. Aksi taktirde kara delik gibi kendi içinde küçülüp yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

İşin ilginci Microsoft eğer Yahoo teklifinden eli boş dönerse, bu kez sıra Google’a geçmiş olacak. Google’un önündeki alternatiflerden bir tanesi de Microsoft’u satın almaya kalkması.

80li yıllarda Microsoft’un IBM’i gölgede bırakması nasıl ki büyük boy bilgisayar sistemlerinden PC dünyasına geçişin gayri resmi mührü olduysa, bir internet şirketi olan Google’un Microsoft’u satın alması da “PC bilgisayar cihazı”ndan etrafımızı saran iletişim ağı Internete geçiş sürecinin başlaması anlamına gelecek.

Bu sürecin sonucunda insan bedenine ne tür yeni dijital yapay organlar eklenmiş olacak; ömrümüz yeterse göreceğiz.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 22 02 2008

ENDER’İN MÜTHİŞ OYUNU !


Soyut düşünme konusunda fazla yetenekli olmayan gençlerin İncil okuması nasıl açıklanabilir? Ya da soyut düşünme yeteneği ileri düzeyde olan gençlerin Atlas Vazgeçti gibi Yüzyıllık Yalnızlık gibi kitapları okuyor olması?


Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın göndermiş olduğu haber ilgimi çekti. Her ne kadar yapılan araştırmanın güvenilirlik derecesi konusunda şüpheler varsa da araştırma konusunun kendisi oldukça ilginçti.

Buna göre bir üniversite öğrencisi Facebook’taki bilgileri baz alarak, üniversite öğrencileri arasında bir araştırma yapmış. ABD’deki üniversitelere girme sürecinde önemli bir gösterge olarak değerlendirilen SAT adlı sınavdan alınan puanla okunan kitaplar arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? (SAT sınavı bizdeki ÖSS türü bir sınav; çeşitli türleri var. Genel, biyoloji matematik gibi).

Araştırma öğrencisinin kurmaya çalıştığı ilişki şu: SAT gibi bir sınavdan yüksek not alan profildeki bir genç ne tür kitapları okumaktan hoşlanıyor? Ya da tersi nispeten daha düşük bir skor tutturanların okuduğu kitaplar nelerdir?

Arkadaşımın bu haberi bana gönderme nedeni ise ikimizin de okumaktan keyif aldığımız bir kitabın en üst düzeyde not alanların okuduğu kitaplar arasında yer alması (bu arada ne arkadaşım ne de ben zamanında SAT sınavına girmedik).

Listede sadece fantastik kitaplar ya da bilim-kurgu kitapları yer almıyor. Suç ve Ceza gibi klasiklerden İncil gibi kutsal kitaplara Dan Brown’dan Rüzgarlı Bayır’a kadar geniş bir spektrum var tabloda.

Acaba bu tabloya bakılarak ne tür yorumlar yapılabilir? Soyut düşünme konusunda fazla yetenekli olmayan gençlerin İncil okuması nasıl açıklanabilir? Ya da soyut düşünme yeteneği ileri düzeyde olan gençlerin Atlas Vazgeçti gibi Yüzyıllık Yalnızlık gibi kitapları okuyor olması?

Arkadaşımla benim listedeki favori kitabımız; Orson Scott Card’ın Ender’in Oyunu isimli bilim kurgu edebiyatının önde gelen örneklerinden birisi. Bu kitapta basitçe gezegenler arası savaşla bilgisayar oyunları arasında müthiş bir bağlantı kuruluyor. Öyle ki bilgisayar oyunu oynayan aslında savaşıyor ya da savaşan aslında bilgisayar oyunu oynuyor.

Ülkemizin şu an içinde bulunduğu tabloya baktığımızda acaba durumunu nedir? Türkiye’de ÖSS’den yüksek puan alan gençlerin okuma tercihleri ne yöndedir? Umarım bu yazı üniversitelerimizin ilgili bölümlerindeki araştırma görevlileri için tetikleyici bir unsur olur. Benzer bir çalışma sonuçlarını biz de görürüz.

Merak edenler için bahsettiğim araştırmanın basit metodolojisine kısaca değineyim. Araştırmayı yapan, ABD’deki okulların SAT sınav başarılarını baz almış (yani şahsen öğerncilerin sınav sonuçlarını değil). Daha sonra Facebook’ta bulduğu deneklerin hangi okuldan mezun olduğunu ve okuduğu kitapları listelemiş. Diyelim ki SAT sınavında 1,100 puan ortalamasına sahip bir liseden mezun olan kişinin okuma alışkanlıkları ve sevdiği kitaplar 1,100 puan sütunu altına yerleştirilmiş.

Tabii bu metodolojide önemli hata payı var. Bunların başında SAT puanların şahısların kişisel skorları olmaması geliyor. Diyelim ki bir liseden SAT’ye on öğrenci girdi ve 900 puan ortalaması tutturdu. SAT sınavına girseydi 1,200 puan alabilecek kapasitede olan o okul mezunu bir kişi de 900 puan kategorisinde değerlendiriliyor.

Bir başka hata payı da Facebook’ta yer alan bilgilerin güvenilirliği. Çalışma bütünüyle Facebook’taki beyanın doğruluğunu baz alıyor. Yani kişi bir kitabı okumadığı halde oraya okudum diye not düşmüşse çalışmaya göre okunmuş kitap olarak değerlendiriliyor. Özellikle bir grup müdavimin Facebook’a kendileriyle ilgili olarak eklediği bilgilerin bütünüyle yanlış olduğu düşünülürse ortaya çıkmış olan tablonun bilimsel inanılırlılığı ciddi tartışma götürebilir.

Ancak realitede dijital kültürün gerçek müdavimleri (ki bu örnekte araştırılan kişiler yaşları itibariyle bu profile giriyor) bu tür sahtekarlıklara başvurmuyorlar.

ÖSS sınavından yüksek puan alanlar ne okuyor? Ya da ÖSS sınavından düşük puan alanlar içinde kayda değer bir kitap okuru var mı? Bilgi toplumu olmama yolunda hızla ilerlerken bu tür sorulara da cevap bulmakta güçlük çekeceğiz. Hal böyle olunca örneğin 18 yaşında genç bir kızın kendisine kendi zoruyla neden sınırlama getirmek istediğini de anlayamayacağız.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 15 02 2008

Salı, Şubat 12, 2008

SIRADIŞI ŞAMPİYON FISHER ÖLDÜ !


Kendisi de Yahudi olan Fisher’in öteden beri Yahudi karşıtı ve son dönemde de ABD karşıtı beyanlarda bulunduğu kaydedilmiştir. Öyle ki 11 Eylül olayları üzerinden 24 saat geçmeden, bir Filipin radyosuna “iyi olmuş” mealinde beyanatta bulunduğu bilinmekte.


Satranç dünyasının sıradışı eski dünya şampiyonu Amerikalı Bobby Fisher 17 Ocak Perşembe günü böbrek yetmezliğinden, 2005 yılında vatandaşı olduğu ülkede; İzlanda’da 64 yaşında öldü.

Sanırım bugün ellili yaşlarını idrak edenlerden daha genç olanlar Fisher’i pek anımsamayacaktır. Fisher 1972 yılında, yine İzlanda’da yapılan dünya satranç şampiyonluğu ünvan maçında zamanın dünya şampiyonu Rus Spassky’i 12,5’a 8,5 ile yenerek dünya şampiyonu olduğunda konu sadece satranç ile sınırlı değildi. ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaşın en yoğun yaşandığı o dönemde bir Amerikalı’nın bir Rus’u dünya çapında bir organizasyonda yenmesi spordan çok içerdiği politik mesajlar açısından çok daha önemliydi.

Fisher bir yanda Amerika’da satrancın patlama yapmasına neden olmuş diğer yanda ise sıradışı bir hayata da adım atmıştı. Örneğin şampiyon olduktan üç sene sonra 1975 yılında yapılacak yeni ünvan maçına çıkmadı ve hükmen mağlup sayıldı. Böylece şampiyonluk yeniden Ruslara geçmiş oldu. Yeni dünya şampiyonu Karpov olmuştu. Hem de maç yapmadan.

Asrın maçı denilen, 1972’deki şampiyonluk maçı da ilginç gelişmeler yaşanmıştı. Örneğin ilk oyunu kaybeden Fisher, ikinci oyundan önce organizasyondan bazı taleplerde bulunmuş ve bunların yerine getirilmemesi nedeniyle ikinci oyuna çıkmayarak hükmen mağlup ilan edilmişti. Böylece Fisher, 2-0 geriye düşmüştü. Daha sonra bazı yorumlarda Fisher’in bunu rakibinin motivasyonunu dağıtmak için bilinçli yaptığı belirtilmiştir. Bunu destekleyen bir tavır üçüncü oyun öncesinde de gözlendi.

Üçüncü oyun için salona geldiğinde rakibi Spassky masanın başında yerini almış Fisher’i bekliyordu. Fisher doğruca gidip yerini alacağına odadaki kamerayla, mikrofonla oynamaya başlamış ve ancak uyarılar sonucunda yerini alarak oyuna başlamıştı.

1975’teki ünvan maçına çıkmadan önce de Fisher, bu kez 64 maddelik bir talep listesini organizasyondan sorumlu uluslararası satranç federasyonuna göndermişti. Talepleri karşılanmayınca da federasyona çektiği bir telgrafla maça çıkmayacağını ve ünvanı iade ettiğini bildirdi.

Bundan sonra Fisher karanlığa gömüldü. Hatta seksenli yılların ortalarındaki ünlü Karpov-Kasparov ünvan maçı sebebiyle gündeme gelen satranca konsantre olduğumuzda, Fisher’in sağ mı ölü mü olduğunu bile bilmiyorduk (anımsatma: o zaman internet yoktu!)

Fisher ilginç bir şekilde 1992 yılında yeniden dünya kamuoyunun önüne çıktı. Hem de ABD’ye kafa tutacak şekilde. Yugoslavya’nın parçalanmasına neden olan savaş sürecinde, ülkeye uluslararası ambargo uygulanırken, Fisher eski rakibi Spassky ile Belgrad’da bir gösteri maçı yapacağını açıkladı. ABD’nin uyarılarına aldırmayan Fisher Yugoslavya’ya gitti, maçı yaptı, 10-5 kazandı ve bir daha da ABD’ye dönemedi. Çünkü ABD hakkında tutuklama kararı çıkartmıştı.

Doksanlı ve ikibinli yıllarda Fisher Macaristan, Filipinler, Japonya gibi ülkelerde yaşadı. Sonunda bir Filipinler – Japonya seyahatinde Japonya’ya girerken pasaportuna el kondu ve göz altına alındı. Yakın dostlarının düzenlediği kampanya sayesinde 2005 yılında İzlanda Fisher’e vatandaşlık hakkı tanıdı ve Japonya da Fisheri İzlanda’ya gitmek üzere sınırdışı etti.

Kendisi de Yahudi olan Fisher’in öteden beri Yahudi karşıtı ve son dönemde de ABD karşıtı beyanlarda bulunduğu kaydedilmiştir. Öyle ki 11 Eylül olayları üzerinden 24 saat geçmeden, bir Filipin radyosuna “iyi olmuş” mealinde beyanatta bulunduğu bilinmekte.

Belki de bu nedenle böbrek yetmezliğinden öldüğü halde dünya medyasında yayınlanan ölüm haberlerinde “ölüm nedeninin bilinmediği” yönünde ibareler yer almakta. “Belirsiz ölüm nedeni” ibaresi bugün genelde kamuoyunun aklına AIDS hastalığını getirmekte. Belki de bu medya maymunu olmaktan özenle kaçındığı anlaşılan Fisher’i dünya medyasının ince bir aşağılama şekli.

Güvenilir internet kaynaklarına göre eski şampiyonun son sözü şu olmuş : “Acıyı dindirmede hiçbir şey bir insan dokunuşu kadar etkili olmuyor”.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 08 02 2008

ÇOK YALNIZIM BE ATAM!


Bir web sitesine yasak getirmenin kendimize etkisi nedir? Bence bu sayede güç kazanmamızı engellemiş oluyoruz. Güç kazanamadıkça, güçsüz kaldıkça muhtaç olma, muhtaç kalma durumumuz da devam ediyor. Kime ya da neye muhtaç olma? Bizim yerimize karar veren makamlara, süreçlere.


Interneti gözünde büyütenlere hep aynı örneği vermeye çalışıyorum. Aslında internetle ilgili herşey gündelik hayatımızın içinde de var. O halde interneti yorumlarken onun bildik, gündelik hayatımızdaki muadilini bulup onu değerlendirmek yardımcı olabilir.

Mesela “Çocuğum internetin, bilgisayarın başından saatlerce kalkmıyor” diyen bir ebeveyne şu soruyu sormak gerekir: Çocuğunuz piyanonun başından saatlerce kalkmıyor olsaydı yine aynı şekilde yakınır mıydınız?

İlk bakışda bu analoji sağlıklı görünmeyebilir. Neden? Çünkü piyano çalmak “rüştünüz ispat etmiş” bir faaliyet. Hem de her yaştan, her sosyo-ekonomik yapıdan insan için. Piyano çalmak bir şekilde “kurtarılmış bölge”. Eğer bir çocuk oraya geçmek isterse sorun yok. Ama bilgisayar ya da internet hala öyle değil. Çünkü ebeveyn yaşındaki kişilerin pek çoğu için bunlar hala “teknolojik zamazingo”. Ebeveyn konuya hakim olmadığı şeyi itici bulur ya; bilgisayar, internet henüz o kategoriden kendisini kurtaramadı.

Gündelik hayatımızla irtibatlandırılması gereken son günlerin flaş internet olayı ise şu ünlü video paylaşım ortamı olan http://www.youtube.com/ web sitesinin ikide bir kapatılması. Önce bir Ankara mahkemesinin aldığı karar nedeniyle bir kaç gün kapalı kaldı. Bu yazının kaleme alındığı sırada ise Ankara mahkemesinin kararına neden olan video klibi siteden kaldırıldığı için karar değiştirildiği halde bir Sivas mahkemesinin almış olduğu karar nedeniyle site açılır açılmaz yine kapatıldı.

Gelelim bu tür mahkeme kararlarının ortaya çıkardığı durumu gündelik hayatımızla irtibatlandırmaya. Şu özlü söze ne demeli: Pire için yorgan yakmak! Aslında pire için yorgan yakmak hiç de fena bir özellik değil. Neden derseniz, size şu soruyu sormak isterim: Kimin yorganı? Eğer başkasının yorganını yakacaksam, neden yakmayayım ki! Benim görevim pireleri yok etmek, başkalarının yorganlarını korumak değil(se eğer).

Peki şöyle bir şey uygun olur mu? Birisi bana küfür ediyorsa, geçici olarak kulaklarımın duyma özelliğinden feragat edeceğim. Yani sağır olacağım. Madem bana küfür eden kişi çok uzakta elim ona uzanamıyor; o zaman sağır edeyim kendimi. Hiç bir şey duymayayım!

Şuna ne derseniz? Dünyanın herhangi bir yerinde yayın yapan bir gazete bana küfür ederse ve o gazete ülkemize de ithal ediliyorsa, tüm ithalatı durduralım. Ki gazetenin gelmesi de garantili bir şekilde engellensin.

Yine zorlama oldu değil mi? Bana da öyle geliyor. Bu yazıyı kaleme alırken aslında bu tür bir uygulamaya çok uygun muadil örnekler bulabileceğime inanıyordum. Oysa şimdi görüyorum ki bunu başaramıyorum.

Yoksa internet dünyasına yeni bir soluk mu getiriyoruz? Eşi benzeri olmayan, ama yine de kendi içinde bir mantık düzeyini tutturan yaklaşımlar, uygulamalar icat ederek.

Faydacı açıdan baktığımızda şunu sormamız gerek: Bir web sitesine yasak getirmenin kendimize etkisi nedir? Bence bu sayede güç kazanmamızı engellemiş oluyoruz. Güç kazanamadıkça, güçsüz kaldıkça muhtaç olma, muhtaç kalma durumumuz da devam ediyor. Kime ya da neye muhtaç olma? Bizim yerimize karar veren makamlara, süreçlere.

Bu sayede ülke sınırları içinde kaldığımız sürece çelişkili bir durum çıkmaz ortaya. Yönetenlerle yönetilenler ebeveyn-çocuk ilişkisi içinde mutlu mesut yaşar giderler. Ancak öte yandan bizi bir türlü anlamayan AB, bize bir türlü haklı davamızda destek olmayan ABD gibi çelişkiler de yanıbaşımızda varlığını sürdürmeye devam eder.

Ah be Atam! Sen bütün bu kısır döngüleri ortadan kaldırmak için çabaladın durdun ama galiba sen göçüp gittikten sonra ardından gelenler o son 15 yılda yaptıklarını bile görmezden gelerek “yok yok biz beceremeyiz”ci oldular. Biz de şimdi onların torunlarının kanatları altında delinin birisi sana küfür etti diye kafamızı kuma sokup, problemlerimizi çözmüş oluyoruz.

Çok yalnızım be Atam! Çok yalnızız!

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 01 02 2008

Cuma, Ocak 25, 2008

BEDAVA MÜZİK HAYAL DEĞİL!


Dijital ortamın getirdiği en önemli sorun; aynılar arasından sıyrılarak dikkat çekebilmek. Zaman geçip de ücretsiz müzik türü hizmetler belli bir olgunluk ve doygunluk düzeyine eriştiğinde artık müzisyenler bir sonraki albümlerinin ya da müzik parçalarının kitlelerin dikkatini çekebilmesi için sanatsal anlamda daha da çok çalışacak zorunda kalacaklar.


Birkaç hafta önce dijital ortamdaki müziğin bedava olması gerektiğini belirten bir yazı yazmıştım. Gerek teknoloji gerekse de müzik dünyasından farklı görüşler geldi. Ancak bunların ortak bir özelliği vardı. Hiçbirisi müziğin bedava olmaması gerektiğini savunmuyor, daha ziyade bedava olduğu taktirde kendilerince önemli gördükleri kimi hususların nasıl çözülebileceğini soruyor ya da sorularına yine kendileri cevap veriyordu.

Yazının mürekkebi kurumadan medyada bu konudaki kimi gelişmeleri duyar olduk. Bazı müzik grupları yeni albümlerini sadece internetten müzisyenlere sunmaya başladı. Bazıları bununla da kalmadı; müziklerini ücretsiz yaptı.

En son bomba da yeni yılın ilk günlerinde TTNET’ten geldi. TTNetMüzik adıyla lansmanını yaptıkları yeni hizmet sayesinde TTNET aboneleri 80 bin adet yerli müzik parçasını bilgisayarlarına indirme ve dinleme imkanını elde ettiler. Hem de bir kuruş para ödemeden.

Mü-Yap’ın şemsiyesi altındaki bu müzik parçaları içinde doğal olarak en dikkati çeken ve kampanyayı sırtlayan Tarkan’ın en son çıkan albümü Metamorfoz’un da ücretsiz olarak edinilebileceğiydi.

Bu yaklaşımlarından dolayı hem TTNET’i hem de Mü-Yap’ı kutlamak gerek.

İlk akla gelen soru olan telif ücretleri ne olacak konusunu TTNET çözmüş durumda. İndirilen müzik parçaları için Mü-Yap’a bir telif ödeyecekler. Doğal olarak müzisyenin hakkı korunmuş olacak. TTNET bunu amme hizmeti olarak sunmuyor elbette. TTNET’in bu hizmetinden faydalanmak için TTNET abonesi olmak gerekiyor. Daha çok müzik indiren bir abone daha geniş bir bant aralığına gereksinim duyacak. Bu da abonelerin tarifelerini değiştirme gerekliliğini gündeme getirecek ki TTNET’in para kazandığı nokta da burası.

Müziğin dijital dünyada bedava olması yolunda bu olası pek çok yöntemden birisi. Öte yandan bu yöntemi yabana da atmamak gerek çünkü bu konuda Türkiye’nin gerisinde kalan pek çok ülke ya da bölge için bu yöntem çok ciddi anlamda bir örnek teşkil edebilir.

Gerek müzisyenler gerekse de Mü-Yap gibi kuruluşlar zaman içinde şunu da görecek. Şimdiye dek hotel, restaurant, radyo, TV gibi ortamlarda alenen yayınlanan müzik parçaları için hakları oldukları halde bir kuruş bile elde edemiyorken, teknolojinin şeffaflığı sayesinde internet ortamından indirilen her bir müzik parçası için tıkır tıkır teliflerini alabilecekler.

Dijital ortamda bedavalaşan müziği sadece telif açısından değerlendirmemek gerek. Bence bunun sanatsal anlamda da önemli bir etkisi olacak. Nedir o? Dijital ortamın getirdiği en önemli sorun; aynılar arasından sıyrılarak dikkat çekebilmek. Zaman geçip de bu ücretsiz hizmetler belli bir olgunluk ve doygunluk düzeyine eriştiğinde artık müzisyenler bir sonraki albümlerinin ya da müzik parçalarının kitlelerin dikkatini çekebilmesi için sanatsal anlamda daha da çok çalışmak zorunda kalacaklar.

Bu risk bugün yolun başındaki, henüz ismini duyuramamış müzisyenler için geçerliyken, dijital dünyada en yenisinden en ünlüsüne kadar tüm sanatçıların ortak özelliği haline gelecek.

Yeni bir albüm ya da parça yapmak stüdyo kayıtlarının ötesinde bir maliyet gerektirmeyen bir iş olduğunda arz yükselecek ve talep eden konumundaki müzikseverler çok daha seçici olabilecekler.

Bugün bu olguyu TV dizilerinde görüyoruz. Kadrosunda hiçbir önemli ismi barındırmayan kimi diziler inanılmaz reyting alırken, ağır topların yer aldığı pek çok dizinin birkaç haftadan sonra yayından kalktığını görüyoruz.

İlk bakışta bu ağır toplara saygısızlık gibi görülebilir ama zamanla ağır topların da çok daha seçici olmalarına neden olacaktır. Hatta bununla da kalmayacak ve sanatsal faaliyetin sadece isim sahibi olmaktan geçmediğini, sanatsal içeriğin her zaman en önemli unsur olduğunu gün ışına çıkaracak.

Böylece toplumun ne kadar statükocu olduğunu anlama açısından internet önemli bir turnusol kağıdı işlevi görecek.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 25 01 2008

BILL GATES EMEKLİ OLUYOR...


Yeni bir teknolojik icat sözkonusu olduğunda önce onun kendisinden büyük paralar kazanılmakta. Zaman içinde rakipler de benzer teknolojileri kopyalayarak ya da başka yollarla geliştirdiğinde artık para kazanılan olgu teknolojinin kendisi olmaktan çıkıyor. Onun yerine o teknolojiyle sunulan hizmetler ağırlık kazanmaya başlıyor.


Las Vegas’ta yapılan tüketici elektroniği şovunun (CES) bir klasiği var. Açılış konuşmasını Microsoft’un patronu Bill Gates’in yapması. Gates bu yıl onbirinci kez yaptı konuşmasını. Bu yılın diğerlerinden farkı ise Bill Gates’in son CES açılış konuşmasını yapmış olması. Çünkü Gates, 2008 Temmuz ayından itibaren Microsoft’taki aktif görevlerinden ayrılacağını açıkladı.

Gates artık zamanını eşiyle birlikte kurmuş olduğu vakıfın işleriyle uğraşarak geçirecek. Konuşmasının sonunda mizahi bir film de hazırlamış. Gates’in işyerindeki son gününün anlatıldığı filmde Gates U2 müzik grubunun lideri Bono’dan, ünlü film direktörü Spielberg’e, Demokratların aday adayı ve Bill Clinton’ın eşi Hillary Clinton’a kadar herkesi arayıp kendisine “iş arıyor” ama aradığı herkes çeşitli bahaneler uydurarak Bill’i nazikçe reddediyorlar.

Hafif üzgün bir şekilde ofisinden kendisine ait eşyalarını bir kutunun içine koyup arabasına gidiyor ve anahtarları cebinden çıkarmak için kutuyu arabanın üstüne koyup, sonra da orada unutarak arabasına binip gazlıyor. Kutunun içindekiler de araba hareket eder etmez yola saçılıyor...

İşte dünyanın en zengin insanının ya da teknoloji dünyasının vizyonerlerinden birisinin iş yerindeki son günü.

Bill Gates’in teknolojiye kattığı şeyleri göz ardı etmek düşünülemez. Her ne kadar Gates karşıtları Gates’in ve Microsoft’un bir şey icat etmemiş olduklarını, teknolojiye kattıkları şeylerin aşırma fikirlerden oluştuğunu söylese de fikirler ile bunların hayata geçmiş hallerinin başarısı birbirinden çok farklı şeyler.

Örneğin Microsoft’un geliştirdiği ve PC bilgisayar ile laptopların de facto işletim sistemi haline gelen Windows yazılımı uzun yıllar Apple’dan aşırma diye damga yedi. Ancak Windows’un getirmiş olduğu standard (günahıyla sevabıyla) ve bu standardizasyonun dünya bilgisayar kullanıcılarına sağlamış olduğu kolaylık ve imkanlar yadsınamaz bir başarıdır.

Bugün bilgisayar kullananların büyük bir kısmı anımsamayacaktır ama PC bilgisayarlar ilk çıktığında neredeyse canı isteyen herkes bir işletim sistemi yazmaya kalkıyordu. Öyle ki cihazı üreten IBM firması bile uzun süre bunlardan hangisini kendi cihazları için resmi işletim sistemi olarak seçeceklerini bilemedi.

Yeni bir teknolojik icat sözkonusu olduğunda önce onun kendisinden büyük paralar kazanılmakta. Zaman içinde rakipler de benzer teknolojileri kopyalayarak ya da başka yollarla geliştirdiğinde artık para kazanılan olgu teknolojinin kendisi olmaktan çıkıyor. Onun yerine o teknolojiyle sunulan hizmetler ağırlık kazanmaya başlıyor.

PC bilgisayarlar ilk çıktığında bedeli on bin dolar düzeyinde idi. Bugün ise ondan çok daha üstün teknik özellikleri olan bir PC bilgisayar bin doların altında satın alınabiliyor. Aynı şey cep telefonları için de geçerli. Daha on yıl önce kullandığınız cep telefonlarının hangi özelliklerinin olduğunu ve ona ne kadar para ödediğinizi anımsayın!

İyi bir fikir, başarıya giden yolda önemli bir olgu. Ancak her iyi fikirin başarı için yeter koşul olduğu da söylenemez. Özellikle teknoloji gibi yeniliğin çok hızla geldiği bir sektörde çöpe giden pek çok “iyi fikir” olmuştur.

Fare ile işaretleme-tıklama modeli ile bilgisayar kullanımını kitlelere ulaştıran Microsoft firmasının patronu Bill Gates kapanış konuşmasını tam bu konuya odaklamış. Gelecek on yıl içinde bilgisayar kullanıcılarının artık fare ya da klavye kullanmayacaklarını el hareketleriyle (argo anlamında değil!) “bilgisayar” denilen cihazları yönetebileceklerini açıkladı.

Tabii on yıl sonra bilgisayar denilecek cihazlarla bugün bilgisayar dediğimiz cihazlar birbirlerine ne kadar benzeyecek o da ayrı bir tartışma konusu.

Bill Gates’in altı ay sonra emekli olacak olması sadece Microsoft için değil, uzun yıllardır Gates’i altetmeyi kişisel bir amaç ve hırs unsuru haline getirmiş başka bazı global teknoloji şirketlerinin patronları için de büyük bir kayıp. Çünkü Bill’i bir kez bile doğru dürüst alt edemeden ellerinden kaçırmış olacaklar.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 18 01 2008

NETSCAPE KAZANDI; AMA ÖLDÜ !


Webde sörf yapmayı sağlayan fenomen yazılım Netscape 1 Şubat 2008’den itibaren tarih oluyor. Onu tarihe doğru itenlere karşı açtığı davaları kazanmış olduğu halde.

İnternet ile web kavramlarının ayrı olduğunu ya da sörf yapmak için “tarayıcı” denilen bir programa gereksinim duyduğumuzu teknoloji ile yakından ilgilenenler bilir de her internet kullanıcı bilmez.

Bir PC ya da laptop aldığımızda içinden Windows işletim sisteminin çıkmasının, sadece o da değil, onunla birlikte müzik ve video parçalarını çalmaya yarayan Media Player (medya oynatıcısı) ile webde sörf yapmaya yarayan tarayıcı programı Internet Explorer gibi yazılımların da Windows ile birlikte bilgisayarın içinden çıkmasının, teknoloji dünyasının geçen on beş yılında yarattığı problemleri de pek kimse bilmez. ABD ve AB’de Microsoft’a karşı açılmış olan anti-tekel davaları. Ve bunların sonuçları...

Tarayıcı kavramını dünyaya ilk tanıtanlar Marc Andreessen ile Eric Bina adlı iki genç idi. Oturup bir program yazdılar; adı Mosaic idi. Yıl 1993. Bu program sayesinde tüm dünya Tim Berners Lee’nin keşfi olan web okyanusunda seyahat edecek gemilere sahip oldu. Bir yandan okyanus büyüdü diğer yanda ise onun üstünde seyahat eden gemiler...

1994’te Mosaic’in adı Netscape olarak değişti ve firma dot-com çılgınlığının ilk büyük başarı hikayelerinden birisi oldu. Marc ve Eric de şirket borsaya açıldığı gün dolar milyarderi oldu.

O sırada Microsoft ne yapıyordu diye merak edenler olabilir. 1995 yılı sonuna dek Microsoft’un Internet’e girmesi yasaktı. Bu yasağı görünürde Bill Gates’ten başkası koymadı ama yine de bilinmez. 1995 Kasım ayında Bill Gates’i Las Vegas’ta şahsen dinleme imkanım oldu. Gates orada bir yıl kaybetmenin ne kadar büyük bir fatura çıkaracağını bilen birisi olarak internetin peşine düşmeye karar verdiklerini açıklıyordu.

Sonraki yıllarda Gates’in Microsoft’u web tarayıcısı piyasasının yüzde 80’ine sahip olan Netscape’e karşı savaş açtı. Internet Explorer yazılımını Windows’a entegre etti. Bu yazılımı Windows ile birlikte PC’lerin ve laptopların içinde bedava olarak bireysel kullanıcılara sundu.

2000li yıllara gelindiğinde Microsoft bunun sonuçlarını almaya başladı ve piyasada Explorer en büyük pazar payına sahip yazılım haline geldi. Rakipleri (Spyglass, Netscape) Microsoft’a karşı anti-tekel davası açtılar ancak yıllar sonra kazandılar.

Ne yazık ki bu davaları kazananlar bir bir ortadan kalkıyor. Önce Spyglass gitti. Son yıllarını America Online (AOL)’ın sıcak kucağında ecelinin gelmesini bekleyerek geçiren Netscape ise AOL’un geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklama ile tarihe karışmak üzere. Buna göre AOL, 1 Şubat 2008’den itibaren Netscape’e desteğini kesme ve yeni versiyonları çıkarmama kararı aldığını açıkladı.

Bunun Türkçe meali şu: Netscape kullanıcıları (hala kaldıysa) bir problemle karşılaştıklarında çözüm için bir yere başvuramayacaklar. Ya da rakiplerinde yeni bir özellik çıktığında onun muadili imkanlar artık Netscape’de çıkmayacak, çünkü arkada bu konuda çalışan bir yazılımcı ekibi olmayacak.

Bir otomobil markasının bir ülkeden bütünüyle çekilmesi gibi bir şey.

Netscape, Microsoft’a karşı açmış olduğu davayı kazandı ama bu ölmesini engelleyemedi. Böylece Microsoft da internete bir yıl geç girmesinin acısını o bir yıl içinde öne çıkan rakiplerinden ya da o vesile ile ortaya çıkan yepyeni oyunculardan tek tek almış oldu. Doğal olarak tüm bu süreç resmi ve ticari anlamda yasal. Yani hiçkimse Microsoft’u ne internete bir yıl küs kaldığı için ne de sonrasında rakipleriyle bu şekilde rekabete girdiği için eleştiremez. Yeter ki tüm bu süreç boyunca firmanın başvurduğu yolların tamamı yasal olsun. Görünen o ki vicdanlarda başka türlü sesler dolaşsa da resmi makamlar Atlantik’in iki yakasında, hem ABD’de hem de AB’de Microsoft’un yasa dışı bir şey yapmamış olduğunu ya da da yapmışsa da bunun bedelini ödemiş olduğunu resmileştirmiş durumda.

Netscape öldü ölmesine ama onun sayesinde dünyadaki dolar milyoneri sayısı da bir kaç düzine artmadı değil.

Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 11 01 2008

INTERNET’İN 10 ALTIN ANI


Dünyada ve Türkiye’de internetin 10 altın anı.


Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım, üyesi olduğumuz bir tartışma listesine webin 10 önemli olayını listeleyen bir mesaj gönderdi. Bu on olay global anlamda internetin yeryüzü kültürünü nasıl etkilediğinin de kısa bir özeti.

Listeye şöyle bir bakalım:

10 – Wireless (Kablosuz) Bağlantı İmkanı : Havaalanlarından kahve dükkanlarına kadar artık pek çok kamusal alanda bilgisayarınızla ya da herhangi bir uyumlu cihazınızla internete erişebilirsiniz.

9 – Webcam ve Fotoğraf Paylaşımı : Dedikodu odalarının görüntülü hale gelmesini sağlayan webcam’ler medyada ne yazık ki faydalı kullanım alanları yerine, sansasyonel olaylara malzeme oluşuyla bir tutuluyor. Açık saçık görüntülerin izinsiz yayınlanması gibi.

8 – Skype : Özellikle uluslararası telefon görüşmelerinin bedavaya gerçekleşmesine neden olan Skype imkanı, 2005 yılında eBay sitesinin 2,6 milyar dolarla onu satın almasına neden oldu.

7 – Live 8 Konseri : Özellikle Amerika’da yaygın olan AOL sitesinin 2005 Temmuz ayında gerçekleştirilen Live 8 konserini internet üzerinden canlı yayınlaması önemli bir kilometre taşı olarak listede yerini almış.

6 – Napster’in Kapatılması : Bedava müzik olgusunu dijital kültüre getiren Napster paylaşım imkanının uzun uğraşlar sonucunda “başarı” ile kapatılması ne yazık ki müziğin “bedava dolaşımı”nı engellemedi. Aksine ivmelendirdi.

5 – Lewinski Skandalı : Clinton’ı olmasa bile ardından gelen Al Gore’un seçilmesinde en büyük malzemeyi oluşturan ünlü skandal tüm dünyaya web üzerinden yayıldı. Al Gore seçilseydi 11 Eylül olur muydu acaba?

4 – Tsunami ve 11 Eylül : Bu büyük felaketlerle ilgili en sağlıklı haber ve fotoğraflar da dünyaya web üzerinden taşındı. Medya devleri internetten korkmaya başladı ama belli etmiyor.

3 – Dot-com Çılgınlığı : Ve dramatik çöküşü. 1995 ile 2001 arasında bu işten iyi para kazanan bir avuç insan öyle bir gölge yarattı ki para batıran binlerce insanı göremedik bile.

2 – Hotmail : Eposta olgusunun en değerli alternatifi olarak listeye hotmail alınmış. İlk otuz ayında otuz milyon abonesi olan sistemin bugünkü üye sayısı 215 milyona ulaşmış.

1 – Google : Herhangi bir açıklama yapmaya gerek var mı? Internette bir şey arama olgusuna yepyeni ve internet ruhuna yakışır bir yaklaşım getirdi. Sonra da bunu para çevirmesini bildi.

Bundan esinlenerek ben de Türkiye’de Internet’in 10 Altın Anı’nı kendimce listelemeye çalıştım:

10 – Internete Bağlanma : Dönemin Tübitak’tan da sorumlu Başbakan Yardımcısı olan merhum Erdal İnönü’nün vizyonerliği sayesinde ayrılan fon ile Türkiye’nin internete bağlanması.

9 - Internet Haftası ve Internet Konferansları : Her türlü imkansızlığa rağmen bir grup inatçının omuzlarında her yıl merkezde ve satıhta internetin kitlelere anlatılması.

8 - Her A.Ş.’ye Bir Web Sitesi : Yasa gereği ülkemizde her anonim şirketin bir web sitesi olması artık zorunlu.

7 - Internet Cafeler : Yüz, yüzelli nüfuslu beldelerde bile artık internet cafe var. Askere giden bir yakınız varsa ne kadar çok internet cafe olduğunu da anlıyorsunuz.

6 - Ekşi Sözlük : Dünyaya farklı bir bakış açısı. Kültürümüzde yer alan eleştirel mizah olgusunun webe taşınmış hali.

5 – Biletix : Türk gibi başladı, Türk gibi bitirmedi. Kendi kategorisinde fenomen oldu.

4 - Ixir ve eKolay reklamları : Her ne kadar bugün iki firma da yok ama kestaneci ve Kemal Sunal reklamları sayesinde internet denen şeyi herkese tanıtmış oldular.

3 - Superonline’in kuruluşu : Öyle bir vizyon ki kurulduktan sonra iki yıla yakın bir süre hizmet verebilmek için gerekli yasal ortamın oluşmasını bekledi.

2 – Gittigidiyor : Açık artırma kültürü bizde yaygın değil ama GittiGidiyor, başarı hikayesi yaratmayı becerdi ve eBay’in gelip kendisine ortak olmasını sağladı.

1 – Hızlı internet (ADSL) imkanı : ADSL’den önce internet nasıldı kimse anımsamıyor bile.


Cumhuriyet Bilim Teknoloji - Ooof Off Line Köşesi - 04 01 2008